Yazarların Gürcüstan Anıları

15 Mayıs 2004 Cumartesi günü, Beyoğlu-Oyuncular Tiyatrosu’nda, Çveneburi Dergisi tarafından Çveneburi Etkinlikleri kapsamında Demirtaş Ceyhun, Sami Karaören, Hayati Asılyazıcı ve Tuncer Cücenoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı, “Yazarların Gürcüstan Anıları, Gürcü Kültürü Üzerine Düşünceleri” konulu bir toplantı düzenlendi. Toplantıya katılan yazarlar anılarını anlattılar. Refik Erduran da bir mesaj gönderdi.

Yazarların Gürcüstan Anıları

Yazarların Gürcüstan Anıları

Mustafa YAKUT
mustafa_yakut@yahoo.com

15 Mayıs 2004 Cumartesi günü, Beyoğlu-Oyuncular Tiyatrosu’nda,Çveneburi Dergisi tarafındanÇveneburi  Etkinlikleri kapsamındaDemirtaş Ceyhun, Sami Karaören, Hayati Asılyazıcı ve Tuncer Cücenoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı, “Yazarların Gürcüstan Anıları, Gürcü Kültürü Üzerine Düşünceleri” konulu bir toplantı düzenlendi. Toplantıya katılan yazarlar anılarını anlattılar. Refik Erduran da bir mesaj gönderdi.

SAMİ KARAÖREN

Önceleri yazı işleri müdürü, daha sonra makaleler redaktörü olarak yaklaşık kırk yıldır Cumhuriyet Gazetesi’nde bulunan Sami Karaören, gazetede seyrek yazmasına karşın 1989’da Gürcüstan gezisi dönüşü anılarını, hemen iki başlık (1-Sarp Kapısı Dostluğa Açılır, 2-Bilim ve Sanatın Merkezi Tbilisi) altında yayınladı.

Türkolog Profesör Otar Gigineişvili tarafından organize edilen, Gürcüstan Gazeteciler Birliği’nin çağrılısı olarak gittikleri geziye eşi Mehçure Karaören, Nodar Dumbadze’nin çevirmeni olarak davet edilmişti. Mehçure Karaören 1968’de N. Dumbadze’nin Güneşi Görüyorum adlı eserini Almanca’dan çevirmiş ve E Yayınları’nca basılan bu kitap Türkçe’de Gürcü edebiyatının en önemli ilk örneklerinden biri olmuştu. Mehçure Hanım daha sonra Gürcüce’den çevrilen Dumbadze’nin diğer eserlerinin Türkçesi üzerinde de çalıştı ve son düzeltmelerini yapıp yayına hazır hale getirdi. Bunlardan Sonsuzluk Yasası ve Kukaraça 1990’da basıldı. Ben, Ninem, İliko ve İlarion, Güneşli Gece ve Beyaz Bayraklar ise yayınlanmayı bekliyor.

S. Karaören konuşmasında özetle, unutamadıkları bir gezi olduğundan Gürcülerin konukseverliğinden, kendilerine ev sahipliği yapan O. Gigineişvili’nin Türkiye , Yakıncağ Türkiye Tarihi ve Atatürk hakkındanki derin bilgisinden, Türkoloji’nin Gürcüstan’daki seviyesine hayran kaldığından söz etti.

Gürcüstan’da Türk dili ve tarihinin, Türk edebiyatının Türkiye’den çok daha ciddi bir tutum içinde okutulduğunu, bizim Osmanlı arşivimiz henüz tamamlanmamış durumda iken, orada  Bilimler Akademisi’nde  arşiv çalışmasının sonuçlanıp bitmiş ve Osmanlı arazi defterlerinin (Defter-i Mufassal Vilayet-i Gürcüstan) yayınlanmış olduğunu gördüğünü belirten S. Karaören, Gürcüce’de Türk edebiyatı için de; Gürcüstan’da, Nazım Hikmet’ten sonra en çok tanınan yazarların başında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Sabahattin Ali, Haldun Taner gibi isimlerin geldiğini söyledi. O dönemde bizim tutucu çevrelerin liselerin edebiyat kitaplarına almadığı yazar ve şairlerin Gürcüstan’da okutulduğunu sözlerine ekleyen S.Karaören, dönüşte o yazarların listesini yayınladığı zaman, Türkiye’deki yazarların çok ilgilendiğini “ Demek ki biz kendi ülkemizde okul kitaplarında yokuz ama komşumuz Gürcüstan’ın okul kitaplarında varız” diyerek çok sevindiklerini ifade etti.

Tbilisi’de Yazarlar Birliği’nin düzenlediği programlardan çok hoşnut kaldıklarını , N. Dumbadze’nin müze evinde, evin yöneticisi, Dumbadze’nin eşi Nanuli Hanım’ın sıcak ilgisini, yazarın birçok dile çevrilmiş yapıtlarının, aldığı ödüllerin, fotoğrafların v.s. çok güzel biçimde sergilenişini anlatan S. Karaören, halkın bir yazara olan bağlılığının böyle bir örneğini görmenin insana mutluluk verdiğini söyledi. Gürcüstan’da kendisini en çok mutlu eden şeylerden biri, her caddenin bir Gürcü yazarının adı ile anılması, heryerin Gürcü sanatçıların heykelleri ile süslenmesi idi.

“Gürcüler tarihsel olarak çok şanssız bir geçitte bulunuyorlar. Tarihsel olarak  çeşitli istilalara uğramışlar, buna karşın kendi ulusal karakterlerini korumuşlar. Gürcüstan birçok istila görmüş ama Gürcüler  (Gürcü ruhu) tutsak olmamış.

