Broşürü Yazdır
Seçilen Kategoriyi Yazdır

Chveneburi.Net

http://www.chveneburi.net/tr/default.asp"


İçerik Tablosu


Edebiyat

ÖYKÜ: TİBAŞ’TAN ATLAYIŞ
Oğlan, iki ayaklı küfeyi sırtından indirerek yere koydu, sonra ot yığınının yanına yaklaştırdı ve ters çevirdi.
Biraz nefes aldıktan sonra ot tanelerini ayaklarıyla temizledi ve küfenin yanına oturdu. Bu sırada,
- Nanuça, hey Nanuça! diye yukardan seslenen kız kardeşinin sesi duyuldu.
Oğlan, ot yığını engel olduğundan cevap vermekte gecikti. Kız sesini yükselterek,
- Nanuça, neredesin? diye tekrar seslendi.
- Buradayım Sakine, ne oldu, niye bağırıyorsun? diyen Nanuça, kalkarak balkona doğru baktı.
Kız balkon demirinden aşağıya öyle sarkmıştı ki gören düşeceğini sanırdı. Kız,
- Niyaz ve Sırma Batum’a gitmişler. Annem ot toplamaya boş vermeni ve gece çocuklarla birlikte o tarafta
kalman gerektiğini söyledi.
By: admin

TİBAŞ’TAN ATLAYIŞ

Ramaz SURMANİDZE
1994-Batum

Oğlan, iki ayaklı küfeyi sırtından indirerek yere koydu, sonra ot yığınının yanına yaklaştırdı ve ters çevirdi. Biraz nefes aldıktan sonra ot tanelerini ayaklarıyla temizledi ve küfenin yanına oturdu. Bu sırada,
- Nanuça, hey Nanuça! diye yukardan seslenen kız kardeşinin sesi duyuldu.
Oğlan, ot yığını engel olduğundan cevap vermekte gecikti. Kız sesini yükselterek,
- Nanuça, neredesin? diye tekrar seslendi.
- Buradayım Sakine, ne oldu, niye bağırıyorsun? diyen Nanuça, kalkarak balkona doğru baktı. Kız balkon demirinden aşağıya öyle sarkmıştı ki gören düşeceğini sanırdı. Kız,
- Niyaz ve Sırma Batum’a gitmişler. Annem ot toplamaya boş vermeni ve gece çocuklarla birlikte o tarafta kalman gerektiğini söyledi.
- Bu kadar otu eve kadar kim taşıyacak? Niyaz amcagillere sen git, ben bu işle uğraşayım, diye karşılık verdi
Nanuça.
- Annem ne söylediyse onu yap! diyerek sinirli bir şekilde karşılık veren Sakine, balkon demirinden uzaklaşarak evine girdi. Nanuça, yine oturdu ve etrafı izlemeye başladı. Kızıl güneş, denizin aynaya benzeyen yüzeyine oturmuştu ve kıyıya doğru ışınlarını gönderiyordu. Kalktı ve küfeyi ot yığınının yanında bırakarak hızla aşağıya doğru
inmeye başladı. Burada Tibaş deresi çalkalanarak akıyordu. Dereye yaklaşan çocuk, durduğu yerden sıçrayarak derenin üzerinden atladı. Sonra bir dakikalığına geriye baktı, sanki atladığı yer ile olan mesafesini gözleriyle ölçüyordu. Bu atlayış ilk değildi. Çocuk yokuşu çıktı ve Laz tarzıyla yapılmış olan evin giriş kapısını
açtı.
***
Birgün önce çok yorulmuş olduğundan derin uykuda olan Nanuça, kapı sesinden uyandı. Yatağında doğruldu, biraz gerindi. Pantolonunu iki ayağını aynı anda sokarak giydi ve kalktı. Açık kapıdan Sırma ve Niyaz göründüler. Batum’dan dönmüşlerdi. Oğlanın uyuduğunu düşünerek dikkatlice davranıyorlardı. Bu arada Nanuça ayakabılarını giymiş, gömleğinin düğmelerini iliklemişti.
- Gidiyorum yengeciğim, dedi ve o kadar çabuk çıktı ki hiçbir şey soramadılar.
- Oğlum kahvaltı etseydin, diye bağırdı koşan Nanuça’ya Sırma. Nanuça ise portakal bahçesini çoktan geçmişti. Acelesinden dolayı Tibaş deresine yaklaştığını geç anladı. Birkaç adım geriye giderek, koşmak için hazırlandı. Atlayacak duruma gelen Nanuça, birisinin güçlü elinin kendisine değmesi üzerine durdu.
- Nereye koşuyorsun? diye (Rusça) sordu adam.
Nanuça acele acele adamın elini itekleyerek adama baktı. Adam askerdi. Başında yeşilimsi ve önlüklü şapkası vardı. Üzerinde Rus askerlerinin giydiği ‘gimnastura’ denilen asker elbisesi vardı. Yakasında küçük, yeşil renkli kadife kumaş yapışıktı. Belinde ‘nagan’ denilen silah takma kabı asılıydı ve altına giydiği ‘galipe’ denilen Rus askeri pantolonunun dizinden aşağısı, siyah ve parlayan çizmelerinden dolayı görünmüyordu. Nanuça, dereye doğru gitmeye yeltendiyse de silahlı adam onu kolundan tutarak geriye doğru çekti.
- Oraya gitmek yasak! dedi (Rusça), korkudan şaşırmış çocuğa.
Nanuça bu sözlerin anlamını bilmiyordu. Bir ara ‘bu adam dereden atlamama neden engel oluyor?’ diye düşündü ise de, sonunda askerin o tarafa geçme izni vermediğini anladı.
- Ben evime gitmek istiyorum!
Ancak bunu söyleyebildi. Elini askerin elinden kurtarabilmek için çabalıyordu, fakat yabancı adam o kadar sıkı tutuyordu ki elini mengeneye sıkıştırılmış gibi hissediyordu.
- Geri dön! dedi (Rusça).
Bu kez asker daha ciddiydi. Çocuğun elini serbest bırakarak onun önünde durdu. Sanki çocuğun kendi evine bakmaya bile hakkı yoktu.
- Benden ne istiyorsunuz amca? Ben o tarafta oturuyorum. Evime, anneme gideceğim, diyen çocuğun sesinde
üzüntü ve yakarış hissediliyordu.
- Hayır yasak! diye (Rusça) soğuk bir şekilde yanıtladı asker çocuğun sorusunu ve onu arkaya doğru çevirdi.
- O tarafa git! diyerek (Rusça) eliyle Niyaz’ın evini işaret etti.
Nanuça’nın gözleri yaşla doldu. Ayaklarını sürükleyerek amcasının evine doğru gitti. Mutfağa girdi ve hiç konuşmadan ocağın yanına oturdu. Niyaz üstünü değiştirmişti ve duvara asılı olan takvimin sayfalarını açıyordu. Birşeyler okuduktan sonra, bir sayfayı yırtarak ocağa attı. Nanuça, ayaklarının dibine düşen kağıdı aldı. Kağıtta kalın harflerle, ‘15 Şubat 1937’ yazıyordu.
***
‘Tkeç’ denilen bitkiden dokunmuş koltukta oturan ve balkon demirine tutunmuş olan adam koltuğunu beşik gibi sallıyordu. Aşağıdan ezan sesi duyuldu. Müezzin dindarları öğle namazına çağırıyordu. Adam, balkon demirine dayanarak başını kaldırıp minareye baktı. Şerefeye önceden müezzin çıkardı, şimdi ise teyp bandının döndüğünü hissetti, etrafa teyp sesi yayılıyordu. Deniz kıyısındaki ovada, derenin iki yanında yeni inşa edilmiş evlerin önünde birer-ikişer insanlar göründü. Ardından değişik renkli ve markalı otomobiller geldi. Sonra, otobüs konvoyunun gelmesiyle meydan insanlarla doldu.
Adam, meydanda toplanan halktan gözünü ayırmadan,
Coni! diye oğluna seslendi.
Yirmi yaşlarında olan genç adam balkona çıktı.
- Beni aşağıya indirin! dedi babası.
- Aşağıya mı? diye şaşırarak sordu genç adam.
- Evet, aşağıya, diye tekrar etti adam.
Genç adam önce babasına, sonra aşağıya doğru baktı. Kırk seneden fazla geçmişti. Savaş bittikten sonra aşağıya değil, bahçeye bile nadiren çıkıyordu. Çok oldu, bastonları attı, protez yaptırdı fakat yine de yürüyemedi. Protez seslerine alışamadı. Her adım atışında bomba sesleri duyardı ve ayaklarını kaybettiği halde ağrı hissederdi.
- Üstümü değiştirin! dedi, oğluna. Oğlan annesini getirdi, yeni ceket ve ayakkabıları giydirdiler, bahçeye çıkardılar. Sonra, komşunun çocukları adamı oturduğu koltuğuyla birlikte aşağıya götürdüler.
***
Tibaş deresi üzerine, sekiz metre uzunluğunda geniş bir köprü yapmışlardı. O tarafa da, bu tarafa da insanlar dolmuştu. İnsanlar ağaçlara bile çıkmışlardı. Şehirden gelen gazeteciler gözetleme kulesinden bakıyorlardı, oradan her şey avuç içi gibi görünmekteydi. Köprünün bu tarafına yeşil şapkalı askerler dizilmişlerdi. Oğlanlar koltuklu adamı, sınırı koruyan subayın önünde bıraktılar. Savaşa katılmış olan adam, subaya ‘ne dersin, şimdi öteki tarafa geçebilir miyim?’ dercesine öfkeli bir şekilde baktı.
-Lütfen geçiniz, dedi (Rusça) tevazu içindeki asker ve yardım etmek amacıyla koltuğa elini uzattı. Halk ve askerlerden oluşan konvoy ikiye bölündü. Koltuklu adama hemen dört-beş metre uzaklıkta, köprünün ortasına kurdela bağlandı, mikrofon yerleştirildi ve iki tarafın yetkilileri de buraya yaklaştılar. Bunlar iki ülkenin hükümet temsilcileri idiler. Önce kurdelayı kestiler, sonra da sırayla söz aldılar. Konuşmalarda bu küçük köprünün açılışının ne kadar önemli olduğunu dile getirdiler. İki taraftan da alkışlar koptu. Belli ki her iki tarafta duran insanlar bu anı bekliyorlardı. Gazeteciler gözetleme kulesinin merdivenlerinden çabucak inerek heyecanlı halk topluluğuna katıldılar ve yavaş yavaş köprüye yaklaştılar. Kelimelerle anlatılabilecek gibi değildi. Kadın, erkek, büyük, küçük birbirlerine sarılıyorlardı. Bazıları sevincini gizlemiyordu. Bazıları gözyaşlarını tutamıyor, bazıları da sessizce ağlıyordu. Köyün yerlisi, akrabasına,
- Neyle geldin? diye sordu.
Akrabası önce düşündü, sonra çekinerek cevap verdi.
- Onlar arabayla geldiler, ben hava yoluyla geldim. Dinleyen adam anladı ki bu şaka değildi ve ona sarıldı.
- Uçakla geldik, diyerek cevabını somutlaştırdı akrabası. Herkes akrabasını buldu. Görüşmelerin ilk coşkulu anları geçti. Bu sırada,
- Nanuça! diye, o taraftan koşarak gelen siyah elbiseli bir kadının sesi duyuldu. Kadın, köprünün yanına giderek koltukta oturan kardeşine sarıldı.
-Buradayım Sakine, ne bağırıyorsun? dedi adam ağlayarak ve yaşlı gözleriyle saçları beyazlaşmış olan kız kardeşine bakarak.
- Seni görmediğimi mi zannediyorsun? Seni balkonda da gördüm. Seni bu koltukla aşağıya doğru getirdiklerini görünce ben de koştum.
- Bu günleri görebileceğimi zannetmemiştim.
- İşte gördün, gördüm fakat… Sakine uzaklara bakarak birkaç saniye sessiz kaldı.
- Ne olurdu, bizimkiler de görseydi seni!

Tarih, 31 Ağustos 1988 gününü gösteriyordu.


İNSAN HALLERİNİN ÇELİŞKİLİ GERÇEKLİĞİNDE “SAÇLARI DELİ ÇORUH”
Kevser Ruhi(“Saçları Deli Çoruh”, Kevser Ruhi, Gürer Yayınları, Mayıs, 2009, 183 sayfa)

Kevser Ruhi, ilk kitabı Kehribar Kadınlar’ın 2004’te yayımlanmasından bu yana, yeni öykülerini hemen gün ışığına çıkarmamayı; yazdıklarını öykü sanatının incelikleriyle donatmayı, bu öyküler üzerinde yoğun çaba harcamayı yeğledi uzun süre. Yazın sanatının, çağın hızla akıp giden güncel süreçlerinden uzakta kalan, aceleye getirilmemesi gereken, kalıcı, sıkı dokulu ve sağlam metinlerin yoğunlaştığı bir dil/estetik yapılanması oluşunun farkındalığı ve bilinciyle hareket etti. Sonuçta yazar, aradan geçen beş yılın hakkını veren, nitelikli, yazınsal değerlerle donanmış bir öyküler demetiyle; Saçları Deli Çoruh adlı kitabıyla merhaba dedi okurlarına.
By: admin

Kevser RuhiİNSAN HALLERİNİN ÇELİŞKİLİ GERÇEKLİĞİNDE
“SAÇLARI DELİ ÇORUH”


(“Saçları Deli Çoruh”, Kevser Ruhi, Gürer Yayınları, Mayıs, 2009, 183 sayfa)

Kevser Ruhi, ilk kitabı Kehribar Kadınlar’ın 2004’te yayımlanmasından bu yana, yeni öykülerini hemen gün ışığına çıkarmamayı; yazdıklarını öykü sanatının incelikleriyle donatmayı, bu öyküler üzerinde yoğun çaba harcamayı yeğledi uzun süre. Yazın sanatının, çağın hızla akıp giden güncel süreçlerinden uzakta kalan, aceleye getirilmemesi gereken, kalıcı, sıkı dokulu ve sağlam metinlerin yoğunlaştığı bir dil/estetik yapılanması oluşunun farkındalığı ve bilinciyle hareket etti. Sonuçta yazar, aradan geçen beş yılın hakkını veren, nitelikli, yazınsal değerlerle donanmış bir öyküler demetiyle; Saçları Deli Çoruh adlı kitabıyla merhaba dedi okurlarına.

