[Kehribar Kadınlar]"a Hücum!

2004'ün Ocak ayındaki baskısından sonra "Kehribar Kadınlar"ın yazarı Kevser Ruhi'nin yıldızı gün geçtikçe daha da parlıyor.

[Kehribar Kadınlar]"a Hücum!

2004'ün Ocak ayındaki baskısından sonra "Kehribar Kadınlar"ın yazarı Kevser Ruhi'nin yıldızı gün geçtikçe daha da parlıyor. 

"Kehribar Kadınlar"da okuyucusunun karşısına son derece güçlü bir kalemle çıkan yazarımız Kevser Ruhi'nin okuyucu ve hayran kitlesi giderek artış gösteriyor. 

Hayal dünyasından güncel yaşama başarıyla adapte ettiği eşsiz tasvirleri, onun bu işi ne denli hakkını verrek yaptığını ve kendisine yöneltilen övgüleri ne denli hakkettiğini ortaya koymaya yetiyor. 

Türk Edebiyat çevreleri tarafından da son derece başarılı bulunan Kevser Ruhi'nin Türk Öykü Yazarlığına yeni bir soluk getirdiğine inanılıyor. 

KEHRİBAR KADINLAR 

“Kehribar Kadınlar”, Kevser Ruhi, Kum Yayınları, Ankara, Ocak 2004 

“Kehribar Kadınlar” Kevser Ruhi’nin ilk öykü kitabının adı. Kitaptaki bütün öykülerde kadınlar yer alıyor; acıları, sevinçleri ve çaresizlikleriyle, toplumun kıskacındaki kadınlar. Bir yandan toplumun kendilerine dayattığı rolleri, sorumlulukları çoğaltırken, öte yandan yaşamlarına yeni bir anlam katmaya çalışıyorlar. Bu arayışta çoğu zaman bir kırılmanın ve hüznün umarsızlığını içselleştiriyorlar. Gerçekte de yaşam boyu sürdürülen bir serüven bu; ‘kadın olma’nın zorlu serüveni. 

Her şeyden önce, kitabının adıyla, bir özgünlüğün vurgusunu yapıyor Kevser Ruhi. “Kehribar” ve “kadın” sözcüklerinin buluşması, okurun son derece ilginç ve zengin bir imgeler evrenine açılımını sağlıyor. Birbiriyle ilgisi yok gibi görünen bu iki sözcük, bir tamlama oluşturarak okurun zihninde bir ‘imgeler yolculuğu’ başlatıyor. 

Bilgi kaynaklarında kehribar; soyu tükenmiş bir çam türünde bulunan fosilleşmiş reçine olarak tanımlanıyor. Daha çok Kafkasya bölgesinde bulunan kehribardan, bilindiği gibi, çeşitli süs eşyaları yapılıyor. İçinde fosilleşmiş böcek de olabiliyor; yani kehribar, bir canlı varlığın ölüsünü içinde barındırabiliyor. Bu durumda değeri iyice artıyor. Taş gibi soğuk değil kehribar, insanın içini ısıtıp çevreye sıcaklık yayıyor. Çok yumuşak ve çok hafif olan kehribar, ısıtıldığında elektriksel ve manyetik özelliklerini ortaya çıkarıyor. 

Yunanca’daki adı “electron”. Durgun (statik) elektrik taşıyor. Elektrik sözcüğü de elecron’dan (kehribar’dan) geliyor. Eski Yunan kültüründe önemli bir kişi olan Electra da “parıldayan dişi” anlamında. Kehribar sözcüğü, Farsça “kehrübâ”nın dilimizde değişime uğramış biçimi. Kehrübâ; saman kapan demek. Durgun elektrik yüklenince samanı kendine çektiğinden olsa gerek. Kehribarın uğuruna da inanılıyordu eskilerde. Zehirleri etkisiz kıldığı, doğurganlığı ve cinsel gücü artırdığı inancı vardı. 