Gürcülerin, sanatın bütün dallarına karşı, edebiyata ve şiire karşı müthiş bir yakınlığı var. Gürcü sinema ve tiyatrosunun dünyada yeri var, özellikle saneye koyuşta.”


diyen S. Karaören,  Çveneburi Dergisi'nin kurucusu Ahmet Özkan’la kurduğu dostluktan, onunGürcüstan kitabının öneminden, 1968’de basılan bu kitabın o dönem için çok aydınlatıcı olduğundan ve birçok dostuna tavsiye ettiğinden, piyasada bulunmayan bu kitabın yeni baskısının yapılmasının gerekliliğinden  sözetti. Oğlu İberya’nın burada olmasından memnun olduğunu, bir dönem Cumhuriyet’te çalışmasını sağladığı kızı Tamar’dan  epeydir haber alamadığını ifade eden  S. Karaören,  böyle değerli bir kişinin 1980’de  öldürülmesinden duyduğu üzüntünün büyüklüğünü, Gürcü kültür camiasında yarattığı boşluğun önemini ve onun anısının daima yaşatılması gerektiğini söyleyerek sözlerini bitirdi.

REFİK ERDURAN

Toplantıya konuşmacı olarak çağrılan, ancak İstanbul dışında olduğu için katılamayan Refik Erduran’ın mesajı kısaca şöyle: 

“Gürcüstan dostu dostlarıma merhaba! 
Yazık ki Gürcü kültürü uzmanı değilim onun için, kendi kültür alanımızdaki duruma da ışık tutabileceğine inandığım iki anımı sizlere aktarmakla yetineceğim.

Sovyetler’in dağılmasından önce UNESCO-ITI Genel Merkezi’nin Tbilisi’de düzenlediği bir uluslar arası toplantıya katılmıştım. Delegasyon başkanları arasında Kuzey ve Güney Amerika’nın, Rusya’nın, Asya’nın dünyaca ünlü tiyatro yazarları, icracıları, yöneticileri, eleştirmenleri vardı.

Ev sahiplerimizin bize izlettirdiği temsillerden biri de Gürcü yönetmen Robert Sturua’nın hazırlamakta olduğu “Kral Lear” trajedyasının ilk yarısıydı.

O oyun, şiir gücünün yanısıra, Sheakspear’in en anlaşılmaz ve inanılmaz bulduğum yapıtıdır. Durup dururken dürüstlüğü ve sevecenliği besbelli kızını dışlayıp, krallığını iki melun kızına armağan eden, sonra dımdızlak kalınca dağ başlarında göğsünü bağrını poyraza açıp, saçını başını yolan Lear nasıl adamdır? Bu zırva ne anlama gelmektedir? Akıl erdiremezdim bir türlü.

Kafamdaki bilmeceyi Sturua’nın rejisi çözdü. Gürcü yönetmen yaşlı kralı sevecenlik düşmanı bir manyak despot gibi işlemişti. Karakter böyle çizilince herşey yerine oturuyordu.

Temsilin tartışıldığı bir toplantıda görüşümü bütün katılımcılarla paylaştım. Hepsi aşağı yukarı aynı düşüncedeydiler zaten. O günden sonra oyunu değerlendirirken hep Sturua’nın yorumunu hesaba katacaklarını söylediler. Ve izleyebildiğim kadarıyla öyle yaptılar.

Türkiye’ye dönünce izlenimlerimi bizim tiyatro alanımızın çeşitli kesimlerinde ünlenmiş kişilere de aktardım. Hiçbirinin Kral Lear anlayışında zerrece değişiklik olduğunu görmedim.

R. Sturua ülkemize de geldi. Dünyaca değerlendirilmekte olan bu büyük yorumcunun katkılarından Türk tiyatrosunda yeni bir atılım başlatmak için yararlanabilirdik. Vaktiyle Carl Ebert örneğinde görüldüğü gibi, Sturua’nın ülkemizde uzun süre çalışması, öğretmesi, günümüzün olgunlaşan koşullarında sahne sanatlarımızın yurtdışına açılışına yardım etmesi sağlanabilirdi.

Hiçbiri yapılmadı. Ne sanat çevrelerimiz, ne yöneticilerimiz, ne de medyamız ilgi gösterdi. Sessiz sedasız bir oyun sahneleyip gitti Sturua. Ondan başka ülkeler yararlandılar. Kanımca kaçırılmış önemli bir fırsattır.

İkinci anım bir başka değerli Gürcü yönetmenle ilgili. Birkaç yıl önce İstanbul Devlet Tiyatrosu’nca sahnelenen “Yemenimin Uçları” isimli, müzik ağırlıklı oyunum için yönetmen aranırken Aleksandre Kantaria adı gündeme geldi. Gürcüstan’da ulusal kişiliğe sıkı sıkı bağlı kalarak rejilerinde yerel müzikten ustaca yararlanmış olan bu genç yönetmen Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nce davet edildi. Çok çarpıcı bir sahneleme gerçekleştirdi.

O sayede Mehlika Balkan en başarılı kadın oyuncu kategorisinde ödül aldı. Uluslar arası Brest Festivali’ne katılan oyun Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Japonya gibi ülkelerden gelen toplulukların önüne geçerek büyük ödülü kazandı.

Kısaca demek istediğim; Dost Gürcüstan’ın sanat birikiminden yararlanmaya bakalım. Bunu yaparken onun kendi kişiliğine gösterdiği saygıdan ders alalım. Ve kendi kültür alanlarımızdaki kompleks, değerbilmezlik, umursamazlık ayıplarına artık son vermeye çalışalım lütfen.”



HAYATİ ASILYAZICI

Gürcüstan’a ilk giden yazarlardan biri olan H. Asilyazıcı ilk seyahatini 1967’de gerçekleştirdi. Kendisi de Gürcü(Megrel-Laz) kökenli olan yazarın daha sonra birçok kez gittiği Gürcüstan anıları daha çok Gürcü tiyatrosu ve Robert Sturua ağırlıklı. Konuşması kısaca şöyle:

“Sevgili konuklar, 1965’te Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında kültür anlaşması imzalandı. Ondan sonra karşılıklı yazarlar kültür-sanat insanları gidip gelmeye başladılar. Ulaşım Moskova üzerinden oluyordu. Türkiye ile Moskova arasında uçak seferleri henüz yoktu. O nedenle genellikle vapurla Odessa’dan Moskova’ya gidiliyordu. 1965’te Moskova’dan ilk kez Konstantin Simonov geldi. Sonra Radi Fisch ve Başkırdistan’dan Kerim Mustafayev geldi. 1966’da içlerinde Nodar Dumbadze’nin de olduğıu on ünlü Sovyet yazarı Türkiye’ye geldi. Bunlardan sonra Türkiye’den 1967’de Aziz Nesin, Melih Cevdet, Yaşar Kemal ve Nevzat Üstün çağrılı olarak Moskova’ya gittiler. Yaşar Kemal, o ünlü “Ulan allahsızlar, komünistler Moskova’ya! dediniz, dediniz işte gidiyoruz Moskova’ya!”sözünü bu Odessa Vapuru’nda  söylemişti. 