Yoğun emekle yazılmış olduğu dikkati çeken bu öyküler, içerdiği yazın evreniyle, düş ve imge zenginliğiyle okurun yüreğinde derinleşiyor. “Şiirsel anlatımı ve imgeleriyle sözcüklere yeni tatlar ve anlamlar kazandırıyor, anlamı çoğaltarak dili varsıllaştırıyor. Sözcükleri güzelleştirirken dile bilinçle katkıda bulunan bir yazar Kevser Ruhi. Ayrıca, kurmacayı kavramış, öykü tekniklerini epeyce özümsemiş bir öykücü olarak duruyor karşımızda.” satırlarıyla değerlendirmiştim Kevser Ruhi’nin ilk kitabındaki öykülerini. (Cumhuriyet Kitap Eki, 7 Ekim 2004) Yeni kitabındaki öyküler için de benzeri değerlendirmelerde bulunmak olası; ancak bu kez Kevser Ruhi’nin, dil güzelliği ve varsıllığının yanı sıra, epeyce farklı kurmaca tekniklerini de denediğini,  yer yer kurgu oyunlarıyla buluşturduğu yaşam gerçeklerinden süzülen unsurları ilk kitabına göre daha ustalıkla değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Kehribar Kadınlar’da kadın sorunsalına vurgu yapan yazarın, Saçları Deli Çoruh’ta da yer yer aynı sorunsalı işlediği göze çarpıyor; ancak bu kez asıl izleklerinin insan dramları, yaşamın kırılma noktalarında insanın yaşadığı hüzün ve kederler olduğu görülüyor. Bu hüzün ve kederler, yazarın yer yer mizahi/ ironik tatta anlatımlarıyla çevreleniyor. Karmaşık, yoğun duygular ve yaşamsal karşıtlıkların oluşturduğu anlatısal yapılanmalar, gerçek bir insanlık durumunu çoğaltıyor bu öyküler buluşması içinde.

Günümüzde öykü sanatının eğilimi, birtakım olayları dolayımsız anlatma değil, bireye odaklanma ve yaşamın içinde yer alan bir kesitte bireyin dramını verebilme yönündedir. Bu dramın kaynağında, toplumsal sistemin araçlarıyla kuşatılmış ve varoluş kapanına kıstırılıp kalmış bireyin sancılı durumu yer alır. Kişi, bu duruma karşı koymaya çalışır ve birtakım tepkiler verir. Öykülerde yansıtılanlar, işte bu insanlık durumudur. Öykülerin dramatik yapısı, bu durum üzerine kuruludur. Kevser Ruhi’nin söz konusu insanlık durumlarına ne denli kırılgan ve ince bir duyarlılıkla sokulduğu, onları ne denli içtenlikli bir bakışla ve yoğun duygudaşlıkla işlediği gözlerden kaçmıyor. Kitabın başındaki öykülerde ‘zorunlu ayrılıklar tragedyası’na dikkatimizi yoğunlaştırıyor Kevser Ruhi. Çok yıllar önce, Doğu Karadeniz’le Gürcistan arasındaki sınırın (Sarp köyünün ikiye bölünerek) ilgili devletler tarafından kesin bir biçimde belirlenmesi üzerine kesintiye uğrayan insan yaşamlarını, zorunlu göçleri, bölünen aileleri, insanların derin özlem duygularını; kararsızlıklarını, ayrılıkların iç acıtan gerçeklerini, bireylerin iç dünyasına odaklanmış gözlem gücü ve duygu yüklü anlatımla dile getiriyor. Gitmek ve kalmak arasında tökezleyenlerin, kaldıklarında aklı “öte yaka”da kalanların, gidince yeni yerlere uyum sağlayamayan yaşlıların ya da çocuk yaştakilerin sıkıntılarıdır göç yollarının buluştuğu gerçekler. Bu sancılı coğrafyada bütün yaşananları kucaklayan bir tek sözcük vardır; o da özlem’dir; sıla özlemi ya da gidenlerin özlemidir bu. Orman Sustu’da eşi- çocuğu ya da anne- babası arasında seçim yapmak zorunda kalan genç kadının iç çelişkilerinin labirentlerinde dolaşıyoruz. Öyle bir an geliyor ki ülke sınırlarından aklın sınırlarına geçiş yapıyoruz: İçindeki yoğun çatışma sonrasında, delilik noktasının çok yakınındaki acı bir kahkahayla kararını veriyor öyküdeki genç kadın. Karşı Yaka’da da “kurda kuşa sökmeyen sınır çizgilerinin insanlar için acımasız bir yasağa dönüşmesi” anlatılıyor. Sevinçlerimden Başka Hiçbir Şey, Karşı Yaka’nın devamı gibi görünüyor ya da birbiri içinde süren iki öykü diyebiliriz onlara. Hatuna Hala’nın dramını anlatan satırlarda: “Sınırlar kapandı. O orada kaldı, biz burada. Dedem götürdü orada gelin etti, ben de gittim dün toprağa verdim Hatuna Hala’yı.” (s.33) diyor, öyküdeki Halit.   Sevinçlerimden Başka Hiçbir Şey adlı öyküde düğün ile cenaze anılarını art arda ya da parçalı biçimde aklından geçiren anlatıcı, kendi düğünündeki bazı komik olayları anımsayıp gülmeye başlıyor; “Nasıl bir gülmek bizdeki… Ağlamak bile sayılabilir.” (s.42) derken bir yandan da içinde yaşadığı an’a ait cenaze gerçeği karşısında derin bir acı duyumsuyor. Zamanlar iç içe geçip kırılıyor; bir filmin düğün ve cenaze sekansları karışıyor sanki. Sonuç tam bir insanlık komedyası oluyor; an’ların içinden parça parça acılar geçiyor ve komedyanın trajediye dönüşmesi gerçeği karşısında ürperiyor içimiz. Bu öyküde mizahın ince ince işlenmesine, yaşamın insanı gülümseten karelerinin cenaze anları içine sızmasına; kısacası yaşam diyalektiğinin o dramatik gerçekliğine tanık oluyoruz.

Kevser Ruhi’nin belirli bir karaktere yaslanan, ‘karakter ağırlıklı’ öyküleri de var bu kitabında. Sözgelimi, Delimemet öyküsünde aynı adı taşıyan karakter, yaşamının bir döneminde aniden karşısına çıkan acı bir sürpriz (deprem) ile dengeleri alt üst olan bir insanın dramını içselleştiriyor. Bu öykü, okuru gülümsetirken bir anda hüzünlü yaşlar dökmesine neden olabiliyor; insanı bir duygudan öteki duyguya alıp götürüyor. Aynı anda hem hüznü hem de gülmeceyi duyumsatabilmek, özel bir öykücü yeteneğini ve yaşamı iyi gözlemleyen bilgece bir bakışı gerektiriyor. Yaşamın acı-tatlı öykülerden oluşan bir toplam oluşunun; insan hallerinin yarattığı çelişik gerçekliğin, yaşamın özünü oluşturduğunun bilinci ve farkındalığı, bir öykü yazarı için önemli meziyetler arasında yer alıyor.  Aynı yaşam felsefesi, Seyran adlı öyküde de kendini gösteriyor. Seyran; tatlar, kokular, dokunuşlar ve anılardan oluşan uzun bir ömür içinde yapayalnızdır. Gidememek, ölememek, düşlerle yaşamaktır onun gerçeği.

İkramiye
bir 12 Eylül öyküsü. Yaşanan olayların yarattığı travmatik durumların anlatıldığı bu öyküde iç içe iki kurgu katmanı yer alıyor. “Gerçek” ile kurmacanın, metnin içinde buluşarak birbiri içinde sürmesi olgusunun bir üst gerçeklik yaratması durumu, farklı bir kurgusal deney ya da kurgu oyunu olarak ilgi uyandırıyor.  Özellikle öykü kişisinin gerçekliği bağlamında ilginç sürprizlerle karşılaşılabiliyor. Sonrası Kül, yazarın kendi anılarından yola çıkarak onları yepyeni bir gerçeklik içinde dönüştürdüğü, yeniden yarattığı bir öykü. Yaşamın kırılma noktalarındaki insani dramlar burada da karşımıza çıkıyor. Ölüm döşeğindeki babasını son kez görmeye gelen öykü kişisi, öykü anı içinde zamansal olarak sık sık geriye dönüyor; anıları içinde babasının sağlıklı ve çalışkan hayali gözünün önünden gitmiyor. Sobadan görünen alevlerin dansı onu çocukluğuna götürüyor: “Sobanın alevleri kış gecesinde bakıp bakıp masallar uydurduğu güzellikte değil(…)Oysa bu alevlerin gülümsemesi, hatta kahkahası vardı. Alevler konuşurlar, cilveleşirler, sarılıp sarılıp ayrılırlardı. Yarattığı hayal dünyasında alevlerin kol kola girip bir eğlenceye gittiklerini düşünürdü.” (s.75) Alevlere ve ateşe çocuk dünyasındayken yüklediği mutluluk imgelerinin ölümün soğuk rüzgârıyla sönmesi, her şeyin babasından sonra küle dönüşmesi… Kevser Ruhi Sonrası Kül’de kısa öykünün bir gereği olarak, sözcüklerin birkaç fırça darbesiyle canlı, etkili, çarpıcı ve işlevsel betimlemeler kullanıyor: “Sabahın çok erken saatleri. Kasaba, soğuk havada yatağından çıkmak istemeyen, uykusuna doymamış bir çocuk gibi mahmur. Sokaklarda başıboş birkaç köpek, duvar dibine sinmiş kediler ve bisikletleriyle gece vardiyasından dönen işçilerden başka kimse yok.”(s.71) Betimlemeler konusundaki tutumunu kitabın tümündeki öykülerde de sürdürüyor. Herkes Gibi, çocukları herkes gibi olmayan; zihinsel engelli olarak nitelenen iki annenin dünyasını buluşturan bir öykü… İki kadının kesişen yazgıları, yaşadıkları yoğun keder duygusu, kocalarıyla çelişkileri ve ardından gelen ayrılıklar… Babaların, sorumluluğu omuzlayacak kadar güçlü ve özverili olamayışları, kaçış psikolojileri… Annelerin “çocuğum benden sonraya kalmasın” dileğindeki o umarsız, o derin anlam… Bu noktada Tomris Uyar’ın,“Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.” sözünü, öyküyle yaşamı buluşturan tüm gizemi içinde anımsıyoruz. Sessizce Kırıldı Kanatları,  ruhu bedenine sığmayan, kendi bedeni odada, bir kanepeye mahkûmken hayalleri başka yerlerde koşan bir gencin dünyasına bir spot ışığı tutuyor. “Hayal kelimesi, ufacık bir işaretle, küçük bir dokunmayla hayatın kendisi oluveriyordu işte. Hayal ve hayat... Sınırsız özgürlük ve sınırlı yaşam… Hayal kelimesinin en son harfine eğik, kısa, düz bir çizgi atılması…” (s. 104) Bu da başka bir insanlık durumunun öyküye dönüşmesi…

Şehrin Onaran Elleri,
yaşadığı derin mutsuzluğu unutmak için Avrupa’da bir kente geziye giden kadının, ülkesinden göç etmiş bir siyasi sürgünle tanışması ve sonrasında yaşadığı güzel duyguların şiirsel öyküsü. Yanlış Öykü, deneysel bir çalışma olarak ilgi uyandırıyor. Hiç yazılmayan, hiç yaşanmayan, mekânsız, zamansız bir öykünün öyküsü bu. Şiirsel dille dokunmuş öykü yazma süreçleri, farklı bir görme biçiminden aktarılıyor. Kitabın en dikkate değer kadın odaklı öyküsü Bir Kabul Günü Fotoğrafı adını taşıyor. Evin sınırları içindeki dar yaşamlarına hapsolan ev kadınlarının “yalnızca iyelik ekleriyle” mutlu olma psikolojileri başarıyla yansıtılıyor bu öyküde. Sormayan, sorgulamayan, dümdüz ve sıradan yaşamlarının boşluğundaki o kabul gününde çoğalttıkları dedikodular ve dedikodu sonrası adeta bir ritüele dönüşen göbek dansları… Bazılarının çıkara dayalı, göz boyayan ilişkileri… Bu öykünün asıl ilginç yönü, yazarın öyküye daha en başından dahil olması, yazdıklarının içinde yer alacağını dile getirmesi. Yazar, ‘yazar’ı şöyle tanımlıyor: “Yazar; işi ‘yazmak’ olmayanlara göre çok daha zor yazan, her paragrafta ömrü tükenen, yazmaya başlayınca kendisiyle kavgası başlayan talihsizin biridir.” (s.153) Yazar, öykünün bitimine doğru okura sorar: Kendisi bu öykünün neresinde gizlidir? Okurla oynanan bir kurmaca oyunudur bu. Öykü karakterlerinden hiçbirinde kendi izini taşımadığını söyler yazar; kendisinin bir eşya; sözgelimi odanın köşesindeki o fiskos masası olup olmadığını bile sorar bize. Şöyle der: “Yazar yalanlar söyler. Gerçeği alır, sizin gerçeğiniz olmaktan çıkartır, paramparça eder, parçaları kafasına göre birleştirir, kendi gerçeğini yaratır. İnandırır. İnanmadığı sözler de söyleyebilir ama onları yazdıktan sonra hem kendi inanır hem sizi inandırır.” (s.154) Giorgio Manganelli’nin Düzyazının İnce Sesi’ndeki deyişiyle; “…aldatan biridir yazar. Peki, kimi aldatır? Bu noktada aldatanın kurnazlığı geri teper: Çünkü simyacı ve yıldızbilimci gibi, yazar da her şeyden önce kendi kendini aldatır. Delilikle deha yakın akrabadırlar.” Sonuçta yazar, kendini bu öyküde yer alan öyle ilginç bir varlık olarak gösterir ki, Kevser Ruhi’nin mizahi çekim gücüne takılıp kalırız; ironi doruğa çıkar o noktada. Metnin/ve toplumun içinde yazarın öneminin/önemsizliğinin yeniden sorgulandığına tanık oluruz…

Son öykünün adı Başlangıç… Başa dönüyor öykü, başa dönüyor kitap; büyülü bir masalsı döngünün içinde yer almanın heyecanını duyumsuyoruz okur olarak. Saçları Deli Çoruh öyküsü başlıyor Başlangıç’ın içinde.  Önce küçük küçük sürprizlerle ilerliyor öykü; ilk başta cinsiyeti verilmeyen Eren’in erkek olduğunu anlıyoruz sözgelimi. Reklam yazarı Eren’in e- posta adresine, gizemli bir kadından gelen parça parça metinlerle, dedesinden kalan günlükteki anı parçaları birbirine ekleniyor. Bir de Eren’in yaşamının içindekiler var; pembe bir zarfla gelen paragraflar… Sanal dünyadan gelip gerçekliğin odağına düşen iletilerden ve yaşamdan gelenlerden oluşan parça parça öyküler ya da öykü parçaları… Sanal gerçekle hakikatin buluşma noktaları; bu noktaların bileşimiyle oluşan, bütünleşen, büyülü bir ‘tek öykü’… Bir masal gizemi içinde yepyeni bir kitabın oluşumu… Günlükteki “Saçları deli Çoruh gibi avuçlarıma dökülen kadın” dizesinden ortaya çıkan yeni bir yazınsal güzellik: Saçları Deli Çoruh adlı öykü ve kitap…

Saçları Deli Çoruh
kitabında Kevser Ruhi, okuru öykü metinlerinin içindeki birçok kurmaca oyununa çağırıyor; dili imgelerle genişletip yeni anlamlarla çoğaltıyor; hepsinden önemlisi, insanın dramatik durumlarına odaklanarak, yaşamdan beslenen ve yaşamın sanatsal anlamda dönüştürülmesi sürecine katkıda bulunan öyküler yazdığını kanıtlıyor.