Yukarıdakiler dikkate alındığında “kehribar kadınlar” anlatımının okurda birçok imgeyi uyandırdığı görülüyor: değerlilik, süs, yumuşaklık, sıcaklık, hafiflik, içine alma, koruma, sıcaklık yayma, çekim gücü (çekicilik), elektrik (sevgi) yayma, parıldama, dişilik, doğurganlık, kötülüğü yok etme, olumlu bir ortam yaratma… ve daha sayamadığımız birçok kavramın okurda bıraktığı etki… ve kehribarın birçok özelliğinin kadına yüklenebilirliği… 

Kitaptaki öykülerde daha çok kadın kahramanların yer alması, “Kehribar Kadınlar”ın yalnızca kadın izleğinde yazılmış bir öyküler toplamı olduğu anlamına gelmiyor. “Kehribar Kadınlar” her şeyden önce, öykü sanatının başarılı örnekleriyle dolu kısa ve özlü öykülerden oluşan usta işi bir kitap. 

Değerli yazar Feyza Hepçilingirler’in de belirttiği gibi “… hiç ilk kitap gibi değil. Usta bir anlatıcı Kevser Ruhi.”(1) 

Şiirsel anlatımı ve imgeleriyle sözcüklere yeni tatlar ve anlamlar kazandırıyor, anlamı çoğaltarak dili varsıllaştırıyor. Sözcükleri güzelleştirirken dile bilinçle katkıda bulunan bir yazar Kevser Ruhi. Ayrıca, kurmacayı kavramış, öykü tekniklerini epeyce özümsemiş bir öykücü olarak duruyor karşımızda. 

Öykülerdeki İmgeler 

Öykülerin kurgu ve izlek yönünden değerlendirmesine geçmeden önce, bu kitabın başarısında bence en önemli rolü oynayan ‘imgeler evreni’ üzerinde durmak istiyorum. Elbette sanat, yalnızca yaşamın ve gerçekliğin bir yansıması ya da kopyası değil, aynı zamanda sanatçının imgelerle var ettiği bir yapılanmadır. İmgelerle yapıtın içeriğine, özüne yaptığımız yolculukta yönümüz, yazarın seçimlerine de bağlıdır bir yandan. Bir yazarın imgeleri, dile yüklediği anlamlar ve yorumlar bir başka yazarınkine benzemez. Diyebiliriz ki yazarın biçemini oluşturan da onun (yazarın) imge evrenidir; o evrenden yaşama süzülenlerdir. Okurun düşünce ve imge evrenini de genişleten öğelerdir bunlar. Kevser Ruhi kendi imgelerini yalnızca “imge olsun” diye değil, öyküye derinlik kazandırmak için kullanıyor. Bir imge yığılmasından çok, ‘imge-yoğun’ anlatımı var diyebiliriz bu nedenle. Bunlar, Kevser Ruhi’nin yapıtına dil zenginliğinin yanı sıra düşsellik, şiirsellik ve masalsı bir atmosfer de kazandırıyor. Anlamları çoğaltarak dile bir büyünün gizemini katıyor. Tüm öykülerin dokusuna ustaca sindirilen bu imgeler, okurun kendi iç dünyasında birçok çağrışımın sonsuza açılan kapısını fark etmesini sağlıyor ve onu yeni anlamsal yaratmalara yönlendiriyor. Bu anlatımlar ayrıca yazarın dile katkıları olarak öne çıkıyor: “Kartal bakışlı delikanlılar doru atlar sırtında rüzgarla yarıştı. Suna boylu kızlar billur sesleriyle türkülere girdiler. Sonra kadınlar; ömürleri kehribar kadınlar, yürekleri yakut, gülüşleri inci kadınlar… ‘Sahiden yaşadılar mı ?’ sorusu dallarda asılı kaldı.” (s. 9) 

Bu satırlarda hem bir öykünün geçmiş zaman atmosferi oluşturuluyor hem de eğretilemelerin ve diğer söz sanatlarının yarattığı dil estetiğinin yanı sıra görsel, işitsel, dokunsal çağrışımlarla imgelerin özgür kapıları açılıyor. 

Kevser Ruhi’nin limanları da başka: “…limanlar keder yükleyip hüzün boşaltıyordu.” (s.12) 

“Elindeki asa bir kırlangıç olup ötelerde bağdadi köy evinin kiremit çatısına kondu. –Bak dedi, şurası Hurinaz’ın gelin geldiği ev.” Bir sanatçıdan başka kim düşünebilir, bir bastonun kuş misali uçup bir evin çatısına konabildiğini? Bir yeri imleme sahnesi ancak bu denli canlı ve hareketli anlatılabilir. 