Benim ilk seyahatim de 1967’de gerçekleşti. Sahne sanatlarını incelemek üzere davet edilmiştim. Önce Moskova’ya sonra Kafkaslar’a gittim. Moskova’da ki programlardan sonra uçakla Tbilisi’ye gittik. İstanbul – Moskova arasında uçak yoktu fakat Moskova ile bütün Sovyet kentleri arasında uçakla ulaşım çok yaygındı. Tbilisi’de bizi çok güzel karşıladılar. O konukseverliği, atayurdum Samegrelo’daki, Zugdidi’deki o günleri hep anımsıyorum. Tbilisi’de ilk işim tiyatro, opera, bale incelemeleri oldu. Rustaveli Tiyatrosu ve Marcanişvili Tiyatosu iki temel tiyatro. Gürcülerin eski Yunanlılarla ilişkileri vardı. Pontus dağıldıktan sonra Rum ailelerin birçoğu oraya göçtü. Sanatta, kültürde büyük etkileşim oldu. Rejisör Arçil Çikartişvili ile tanıştık. Sonra dostluğumuz gelişti. Robert Sturua, o zaman çok genç bir rejisördü. Sturua, 
Hanuma(Hanım) diye bir oyun yapmış, Gia Hançeli’nin müziğiyle. Kafkas Tebeşir Dairesi’ni yeni bir yorumla çalışmış. Onları izledik.

Daha sonra S. Zakariadze’nin başrolü oynadığı Güneşi Görüyorum’u gördük. Tiyatrolar, repertuar tiyatrosuydu ve iki hafta kaldığınızda 7-8 oyun görebiliyordunuz. Zakariadze, 
Askerin Babasıfilmindeki baba rolündeki Gürcü aktör, Kreon rolünde de olağanüstü bir oyun sergiliyordu. Onun bu üstün yetenekli aktörlüğü, saygınlığı, halk artisti oluşunun yanısıra Askerin Babası rolüyle de o dönemin çok önemli ödüllerinden biri olan Lenin Ödülü’nü almıştı. N. Dumbadze de Lenin Gençlik Ödülü’nü ve başka ödülleri almıştı. Bunlar olağanüstü insanlardı. 

Robert Sturua’nın 
Kral Lear’i İstanbul Kültür ve Sanat Festivali’ne katıldı. AKM’de oynadı ve çok büyük ilgi gördü. Sturua’nın sahnelemeri Uluslararsı Kongre’de çok beğeniliyordu. Batı yeni keşfediyordu. Sheakspear’e farklı yorumlar, İngilizlerin yaptığı yorumlardan farklı yorumlar getiriyordu. İşte Kral Lear bu nedenle İngiltere’ye çağrıldı ama sadece onunla yetinilmedi, ders kitabı, oyunu olarak da konservatuarda okutuldu. Sonra Hamlet’le gidildi. Birçok Sheakspearlerini İngilizler çağırmaya başladılar. Kral Lear’daki yorum, hiçbir zaman dünyada yapılmamış bir yorumdu. Herşey, Kral herşeyini kaybedince, o diktatörlüğüyle yüz yüze kaldığı zaman –kral çıplak gibi bir şey- böyle soytarısıyla ortada kaldığı zaman işte bu sonunda o krallığın bir çöküşü var;  o dekor çöküyor. İşte o buluş, o dekorla, kostümle ve müzikle bu olayı bütünleyen bir reji ortaya çıkıyor ve bunun dünyada büyük yankıları oldu. Ondan sonra çok yoğun biçimde Sheakspear oyunlarını sahneye koyma önerileri aldı. İspanya’ya gitti. Yunanistan’da da sahneye koydu. Almanya, İtalya ve İngiltere’de devamlı onun oyunlarına büyük ilgi gösterildi Sheakspear konusunda. Dört senedir Moskova’da Satirikon Tiyatrosu’nda Sturua’nın Hamlet’i oynanıyor.Hamlet’de Sturua, Hamlet’i birinci planda tutmamıştı. Oradaki Hamlet de İngilizler’in yorumladığıHamlet’den farklı. Normal, genç bir Hamlet’e, Sturua, Satirikon  Tiyatrosu’nun yönetmeni olan aktöre oynatmıştı. İngiliz yönetmenler de tabii ki Sturua vari yorumlara başladılar. Sheakspear dünya yazarı ama önce kendi yazarları. 

Sturua, şimdi Türkiye’de 
Hamlet yaptı. Ankara’da 8 Mayısta oynadı. Tiyatro Festivali’nde İstanbul’da oynayacak. Gürcü Tiyatrosu yönetmenlerinden yararlanılması önemli bir konu. Cüneyt Gökçer Bilkent Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nün başına geçince Robert Sturua’yı davet etti. Bir reji bölümü açıldığını ve onu kendisinin yönetmesini teklif etti. R. Sturua gerçekten geldi, birkaç ay kaldı, yönetti ve oradaki eğitimin esaslarını, temelini oturttu. Sonra seçtiği en iyi asistanlarını, yönetmen olan asistanlarını yerine bırakarak gitti.

Şimdi onlar devam ediyorlar. Yani Refik Erduran’ın mesajında dediği gibi kimse R. Sturua’nın bu büyük rejisörlüğüne sırt çevirmiş değil. Türkiye, Bilkent olabildiğince yararlanmaya çalışıyor. Ama ne kadar yararlı olabildiğini zaman içinde göreceğiz.