Kaynak: Cumhuriyet Kitap eki
20 Ağustos 2009, sayı: 1018
Hülya Soyşekerci
hulyasoysekerci@yahoo.com
                                          
                                                                                            

 


ORHAN KEMAL ÖYKÜ ÖDÜLÜ KEVSER RUHİ’NİN
Kevser Ruhi"2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması" sonuçlandı. 

Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği "2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması" sonuçlandı.

Çukurova Edebiyatçılar Derneği Başkanı Halise Tekbaş, yönetim kurulu üyeleriyle, Yazar Orhan Kemal anısına düzenlenen 2009 Öykü Ödülü’nün sonuçlarını açıkladı.
By: admin

Kevser Ruhi"2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması" sonuçlandı. 

Çukurova Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği "2009 Orhan Kemal Öykü Yarışması" sonuçlandı.

Çukurova Edebiyatçılar Derneği Başkanı Halise Tekbaş, yönetim kurulu üyeleriyle, Yazar Orhan Kemal anısına düzenlenen 2009 Öykü Ödülü’nün sonuçlarını açıkladı.

Tekbaş, "Çukurova’nın bağrından çıkmış Türkiye ve dünya edebiyatına ölümsüz eserler kazandırmış yazarımız Orhan Kemal anısına düzenlediğimiz yarışmaya özgün yapıtlarla 100’ü aşkın dosya gelmiştir. Seçici kurul değerlendirmesinde, katılımcıların Türkçeyi kullanmadaki özeni ve dosyaların yazınsal değerini göz önünde bulundurmuştur. Ön Seçisi Kurul, M. Demirel Babacanoğlu, Veli Cuma ve Ali Akdemir dosyaları değerlendirilmeye aldı. Bunların içinden 48 eser jüri üyelerine gönderildi" dedi.

Halise Tekbaş, yarışma sonucunda 48 eser arasından dereceye girenleri şöyle açıkladı:

"1.Kevser Ruhi, Saçları Deli Çoruh, 2. Serap Gökalp, Tuz Sarayları, 3. Soydan Kızgın, Kedisiz, 4. Sevda Yüksel, İstanbul’un Yalnız Öyküleri, 5. Mehmet Fırat Pürselim, Kalpte ve Yürekte, 6. Mehmet Oğuz Aslan, Güneş Beyin Polyanna Oyunu, 7. Hamide Gönen, Kendi Tabutunu Taşıyanlar."

2009 Orhan Kemal Öykü yarışmasının birincisi olan yazarımız Kevser Ruhi’yi bir kez daha kutluyoruz.


REHA MAĞDEN EDEBİYAT ÖDÜLÜ KEVSER RUHİ'NİN
Kevser RuhiBirgün Gazetesi'nin öyküleri ve hayatıyla, hayatlarımızdan yıldız parlaklığında geçen genel yayın yönetmeni Reha Mağden’in adıyla düzenlediği öykü yarışması sonuçları 15 Mayıs 2009 Cuma günü açıklandı.

Katılımcıların daha önce kitap halinde basılmamış öykü dosyalarıyla katılacakları; sonuçların 12 Nisan 2009 günü Birgün Gazetesinde duyurulacağı; ödül alan ilk üç dosyanın ise dosya sahiplerinin “istekleri doğrultusunda” Birgün Yayınlarınca kitaplaşacağı ilan edilen yarışmanın sonuçları 15 Mayıs 2009 günü belli oldu.

Bu yarışmada yazar Kevser Ruhi,  çoğunluğu sınır öykülerinden oluşan “Saçları Deli Çoruh” isimli dosyasıyla birinciliğe değer görüldü.
By: admin

Kevser RuhiBirgün Gazetesi'nin öyküleri ve hayatıyla, hayatlarımızdan yıldız parlaklığında geçen genel yayın yönetmeni Reha Mağden’in adıyla düzenlediği öykü yarışması sonuçları 15 Mayıs 2009 Cuma günü açıklandı.

Katılımcıların daha önce kitap halinde basılmamış öykü dosyalarıyla katılacakları; sonuçların 12 Nisan 2009 günü Birgün Gazetesinde duyurulacağı; ödül alan ilk üç dosyanın ise dosya sahiplerinin “istekleri doğrultusunda” Birgün Yayınlarınca kitaplaşacağı ilan edilen yarışmanın sonuçları 15 Mayıs 2009 günü belli oldu.

Bu yarışmada yazar Kevser Ruhi,  çoğunluğu sınır öykülerinden oluşan “Saçları Deli Çoruh” isimli dosyasıyla birinciliğe değer görüldü.

Ödül töreninin 25 Temmuz 2009’da İstanbul, Burgazada’da yapılacağı duyurulan yarışmanın birincisi yazarımız Kevser Ruhi’yi kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Yazarımızın “Saçları Deli Çoruh” isimli kitabı Gürer yayınlarınca yayına hazırlanmakta olup kısa sürede dağıtıma sunulacaktır.


27. İSTANBUL KİTAP FUARINDA TÜRKİYE DİLLERİ VE EDEBİYAT KONULU SÖYLEŞİYE KEVSER RUHİ KONUŞMACI OLARAK KATILDI
Kevser RuhiBu yıl yirmi yedincisi yapılan İstanbul Kitap Fuarında 8 Kasım Cumartesi günü PEN Yazarlar Derneği’nin düzenlediği “Türkiye Dilleri ve Edebiyat” konulu söyleşiye Pirosmani dergisi editörü Kevser Ruhi katıldı. Beş yazarın konuşmacı olarak katılacağı ilan edilen söyleşide mazeretleri nedeniyle gelemeyen konuşmacılara da ayrılan sürenin tamamında söyleşiyi tamamlayan Kevser Ruhi, dinleyicilere dil, edebiyat, dillerin çeşitliliğini açıklayan bilinen ilk efsane, mitoloji ile edebiyat ilişkisi ve Türkiye’de konuşulan diller konularında renkli bir sunum yaptı.
By: admin

Kevser RuhiBu yıl yirmi yedincisi yapılan İstanbul Kitap Fuarında 8 Kasım Cumartesi günü PEN Yazarlar Derneği’nin düzenlediği “Türkiye Dilleri ve Edebiyat” konulu söyleşiye Pirosmani dergisi editörü Kevser Ruhi katıldı. Beş yazarın konuşmacı olarak katılacağı ilan edilen söyleşide mazeretleri nedeniyle gelemeyen konuşmacılara da ayrılan sürenin tamamında söyleşiyi tamamlayan Kevser Ruhi, dinleyicilere dil, edebiyat, dillerin çeşitliliğini açıklayan bilinen ilk efsane, mitoloji ile edebiyat ilişkisi ve Türkiye’de konuşulan diller konularında renkli bir sunum yaptı.

Konuşmasına dil ve edebiyatı kendine özgü sözlerle tanımlayarak başlayan Kevser Ruhi, Türkiye’de konuşulan diller konusunun gerek çeşitlilik bakımından gerekse bu dillerin ait olduğu kültürel kimlikleri yansıtmaları bakımından oldukça “menevişli” bir konu olduğunu, Türkiye’de yaşamanın en güzel taraflarından birinin bu menevişin içinde yer almak olduğunu belirterek dinleyicilere, Türkiye’de konuşulan dillerden “ölü dil” Ubıhça ve bu dili alfabesiyle, yapısıyla ve tam anlamıyla bilen son kişi Tevfik Esenç hakkında bilgi verdi.  Kevser Ruhi’nin konuşmasının Ubıhça’yı anlattığı ve bu dil hakkında anekdotlarla süslediği bölümü oldukça ilgi çekti.  Kafkas dillerine özel bir ilgi duyan Fransız dilbilimci ve din tarihçisi Georges Dumézil’den de söz eden yazarımızın konuşmasını zaman zaman fıkra gibi yaşanmış olaylarla süslemesi dinleyicilerde ilgi uyandırdı.

Türkiye’de konuşulan diller bağlamında “benim de içine doğduğum dil” diye tanıttığı Gürcü dilinin özellikleri ve Türkiye’de yaşayan Gürcüler ve onların Gürcücesi hakkında da kısa bilgi veren Kevser Ruhi, her dilin evrenle ayrı bir tanışma, evrenle başka türlü bir kucaklaşma ve evreni başka şekilde algılama olduğunu kaydetti. Bu konuda verdiği örneklerden Kazım Koyuncu’dan türküler ve Güneydoğulu kadınların düğünlerde çektiği “zılgıtlar”, anlatılan konuya ilginin devamını sağladı.

Anadili konusuna da değinen yazarımız, herkesin anadilinde gördüğü rüyalarını etrafında anlatacak birilerinin olmasının en doğal hakkı olduğunu söyleyerek Tevfik Esenç’in bir sabah uyandığında yanındakilere “Bir rüya gördüm. Anlatsam da anlamazsınız.” cümlesinden söz edip bu sözleri her hatırladığında içinin burkulduğunu ifade etti. Globalleşen dünyada yerel dillerin sapasağlam ayakta kalmaları gerektiğini vurgulayan ve dünyanın ortak kültür mirasının korunmasında yerel dillerin önemine de değinen Kevser Ruhi, bu isteğini sadece Kafkas dilleri üzerinden değil tüm yerel diller üzerinden dile getirdiğini, tüm yerel dillerin korunması ve geliştirilmesi arzusu ve hayali içinde olduğunu söyledi. Sanatçı ve yazarların hayalperest insanlar olduklarını, hayallerden söz etmenin iyi bir şey olduğunu anlatarak “Biz sanatçılar hayal kurarız, bilim adamları da hayallerimizi gerçekleştirirler” diyerek sözlerini tamamladı.

Söyleşi programı bittiğinde soru sormak ve kutlamak için Kevser Ruhi’nin etrafını saranların çokluğu, konuşmanın gerçekten ilginç bulunduğunun canlı bir kanıtıydı.

27. İstanbul Kitap Fuarı

Kevser Ruhi


“Uçinmaçini”ye Basında Büyük İlgi…
Fahrettin Çiloğlu’nun Nisan 2007’de basılan öykü kitabı Uçinmaçini, yazı ve yazarın kendisiyle yapılan söyleşilerle basında geniş yer buluyor. Kitap hakkında Durmuş Akbulut’un ilk tanıtım yazısı “Nar çiçeği kokulu öyküler”, 25 Nisan 2007 tarihinde Sabah gazetesinin Kitap ekinde çıktı.
By: admin2

Fahrettin Çiloğlu’nun Nisan 2007’de basılan öykü kitabı Uçinmaçini, yazı ve yazarın kendisiyle yapılan söyleşilerle basında geniş yer buluyor. Kitap hakkında Durmuş Akbulut’un ilk tanıtım yazısı “Nar çiçeği kokulu öyküler”, 25 Nisan 2007 tarihinde Sabah gazetesinin Kitap ekinde çıktı. İki gün sonra, 27 Nisan’da CNN TÜRK sitesinde, İpek Özbey’in yaptığı uzun bir söyleşi yayımlandı. Söyleşi “Bir varmış bir yokmuş: Uçinmaçini” adını taşıyor. 29 Nisan tarihinde, Sayım Çınar’ın “Uçinmaçini ne demek” başlıklı söyleşi Akşam gazetesinin Kitap ekinde yayımlandı. Çeşitli web sitelerinde de yer alan bu yazı ve söyleşileri biz de burada yeniden yayımlıyoruz.

Nar Çiçeği Kokulu Öyküler

Durmuş Akbulut
Sabah / Kitap

Edebi türler içinde şiirden sonra en köklü geleneğe sahip olan öykü, roman çağı başlamadan önce tamamen gerçeküstü ve masalsı motiflerle süslüydü. Edebi dağarcık geliştikçe, masal ve destan, hikaye alttürleri olarak anılmaya başlandı. Ancak, bizim anladığımız anlamda hikaye, romandan kendini tür olarak ayırmasıyla birlikte şekillenmeye, otonomi kazanmaya başladı. Yine de içinde eski masal ve destan geleneğinin nüvelerini barındırdı ve hep barındırmaya devam edecek görünüyor. Günümüzde de bazı öyküler, öykücüler, bu durumu fazlasıyla açık ederken, bazıları modern dilin her tür anlatım olanağından yararlanmaktadır. Fahrettin Çiloğlu'nun Uçinmaçini adını verdiği eseri de içinde bu tür tortuları saklayan, şiirle kardeş giden bir anlatıma sahip.

Farklı öykülerden oluşan bir esere tek bir tematik tanım getirmek her ne kadar zor hatta gereksiz olsa da; temelde tüm öykülerin yaydığı ortak ve tek bir koku, kitabın bütününün sahip olduğu bir aura vardır. Uçinmaçini'nin yaydığı koku, her şeyiyle doğa kokan; nehirleri, yaylaları, kasabaları, köyleri ve tarlalarıyla mevsimlerin yaydığı bir nar çiçeği kokusu. Kitapta yer alan öykülerin bir kısmı, belki de ezici bir kısmı, çocukluk düşlerinin peşinde koşan bir kahramana ait. Bu anlamda birçok öykü arasında organik bir bağ kurmak pekala mümkün. Kar Kraliçesi adlı öyküde, "Gökyüzü halısının son tozlarını silkeledi Tanrı," diye söze başlayan kahraman, bir başka öyküde, "...Bunca kar neredeydi bugüne değin. Nerede saklanıyordu..." diye devam ediyor sözlerine. Bu elbette, hayal gücü yüksek bir çocuktan başkası olamaz. Ama aynı çocuğun hayal gücünden yansıyan fotoğraflar, duru bir dil sayesinde bizim de hayal gücümüz oluveriyor. Çiloğlu, genelde kış temasının ağır bastığı bu bölümde yer alan Uçinmaçini, Kar Kraliçesi ve Kaci adlı öykülerine genel başlık olarak Masal adını vermiş. Kitabın diğer bölümleriyse, yine genel başlıklar altında; Hayal, Hayal Ötesi, Masal Ötesi, Gerçek, Gerçek Ötesi şeklinde sıralanıyor.

Fahrettin Çiloğlu, Gürcü kökenli olmasının da verdiği bir zenginlikle ve coğrafya bilgisiyle kaleme almış öykülerini. Uçinmaçini'de yer alan yirmi iki öykü de yer yer iki coğrafya arasında gidip geliyor. Kafkasya'nın yabanıl doğasını bazı satırlar neredeyse bir film karesi netliğinde ve zaman zaman Tarkovski'nin kamerasından fırlamış izlenimi yaratan dinamik-durağanlık eşliğinde döküyor sözcüklere. Örneğin taşrada geçen bazı öyküler, tam da taşra insanının gündelik yaşamında her gün ve bıkmadan tekrarladığı o aynı eylemlerin yeni bir tekrarını sunuyor okura.

Peki nedir Uçinmaçini?

Gürcü dilinde bir sözcük olduğu malum. Ama sakın sözlüğü açıp bakmaya kalkışmayın. Uçinmaçini hem her şey hem de hiçbir şey. Hem var hem yok. Aşk mı? Godot mu? Güneş mi? Bulut mu? Bir kız mı? Kar tanesi mi? Belki de küçükken çok sevdiğimiz ama artık hiçbir yerde bulunmayan, katkı maddeleri ve renklendiricilerle değişmiş eski bir şekerleme.