“Kimsesizlik, yaşlı incirin dallarında birike birike barakanın üzerine yığılıyor.” (s.17) derken dilin anlamlarını çoğaltan yazar, birkaç sayfa sonra, “Çeyizinde kedi merdivenleriyle gelin olan her genç kız, Nazmiye Abla’nın düşlerini de nazar boncuklu bohçalara sarıp götürmüştü farkında olmadan.” (s.20) diyerek “bohçalara sarılan düşler”den okurun yüreğine de bir parça bırakıyor sanki. 

Aşkın gizemini duyumsatan satırlar yüreklere ulaşıyor: 

“Bu kısacık bakışmada, bizden önce yaşanmış tüm aşkların soyluluğu, bizim çocuk sevdamız, bizden sonra yaşanacakların bilinmezliğindeki gizem, o anın potasında erir; bir sıcak mavi nehir sokağa akardı.” (s.28) 

Aşağıdaki sözcükler bir şiirin dizelerini oluşturur gibi: “Gözleri üstüme döküldü; masmavi kesildim. Dilimin anlatamadıkları ellerimi tutuşturdu, avucumdaki yangınla tuttum elimi(…) Sustu…Sustu…Yine sustu…Bakışlarındaki soruları çığlık çığlık havalanırken duydum.” (s.29) 

“Yıldızları gözüne, umudu kalbine koydu.” (s.37) “Torbaları bırakırdım sana, yüküm azalmazdı; dünyanın derdi omzumda, eve dönerdim.” (s.43) anlatımı öykü kişisinin yanı sıra, insanımızın gerçeği aynı zamanda. 

Mavinin bildiğimiz tonlarına, Kevser Ruhi bir tane daha ekliyor; sözcüklerle resim yaparak : “Ayla babasının rumeli mavisi gözlerindeki bulutları dağıtamayacağını bile bile onu susturmak istedi.” Bir resimsel görünüm daha: (sokak çeşmesi) “…unutulmuş aşklar gibi hüzünlü ve umarsız, suluboya resim uçuculuğunda akıyor.” (s.31) Yılların yorgunluğunun anlatımı:“Mustabey seksen sekiz yıllık ömrünün yorgunluğunu salondaki kanepeye bıraktı.” (s.51) 

Aşkın rengini de arıyor yazar: “Aşkın rengi varsa asla beyaz değildi. Aşk, Mustafa’ya yalaz yalaz geldi; kırmızıydı. Çavlanlardan düştü; sularda oynaştı; mavi yeşildi. Durulur gibi oldu; sarıya geçti. Aşk dönüşümdü. Ebrulide karar kıldı; aşk hayattı.” (s.55) 

“Dolunay bakışlı kızım Zeynep Dila’ya” sözleriyle yazarın kızına adadığı kitap, daha bu ilk sözcüklerle düşsel bir imge evreninin kapısını aralıyor. 

Öykülerin Konu ve Yapı bakımından Özellikleri Kitaba adını veren “Kehribar Kadınlar”da, masal dağı Kafkaslar çevresinde yaşayan insanların dünyasına yol alıyoruz. Göç yollarındaki acılarını, geldikleri yerlerde içlerini sızlatan dışlanmışlıklarını, yalnızlıklarını, ‘dil bilmez’liklerini, anlatıcının yaşlı teyzesinin konuşmasından öğreniyoruz.. Öyküde zaman geçişleri başarılı. Köydeki yaşlı teyze eski günleri anlatır “noktasız virgülsüz.” Geldiği yöre ve Kafkaslar hep dilinde; anlattığı söylencelerdedir. Çocuğu olmayan, acıları bitmeyen teyze kırklı yaşlarında dul kalır. Çocuk sahibi olamayışını takıntı durumuna getirir. Yaşlandıkça aklını yitirir ve “karnımda çocuk var” diye diye bu dünyayı terk eder. Anlatıcı, yıllar sonra doğduğu köye döndüğünde “aşk bozgunu, düş kırgını”dır. İçi hüzünle doludur. Anlatıcı, içindeki ayrılık acısı ve düşlerinin yitimi nedeniyle kendisini teyzesiyle özdeşleştirir. O da “yazgısı kahır kadınlara, kehribar kadınlara karıştığını” söyler. 