R. Sturua 
Kral Lear’dan sonra Kafkas Tebeşir Dairesi’ni de getirdi. İstanbul’da sahnelendi. Bazı uzmanlar Brecht’den daha iyi sahneye koyduğunu söyledi. Tabii Ortodoks Brechtçiler buna biraz tepki gösterdiler. Basın toplantısında bu gündeme geldiğinde R. Sturua mütevazi bir şekilde “Bu Kafkas Tebeşir Dairesi’ndeki Kafkas masalı unutmayın ki bizim masalımızdır. Onu bizim daha iyi bilmemiz doğal değil mi?” diyerek cevapladı.

1967’den sonra 1987’ye kadar birçok defalar Sovyetler ve Gürcüstan gezilerim yine daha çok sahne sanatları ağırlıklı oldu. En son 2001’de gittim. 

1987’de Gürcüstan’ın ulusal önderi İlia Çavçavadze’nin 150. doğum yıldönümü jübilesine katıldım. Grupta Türkiye’den Tahsin Saraç, Fakir Baykurt, Aziz Çalışlar da vardı.

Gürcü edebiyatı, Gürcü müziği, Gürcü tiyatrosu bir bütün gibidir ve bütün dünyada, heryerde saygın bir yeri vardır. Rusya’ya ilk gittiğimde bana “Gürcüstan bir tiyatro cumhuriyetidir” demişlerdi. Ama şimdi ekonomik problemleri, sıkıntıları var. Rustaveli Tiyatrosu yanmış. Tarihi bir yer. Onun onarılması, restorasyonu ne kadar sürer belirsiz. Şu anda R. Sturua’nın orada tiyatrosu yok.

 

DEMİRTAŞ CEYHUN

Demirtaş Ceyhun 1987’de Gürcüstan’a gitti. Dönüşte yazdığı Bütün Dünyadan Özür Diliyorum kitabı 1988’de basıldı. Bu kitap, Tbilisi’de, Gürcüstan Yazarlar Birliği Başkanı Giorgi Tsitsişvili’nin tamadılığındaki Gürcü sofrasındaki  Bütün Gürcü Halkından Özür Diliyorum diye başlayan ve gelişen konuşmaları içerirken Gürcüstan ve Gürcü kültürü için önemli değerlendirmeleri kapsadığından Türkolog Lia Çlaidze tarafından yapılan özet çevirisi 28.11.1990 tarihli Gürcüstan Edebiyatı(Literaturuli Sakartvelo) Gazetesi’nde yayınlandı. Ve bu kitabından dolayı Demirtaş Ceyhun Gürcüstan Ansiklopedisi’ne alındı. 


D. Ceyhun’un konuşması özetle şöyle:
“ Ben içkiyi seven bir insanım. Moskova’ya gittiğimde çok iyi dostum Dağıstanlı ünlü şair Resul Hamzatov vardı. Mihmandarım da Vera Fevanova idi. İçkili bir öğlen yemeğinden sonra Resul, Vera’ya döndü,” Vera Demirtaş akşama ne yapıyor?” dedi. Vera da “Demirtaş akşama tiyatroya gidecek” dedi. Öyle deyince Resul “Vah vah vah” dedi. Moskova’ya yeni gelen bir misafir eğer tiyaroya gidiyorsa onun haline “vah vah vah” derlermiş.

Demek ki kimsesi yokmuş”. Resul, “Olur mu öyle şey. Demirtaş’ın bir sürü arkadaşları var, Demirtaş hiç tiyatroya gider mi?” dedi. Beni alıp bir restorana götürdüler, bir şeyler içmeye. Ondan sonra da gittiğim yerlerde hiç tiyatroya gitmedim. Onun için Hayati gibi size tiyatro anlatacak değilim. İçki sofralarını anlatacağım.

 Ben 1987 yılında ilk defa Tbilisi’ye gitmek fırsatını buldum. Tbilisi’ye gitmemi gerektiren iki neden vardı. Türkiye’de iki kişiden bol miktarda Gürcüstan hikayesi dinlemiştim; biri ünlü Sovyet şairi Yevtuşenko idi, diğeri Aziz Nesin idi. Yevtuşenko o sıralar bir Gürcü kızıyla beraberdi. Yirmi dört saat Gürcüstan anlatıyordu. 1985 yılında Türkiye’ye gelmişti. Burada İstanbul Kitap Fuarı’na çağırmıştım ben. Onbeş gün beraber kalmıştık. O da içkiyi çok seviyordu. Her akşam bir yerlerde sofrayı kuruyorduk ve o başlıyordu Gürcüstan, Gürcüstan diye anlatmaya başka bir şey anlatmıyordu. 

 Aziz Nesin’den de birçok Gürcü hikayesi dinlemiştim. A. Nesin’e göre Nodar Dumbadze Türkiye’ye gelmiş. A. Nesin’in de bulunduğu bir yerde, N. Dumbadze’ye “
Seni bir Türk yazarı ile tanıştıracağız” demişler. Dumbadze demiş ki; “Ben, A. Nesin’den başka Türk yazarı ile tanışmam. Önce A. Nesin ile tanışırım sonra öteki Türk yazarlarıyla tanışırım.”  

 Gürcüstan’da da bana birçok hikaye anlattılar. Onu da N. Dumbadze anlatmış orda. A. Nesin Gürcüstan’a gittiğinde “
Seni bir Gürcü yazarla tanıştıracağız” demişler. O da “Ben ancak önce N. Dumbadze ile tanışırım, sonra diğer yazarlarla tanışırım.” demiş. 

 Aziz Nesin çay hastasıydı, günde yirmi bardak çay içerdi. A. Nesin’in anlattığı bir diğer güzel hikaye de şöyle:
 “ Beni Tbilisi Havaalanı’na indiğimde iki yazar beni karşıladı. Beni aldılar. Uçaktan iner inmez çay istedim. “
Çay kolay” dediler. Otele geldik. “Çay” dedim.  “Hele sen eşyalarını bırak gel çay kolay” dediler.  İndim, geldim.