Bir Varmış, Bir Yokmuş: "Uçinmaçini"

İpek Özbey
CNN TÜRK

Yazar Fahrettin Çiloğlu öyküseverlerin dağarcığını zenginleştirecek yeni bir yapıtla çıkıyor okur karşına.

"Uçinmaçini" adını verdiği bu kitabıyla Çiloğlu, çocukluk özleminin ağır bastığı, masal tadında, yer yer şiirin sınırlarında dolaşan bir üslup geliştiriyor. Bazı öyküler gerçek masalların ilginç birer yorumu olarak görülebilir.
 
Fahrettin Çiloğlu'yla İstiklal Kitabevi'nden çıkan yeni kitabı Uçinmaçini'yi konuştuk.
 
Kitap düşle gerçeğin iç içe geçtiği "büyüklere masallar" tadında, gerçekten okurken, gülümseten bir hüzün var içinde. Bu dili edebiyat içinde nasıl bir yere koymalıyız?

Fahrettin ÇiloğluFahrettin Çiloğlu: "Öykülerimde mizah ile hüznün kardeşliğinden söz edilebilir, ikisi birbirini dengeliyor bir bakıma.  Ama bu çok da bilinçli yaratılmış bir kardeşlik değil, doğuştan gelircesine doğal bir kardeşlik. Bu kardeşliğin biraz masalsı anlatımı ve öykü dilimi beslediği söylenebilir; bu öykü dilimin de mizah ile hüznü yoğurduğu…
 
Hüzün ile mizah benim öykülerimde ikiz kardeşlerse eğer, bu masalsı anlatımın da, aslında bu ikiz kardeşlerin kız kardeşi olduğunu ileri sürebilirim. Ancak karar veremediğim nokta, ikiz olmayan kardeşin yaşının ne olduğu. Gene de bir "büyük kardeş" tavrı var gibi.

Bu dilin edebiyat içindeki yerini sorarken, eğer burada benim anlatı dilimden, üslubumdan söz ediyorsak, bunun kısa öykü dili olduğunu söylemek isterim. Bu, birkaç dakikada okunabilen kısa öykülerimin dili, kuşkusuz öncelikle benim dilim, ama anlatı tarihi içinden efsanelerin dilini sırtlayarak geldiği de kesin. Biraz, insanlığın mitleri yaratan dilinden bir şeyler de çalmış olmalıyım; ama bu çaldığımın "ateş" olmadığını biliyorum."
 
Biliyoruz ki Gürcüce'den çeviri yapıyorsunuz. Gürcüce yayımlanmış şiirleriniz de var. Farklı bir coğrafyanın tadını biliyorsunuz yani. Bu doğduğunuz coğrafyayla "masal yolculuğunuz" arasında bir bağ var mı? Yani sizin oralarda "masalcılık" biraz da âdetten mi?

Fahrettin Çiloğlu: "Gürcü dilinin ve Gürcü edebiyatının bir etkisi de olmalı benim yazma sürecime. "Uçinmaçini"de yer alan öykülerimin bir bölümü ve Gürcüce yazdığım şiirler geçen yıl Gürcistan'da yayımlandı. Gürcüceden öyküler, şiirler ve birkaç kitap çevirmişliğim olsa da kendimi çevirmen saymıyorum. Ama senin sorduğun etkilenmişlik veya etkileşim, fazlasıyla var olmalı.

Aslında Gürcü kültür geleneğinde, tırnak içinde bir masalcılık olduğunu söylersem, yanlış olmaz. Bunu Gürcü sinemasında, tiyatrosunda, hatta halk danslarında bile görmek mümkün. Benim çocukluğumda anlatılmış ve kulaklarımda fısıltı halinde kalmış masallar da var öte yandan. Benim köklerimin uzandığı coğrafya, Prometheus'un zincirlendiği, Altın Post'un peşine düşen Argonotların vardığı topraklar. Yunan mitolojisini besleyen bu topraklar, benim dilime de bir parmak bal veya zehir çalmış olabilir."
 
Bütün öyküleriniz kısa öykü. Bunun bir nedeni var mı sizin dünyanızda? Yani az sözcükle çok şey anlatmak gibi bir derdiniz mi var?

Fahrettin Çiloğlu: "Kısa öyküler yazmayı seviyorum. Tabii ki bu da kendiliğinden az sözcükle çok şey anlatmayı beraberinde getiriyor. Muhtemelen bunda, yazmaya şiirle başlamamın da etkisi var.
 
Sözcükleri ta başından kendiliğinden süzdüğümü, bunun doğal bir süreç olarak işlediğini söyleyebilirim. Bunun için özel bir çalışma yapmıyorum, yazma alışkanlığım böyle bir bakıma. Öte yandan uzun yazacak kadar sabırlı biri de değilim, öykülerimi genellikle masa başına bir kez oturarak yazıyorum. Bu çok kısa öykülerde derdimi gerçekten anlatabildiğimi düşünüyorum ve bu da beni mutlu ediyor."
 
Kitapta kente, çocukluğa özlem çok ağır hissediliyor. Siz böyle biri misin? Bu özlemi bazen "Bu kente dönmemek beni öldürebilirdi" diye anlatıyorsunuz. Bir kentte yaşarken, başka bir kenti özlemek, ama yine de özlediğin kente gitmek için yaşadığın yeri bırakmamak neden?

Fahrettin Çiloğlu: "Burada çocukluğa duyulan özlem değil çocukluğun kendisi var sanırım. Yetişkin hale geldiğimizde çocukluğumuzun geride kaldığını sanıyoruz, ama kalmıyor.
 
Bir öykü yazarı için çocukluk, öykünün ta kendisi de olabilir. Çocuk halimizle de aslında hayatı ve dünyayı yeniden kurguluyoruz, içimizde kahramanlar yaratıyor ve onları çocukluğumuz boyunca yaşatıyoruz. Tek kişi olan kendimizi iki kişiliğe bölebiliyoruz çocuk halimizle, oyun arkadaşımız yine kendimiz olabiliyoruz.

Kente duyulan özlemde, bir kentin bizim yaşamımızla ne kadar özdeşleştiği önemli sanırım. Bir de o kente bizi bağlayanın neler olduğu. Başka bir yere gitmek, başka bir yere de bağlanmak anılarımızın, hayatımızın parçalanmasına yol açabiliyor. İnsanın gençliğini, ilk aşkını yaşadığı kent vazgeçilmez bir mekândır benim yaklaşımımla.
 
Çocukluk anılarımızı ev süslerken, gençliğimizi kent mekânları donatır. Kentin kendisi, gençliğimiz, ilk aşkımız haline gelir, onlarla özdeşleşir zamanla. Biz kenti terk etmek istesek bile, onun bizi bırakmadığını görürüz."
 
Öyküde bilmediğimiz, duymadığımız, tanımadığımız adlar var. Ve bunların mutlaka sizde bir hikâyesi olmalı. Örneğin kitabın adını aldığı öykünün başlığı, "Uçinmaçini" nedir? 
 
Fahrettin Çiloğlu: "Öykülerimde, tırnak içinde söylersek, okur için yabancı gibi duran adlar, paylaştığımız coğrafyanın içinden geliyor. Bu adların dışında, yer yer başka bir dile, Gürcüce'ye yaptığım göndermeler de var. Bu adlar, başka dile yaptığım göndermeler öykülerimin doğal bir parçası. Ben iki kültürün, iki coğrafyanın, iki dilin kesiştiği çevreden gelen biriyim.
 
Bu noktada "Uçinmaçini"nin sözlük anlamından çok yüklendiği sembolik anlam önemli sanırım. Durmuş Akbulut kitabımı değerlendiren yazısında "Uçinmaçini"yi şöyle yorumladı: "Gürcü dilinde bir sözcük olduğu malum. Ama sakın sözlüğü açıp bakmaya kalkışmayın. Uçinmaçini hem her şey hem de hiçbir şey. Hem var hem yok. Aşk mı? Godot mu? Güneş mi? Bulut mu? Bir kız mı? Kartanesi mi? Belki de küçükken çok sevdiğimiz ama artık hiçbir yerde bulunmayan, katkı maddeleri ve renklendiricilerle değişmiş eski bir şekerleme."

Ama bana gene de sorarsan, "Uçinmaçini"nin anlamı, her okurun bu sözcüğe yüklediği anlamda saklıdır derim. "


 

“Uçinmaçini” ne demek?

Fahrettin Çiloğlu öyküseverlerin dağarcığını zenginleştirecek yeni bir yapıtla çıkıyor okur karşısına. Uçinmaçini adını verdiği bu kitabıyla Çiloğlu, çocukluk özleminin ağır bastığı, masal tadında, yer yer şiirin sınırlarında dolaşan bir üslup geliştiriyor.

Sayım Çınar
Akşam Gazetesi / Kitap

Yazmak ve yaşamak arasında sizin için nasıl bir ilişki var? Yaşamı hissedenler trajik mi yaşar?

Yazmak da yaşamın bir parçası. Yazar olarak yazmak ve yaşamak arasında bir karşıtlık kurduğunuzu varsayarsanız, o zaman bu iki durumun iki farklı süreç olduğu ileri sürülebilir. Ama yaşamın birkaç kanaldan aktığını kabul ederseniz, o zaman yazmak, ayrı bir süreç gibi görünse bile, yalın bir yaşamın bir parçası olur. Yazmayı ve yaşamı iki ayrı olgu gibi kategorize etmiyorum. Ne var ki okur tarafından yazarın yaşamı ile yazarlığı, yaygın olarak iki farklı durum, iki farklı süreç, iki farklı kavram olarak algılanır.

Trajediden ne anladığımız çok önemli, çünkü bu değişken ve göreceli bir kavram. Ben bu değişkenliği ve göreceliğine karşın, sizin tabirinizle yaşamı hissetmeyenlerin aslında trajik yaşadığını söyleyebilirim. Yazar, bu trajik olmayan trajediyi gören ve yansıtan kişi konumunu üstlenmiş olabilir.

Yaşadığınız kentlerin üzerinizde ne gibi etkileri var?

Yazarın kentleri nasıl mekânlar olarak algıladığını bilmemiz gerekiyor, ki kentlerin yazarlar üzerindeki etkilerini de tahmin edebilelim. Yaşadığı kentler yazar için “erkeksi” mi yoksa “kadınsı” mekânlar mıdır sorusunun yanıtında yatar bu etki. Benim için yaşadığım kentler kadınsı mekânlardır ve onlara âşık olma ihtimalim hep olmuştur. Ama kapladığı alanlar büyüdükçe kentler tekli kadın mekânlar olmaktan çıkar, birkaç kadını barındıran mekânlar haline gelir. Uzun yıllardır yaşadığım İstanbul böyle bir kenttir benim için ve bu kentin sadece birkaç semtini severim. Kentin geriye kalanı, sevemeyeceğim kadınlar sınıfına girer.

Kitap adlarının bile başlı başına bire mesaj olduğu düşünülür... Kitabınıza vermiş olduğunuz Uçinmaçini adı ne anlama geliyor? İlk onunla tam olarak ne zaman karşılaştınız?

Kitabımın adıyla özel bir mesaj vermek istediğimi söyleyemem. Ancak bu adın zaten kendiliğinden bir mesaj olduğu veya olmadığı söylenebilir. Bu noktada, okurun veya kitabı ilk kez görenlerin kafasında oluşacak olan imaj önemli. Bu imajın, imgenin neler olabileceğini kestirmem mümkün değil, belki pek çoğu kapaktaki resimle ilişkilendirecektir bu adı. Belki kimi, bu adın yol açtığı ama kendisinin de nereden geldiğini bilmediği imgeler dünyasına açılacaktır.

Benim için “Uçinmaçini”nin ne olduğunu anlatarak okura sınırlar çizmek istemem. Veya sınırsız bir dünya yaratarak okurun bu uçsuz bucaksız dünyada kendisini yitirmesini de istemem. Sanırım burada, okur ile kitap arasındaki dünyaya müdahale etmemek gerekir. Bu sorunun yanıtını daha çok okura bırakmak istiyorum.

Edebiyatta, özellikle öykü türünde yapmak istediğiniz yeni bir şeyler var mı? Öykü meraklılarını öyküden vazgeçemeyenlere kimleri ve neleri önerirsiniz?

Öykü yazarları edebiyat dünyasının en mütevazı duruşlu aktörleridir. Herhangi bir şey yapmak istediklerini söylemez ve ileri sürmezler. Öykülerini yazar ve bir kenara çekilir gibi yapıp, neler olup bitiyor merakıyla aşağıyı seyrederler. Aşağıda olup bitenlere karıştıkları da pek görülmez. Sonra birileri çıkar, örneğin edebiyat eleştirmenleri, edebiyat tarihçileri veya okurları, öykücüleri bir yerlere koyarlar. Ama doğru ama yanlış, öykücüye bir yer ayrılır aşağıdaki mekânda. Ne var ki, özellikle kısa öykü yazarlarının o ayrılmış mekânlara sığdığı söylenemez.

Tabii ki bu söyleşide öykü meraklılarının, burada üzerinde konuştuğumuz kitabımdaki öyküleri okumalarını öğütleyeceğim. Başka zaman başka önerilerim de olabilir, ama şu anda öykü okurlarını başka yerlere yönlendirmek istemem. Bizimle kalmalarını yeğlerim.

Öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz? Daha önce bu öyküler başka bir yerde yayınlandı mı?

Öyküleri nasıl yazdığımı bir sır olarak saklamak isterim. Ama öte yandan ben de merak ediyorum, acaba okurlar okudukları öykülerin yazılma süreçleri üzerinde düşünüyorlar mı diye.

Kitaptaki öykülerin büyük çoğunluğu yayımlandı. Ama daha önce hiç yayımlanmamış öyküler de var bu kitapta.

Öykülerinizdeki karakterlerin dünyalarını tamamıyla biliyor musunuz? Onları ne kadar tanıyorsunuz?

Öykülerimdeki karakterlerin, haliyle benim kendilerine atfettiğim özelliklere sahip olmaları gerekir. Onları kurgulayan ben olduğuma göre bu böyle olmalı. Ancak, sanırım tam olarak bu böyle değil, bu karakterlerin yazarken bana, kendi “Hayal”, “Hayal Ötesi”, “Masal”, “Masal Ötesi”, “Gerçek” ve “Gerçek Ötesi” dünyalarını da dayatmış olduklarını düşünüyorum. Ben bu karakterleri kurgularken, onların da bir yazar olarak beni yönlendirdikleri kesin. Böyle olunca, benimle karakterler arasında kapalı bir dünyanın olduğu da kesinlik kazanıyor; bizim birbirimizi tamamen tanıdığımız söylenemez. Hatta karşılıklı olarak gizlediğimiz sırlarımız bile olabilir. Bazı karakterlerin başka öykülerde de yeniden karşıma çıktıklarını görünce, birbirimizin hayatlarını da kurcaladığımız hissine kapılıyorum. Ben onların hayatlarını okurların önüne sererken, onlar da benim gerçek hayatımdan parçaları kendi hayatlarına monte ederek beni kapalı dünyamın dışına çıkarıyorlar. Ve bu aramızdaki çekişme, yazmakta olduğum yeni öykülerde de süreceğe benziyor.