Bu öyküde yazar Kafkaslar’dan bir söylenceyle öyküyü zenginleştiriyor. Ayrıca yaşanan güncel gerçekliğe yönelik bazı göndergeler de okurun ilgisini çekecek nitelikte: “…bu dünya tek kabadayılı koca bir mahalleye dönüştü. Yeryüzü o pervasız kabadayının sağa sola sataşmalarıyla çalkalanıp duruyor.” (s.15) 

“Kedi Merdiveni”, “Fesleğenler Kokmuyor Artık”, “Sızı”, “Düşbozumu”, “Akasya Kokulu Sokakta Şiir Bitti”nin ayrı ayrı öyküler olmasına rağmen, esinleri aynı kaynaktan gibi geldi bana; yazarın çocukluk ve ilk gençliğini geçirdiği küçük bir kasabadaki yaşantılardan… “Kedi Merdiveni”nde “Her mahalleye bir kuyu, bir deli, her bahçeye bir tulumbanın eşit pay edildiği kasabada, Nazmiye Ablanın payına bir koca düşmez.” Her genç kızın çeyizine dantel (kedi merdiveni) örer. Böylece mutluluk düşlerini geleceğe, başka yaşantılara taşıyarak yaşamına bir anlam kazandırmaya çalışır. “Sen” (2.tekil kişi) anlatımıyla öyküyü sunan anlatıcı, kasabadaki yaşamı yakından tanıyan birine (kendisine) seslenir gibi. Geçmişteki kasabayı ve insanlarını betimlerken, öykü zamanına ait durumları da ortaya koyuyor: “Şimdi senin belleğinde yetmiş üç senesinin sokağınızdaki izdüşümü, fıstık çamlarının gamlı yalnızlığına tanık olduğun bomboş meydanda, gözlerin o barakayı arıyor. Akasyalar esiyor; bir incir dallarını kırıyor.” (s.20) 

“Fesleğenler Kokmuyor Artık” 1970’lerdeki kargaşanın anlatımlarıyla dolu bir öykü. O günlerde aniden tutuklanan ve suçsuz olduğu halde altı yıl hapiste kalan Ercan’ın, yaşadığı acılar nedeniyle dilinin tutulması, konuşamaz hale gelişi öykü zamanı içinde geriye dönüşlerle veriliyor. Yaşadıkları yüzünden “Ercan’ın yüzündeki güneş batmıştır”; babası, dilsizliğine çare bulamaz bir türlü. Ercan’ın kasabadaki can arkadaşı Ali de mutsuzdur; okulu bırakmış, bakkallık yapmaktadır. Ercan içeride yaşadıklarını sayfa sayfa yazıya dökmektedir. Ali ona kağıt kalemi parasız vererek kendi içini rahatlatmaya çalışmakta, suya sabuna dokunmadığı için serbestçe yaşamasından duyduğu utancı bu şekilde aşmaya çalışmaktadır. Öyküde imgelerin başarılı kullanımının, o dönemi yansıtan betimlere farklı bir gerçeklik ve canlılık kazandırdığı dikkati çekiyor:“Sonra akşamsefalarının yüzüne bakan olmadı, kapılar erkenden ve mutlaka içeriden kilitleniyordu. Aslanağızlarının ağzını bıçak açmadı. Gül ile fesleğen kokusunu dışarı vermeye korktu, karanfil rengini toprağa akıttı. Goncaların boynu bükük kaldı. Sarmaşıklar birbirinden kuşkulandı, hanımelinin hüznünü kimse görmedi. Akşamları, paylaşılmış sokaklarda kurtarılmış yalnızlıklar dolaşabiliyordu sadece. Mahalleler arası minyatür kale maçlarının yerini öldüresiye, kıyasıya kavgalar almıştı.” (s.23) 