Masayı kurmuşlar, şarapları açmışlar sabah sabah. Ya, çay dedim. “
Çay kolay sen hele hoşgelmişsin! Şerefe!” dediler. Şarapları doldurdular, başladık şarap içmeye . “Ya çay” diyorum. “Çay kolay hele biraz şarap içelim, çıkalım yolda biraz yürüyelim.” Çıktık. Giderken şöyle bir göl kıyısı gibi bir yere geldik. Orada da yine şaraplar açıldı. Devam ettik. Artık üç-dört günüm nasıl geçti bilmiyorum. O boynuzla hadi şerefe, hadi şerefe derken ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir hatırlıyorum, havaalanında Tbilisi’den dönüyorum. Gazeteciler havaalanında sordular. “Nasıl buldun Gürcüstan’ı?” diye. “Gürcüstan benim için kocaman nakışlı bir tavan” dedim. “Lık lık lık içip tavana bakmaktan başka yer göremedim.” 

 1985 yılında Gorbaçov nükleer silahlarla ilgili bir morotoryum ilan etmişti. Tabii batı dünyasının bunlaran fazla haberi yoktu. Nükleer silah stoku öyle boyutlara gelmişti ki, artık dünya kaldıramayacaktı. Nükleer silahlar dünyayı yok edecekti. Artık Nükleer silah yapımını durduralım dedi Amerika’ya. Gorbaçov bunun için bir yıl morotoryum ilan etti, ABD’den ses seda yok. Altı ay daha uzattı, yine sonuç yok. ABD bu sırada yine nükleer denemelere devam etti. O bir buçuk yıl içinde ki denemeler sırasında bilgisayar teknolojisi, dijital teknolojisinde büyük sıçramalar yaptığı için de Sovyetler Birliği’ne fark atmıştı. Zaten ekonomik sıkıntılar içerisinde olan, denemeleri de durdurmuş olan Sovyetler Birliği zor durumdaydı. Ne yapacağını bilemeyen Gorbaçov bütün dünyadan bin ikiyüz küsür kişiyi, yazarlar, çizerler, aktörler vs. ünlüleri Sovyetler’e çağırdı. Moskova’da büyük toplantılar gerçekleşti. Kimler yok tu ki! Ünlü yazarlar, şairler, sanatçılar, modacılar, işadamları. 
Dünyanın geleceğini nasıl kurtarırız? konusuydu gümdemde. Unutulmaz anılar yaşadım. Mesela orada, Kremlin’de Gregory Peck ile beraber oturduk. Yevtuşenko’nun evinde Maria Schell ile içki içtim.

 
Moskova Forumu  bittikten sonra, bana dediler ki; “Biz, yazarları bir hafta daha ağırlamak istiyoruz. Seni de istersen Leningrad’a istersen Tbilisi’ye göndereceğiz.” Ben Yevtuşenko ve Aziz Nesin’i  hatırlayıp hemen Tbilisi dedim. Bir Japon, bir Kamboçyalı, bir Filipinli, bir Vietnamlı ve bir Fransız da Tbilisi demiş. Hep beraber Tbilisi’ye gittik. Bizi karşıladılar. Tabii ki ben “çay” demedim. Ama dememe de gerek yoktu, şarabı vurdular.

Başladık boynuzla içmeye. 

 O bir hafta inanılmaz güzellikte geçti. Size şunu söylemek isterim; ben Anadolulu değilim. Yani Anadoluluyum ama atalarım Türkmenistan’dan gelmişler, Yörüğüm. Zaten kaşımdan, gözümden, tipimden Yörük olduğum belli. Bilmiyorum siz atayurdunuzu gördünüz mü? Ben hem sizin atayurdunuza hem de kendi atayurduma gitme fırsatı buldum. O bakımdan karşılaştırarak söyleme imkanı var. Ben atayurduma bir daha dönmek istemem, iyi ki buradayım. Onlar bir adım öteye gidememişler, hala göçebeler, hala yörüklük devam ediyor. Aşkaabat’ı gördüm. İki defa gittim Aşkaabat’a. Kazakistan’a, Özbekistan’a, Azerbeycan’a ve Dağıstan’a da gittim. Oldukça inceleme, karşılaştırma imkanım oldu. Size dürüst bir tanık olarak söyleyeyim; atalarınız ve ata memleketiniz hala olağanüstü güzel ve olağanüstü yetenekli ve başarılı. Beni Gürcüstan’da çok şaşırtan yani bu kitabı yazmama neden olan bir toplantı olmuştu:

 Ben, uzun süreden beri, 1980’li yıllardan beri “
Biz kimiz?” sorusunun cevabını araştırmaya başlamıştım. Kenan Evren’in darbesinin yıllarından beri. O Kenan Evren’in bu ülkeye, halka yaptığı ihanetten ben de payımı aldım, epey mağdur oldum. Türkiye’yi en az elli yıl, yüz yıl geriye götürdü. Bütün icraatıyla ülkeyi perişan etti,çağdaş, laik cumhuriyeti hızla şeriatçı bir devlet yoluna soktu. Yani bugün şeriatçılar iktidara geliyorsa bunun altında K. Evren’in parmağı var. Yani ben 22-23 yıldır roman-hikaye yazmayı bir tarafa bıraktım. Bu “Biz kimiz”  sorusunun cevabını araştırdım. Hala bulamadım.

 Bu 
Biz kimiz? Sorusu ilk defa Gürcüstan’da kafama dank etmişti. Niye dank etti? Bizi bir gün Tbilisi’den aldılar, yüksek bir tepenin üstünde kartal yuvası gibi bir yerdeki muhteşem, eski  bir kiliseye götürdüler. ‘5. yüzyılda yapılan ilk Gürcü kiliselerinden en büyük Ortodoks kiliselerinden, biz yaptık’ dedi, bizi gezdiren ev sahibimiz.