Öykülerinizde hep bir kısalık göze çarpıyor. Bu, özellikle tercih ettiğiniz bir tarz mı?

Benim yazdığım öykülerdeki kısalığa dikkat çekmeniz beklemediğim bir soru oldu. Çünkü söyleşi verenler, yaklaşık olarak, gelebilecek soruları da tahmin etmeye çalışırlar. Bu beklenmedik soruyu şöyle yanıtlayayım. Sanırım ben, kısa öykü bile değil, “kısa kısa öykü” yazmayı seviyorum. Bu arada okurlara da, öykülerimi yeniden kurgulama ve hatta yeniden yazma olanağı tanıyorum. Öykülerimin ucu açık öyküler olduğu da söylenebilir. Zaten kısa öykü dediğimiz edebi türde, bir öykünün başlangıcı başka bir öykünün sonu, sonu da bir başka öykünün başlangıcı olabilir.

Akşam Gazetesi / Kitap
Akşam Gazetesi / Kitap


“SINIR DÜŞÜNCELERİ”
Fahrettin Çiloğlu’nun öykülerinden bir seçki Gürcistan’da yayımlandı. Ekim 2006 başında çıkan kitabın basın tanıtımı da aynı gün, 2 Ekim’de Tbilisi’de (Tiflis)yapıldı. Kitap, Gürcüce Sasazkvro Pikrebi (Sınır Düşünceleri) adını taşıyor. “Sınır Düşünceleri”nde yirmi kısa öykü yer alıyor. Öyküler üç çevirmen tarafından Gürcüce’ye çevrilmiş. Bu öykülerin bir bölümü yazarın Beni Bırak Uzaklara (2004) adlı öykü kitabından alınmış. Gürcüce kitapta yer alan birkaç öykü de Adam Öykü ve Kitap-lık dergilerinde yayımlanmış öykülerden derlenmiş. “Sınır Düşünceleri”nin son sayfalarında Çiloğlu’nun doğrudan Gürcüce yazdığı on yedi şiiri yer alıyor.
By: admin2

Fahrettin Çiloğlu’nun öykülerinden bir seçki Gürcistan’da yayımlandı. Ekim 2006 başında çıkan kitabın basın tanıtımı da aynı gün, 2 Ekim’de Tbilisi’de (Tiflis)yapıldı. Kitap, Gürcüce Sasazkvro Pikrebi (Sınır Düşünceleri) adını taşıyor. “Sınır Düşünceleri”nde yirmi kısa öykü yer alıyor. Öyküler üç çevirmen tarafından Gürcüce’ye çevrilmiş. Bu öykülerin bir bölümü yazarın Beni Bırak Uzaklara (2004) adlı öykü kitabından alınmış. Gürcüce kitapta yer alan birkaç öykü de Adam Öykü ve Kitap-lık dergilerinde yayımlanmış öykülerden derlenmiş. “Sınır Düşünceleri”nin son sayfalarında Çiloğlu’nun doğrudan Gürcüce yazdığı on yedi şiiri yer alıyor.

* * *

        -Kitapla ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum. Fikir olarak nereden çıktı ve neden “Sınır Düşünceleri” adını taşıyor.
       
-Ben yıllardır Gürcü kültürü üzerine yazan ve Gürcü edebiyatından çeviriler yapan biriyim. Bu ilgi, bir Kartveloloji ilgisinden öte etnik kökenden gelen ilgiyi de içinde taşıyor. Öykülerimin bir kısmında da Gürcü kültürüne özgü motifler var. Kitabımın yayımlanması, bütün bunların Gürcüstan’da bir tür yankısı diyebiliriz. Kitabın adına gelince. Gürcüce adı kulağa hoş geliyor, ama Türkçe karşılığı Sınır Düşünceleri’nin öykü kitabı için pek de öyle olmadığını düşünüyorum. Ancak bu ada, benim, bu kitapta da yer alan bazı öykülerimin ortak üst başlığı olan “Sınır Hikâyeleri” kaynaklık etti.
        -Sizin dışınızda Gürcüce’ye çevrilen Türkiye’den yazarlar var mı? 
       
-Şimdi tek tek tümünün adını sayamam, ama gerek Osmanlı dönemi, gerekse çağdaş dönem Türk yazarlarından yirmi kadarının çevrildiğini biliyorum. Başta Nazım Hikmet olmak üzere Aziz Nesin, Haldun Taner, Demirtaş Ceyhun bu adlar arasında yer alıyor. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı kitabının çevirisi de sürüyor. 
        -İki dili de bilen biri olarak öykülerinizi Gürcüce okuduğunuzda neler düşündünüz. 
       
-Farklı bir duygu olduğunu söyleyebilirim kısaca. Ancak, çevirilerin öyküleri belirli ölçüde değiştirdiğini, başka bir duygu dünyası yarattığını da ekleyelim. Örneğin, 19. yüzyılın başında Osmanlı’ya sığınıp Trabzon’da yaşamış olar Gürcü kralı Solomon üzerine “Kral Solomon” adlı kısa öyküm Türkçe’de daha çok bir mizah öyküsü tadında. Gürcüce’si ise dramatik bir öykü gibi duruyor. Burada muhtemelen çevirmenin duygu dünyasının sözcüklere yansıması bunda rol oynamış. Böyle şeyler, çevirinin zaten bir parçası, bütün çevirilerden benzer örnekleme yapılabilir sanırım.
        -Başka çalışmalarınızın da Gürcüce yayımlanması gibi bir proje var mı?
       
-Çeşitli yerlerde çıkan yazılarımdan bir seçkinin yayımlaması fikri var. Bu yazılar ağırlıklı olarak Gürcistan ve Kafkasya üzerine siyasi ve kültürel içerikli yazılar. Bu alanlarda dışarıdan bir bakışın nasıl olduğu merakı var bir bakıma. Gürcü okurlar için, özellikle de Gürcü kökenli birinin başka bir ülke medyasında yazdıklarının hayli ilginç olacağı varsayılıyor. Ayrıca “Kral Solomon” adlı öykümü temel alan bir senaryo yazıldı Tbilisili bir yönetmen ve senarist tarafından. Bu senaryodan çekilecek kısa metrajlı bir televizyon filmi de iki ülkede gösterime girebilir, ama bu henüz proje aşamasında.    


Gürcüstan"da Haldun Taner"in Kitabı Yayınlandı
        Tbilisi’de faaliyet gösteren Kavkasiuri Sahli (Kafkas Evi) sivil toplum örgütü TİKA’nın mali desteği ile ünlü Türk yazarı Haldun Taner"in (1916-1986) “İstanbul’a Yağmur Yağıyordu” adlı kitabı yayınladı. Kitabın tercümesi ünlü Türkolog Lia Çlaidze tarafından yapıldı.
By: imerhev
        Tbilisi’de faaliyet gösteren Kavkasiuri Sahli (Kafkas Evi) sivil toplum örgütü TİKA’nın mali desteği ile ünlü Türk yazarı Haldun Taner'in (1916-1986) “İstanbul’a Yağmur Yağıyordu” adlı kitabı yayınladı. Kitabın tercümesi ünlü Türkolog Lia Çlaidze tarafından yapıldı.
        Haldun Taner’in kitabı Gürcüce olarak ilk kez 1972’de yayınlanmıştı. O kitabın adı “Onikiye Bir Var” idi. 40 000 adet olarak basılmış kitap o kadar büyük ilgi görmüştür ki birkaç günde tamamen satılmıştı.
        Taner’in ataları Gürcüstan’ın Kobuleti bölgesinden göç eden Tavdgiridzeler idiler. Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı Devleti'ne göç etmişler. Aile burada yüksek makamlarda çalışmışlar. Haldun Taner’in ilk Gürcüce çeviri kitabının önsözünde yazdığı gibi Gürcüstan’la bağları kesmemiş. Taner önsözde şöyle yazmaktadır:
        “Gürcüstan’a ilk geldiğimde acayıp duygum vardı. Sanki burada daha önce de vardım. Gürcü milleti, Gürcü yaşamı, Gürcü müziği yakın buldum. Gürcüstan tabiatı ve havası bana yabancı gelmedi.
        Bilmiyorum, Gürcüler de benim yazdıklarımı yakın bulacaklar mı?
        Öykülerimi çeviren Sayın Lia Çlaidze’ye de içten teşekkür ederim.
        Gürcüce olarak yaynlanmış ilk kitabım Gürcü okurcuya benim ilk dostane mektubum olsun. Onlara en derin saygılarımı sunarım.” 
        “İstanbul’a Yağmur Yağıyordu” adlı kitap 275 sayfadan oluşmakta ve içeride “Sishane’ye Yağmur Yağıyordu”, “Onikiye Bir Var”, “Sanço’nun Sabah Yürüyüşü”, “İznikli Leylek”, “İki Komşu”, “Konçinalar”, “Bir Motorda Dört Kişi” “Artırma”, “Allegro Ma non Troppo”, “Rahatlıkla”, “Eczanenin Akşam Müşterleri”, “”Heykel”, “Ayak”, “Dürbün”, “Made in USA”, “Yaşasın Demokrası” ve “”Keşanlı Ali’nin Destanı” adlı eserler yer almaktadır.

İLİA ÇAVÇAVADZE - ილია ჭავჭავაძე
        İlia Çavçavadze, 19. yüzyıl Gürcü edebiyat ve siyasal yaşamının en önde gelen adıdır. Gürcü ulusal düşüncesinin tercümanı olarak, ülkenin 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus boyunduruğundan kurtuluş hareketinde önemli rol oynamıştır. Akaki Tzereteli ile birlikte yeni Gürcü edebiyatının ve yeni edebiyat dilinin yaratıcısıdır. Gürcü edebiyatını gerçek başyapıtlarla zenginleştirmiş ve daha sonraki gelişmelere çok büyük katkıda bulunmuştur.
        Yapıtlarının çeşitliliği, çok yetenekli bir yazar olması, yaşamın her alanına ilgi duyan bir insan oluşu yapıtlarına tam anlamıyla ansiklopedik bir nitelik kazandırmıştır. İlia Çavçavadze, 27 Ekim 1837’de Kvareli’de  (Kakseti) doğdu.
By: admin2