“Sızı”da anlatılan ise o zorlu günlerde yaşanan, söylenmemiş bir büyük aşk. Öykü zamanı içinde, ben-öyküsel anlatıcı, yıllardan sonra, yaşadığı kasabaya gelir. Sevdiğinin (Ercan’ın) babası ölmüştür o gün. Anlatıcı, geçmiş zamana dönerek Hüseyin Amca’nın şakalarını, canlı ve renkli kişiliğini anımsar. İneklerine Fidel ve Kastro adlarını verdiği için başına gelmeyen kalmaz Hüseyin Amca’nın. Fakat o yoktur artık. Sevdiği Ercan ise bambaşka biri olmuştur.Uzun süre tutuklu kalması, acılar çekmesi yüzünden hep suskundur, konuşamaz; dili tutulmuştur. “Bakışlarındaki sorular çığlık çığlık havalanır.” Öykü, içerdiği psikolojiyle ve dönemin ruhunu yansıtmasıyla dikkati çektiği gibi anlatımdaki başarıyla da öne çıkıyor. “Düşbozumu”nda anlatıcı yine 1970’lere, “o kasabaya” götürüyor okuru. Genç gelin Belkıs’ın yüreği, arkadaşlarının tutuklanması, kaybolması, kasabayı terk etmesi üzerine derinden bir yara alır. Belkıs, düğününde arkadaşlarından Ercan’ı birilerinin alıp götürdüğünü görür. Damadın bundan etkilenmemesine içerler. Belkıs, mutsuz bir evliliğin içine adım atar; kocasına mesafelidir. Ondan şiddet de görür. En sonunda ayrılıp bu sahte evliliği bitirir.

Arkadaşları hep Belkıs’ın aklındadır. Çünkü onlar kendisini hiç aşağılamamış, okumamışlığını bir kez olsun yüzüne vurmamış, ona değer vermişlerdir. Damadın “muhbir olduğu” ve Belkıs’la evlenmesinin “vazife icabı olduğu” öğrenilir. Belkıs, arkadaşlarının acılarından hep kendini sorumlu tutar. Kendini kirlenmiş hisseder; giderek bir ruhsal bunalıma girer.Yıllar içinde aklını yitirir; çeşme başında saatlerce elini ayağını yıkayıp arınmaya çalışan bir kadın olur. Bu, artık onun her zamanki sayrısal durumudur. Bu öyküde de psikoloji önemli. Ayrıca yazarın yer yer başvurduğu ironik anlatım biçimi de öyküye farklı bir bakış açısı kazandırıyor: “Buralarda mutlu son masallara yakışıyor bir de yazlık sinemaların kireç badanalı beyaz perdesine.” (s.34) 

“Akasya Kokulu Sokakta Şiir Bitti”: Bu öykünün kişileri de önceki öykülerde yer alan kasabada birbiriyle çok iyi arkadaş olan gençler… Anlatıcının (Ayşen’in) yıllar önce Belkıs’ın düğünü akşamında, çektirdiği bir fotoğrafı bulup geçmişi anımsaması üzerine kurulu bir öykü. Ayşen, fotoğrafın çağrışımlarıyla geçmişte yaptığı yolculukta Kenan’ı anımsıyor. O gece Kenan ona aşkını dile getirmiştir. Ayşen Kenan’la evlenmiştir ama yıllar geçtikçe, tekdüze kasaba yaşamında giderek bir mutsuzluk çıkmazına sürüklenmiştir. Öyküde zaman geçişleri başarıyla verilmekte. Öykü zamanına dönüldüğünde Ayşen o eski fotoğrafa bakıp yeniden güç alır. Terk ettiği eşini ve evliliğini kasabada bırakarak gözlerini umuda doğru açar. Bu öyküde de imgelerle güzelleşen bir anlatım ön plana çıkıyor: “Şiirle başlayan her ne idiyse aralarındaki, şiirlere yakışmayan sığlıkta bitivermişti işte.

Şiirle şairin şiddetli geçimsizliği…Evlilikleri eskidikçe Doktor Kenan’ın incelikleri de kasabalı esnafın erkek erkeğe gecelerinde eridi, eskidi.” (s.36) “Yıldızları gözüne, umudu kalbine koydu. Sıkıntısı azaldı. Yüreği genceldi.” (s.37) Kasabadaki can arkadaşlar; Ayşen, Kader, Ercan, Ali ve Belkıs, hepsi de savrulur giderler; yaşamlarındaki o şiir bitmiştir artık. Yazar, şiirin bitmesindeki bu hüznü “yağmur” imgesiyle başarıyla aktarıyor: “…Ercan’ın evinde usul usul, Kader’in yüreğinde sağanak, Belkıs’ın gözlerinde buğu, Ali’nin bakkal dükkanında belli belirsiz, Ayşen’in ruhunda boran…” (s.37) 

Yazarın birbiriyle ilintili bu arkadaşlık öykülerinden, yaşanılan kırılmaların, savrulmaların ve yitimlerin hüznünden bir roman gerçekliğini damıtabileceğini, bir roman kurgusuna doğru açılım yapabileceğini duyumsuyorum içimde. 