Ben şöyle bir baktım,  kilisede ne mozaik var ne de fresk. Ortodoks kilisesi deyince gözümün önüne hemen Ayasofya, Kariye falan gelir. Bunun için ben de 
‘En eski ve büyük diyorsunuz, peki ama freskler ve mozaikler nerede?’ diye sordum. O şöyle bir bana baktı, ‘5. yüzyılda mozaik, fresk yoktu.’ dedi. Öyle deyince ben de durakladım. Var mıydı yok muydu, hangi yüzyılda başlamıştır, bilemedim. Şöyle bir kuşkuyla baktım. Yani Ayasofya’dan veya Kariye’den çok mu eski diye öyle bir bocalama geçirdim. O da kuşkulandı. Galiba ‘Ben attım’ diye düşündü, attığının farkına vardı. ‘Canım, varmış ama barbarlar yıkmışlar.’ dedi. Barbarlar deyince, eyvah dedim. ‘Yine Türkler yıkmışlar’ diyecek diye korktum. Yani sorduğuma soracağıma bin pişman oldum. ‘Kim bu barbarlar?’  dedim. ‘Araplar’ dedi. ‘Oh be!’dedim. Niye oh be dediğimi sordu. ‘Türkler diyeceksin diye korktum’ dedim. ‘Oo, Türkler için fresk, mozaiğin lafı mı olur? Türkler bizim ikibinbeşyüz kilisemizi yıktılar’ dedi. İşte bu olay, Biz kimiz?sorusunu kafama dank ettiren olaylardan biri oldu.

 Bir akşam Gürcüstan Yazarlar Birliği Başkanı G. Tsitsişvili’nin evinde güzel bir sofra kuruldu, bir kuş sütü eksikti. Hemen kendisi tamada oldu. Tost(şerefe) ile konuşmalar başladı. Tamada nedir, tost nedir, içki sofrası, Gürcü gelenekleri nedir? Bize anlattılar. Tamada esprilerle konuşurken ‘Aramızda Kamboçyalı var, Filipinli var, Fransız var, bir de Türk var. Bu Türkler Gürcüstan’a hayra gelmezler. Bütün tarihleri boyunca bu Türkler kızlarımızı kaçırmak için gelmişlerdir. Ben bu Türk’ün buraya gelmesinden kuşkulandım. Siz biliyor musunuz? Türkler Nato’ya neden girdi? Çünkü Nato bir Gürcü kızı ismidir. Bu Türkler işte Nato’yu Gürcü kızı sanıpta girdiler’ dedi.

 Karşılıklı atışmalarla, sohbetlerle saatlerce süren çok keyifli bir toplantıydı. Ben de o toplantıda uzun konuşmalar yaptım. 
Bütün Dünyadan Özür Diliyorum kitabımı o toplantının esiniyle yazdım. Kitaptaki konuşmaların tümü orada geçmedi tabiki. Bir kısmı hikaye, kurgu. 

 Gürcüstan edebiyatı, müziği, tiyatrosu, özellikle sineması Sovyetler Birliği cumhuriyetleri içerisinde birinci sıralardaydı. Gürcü dili ve kültürü çok gelişmişti. Örneğin, Türkmenistan’da öyle tiyatro  miyatro, edebiyat söz konusu değildi. Azerbeycan da öyle. Örneğin, Azerbeycan’da iyi bir şair bulmak çok zordur, yoktur. O Azerilerin şiirlerine baktığınız zaman, hala, 1910’lu, 20’li yıllardaki koşma tabir ettiğimiz halk şiiridir söz konusu olan, sözlü edebiyattan öteye gidememiştir. ‘Aslan görirem korkmirem, Kaplan görirem korkmirem ama nerde bir müselman görirem korkirem’ tarzında tekerlemeler yani veciz sözlerdir. Şiir hiç yanlarından geçmemiştir.

Romanda da öyle. Edebiyatta, romanda bir şey bulmak mümkün değildir. Türkmenistan’da, Özbekistan’da falan hiç yok. Yani S. Birliği sırasında bazı yetenekli kişileri Süleymanov’u, Cengiz Aytmatov’u falan ön plana çıkarmışlar. Ana neden anadille ilgili.

 Dante, insanlık tarihinde ilk kez din diline, yani Latince’ye karşı anadilini savunmuş. Yani dini kendi diliyle, kendi diline göre çalışmış. Rönesansın başlangıcı dilin ulusallaştırılması ile de ilgilidir. Dili ulusallaştıran toplumların sıçrama yapması, gelişmesi mümkün olmuştur. Şayet anadile geçemiyorsanız, yine din dilinin egemenliğinde, bir başka dilin egemenliğinde kalıyorsanız bir şey yapmanız mümkün değil. Bunun tipik bir örneğini ben araştırmalarım sırasında gördüm, dehşete kapıldım. Bizim tarihçilerimizin hemen hepsi Hanefi olduğu için, yani Anadolu’da yaşayan Oğuz Boyları, Türkler, Türkmenler, Orta Asya’dan gelen kavimlerin tamamı hep caminin kontrolünde olduğu için, okuma-yazma bilen olmadığından, okuma-yazmayı sadece cami uleması, cami imamları, Hanefiler bildiği için Osmanlı tarihini Hanefiler yazmışlar, çarpıtarak yazmışlar. Prut Savaşı, Baltacı-Katerina çirkin palavrası bunun örneklerinden sadece biri.

 Büyük Petro’yla ilgili olarak, bizim tarihlerde Deli Petro derler. Ama bütün batı tarihlerinde Büyük Petro denir.

Büyük ile Deli Petro arasındaki farkın nereden kaynaklandığı çok ilginç. Bizim tarihlerde ‘Petro prensliği sırasında Hollanda tersanelerine gitmiş. Orada Batı’daki teknolojiyi görmüş, teknolojiyle beraber gelen çalışma disiplinini görmüş. Kendi ülkesine hem o teknolojiyi, hem çalışma disiplinini getirdiği için 1780’lerden sonra Ruslar büyük gelişme göstermişler’ denir. Olur mu öyle şey? Yani bir tek teknolojiyi önemsiyorlar.