İLİA ÇAVÇAVADZE - ილია ჭავჭავაძე

K. SALİA

        İlia Çavçavadze, 19. yüzyıl Gürcü edebiyat ve siyasal yaşamının en önde gelen adıdır. Gürcü ulusal düşüncesinin tercümanı olarak, ülkenin 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus boyunduruğundan kurtuluş hareketinde önemli rol oynamıştır. Akaki Tzereteli ile birlikte yeni Gürcü edebiyatının ve yeni edebiyat dilinin yaratıcısıdır. Gürcü edebiyatını gerçek başyapıtlarla zenginleştirmiş ve daha sonraki gelişmelere çok büyük katkıda bulunmuştur.
        Yapıtlarının çeşitliliği, çok yetenekli bir yazar olması, yaşamın her alanına ilgi duyan bir insan oluşu yapıtlarına tam anlamıyla ansiklopedik bir nitelik kazandırmıştır. İlia Çavçavadze, 27 Ekim 1837’de Kvareli’de  (Kakseti) doğdu. On yaşına kadar ailesinin yanında eğitim gördü, daha sonra Tbilisi’de özel bir yatılı okula gönderildi; iki yıl sonra liseye başladı. 1857’de liseyi bitirdikten sonra yükseköğrenime başlamak üzere Petersburg’a gitti. Orada bilimsel disiplinlere ilgi duydu ve felsefe, toplumbilim, ekonomi politik ve estetik okudu.
        Üniversite gençliğinin devrimci eğilimlerinden kaygılanan hükümet 1891’de Petersburg Üniversitesi’nde baskı uygulamaya başladı. Öğrenciler bu eylemi protesto bağlamında boykota gittiler ve hükümet aleyhinde gösteriler düzenlediler. Çavçavadze, üniversitedeki bu karışıklıklardan sonra yükseköğrenimini yarıda bırakıp Gürcüstan’a dönmek zorunda kaldı.
        Ülkesine döndükten sonra yeni bir ulusal ve edebi akımın öncülüğünü üstlendi ve yaşamını tümüyle ülkesinin kurutuluşuna adadı.
        İlia Çavçavadze, 1864’ten sonra edebi etkinlikleriyle, çeşitli devlet kuruluşlarındaki etkinliklerini birlikte yürüttü. Yarım yüzyıl boyunca ülkesinin her sorunuyla yakından ilgilendi ve bu sorunların çözümü konusunda bilgece yaklaşımlar sergiledi. Yazarın etkinlikleri Gürcü kültür yaşamının farklı alanlarında çok derin izler bıraktı. Yıllarca halkın yaşamında önemli rol oynayan “Gürcü Halkının Eğitim ve Öğretiminin Yaygınlaştırılması Derneği”nin başkanlığını yürüttü. 1879’da Gürcü ulusal tiyatrosunun yeniden faaliyete geçme olasılığı ortaya çıkınca Gürcüstan Tiyatro Sanatı Derneği’nin başkanı seçildi. Tiyatronun yönetimini üstlendi ve gelişmesi için kaynaklar sağladı.
Çavçavadze, ulusal kültürün ocağı olarak gördüğü tiyatroya çok büyük bir önem veriyordu. Bir sezon açılışı öncesinde şunları yazmıştı: “Nihayet, halkın bir araya gelebileceği tek bir yerde de olsa, kederlerimizi ve dertlerimizi anadilimizle açıklayabileceğiz, bütün yaşamımızı, bu yaşamın bilgeliğini ve umutlarını kendi bakışımızla kucaklayabileceğiz anadilimiz sayesinde.”
        1877’den başlayarak, İveria dergisini, daha sonra da aynı adla bir gazete çıkardı. 1906’da Devlet Konseyi üyesi seçilince, bir süre Petersburg’da yaşadı. Devlet Konseyi’nde, “akademik” gruba katıldı ve misyonunun “tüm Gürcüstan’ın ve Gürcülerin çıkarlarının savunuculuğu” olduğunu duyurdu.
        Çavçavadze, Çarlık rejimine şiddetle karşı çıktığından ve Gürcüstan ulusal kurutuluş hareketinin en önde gelen temsilcisi olduğundan sık sık polis tarafından gözaltına alınıyordu. Hükümet onu Çarcı sömürgeleştirme siyaseti karşısında ciddi bir engel olarak görüyordu. Bu arada çok sayıda yapıtı yasaklandı. Edebi ve siyasal-toplumsal etkinlikleri nedeniyle otokrasi tarafından istenmeyen adam ilan edildi. 1907 Eylül’ünde Gürcüstan’ın düşmanları tarafından öldürüldü. Mtatzminda’da Gürcüstan’ın büyük insanlarının yattığı anıt-mezarlığa gömüldü ve tüm Gürcü halkı büyük bir yasa boğuldu.
        Çavçavadze’nin yapıtları Gürcüstan’ın toplumsal gelişmesinin çok önemli bir dönemini oluşturur ve karmaşık olgusuyla dikkati çeker. Bir geçiş dönemi yazarıdır, etkinlikleri ülkenin, kölelikten kapitalizme geçtiği iki dönem arasında sınır oluşturur. Yapıtlarında, dönemi için çok büyük önem taşıyan toplumsal sorunları sergilemiş ve bu sorunlara çözüm getirebilmek için yaratıcı ideolojisinin silahıyla büyük bir mücadele vermiştir.
        Sanatın özünü tanımlamak, sanatın, ülkenin toplumsal ve siyasal yaşamındaki yerini göstermek, okuru etkileyebilecek nitelikteki sanatsal yapıtın özelliklerini belirlemek - yazar tüm edebi yaşamı süresince işte bu sorunlarla ilgilenmiştir. Edebiyat ve estetik sorunlarıyla ilgilenmekten hiç vazgeçmemiştir yaşamı boyunca. Hiç bir Gürcü yazar edebiyat sorunlarına onun kadar ilgi göstermemiş, sanatsal anlatımın, ülkenin toplumsal yaşamının gelişmesi için ne kadar önemli olduğunu onun kadar etkili biçimde sergilememiştir.
        Çavçavadze, sanatsal edebiyatın gerçekliğin tanınmasının biçimlerinden biri olduğunu kabul ediyordu. Bu nedenle, edebiyat ve sanatın yaşamla ilişkisi sorununda, sanatın ve şiirin pratik yaşama bağlı olarak yaratılması tezini savunuyor, şiirin gerçekliğin ve yaşamın cisimleşmesi olduğunu söylüyordu. Ona göre sanat yaşamın bir parçasıdır, insanın yaratıcı etkinliğinin özelliklerinden birini oluşturur. Yaşamla sıkı bağlar kurmayı, yaşamı incelemeyi, sanatsal yaratım sürecinin temeli gibi görüyor ve şöyle söylüyordu:
        “Sürekli yaşamı inceleyen bilimin ve sanatın amacı, yaşamdaki değişiklikleri bilinçli bir şekilde yorumlamak ve yaşamın çiçeklerini toplamak, bu çiçeklerin ne olduklarını öğrenmektir; farklı yolları benimseyen bilim ve sanatın amaçları aynıdır; her ilineği gelişmesi içinde anlamak ve açıklamak ve onu titiz bir biçimde geliştirilmiş bir sistemin içine oturtmak.”
        Çavçavadze, aynı zamanda da, yaşamın bilim ve sanat yoluyla tanınmasına götüren yolların özgünlüğünün de önemini belirtir: “Bilgin, genelleştirilmiş bir düşünce altındaki soyut olguları hiçbir zaman fişlemez, oysa şair ve sanatçılar her şeyi genelleştirme, soyut belirtileri belirgin özellikli bir olguda birleştirme eğilimindedirler. Bilim ve sanat arasındaki ayrım, özde değil, bu özün işlenme yöntemlerindedir. Bilim adamı kıyas yoluyla, şair imaj ve resimlerle düşünür, ama sonuç olarak her ikisi de aynı şeyi açıklarlar: insan, doğa, gökyüzü, dünya, evren, bütün bunlar gizemli bir dille yazılmış büyük bir kitap oluşturur. Bilim bunu kendi diliyle, imajsız ve resimsiz ifade eder, - buna karşılık şiir imaj ve resimlerden oluşmuş bir dille yorumlar. Yaşam kök, bilim ve sanat da kökten doğmuş saplardır. Tıpkı topraktan çıkmış bitkilerin meyve vermesi ve tohumlarını da, yeni saplar verecek olan yeni köklerin üremesi için toprağa geri vermesi gibi; tıpkı, yaşamın içinde doğan bilimin ve sanatın yaşam meyveleri vermesi ve yeni bir yaşamın doğuşu için tohumlarını yaşama vermesi gibi. Bilgi ve yaşam, yaşam ve bilgi arasındaki ilişkiler bunlardır işte.”
        Çağdaş gerçekliği eleştirerek, yurttaşlarının hafızasında ülkesinin tarihinin en güzel sayfalarını canlandırır. Halkı özgürlük savaşında, daha iyi bir geleceğe kavuşma mücadelesinde coşturabilecek unsurları yüceltir, yürekli insanlar yetiştirilmesi için kullanır kalemini.
        Çavçavadze yazarlık mesleğine, Gürcüstan’da kölelik rejimi, belli ölçüde gücünü korumakla birlikte, tarihsel açıdan sonuna yaklaştığı sırada başladı. Yazar, edebi yapıtlarını kölelik yaşamının gerçeklerini bütünüyle ve her yönüyle sergilemeye adamıştır.
        Dikkatli bir gözlemci olarak, kölelik rejiminin çöküş sürecini çarpıcı bir biçimde dile getirir. “Hayal” (Açrdili), “Birkaç Resim” (Ramdenime Surati), “Bir Dilencinin Hikâyesi” (Glahis Naambobi), “Çiftçi” (Gutnis Deda) ve başka birçok yapıtını halkın yaşamına ve kölelik düzeninin kötülüklerinin sergilenmesine adamıştır. 
        “Hayal” adlı şiirinde, yapıtın temel fikrini, derinlemesine ve değişik açılardan vermek amacıyla sembolik bir biçim kullanmıştır. Yazarın dünya görüşü büyük ölçüde bu yapıtta dile getirilmiştir. Çavçavadze, daha sonraki dönemde, 1858-1859’da yazmış olduğu bu şiire geri dönerek onu tamamlar ve değiştirir. Şiir son biçimini 1872’de almıştır.
Çavçavadze, “Hayal”de, bakışını geriye, ülkesinin geçmişine doğru çevirir; Gürcülerin unutulmuş bu vatana olan bağlılıklarını, fedakarlık anlayışlarını dile getirir. Çağdaş toplumsal yapıları ayrıntılı biçimde çözümler ve bu yapılarla birlikte, sosyal adaletsizliği ve egemenlerin keyfi davranışlarını acımasızca mahkûm eder. “Boyunduruk altındaki mutsuz insanlar”ın şaire çok acı verir. Ama umutsuzluğa bırakmaz kendini, çünkü geleceğin halkın olduğuna, Gürcüstan’ın yeniden can bulacağına kesinlikle inanmaktadır. Yazar “hayalet”in ağzından çağdaşlarını, güçlerini birleştirmeye, ulusal bağımsızlık ve sosyal adalet için birlikte mücadele etmeye davet eder.
        Şairin toplumsal görüşleri, her alandaki etkinlikleri, halk için kaygılanma, ona hizmet etme aşkıyla dalgalanmıştır. Çavçavadze’nin tüm yapıtlarını ısıtan hümanizmi bir vasiyet gibi geçmiştir daha sonraki dönemin Gürcü edebiyatına.
        Yazar, dizelerinde, şiir ve hikâyelerinde, vatanseverliğini, vatanına duyduğu derin sevgiyi açık biçimde dile getirir. Yazılarının ana konusu Gürcüstan’ın kaderidir. Vatanına duyduğu coşku dolu sevgiyi dile getirdiği en önemli yapıtları, ülkesinin yeniden doğuşuna, “ilkbahar”ın gelişine, adanmıştır. “Ah vatanım, sana âşık olduğumu anladıktan sonra uykun bölük pörçük, mutluluğum gölgelidir” diyor şair.
İli Çavçavadze - ილია ჭავჭავაძე        Vatan düşüncesi Petersburg yıllarında da hiç çıkmamıştır beyninden ve yüreğinden. Vatanının “aydınlık ve çok farklı bir biçimde süslenmiş gökyüzünü” her zaman hatırlar. Gürcüstan anılarıyla yaşar ve memleketinin manzaralarını, olağanüstü doğasını beynine nakşeder. Vatan, ilkbaharla, doğanın uyanışıyla özdeşleşir onun gözünde:
“Orman hoş, tatlı renklerle süsleniyor,
Kırlangıçlar cıvıldıyor gökyüzünde.
Bağ çubuklarının gücü
İlkbaharın gözyaşlarıyla fışkırıyor
Dağlar gitgide güzelleşiyor;
Alacalı çimen bir hoş olmuş.
Ya sen, sevgili vatanım
Ne zaman açacaksın sen?”
        Okurun önünde görkemli bir doğanın akıp gittiği “Ağıt” şiirinde de aşağı yukarı bu aynı motif sergilenmiştir.
        Geçmişe yönelik “romantik yakınmalar”ın ülkenin yeniden doğuşunu sağlayamayacağının çok iyi farkına varan yazar, düşüncelerini geleceğe, gelecek zamana yöneltir; ülkesi güçlerini seferber edecek, boyunduruğu kıracak, “azgın bir çiçeklenmeyle patlayacak”, “ışıklı bir gülümsemeyle aydınlanacaktır”.
        Halkın gelecekte özgürlük konusundaki içten düşünceleri, “Basaleti Gölü” (Basaletis Tba) adlı şiirinde büyük bir sanat gücüyle dile getirilmiştir. Gürcüstan’ın bu aydınlık geleceği ona, bir gölün dibindeki altın beşikte uyumuş, “beşiği dalgaların üstüne kaldıracak” bir atlıyı bekleyen bir çocuk biçiminde gözükür.
        Şair, toplumsal ve siyasal etkinlikleri içinde ülkesinin özgürlüğünü, Gürcü halkının onur ve soyluluğunun, dilinin ve kültürünün yürekli bir savunucusu olmuştur.
        Çarlık temsilcileri ve onların uşakları, okullarda Gürcü dilinin okutulmasını yasaklamaya başladıklarında, şair, Kafkasya bölge eğitim kayyumu Yanovski’yle ateşli bir tartışmaya girer: “Anadil olmazsa, okul aklı geliştirmek için bir araç değil, daha çok bilinci baskı altına almak ve karartmak, onu ayaklar altına almak ve yok etmeye çalışmaktır. Kim isteyebilir bunu? Şurası çok açıktır ki anadil, okulun, işlevini yerine getirebilmesi için en iyi ve en gerekli araç değil, çocuğun öğrenmek zorunda olduğu ilk konudur. Okul halka bu hizmeti vermelidir” der şair. Çavçavadze aynı zamanda bir başka gericiye, Davit Eristavi’nin “Vatan” adlı oyununun sahnelenişi sırasında Gürcü vatanseverliğini alaya alan “Moskova’dan Haberler” gazetesi yazarı Katkov’a da sert bir cevap verir. Yazar, 1887’de, son yapıtlarından biri olan “Otar’ın Dulu”nu (Otaraant Kvrivi) bitirir. Bu yapıtında Gürcüstan’da köleliğin kaldırılmasından sonra köylüler ve toprak sahipleri arasındaki ilişkileri aydınlatmayı amaç edinmiştir.
        Yazar köleliğin kaldırılmasından sonra, köylüler ve soylular arasındaki uçurumun kapanmadığının farkındaydı. - iki farklı dünyaydı bu; ama sınıflar arasındaki düşmanlığın Gürcü halkının özgürlük mücadelesini zayıflattığını çok iyi biliyordu. Bu görüşten hareketle, Gürcü ulusal rönesansının temeli olarak gördüğü, sınıfların işbirliği, “sınıfların barışı” düşüncesi için mücadele etti.
        Şiirleri içinde “Münzevi” (Gandegili) özel bir yer tutar; derin felsefi anlamı olan bir şiirdir bu. Şair burada yaşam üstüne görüşlerini sergiler ve insanın gerçek kaderini tanımlar.
        Çavçavadze’nin popüler yapıtları, masallar, efsaneler, fabller, hikâyeler, özdeyişler ve atasözlerine gösterdiği ilgi, “Münzevi”nin belirgin özellikleridir ve onu öteki şiirlerinden ayıran başlıca unsurdur.
        Şair, bu şiirinde, bir halk efsanesi temasından yararlanmış bu temayı halka daha yetkin ve sanatsal bir biçimde sunmanın ötesinde, bu şiirle birlikte büyük bir felsefi düşünce sergilemek istemiştir.
        Bu şiirin aktörleri bir münzevi ve bir çoban kızdır. Şiirde bir insanın, dünyadan el etek çekerek, çok yükseklerde bulunan, sonsuz karlarla kaplı kayaların üstündeki bir mağaraya sığınması anlatılır. Münzevi kafasındaki bütün “dindışı düşünceler”i, “eğilim ve istekler”i atarak gece gündüz dua eder, günün birinde bir fırtına çıkar ve yardım bekleyen bir insan sesi çalınır kulağına, mağaradan aşağıya bir zincir sarkıtır ve bir süre sonra önünde bir kız belirir: kız dağlarda sürüsünü otlatırken, doğanın aniden patlayan öfkesi, fırtına ve kasırga, çoban kızı, kendisine bir sığınak aramak zorunda bırakır.
        Münzevi endişelenir: “kader onu bir kadının çekiciliğine boyun eğmek zorunda mı bırakacaktır?” Ocağı yakar ve mağarayı aydınlatan ateş kızın, ender güzellikteki yüzünü ortaya çıkarır. Çoban kızı, yaşamın doluluğunun simgeleşmesidir adeta. Münzevinin sönmüş duygularını yeniden canlandırmaktadır sanki
Müthiş karmaşık duygular içinde bakışlarını Meryem’in ikonasına çevirir, ama çoban kızın yüz çizgileri geçer Meryem’in yüz çizgilerinin yerine. Genç kız münzevinin huzurunu kaçırır, düşüncelerine saldırır.
        Çoban kızla münzevi arasında, insan yaşamı konusunda bir konuşma başlar: “Senin dünyada hiç kimsen olmaması, ne kardeşlerin, ne anne baban olmaması mümkün müdür?” diye sorar çoban kız. “Vardı, ama ben kendimi Tanrı’ya adamak için ayrıldım onlardan” diye karşılık verir münzevi. Genç kız çarpılır bu cevap karşısında:
“Tanrı hoş yaşamın verdiği tesellilerle avunmaz mı
Kendisinin yaratmış olduğu tesellilerle?
Niçin dünyayı suların parıltısıyla
Yıldızların pırıltısıyla süslemiştir?
İçindeki insan bunları reddetsin
Ve yüreğine hapsetsin diye mi?”
        “Ruhun kurtuluşu için her şeyi reddedip, yalnızlığa mı sığınmak gerekir?” diye sorar genç kız. “Kurtuluş her yerde mümkündür, ama ben garibin kaderi budur” diye karşılık verir münzevi. Ve garip sözcüğü ağzından çıkar çıkmaz da korkuya kapılır. Kendisinden memnun değil midir? Tanrı’dan yakınmakta mıdır? Hemen dua etmeye başlar, ama kendine gelemez bir türlü. Bakışları tekrar, bedeninin tüm güzelliğiyle insanı kışkırtan uyuyan güzele kayar. Kendini kaybeder ansızın, ama sonra toparlanır ve her zaman dua ettiği hücresine kaçar; bir güneş ışığı arar; dua kitabını güneş ışığına tutar, ama kitap düşer, ışık tutamamaktadır artık kitabı, münzevi korkudan ağlamaya başlar, olduğu yere çöker ve ruhun teslim eder. Duası yeteri kadar içten ve etkili olamamıştır.
Şair “Münzevi”de, olağanüstü yeteneğiyle hikâyesinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan çarpıcı doğa manzaralı çizer.
31 Aralık 1899’da yazdığı ve büyük ilgi gören “19. Yüzyıl” adlı makalesinde geçip gitmiş yüzyılı dile getirmiş ve şunları söylemiştir bu yazısında:
        “19. yüzyılın en önemli ve en görkemli girişimlerinden biri insanları sevmenin ve onların atılım yapmalarını sağlamanın güçlü bir temele oturtulmasıdır: hangi kategoride olursa olsun, her insan insandır ve insan olarak da öbürleriyle eşit düzeydedir, her insan aynı ilgiyi görmeye layıktır. Bu görüşün kökenlerinin çok eskilere dayandığı doğrudur, ama 19. yüzyıl bu görüşü beslemiş, güçlendirmiş, geliştirmiş, bilimsel bir temele oturtmuş ve yoksulların ve zayıfların korunması doğrultusuna çekmiştir. 19. yüzyıl, “zenginliklerin insanlar arasında eşitsiz dağılımının kaldırılması, her türlü sınıf egemenliğinin ve mümkün olduğu ölçüde sınıf farklılıklarının kaldırılması”nı ideal bir toplumsal yapı olarak göstermiştir.
        Çavçavadze yapıtlarında büyük bir sanatsal yetenek sergilemiştir. Gürcü edebiyatında, patetik heyecanların, aforizmaların dile getirilmesinde güçlü bir üslubun başlatıcısı olmuştur. Düzyazısı çok zengindir ve Gürcü düzyazısının yeni bir özelliğini yansıtan karmaşık özellikler taşır. Çavçavadze Gürcü dilinin çok farklı sözdizimsel biçimlere uygun olduğun göstermiştir.
        “Dil halkın aklının ve yüreğinin ifadesidir” der Çavçavadze. Bu nedenle dil, cümle, sözcüklerin ve dilbilgisel biçimlerin seçimine çok büyük özen göstermiştir. Her sözcüğü, her cümleyi büyük bir titizlikle elden geçirmiştir. Yazarın dilinin inceliği, gücü, özlülüğü ve yapıtlarının gerçek popüler özelliği buradan kaynaklanmaktadır.
İlia Çavçavadze’nin sanatı dönemin ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Bu sanat Gürcü tarihi ve edebiyatında ve ulusal düşüncenin gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır; Çavçavadze, halkın tüm ulusal ve toplumsal umutlarının sözcüsü olmuştur.
        (Bedi Kartlisa’dan (1966, sayı 50-51) Türkçe'ye çeviren: İsmail YERGUZ)