Kevser Ruhi’nin öykülerinde insan psikolojisi de önemli bir yer tutuyor. “İpekböceği’nde zorlu bir insanlık durumu olan yaşlılığı irdeliyor; hem de yaşlı ve yatalak felçli kadının bakış açısına uygun olarak. Psikolojiyi, yer yer bilinç akışına yaklaşan iç konuşma tekniğiyle aktarıyor yazar. “Ben-anlatımlı” öyküde anlatıcı, yaşlı bir felçli kadın olarak kendi dünyasını, bütün aksiliğini, huysuzluğunu, inatçılığını, bilerek yaptığı hırçınlıklarını anlatıyor.

İyi bakıldığı ve şefkat gördüğü halde çok mutsuzdur: “Amma da uzun yolmuş Allahım! Hayat dışarıda, ben içeride gide gide bitiremedik…Ne kadar pencere, o kadar hayat.” ( s.47) anlatımı, iç dünyasını başarıyla aktarıyor. Yaşlı kadın, kozasını yıllarca ören bir ipekböceği gibi duyumsuyor kendini; kozayı delip çıkacağı günü bekliyor. “Taze Ekmek Kokusu” da psikoloji yoğunluklu bir öykü. İnsanın çocukluk yaşantılarında aldığı bazı yaraların yaşam boyu insanı nasıl etkilediğini okuyoruz bu öyküde. Zaman geçişleri taşıyan öyküde, eşini yitirmek üzere olan yaşlı Mustabey’in iç dünyası anlatılıyor. Mustabey, eşi Mahinur Hanım’la nasıl evlendiğini; onu ağabeyinden istemesini, onun daha önceki evliliğini, ağabeyi ile Mahinur arasındaki konuşmanın tüm ayrıntılarını anımsar. Burada Kevser Ruhi’nin, bakış açısını kaçırmayan, kontrollü bir yazar olduğunu görüyoruz. “…Kanepede yatarken aklına gelenler, belleğinin oyunu olsa gerekti. O gün asmanın altında otururken içeride neler konuşulduğunu nereden bilecekti?”(s.53) diye düşündürüyor kahramanı Mustabey’i.

Daha eski günleri anımsayan Mustabey, Bosna’daki çocukluğuna döner. Balkan Harbi sırasında evin bahçesindeki fırında pişmek üzere olan ekmekleri bile alamadan, bilinmeyen bir yere doğru yola çıkar ailesi. Mustafa, üç yaşındadır; sırtında oturağıyla o da göç yolundadır. Yolculuk boyunca fırında kalan ekmekleri düşünür. “Taze ekmek kokusu, göç etme ve köklerinden sökülme ile eş anlamlı olarak beyninin kıvrımlarında kendine yer bulduğundan; ne zaman bu kokuyu duysa, bir şeylerin kırarak, yıkarak ve onulmaz yaralar açarak değişeceğini sanıyordu” (s.54). Mustabey, hanımı Mahinur ümitsiz yatarken de aynı ekmek kokusunu duymaktadır; aradan uzun yıllar geçtiği halde. Sonuçta, “taze ekmek kokusu” çağrışımlarla dolu bir imgedir bu öyküde. “Şükrü Bey’in Beyaz Şahini” öyküsünde Prensip Sahibi Şükrü Bey’in takıntıları, titizliği, dakikliği, aşırı düzenli oluşu vurgulanarak psikolojik bir zemin oluşturuluyor. Şükrü Bey, arabasına aşırı düşkündür; gözünü ondan kolay ayıramaz. İş ortamında son derece renkli, sıra dışı, neşeli, umursamaz biri olan Serdar’ın şakaları ve alaylarına hedef olur. O gün Serdar’ın kafasına hesap makinesini fırlatmayı düşünürse de bundan vazgeçer.