Bir tek teknolojiyi getirmekle olsa; Vehbi Koç’lar, işte Japonların Sony’sinin teknolojisini, Almanların Bosch’unu alıp burada üretiyor. O zaman Türkiye hemen sanayi toplumu olurdu. Yani bir toplumun mentalitesini değiştirmediğiniz sürece, toplumsal bilinç değişmediği sürece, o toplum öyle sanayileşmeyle falan ilerleyemez. Ha, ne yapmış Büyük Petro? 1690’da Çar olmuş, 1715’lerde bizim
 Lale Devri döneminde ilk büyük reformunu yapmış. Nedir o reform? O tarihe kadar bütün Rus-Ortodoks kiliselerinde ibadet eski Yunanca, İncil eski Yunanca idi. Fransız Devrimi’ne kadar yeryüzündeki bütün eğitimler din kontrolünde idi.

Eğitim tamamen dinseldi ve devletlerin öyle halkı eğitmek diye bir görevi yoktu. B. Petro ilk kez kilisenin dilini değiştirip, İncil’i Rusça’ya çevirtip, ibadeti Rusça’ya çevirip artık dini ulusallaştırıp, ulusal bir din haline getirip, eğitimi de Rusça yapmaya başladığı için !8. yüzyıl başlarında başlayıp yüzyıl sonunda ve 19. yüzyılda Rusya’da çok büyük bir sıçrama, ilerleme gerçekleşmesi mümkün oldu. 

 Ne yazık ki biz ulusallaştıramadığımız için bir sıçrama yapamamışız. Gürcüler, bizden bir adım önde olarak dini de ilk ulusallaştıran kendi diline çeviren halklardan biri. O bakımdan Gürcülere hayranım.

 Şiir ve edebiyattan bahsedersek, Osmanlı’da,  bizim edebiyatta şiir divan şiiridir. Ama 19. yüzyıl başına geldiğimiz zaman divan şiiri bitmiştir. Divan şiirinin yerine Osmanlı yeni bir şiir koyamamıştır. Ancak Tanzimat’tan sonra 1850-60’lardan sonra Ziya Paşa, Namık Kemal gibi şairlerle şiir konulmaya çalışılmıştır.

Ama bugünki ölçülerle baktığımız zaman, N. Kemal’e, Z. Paşa’ya şair dememiz çok zordur aslında, ama o dönemin şairleridir, edebiyat tarihinde yerleri vardır. Hatta Tevfik Fikret’e baktığınız zaman şiirden çok nesir bulursunuz. Nitekim o yıllarda mensur şiir diye yeni bir kavram türetilmiştir. Yani şiirden kaçıp hikayenin içinde şiir, hikayemsi şiir, düz yazı şiir. Mustafa Kemal de onlardan birisidir. Mustafa Kemal’in 
Nutuk’u aslında bir mensur şiirdir. M. Kemal bir Tanzimat aydını olduğu için, N.Kemal’den, Z. Paşa’dan, T. Fikret’den çok etkilendiği için Nutuk’u yazarken değişik bir uslüp, değişik bir dil kullanmıştır. Nutuk’taki dil 1927’lerin Anadolu’da konuşulan dili değildir, divan şiirinin dilidir. Bir anlamda Tanzimat edebiyatının dilidir.

Farsça, Arapça ağırlıklıdır.Bunları niye anlatıyorum? O şiiri, divan şiirini kaybettiğiniz zaman yerine yeniden şiir  yakalamanız çok zor olabilir. Nitekim bu mensur şiir yerine Cumhuriyet döneminde yeniden şiiri yakalayabilmek için Nazım Hikmet’lerin, Orhan Veli’lerin şiirine gelebilmek için bir dönem geçirilmiştir: Hececiler Dönemi. Halk şiiri ağırlık kazanmış, halk şiiriyle bir dönem geçirilmiştir.

 Azerbeycan edebiyatına baktığınız zaman 1920’li 30’lu yıllarda Türk edebiyatının geçirdiği
Hececiler aşamasında kalmış bir şiir var karşımızda. Yeni bir şair bulamıyorsunuz. Düzyazıda da öyledir, romanda da. Ben onların romanlarını, romancılarını yakından tanıdım. Bizim edebiyatımızla kıyaslayarak söylüyorum. Bugünkü Türk edebiyatının, şiirinin, romanının, hikayesinin bulunduğu düzeyle, Azeri romanının, şiirinin, hikayesinin bulunduğu düzeyi karşılaştırdığım zaman komik buluyorum. Ama aynı şeyi Gürcüler için söyleyemiyorum. Gürcü edebiyatının, romanının, şiirinin düzeyi ortada. Güçlü ve evrensel bir düzey yakalamış. Azerbeycan’da, Özbekistan’da, Kırgızistan’da, Kazakistan’da edebiyatın, şiirin, düzyazının bu düzeyde kalmış olması anadillerinin olmamasındandır.
 

TUNCER CÜCENOĞLU

       Oyunları birçok dile çevrilmiş ve birçok ülkede sahnelenmiş olan Tuncer Cücenoğlu 2000 yılında Gürcüstan’a gitti. Batumi Drama Tiyatrosu’nda sahnelenen Matruşka adlı oyunu için Gürcüstan’a davet edilen T. Cücenoğlu’nun konuşması kısaca şöyle:

 “ 1980’li yıllarda dostum Hayati Asilyazıcı bana iki ülkenin tiyatrosunun çok önemli olduğunu söylemişti; biri Gürcüstan diğeri Polonya tiyatrosu. Ben bunlar üzerine biraz yoğunlaşmaya başladım, fakat Gürcü ve Polonya tiyatrosunu örnekleriyle görme şansım çok sonraları oldu. Gürcü tiyatrosunu ilk kez 1992 yılında İstanbul Tiyatro Festivali’ne gelen R. Sturua’nın Kral Lear uygulamasını izleyerek gördüm. Nitekim ilk defa Gürcü tiyatrosunu gördüğüm zaman müthiş dehşete kapıldım; oyunculuk mükemmel. Sahneye koyma, yorumlama, yıllar önce yazılmış bir teksti o günkü dünyanın içinde bulunduğu bir sistemin çöküşüyle örtüştürerek dekoruyla, kostümüyle, herşeyiyle çökertip bitirmesi, çok ilginç.