mamuli, Ocak 1997, Sayı 1


ALEKSANDRE KAZBEGİ - ალექსანდრე ყაზბეგი
        Aleksandre Kazbegi’nin (ალექსანდრე ყაზბეგი) ataları feodalizm döneminde Hevi’de (ხევი) büyük bir nüfuza sahiptiler. Bir dağlar ve vadiler, geçitler, boğazlar bölgesi olan Hevi Gürcüstan’ın en güzel, en ilgi çekici yerlerinden biridir.
        Aleksandre Kazbegi 20 Ocak 1848’de doğdu. On iki yaşına kadar aile içinde eğitim gördü ve daha sonra Tbilisi Lisesi’ne gönderildi. Son derece şefkatli, iyi ve zeki bir kadın olan dadısı Nino’nun büyük bir etkisi olmuştur Kazbegi’nin eğitiminde. Ve büyük yazar ilk öykülerini ona adamıştır. İthaflarından birinde şöyle der: "Sevgili Nino, benim gibi yoksul bir insan sana hatıra ya da saygı nişanesi olarak ne bırakabilir? Değerli hiçbir şeyim yok, bu nedenle eğitilmesinde büyük bir rol oynadığın duygularımın ve ruhumun en değerli etkinliklerini ithaf ediyorum sana".
By: admin2

ALEKSANDRE KAZBEGİ - ალექსანდრე ყაზბეგი

İsmail YERGUZ

        Aleksandre Kazbegi’nin (ალექსანდრე ყაზბეგი) ataları feodalizm döneminde Hevi’de (ხევი) büyük bir nüfuza sahiptiler. Bir dağlar ve vadiler, geçitler, boğazlar bölgesi olan Hevi Gürcüstan’ın en güzel, en ilgi çekici yerlerinden biridir.
        Aleksandre Kazbegi 20 Ocak 1848’de doğdu. On iki yaşına kadar aile içinde eğitim gördü ve daha sonra Tbilisi Lisesi’ne gönderildi. Son derece şefkatli, iyi ve zeki bir kadın olan dadısı Nino’nun büyük bir etkisi olmuştur Kazbegi’nin eğitiminde. Ve büyük yazar ilk öykülerini ona adamıştır. İthaflarından birinde şöyle der: "Sevgili Nino, benim gibi yoksul bir insan sana hatıra ya da saygı nişanesi olarak ne bırakabilir? Değerli hiçbir şeyim yok, bu nedenle eğitilmesinde büyük bir rol oynadığın duygularımın ve ruhumun en değerli etkinliklerini ithaf ediyorum sana".
        Aleksandre Kazbegi, babasının ölümünden (1866) kısa süre sonra on sekiz yaşında Tbilisi’ye gitti ve Petrovsk-Razumovsk Ziraat Akademisi’ne girdi. Büyük bir azim ve gayretle başladı öğrenimine. O dönemde annesine yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu: "O kadar meşgulüm ki ne pazar günleri ne de başka günler iki saatlik bile boş vaktim olmuyor. Akademi kente 20 kilometre uzaklıkta. Her gün sabahın altısından gecenin onuna kadar oradayım... Derslerimden başka bir şey düşünmüyorum." Kazbegi 1870’te ağır bir hastalığa yakalanır ve memleketine dönmek zorunda kalır.
        Aleksandre Kazbegi köylülerin yaşamını daha iyi tanıyabilmek amacıyla dağlarda yaşar ve yedi yıl süreyle çobanlık yapar. Yazar, daha sonra doğanın kucağında, çobanların arasında geçirdiği bu dönemi edebi etkinliklerini yönlendiren ve yapıtlarına temel oluşturan en mutlu yılları olarak anar.
        Bu dönemde halka yaklaşmış, dağlıların gelenek ve görenekleri hakkında bilgi sahibi olmuş ve yapıtları için çok zengin malzeme toplamıştır. 1879’da Hevi’den ayrılır ve Tbilisi’ye giderek tüm yaşamını edebiyata adar. 1880’de Droeba (დროება) gazetesi Moheveler ve Yaşamları (მოხევეები და მათი ცხოვრება)adlı etnografik denemesini yayımlar. Bu denemeden sonra beş yıl içinde (1880’den 1895’e kadar) Elguca (ელგუჯა), Tsiko (ციკო), Hevisberi Goça (ხევისბერი გოჩა) gibi en önemli roman ve öyküleri yayımlanmıştır. Vatanseverlik coşkuları ve ülkesini boyunduruk altında tutanlara karşı duyduğu nefret bütün yapıtlarında çok özel bir parıltıyla ortaya çıkmıştır.
        Yapıtlarına çok derin bir iyimserlik egemendir. Kahramanları çoğu zaman tehlikeli durumlarla karşılaşırlar, ama bozguna uğrasalar da umutsuzluğa gömülmezler, parlak bir geleceğe olan inançlarını yitirmezler hiçbir zaman. Kahramanları da kendisi gibi "güneşin bulutları dağıtacağı, herkesin yürekleneceği, kardeşin kardeşe yeniden kavuşacağı, ülkenin yeni bir yaşama başlayacağı zamanın geleceğine" (Elguca) inanırlar.
        Kazbegi’nin yapıtlarında başlıca kahraman halktır. Yazar dağlı insanları özgürlük tutkunu, dürüst, çalışkan, yüzyıllar boyunca geliştirilmiş ahlak kurallarına titizlikle uyan insanlar olarak betimler. Kahramanlarını her zaman, ahlaksal niteliklerinin, şövalyeliklerinin, dostluğa bağlılıklarının, kardeşlik duygularının ve vatanlarının onuru için özgürlük savaşında fedakârlıklarının ön plana çıkacağı bir konuma yerleştirmiştir.
        "Vatanlarını savunmaya giderken bir şenliğe gider gibiydiler" diyor, dağlıların bağımsızlık savaşlarından birini anlatırken. "Yüzleri ışıltılı, kutsal bir görevi yerine getirdiklerinden emindiler. İçlerinden birinin üstüne ölüm çökerse adları yaşamını sürdürüyordu halk içinde, ünleri dağların ötelerine  uzanıyordu".
        Dağlıların yasalarına göre vatana ihanet, en iğrenç suçtur. Vatanını sevmeyi bilmeyen, kendi çıkarlarını halkın çıkarlarının üstünde gören biri yaşamaya layık değildir dağlıların anlayışına göre. Hevisberi Goça adlı öykünün kahramanı ihtiyar Goça vatanını tutkuyla, bütün varlığıyla, coşkuyla sever ve yaşamının bütün özü, anlamı da budur. Oğlunu da aynı tutkuyla sever ama ulusunun çıkarlarıyla kendi çıkarlarını karıştırdığını öğrenince ölümle cezalandırır onu. Akıllı uslu Goça vatanın çıkarları söz konusu olduğunda kesinlikle uzlaşma kabul etmez.
        Kazbegi okurlarına köleliğin ve tutsaklığın çok eski çağlardan beri bir alçaklık olarak görüldüğü, "kölelik" sözcüğünün hiçbir zaman kabul edilmediği, benimsenmediği ve insanın kendi nitelikleriyle kazandığı bir erdemle saygın sayıldığı bir ortamda doğup büyüdüğünü gururla açıklar. İçinde yaşamış olduğu pederşahi cemaatin özgün yaşamını, gelenek, göreneklerini ilginç bir biçimde betimler. Bu cemaat bireylerine yüzyıllık geleneklere dayanan belirli ahlaksal görevler yükler. Cemaatte sarsılmaz bir otorite hüküm sürer ve cemaat, bireyler arasında yüksek ahlaksal değerler, yüreklilik, içtenlik, namus, verilen söze sadakat, topluluğun çıkarlarına bağlılık, karşılıklı saygı ve cemaatin yücelmesi için gerekli tüm nitelikleri aşılamaya çalışır.
        Yazar, Gürcüstan'a dönünce Hevi köylerini babasının ve amcasının yüklemiş olduğu vergilerden ve yükümlülüklerden kurtarır; ayrıcalıklı konumundan vazgeçer, bağlı olduğu toplumsal sınıfla bağlarını koparır ve tüm yaşamını en yüce amaca adar: halka hizmet etmek. Ve işte bu amaçla önce çoban olur, daha sonra da edebiyat yaşamına verir kendisini.
        Kazbegi tüm yapıtlarında bir hümanist olarak çıkar okurlarının karşısına; toplumsal adaletsizliğe karşı mücadele eden, halkı boyunduruk altında tutanlarla mücadele eden bir hümanisttir o. Rus çarlığının uşaklarına, Kafkasya’nın sömürgeci zihniyetli yöneticilerine, halkın sürekli nefretini çeken askeri görevlilere sürekli küçümseme ve hor görüyle bakar.
        Köleliğe bütün yüreğiyle karşı çıkan, hakları ellerinden alınmış köylülerin yanında yer alan Kazbegi, doğanın ve vatanın eşsiz bir sözcüsü olarak sivrilmiştir. Doğa, bütün renkliliği ve görkemi içinde yapıtlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Vatanın doğasını olağanüstü bir yetenek ve heyecanla betimlemiş eşsiz bir sanatçıdır o. Doğa durağan değildir Kazbegi’de hiçbir zaman. Manzaralarını okura keyif vermek için çizmemiştir o. Kazbegi’de doğa canlanmıştır, yaşar, hisseder, insanın coşku, heyecan ve duygularıyla tam bir uyum içindedir,eylemlerine katılır, ruhunda erir.
        Kazbegi dağlıların yaşamını çok iyi tanıyan bir yazar kimliğiyle çıkmıştır okurunun karşısına. Yapıtlarının çoğu halk öykülerinden esinlenilerek kaleme alınmıştır. Halk öykülerinden alınmış konulara büyük bir sanatsal değer kazandırmıştır o. Dağlıların yaşam biçimini daha yoğun bir hale getirmiş, kahramanlarının karakterlerine daha bir canlılık kazandırmıştır. Halk efsanelerini somut tarihsel verilerle, on yedinci yüzyıl dağlılarının yaşamlarından alınmış olaylarla zenginleştirmiştir. Hevisberi Goça öyküsünde geçen Aragvi derebeyi Nugzar Eristavi malını mülkünü artırmak söz konusu olduğunda acımasız ve otoriter bir insandır. Otoritesini komşu topraklara yayma konusunda hiçbir engel tanımak istemez. Dağlıların özgürlüklerini ellerinden almak isteyen ilk derebeylerdendir, ama onlara boyun eğdiremez.
        Kazbegi’nin Elguca öyküsünde yansıyan başka bir tarihsel olgudur. Çoban adlı öyküsünü en yakın arkadaşı çoban Simon Gigauri’nin anlattıklarından oluşturmuştur. Tsiko öyküsünün temelinde ise yaşanmış bir olay vardır. Çobanların yaşamından bir kesit Elberd adlı öykünün de konusunu oluşturur. Öteki yapıtlarının kahramanları da gerçek yaşamdan alınmıştır. Ama yazar gerçek yaşamdan alınan bu biçimlere estetik ve sanatsal boyutlar getirmiştir.
        Kazbegi’nin yapıtları halkın yaşamına ve halk sanatına sıkı biçimde bağlıdır. Onun yapıtlarına hayat veren, düşüncelerine derinlik kazandıran, imajlar yaratmasına olanak veren her şey halktan gelmiştir. O yalnızca folklorik konulardan değil, halk sanatından alınmış özel imajlardan ve anlatımlardan da yararlanmıştır.
        Sanatsal düzyazı alanında büyük bir ustadır o; yapıtlarının kompozisyonu karmaşıktır ve dinamik bir anlatımı vardır. Büyük tutkuların çatışmasıyla ortaya çıkan beklenmedik durumlar yaratmayı sever. İnsan ruhunun derinlerine inmekte onun kadar yetenekli çok az sanatçı vardır. Kazbegi insan ruhunun derinliklerini ortaya çıkarmakla kalmaz, kahramanlarının her eylemine psikolojik bir gerekçe kazandırır.
        Kazbegi yalnızca bir tabloyu ya da özel bir olayı yansıtmakla yetinen bir yazar değildir. Kahramanlarının acılarını ve sıkıntılarını ve neşelerini yoğun bir biçimde yaşama yeteneğine sahip bir yazardır aynı zamanda ve bu amaçla kişiliğinden bütünüyle sıyrılabilmektedir. En dramatik unsurları seçer ve kahramanlarının tutkularını sonunu kadar götürür.
        Kazbegi birden bire şöhrete ulaşmış bir yazardır. Onun Elguca adlı yapıtını okuyan şair Grigol Orbeliani, büyük bir heyecan ve coşku içinde "Gürcü dilinde bugüne kadar böyle bir yapıt görülmemiştir" demiştir.
        Aleksandre Kazbegi yapıtlarını okurlarına ulaştırma konusunda sayısız güçlükle karşılaşmıştır. Her şeyden önce acımasız Rus sansürüyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bilindiği gibi Elguca önce Droeba gazetesinde yayınlanmıştır (Bu kitap Ahmet Özkan tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 1973 yılında Elguca ile Mzağo adıyla yayımlanmıştır). Şöyle demiştir o yıllarda yazar bu konuyla ilgili olarak: "Bu yapıtı istediğim biçimde yayınlatmayı başaramadım. Yakında daha eksiksiz ve düzetilmiş biçimiyle çıkacaktır. Bununla birlikte o dönemin okuru bu eksiksiz ve düzeltilmiş nüshayı okuma fırsatını bulamadı. Gerçekten de Kazbegi Elguca'yı daha sonra kitap halinde bastırdı, ama sansür dağıtımı engelledi ve bütün kitaplar imha edildi. Bu yapıtın yalnızca birkaç nüshası tesadüfen korunabildi. Kitabın metni Droeba'da yayımlanmış olan metinden çok daha farklıdır. Kazbegi öteki yapıtlarının yayımlanması konusunda da benzer engellerle karşılaşmıştır.
        Yazar tiyatroyla da ilgilenmiş ve bir tiyatro trupuyla Gürcüstan’ı dolaşmış, ancak yaşamının bu döneminde ağır bir hastalığa yakalanmış ve Tbilisi’de kaldırıldığı hastanede ölmüş(10 Aralık 1893), doğduğu köy Stepantzminda’da (სტეფანწმინდე; bugün Kazbegi) toprağa verilmiştir.
        Kazbegi edebiyatla ilgilenmeye çok küçük yaşta, on iki yaşlarında başlamıştır. İlk şiiri Tsiskari (ცისკარი) gazetesinde çıktığında on iki yaşındaydı. On dört yaşında kahramanları annesiyle babası olan Eğitimciler adlı bir komedi yazdı. Yazar daha sonra bu komedide bazı değişiklikler yaptı ve bu yapıt 1880 yıllarında birçok kez sahnelendi. Yazmış olduğu birçok oyun arasında Arsena (არსენა) ve Kraliçe Ketevan (ქეთევან დედოფალი) sayılabilir. Öğrencilik yıllarında çeviri etkinliklerinde de bulunan Kazbegi Shakespeare’in Romeo ve Juliet'ini ve Lermontov’un birçok şiirini Gürcücüye çevirmiştir.
        Daha önce de belirttiğimiz gibi yazarın çobanlık yaptığı yıllar sanatının gelişmesinde çok belirleyici olmuştur. Bu yıllar büyük bir hayat okulu işlevi görmüştür onun için. Bu dönemde halkın gelenek ve göreneklerini, adetlerini, özlemlerini öğrenme olanağı bulmuş ve daha sonra yapıtlarına gereç oluşturacak sayısız halk efsanesini ve öyküsünü dinlemiş ve bunları hafızasına yerleştirmiştir. Gerçekten de onun Hevisberi Goça adlı romanındaki uyanan ilkbahar tablosu hafızalardan silinecek gibi değildir: "Doğa tanınmıyor artık. Rüzgârın uğultusu yerini tatlı, hoş mırıltılara bıraktı. Toprak yeniden ısındı, bitkiler yeniden canlandı, özsuyu hisseden ot yeniden doğruldu, güneşi yardıma çağırdı. Kar örtüsü çatladı, yollara bakmadan, boğazlardan gürültüyle ovaya doğru akan derelere dönüştü. Ağır yüklerinden kurtulan Kafkas Dağları doruklarını eğdiler ve omuzlarına beyaz brokar yerine yeşil bir kadife attılar. Çiçekler başlarıyla yumuşak, hafif işaretler yaparak uyandılar, sevgiyle mırıldanmaya başladılar. Bir güneş ışını, güzelliklerden tad almaya çalışarak sallanmaya başladı. Ama çiçekler, sık çalılar arasında, utangaç bir gülümsemeyle kaçtılar bakışlarından. Hiç yorulmayan ve boş durmayan arıdan gizlenemezler onlar yalnızca: yumuşak kadife ayaklarıyla kokulu çiçektozlarını toplamasına, o baharatlı hoş şeyi rengârenk kupalarda içmesine izin verirler...Hava sürekli neşeye, hayata davet ederek birbirlerini arayan kuşların cıvıltılarıyla doluyor."
        Kazbegi’nin yapıtlarında köylüler olağanüstü bir dinamizm içinde betimlenmiştir. Yazar doğanın yaşamını verirken bu yaşamı insan ruhuna bağlar ve böylelikle okuyucuda güçlü heyecanlar oluşturur.
        Şöyle diyor Aleksandre Kazbegi: "Ben ölü nesnelere meraklı değilim. Ne düşlerim, ne aklım, ne kalemim döner ölü, eylemden yoksun nesneye". Bu birkaç sözcükte çok derin ve doğru bir düşünce yatar. Onda doğa yaşamı insan yaşamının sürekli bir yansısıdır, insan yaşamıyla sıkı bir ilişki içindedir. Bilim adamları Kazbegi’nin doğa betimlemelerindeki bu yeteneğine hayret etmişlerdir hep. Kazbegi’de doğa insanın başına gelecek felaketi sanki önceden sezip, ona yardımcı olmak ister. Kazbegi’nin yapıtlarında doğa kahramanlardan biridir adeta. Onun yapıtları doğanın yaşamının kitapları gibidir.
        Kazbegi aşk temasına da önem vermiş bir yazardır. Yüreğin en gizli köşelerini çok iyi tanıyan bir insandır o. Yapıtlarında aşk duygusunu bütün ihtişamıyla sergilemiş, aşkı engel tanımayan, önünde hiçbir şeyin duramayacağı güçlü bir duygu olarak tanımlamıştır. Ona göre aşk insan yüreğinde bir ilkbahar fırtınası gibi patlar, gücüyle insanları canlandırır, akıllarına ve yüreklerine egemen olur, onları kimi zaman kahramanca eylemlere iter, kimi zaman da görevlerini unutturacak kadar kendilerinden geçirir.
        Kısaca söylemek gerekirse Aleksandre Kazbegi, Gürcü gerçekçi romanının kurucusudur. Olağanüstü yeteneğini edebiyatın bu türünde göstermiş ve okur kitlesi içinde büyük bir popülariteye sahip olmuştur.