Öykücü, bunu ustalıkla aktarıyor. Olayı sadece Şükrü Bey’in kafasında gerçekleştiriyor. Çünkü Serdar, “onun olamadığı gençliğidir; yapamadığı hovardalıklarıdır, yaşayamadığı sarhoşluklarıdır.” Onu hep hoş görür; nazını çeker. “Dört Numaralı Yolcu” ve “Asansör”de kurgusal denemeler yapıyor Kevser Ruhi. “Dört Numaralı Yolcu”da öykücü (kurmaca yazar) öyküye dahil oluyor, öykü kişilerinden biri durumunu alıyor ve kurduğu öyküyü yönlendiriyor. Bu öyküde yer yer ironik dil dikkatimizi çekiyor: “Dört numaradaki yolcu ‘bayan’ olmanın –bayanın ilk ‘a’sı uzun okunacak- avantajını iki koltuğa birden yayılarak kullanıyor.” (s.73) “Asansör” üçleme biçiminde yazılmış. Birbiriyle ilgili üç kısa bölüm yer alıyor ve her bölümün sonunda, parantez içinde, üst kurmaca anlatımları yer alıyor. Öykünün kurmaca yazarı, yazdıklarının bir öykü olduğunu vurguluyor.

Böylece ortaya katmanlı bir öykü çıkıyor. “Sen Aslı’nda hayatsın.” tümcesindeki anlam oyunuyla yazar öykünün sonunu da belirliyor. Ustaca düşünülmüş bir öykü. 

Son olarak “Kehribar Kadınlar”da kadın sorunsalını dile getiren bazı anlatımlara da yer vermek istiyorum: “Düzen bir kere bozuldu mu, yeni düzen tutturana kadar sancı çekmek kadınlara düşüyor yavrum. Değil mi ki kadın doğurandır, sancının her türlüsüne hükümlüdür.” (s.13) Bu tümcelerde yaşlı bir kadının bakış açısından kadının geleneksel rolüne vurgu yapılıyor. Acı çekmenin kadının doğasında var olan, karşı konulmaz yazgısı olduğu belirtiliyor bu geleneğin içinde. Yazar, bu anlatımı öykü kişisinin konuşmasında kullanıyor, böylece bir olguyu da yansıtmış oluyor; geleneğin içinde kadının kendisine bakışını. Başka bir iç konuşmada ise şunları okuyoruz: “…sahtekâr Cemşit’in karısı dediler bana. Kimse bilmedi ki; ben Zehra’yım. Atölyede işçi Zehra, evlere gündelikçi Zehra. Ekmeğini taştan çıkaran Zehra. Kimsenin karısı değil, kimsenin kızı değil; sadece Zehra.” (s.43) Burada ise kadın, kendi kişiliğini ortaya koyarak asıl kimliğine vurgu yapıyor; o, kimsenin karısı veya kızı değil, yalnızca kendisidir; bir bireydir. Bu satırlarda bir başkaldırının izlerini buluyoruz.

Aynı öykü kişisi, başkaldırısını şöyle çoğaltıyor: “Ersiz avrat, yularsız at olurmuş öyle mi? Gör bak. Ersiz avrat, başı rahat olacağım ben.” (s.43) Kitabın başka bir öyküsünde ise toplumun ‘dul kadın’ anlayışına değinilmekte: “Dul olmak dünyanın en büyük ayıbıymış gibi üç yıldır yüzüne vurula vurula ağabey evinde yaşamak, kötü dikilmiş bir elbiseydi Mahinur’un üzerinde.” (s.53) Toplumun, dul kadınlara uyguladığı ağır baskıyı yazar başarıyla yansıtıyor. “Prensip Sahibi Şükrü Bey”e göre “trafikte nizam ve intizamın olmaması çokluk kadın sürücülerin kabahatiydi.”( s.60) Burada da öykü kişisinde somutlaşan, kadınlara ön yargılı ve küçümser bakışı görüyor okur. 

Arada bir ironik ve nükteli anlatımlara yer verilmiş olmakla birlikte, kitabın geneline bir hüzün duygusunun egemen olduğu göze çarpıyor. İnsanın içine işleyen, sezgilerini harekete geçiren, geçmiş yaşantılarına imgelerle kapı açan bir hüzün egemenliği... Şiir tadındaki bu öyküleri okudukça kendi içimizdeki kırılma noktalarının izdüşümlerini buluyoruz satır aralarında. Kevser Ruhi gelecek için umut veren bir yazar. Kalıcı olması dileğiyle… 

(1) Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Nisan 2004, Sayı: 741, Feyza Hepçilingirler, “ Türkçe Günlükleri” 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.