 1996’da Gürcüstan’dan Türkolog Lia Çlaidze ile iki ünlü yazar Otar ve Tamaz Çiladze İstanbul’a gelmişlerdi. Onlarla tanışma şansım ve kurduğumuz diyalog daha sonra meyvalarını verdi.

 Karadeniz’de kıyısı olan ülkelerin, yani Romanya, Bulgaristan, Azerbeycan, Ermenistan, Gürcüstan, Ukrayna, Rusya’nın katıldığı programlarda ülkeler birer oyunlarını sergiliyorlar. Yakın zamanlara kadar bizim komşularımızla ilişkilerimizin yolunun hep kapatılmış olduğunu düşünürsek, bu festivaller güzel olaylar. Orada bir Gürcü topluluğu, Batumi’den gelen parmak tiyatrosu vardı. Ben onları izlediğim zaman doğrusu hayran kaldım. İnanılmaz bir şey, bu insanlar çok özgün, meselelere çok evrensel bakıyorlar ve çok farklı keyifli hikayeler anlatıyorlar. Tamamen parmaklarla yapılan bir tiyatro. O oyunun yönetmeni ve tiyatronun sahibi Beso ile tanıştım ve onlara İngilizce’ye çevrilmiş oyunum 
Matruşka’nın kitabını verdim. 

Bu arada Gürcüce ve Türkçe oyun çevirileri konusunda gelişmeler oldu. Hacer Özkan arkadaşımız birkaç Gürcü oyun yazarının oyunlarını Türkçe’ye çevirdi. Daha sonra bana güzel müjdeler geldi. Lia Hanım birkaç oyunumu Gürcüce’ye çevirmiş. Önce 
Helikopter çevrilip basılmış, arkasından da başka oyunlarım ve diğer arkadaşlarımızın oyunları. Fakat sürpriz Batumi’den geldi. 2000 yılı başlarında ‘Sizin Matruşka oyununuz Batumi Dram Tiyatrosu’nda sahnelenecek, sizi davet ediyoruz’ diye haber geldi. Hemen apar topar kalktım. Önce Trabzon’a, oradan da Sarp’a. Sınırdan beni aldılar. Beni inanılmaz bir sıcaklıkla karşıladılar. Çok hoş anılarım oldu. 

Benim 
Matruşka oyunum hatırladığım kadarıyla yedi, sekiz ülkede daha oynamıştı. Fakat ilk defa olarak çok özgün bir şekilde, çok yaratıcı bir reji ile karşıma çıktı Batumi’de. Yani, bir evde geçen, değişik mekanlarda devam eden iki kişili, bir kadınlı bir erkekli bir yasak aşk hikayesinin kara mizahı. Birden bire bir boks ringine getirilmiş kadın ve erkek. Bir sirk şeyleri gibi giyinmişler, ortada tavandan aşağı bir telefon sallanmış. Telefon sürekli hareket halinde. Birbirleriyle telefon görüşmesi yapacakları zaman telefonu birbirlerine itiyorlar. Müthiş bir müzik ve sirk havası içinde belki yüz kişilik bir gösteri. Hayatımda hiç böyle bir rejiyle karşılaşmadım. Metne de hiçbir müdahale yok. Rejisörün ismi Merab. Vasat dedikleri bir rejisör. Dedim ki kendi kendime, vasat dedikleri rejisör böyleyse, diğerlerini düşünün.

Batumi yüzaltmışbin nüfuslu bir kent. Yani bizim ortalama olarak Bakırköy’den çok küçük bir yer. Fakat operası var. En az üç tane tiyatrosu var; Dram Tiyatrosu ve dünya çapında Parmak Tiyatrosu. Sovyet dönemine biraz daha değişik bakmak lazım. Onbeş yıl geçti, tabi ki eleştirilecek yanlar var. Ama tümden tukaka edilecek bir şey de değil. Gürcüler gibi çok bağımsız, dimdik ayakta kalmayı başaran, dilini, kültürünü koruyan halklar bundan daha çok kazançlı çıktılar. Onu da inkar etmemek gerekir. O geniş yollar, parklar, heryerdeki heykeller vs.

Sovyet sisteminin eseri. Sovyet sistemi oralarda bir şeyleri değiştirmiş. Sizin değiştiremedi dediğiniz ülkelerde değiştirememiş fakat buralarda değiştirmiş, daha doğrusu Gürcüler kendilerine uygun olarak onu geliştirmişler. Gürcüler, müthiş kendine güvenli ve yurtsever insanlar. Gürcülerden gerçekten çok etkilendim. Bir sistem içinde olmakla beraber hep böyle bağımsız kalmayı başarabilmiş bir halk. Kendi diline, kendi kültürüne sahip olması ile bunu başarabilmiş bir halk. Gürcüstan’a o sistemin de büyük katkısı var. 

Fakat son zamanlarda özellikle bu Irak olayından sonra Gürcüstan’ın adı da çok şaşırtacak bir şekilde geçmeye başladı. Bu bana göre üçüncü dünya savaşı, dünya yeniden paylaşılıyor. Gürcüstan gibi bağımsızlığına bu kadar düşkün, onurlu bir halkın böyle emperyalizmin maşası olma yoluna doğru gitmesi beni çok rahatsız ediyor. Gürcüstan’ın Kafkasya’daki, Dünya’daki yeri çok önemli. Onun önemini bildikleri için emperyalistler tarafından kuşatıldı. Ama ben inanıyorum ki Gürcü halkı bu oyunları aşacak.”

 

İNSANCIL Aylık Kültür ve Sanat Dergisi
Kasım 2004


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.