mamuli, Ekim-Aralık 1997, Sayı 4


Şota Rustaveli ve "Kaplan Postlu Şövalye"
        Şota Rustaveli"nin (შოთა რუსთაველი) ünü, ancak ölümünden yüzyıllar sonra yayılmış, ama bu ün çok derinlere kök salmış ve yapıtının çevresinde eşsiz bir sevgi çemberi oluşmuştur. Rustaveli ölümünden üç yüz yıl sonra Gürcüstan"ın tüm şairlerinin rehberi olmuş, "Kaplan Postlu Şövalye" (ვეფხისტყაოსანი) adlı yapıtı bütün şiirleri besleyen bir özsu niteliği kazanmıştır. Rustaveli daha sonraki yüzyıllarda ülkesinin edebiyat dünyasını çok derinden etkilemiştir. 12. yüzyılın derinliklerinden gözleri kamaştıran bir güneş gibi fışkıran bu büyüleyici şahsiyet kimdir?
        Ne yazık ki şairin yaşamına ilişkin çok şey bilemiyoruz. Doğum tarihi de ölüm tarihi de bilinmemektedir. Rustaveli"nin yaşamı tıpkı Homeros"un yaşamı gibi efsanelerin sisleri içinde boğulup kalmıştır.
By: admin2

Şota Rustaveli ve "Kaplan Postlu Şövalye"

İsmail YERGUZ

        Şota Rustaveli'nin (შოთა რუსთაველი) ünü, ancak ölümünden yüzyıllar sonra yayılmış, ama bu ün çok derinlere kök salmış ve yapıtının çevresinde eşsiz bir sevgi çemberi oluşmuştur. Rustaveli ölümünden üç yüz yıl sonra Gürcüstan'ın tüm şairlerinin rehberi olmuş, "Kaplan Postlu Şövalye" (ვეფხისტყაოსანი) adlı yapıtı bütün şiirleri besleyen bir özsu niteliği kazanmıştır. Rustaveli daha sonraki yüzyıllarda ülkesinin edebiyat dünyasını çok derinden etkilemiştir. 12. yüzyılın derinliklerinden gözleri kamaştıran bir güneş gibi fışkıran bu büyüleyici şahsiyet kimdir?
        Ne yazık ki şairin yaşamına ilişkin çok şey bilemiyoruz. Doğum tarihi de ölüm tarihi de bilinmemektedir. Rustaveli'nin yaşamı tıpkı Homeros'un yaşamı gibi efsanelerin sisleri içinde boğulup kalmıştır.
Şota Rustaveli büyük bir olasılıkla Gürcü krallığının ve kültürünün en görkemli çağını yaşadığı 12. yüzyıl sonlarıyla 13. yüzyıl başları arasında yaşamış ve Gürcüstan'ın güneybatısındaki Rustavi (რუსთავი) köyünde doğmuştur. Eğitim ve öğrenimini Atoni'de tamamlamış, hemen hemen tüm Asya'yı dolaşmış ve kraliçe Tamara'ya (თამარ) çılgınca âşık olmuştur. Şair daha sonra büyük olasılıkla aşkına karşılık bulamaması nedeniyle keşiş olmuş ve Kudüs'te ölmüştür.
        Rönesans düşüncesine çok büyük katkılarda bulunan Gürcüstan'ın Dante'si diyebileceğimiz Rustaveli'nin adeta tüm evreni kucaklayan "Kaplan Postlu Şövalye"sinde peş peşe gelen imajlarla ufuk genişler ve gelişen tablolar güneş ışınlarının baştan başa kat ettiği bütün dünyayı kucaklar.
        "Yaşlı Arabistan kralı Rostevan (როსტევან) tahtını kızı Tinatin'e (თინათინ) bırakır. Bu olayın kutlanması amacıyla düzenlenen bir av partisi sırasında kaplan postlu esrarengiz bir şövalye çıkar ortaya ve daha sonra hemen ortalıktan kaybolur. Meraklanan ve heyecanlanan Tinatin, başkomutanı genç Avtandil'e (ავთანდილ) bu adamı bulması için emir verir. Avtandil âşık olduğu Tinatin'in gözüne girmek için canla başla çalışır ve kaplan postlu bu adamı bulur. Tariel (ტარიელ) adlı şövalye Avtandil'e hayat hikâyesini anlatır. Hindistan'da hüküm süren bir kraliyet ailesine mensuptur. Kralının kızı güzel Nestan'a (ნესტან) âşık olmuştur ve Nestan bir gün esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolur. Çılgına dönen Tariel prensesin peşine düşmüş, ama izine rastlayamamıştır onun. Başı boş dolaşıp durmuş, çöllerde tek başına ve umutsuzluk içinde kalmıştır. Tariel'in trajik kaderinden çok etkilenen Avtandil sevdiğini bulabilmesi için ona yardım teklifinde bulunur. Uzun araştırmalardan sonra ve Pridon (ფრიდონ) adlı üçüncü bir kahramanın da yardımıyla Nestan bulunur. Tariel ve Nestan Hindistan tahtına otururlar, Avtandil ve Tinatin ise Arabistan'da hüküm sürmeye başlarlar."
        Kısaca özetlemeye çalıştığımız Rustaveli'nin yapıtının ana fikri, akıl ve tutku, düşünce ve eylem arasındaki sonsuz çatışmadır. Şiirin baş kahramanı Tariel tutkuyu temsil eder ve Nestan'ın güzelliği ve çekiciliği yetmektedir ona. Nestan'ı ilk kez gördüğünde aklı başından gitmiş, kendisinden geçmiştir. O andan itibaren de hiçbir şeyin önemi kalmamıştır gözünde: şöhret, zenginlik, vatan...Nestan'ın hayali önünde her şey silinip gitmiştir, tek tutkusu Nestan'dır. Dünyanın bütün zevkleri aptalca ve boş gelmektedir ona. Öte yandan da bütünüyle eylemdir Tariel. Ama onun eylemine yön veren akıl değil tutkudur ve bu tutku onu zaman zaman büyük tehlikelerin içine atar. Çin'e savaş açar. Sevdiğinin nişanlısını öldürür. Aşkının nesnesine hoş görünmek için hiç düşünmeden her şeyi yapacaktır. Sevdiğinin esrarengiz kayboluşunu öğrendiğinde her şeyi unutur ve terk eder, onu aramaya koyulur. Dünyayı karış karış dolaşır ve ondan hiçbir ize rastlayamayınca büyük bir umutsuzluğa kapılır, dünyadan vazgeçer, insanlardan nefret eder. Issız bir yerde, vahşiler arasında ve bir yığın tehlikenin içinde yaşamayı yeğler... Tek başına ve başıboş dolaşır durur, kaderine ağlar. Deli olduğuna inanır ve kendi kendisini ölüme mahkûm eder. Bir aslanla bir dişi kaplanın kavgasına tanık olur ve bu olay aracılığıyla doğada bir aşk gösterisi yapıldığına inanır. Çok kaba davrandığına inandığı aslanı öldürür ve dişi kaplanı kucaklar. Dişi kaplanın dişleri de pençeleri de ürkütmez onu, ama hayvana boyun eğdiremez bir türlü  ve öldürmek zorunda kalır onu. Kendisi de aklında hep sevdiğinin anısıyla bayılır kalır orada.
        Kahramanın tutkusunun evrensel bir trajedi boyutlarına ulaştığına tanık oluyoruz burada!
Sevdiğinin Kaheti'de (კახეთი) bir kaleye kapatılmış olduğunu öğrenir öğrenmez yeniden dünyaya gelir Tariel. Tutkusu daha da şiddetlenmiştir. Korkunç bir öfke ve şiddetle kalenin kapısını kırar ve büyük acı ve sıkıntılardan sonra sevdiğini kollarına alır sonunda. Aşkın ve adaletin zaferidir bu.
        Kahramanlar insanlık için gereklidir. İnsanlığın ve yüzyılların önünde haklı çıkanlar hep kahramanlar olmuştur. Tariel insanlığın bu özlemlerini temsil etmektedir. Gençlik onda düşlerini ve gizli acılarını bulur. Tariel yaşlanmaz, sonsuz, bitmez tükenmez bir eylem içindedir o. Şiirin öteki kahramanlarından Avtandil de akıl ve tutku arasındaki bu çatışmanın içindedir ve tutkularına hakim olabilmesi için Tanrı'nın kendisine güç vermesini ister, yakarır Tanrı'ya. Her zaman galip gelir, çünkü kendi kendisine hakimdir. Onun kişiliğinin belirgin özellikleri esneklik, gayret ve çabadır. Dostluğa, onura, cesarete önem verir, en amansız mücadeleler içinde bile soğukkanlılığını yitirmez. Avtandil insanın kendine egemen olabileceğine inanır.
        Nestan çok güzeldir ve dünyada bütün ihtişamıyla hüküm sürmek ister. Sevgilisinden kahramanca eylemler bekler. Kendini umutsuz hissettiğinde ağlar ama aşkı söz konusu olduğunda kaplan pençelerini gösterir. Coşku ve tutku ışığını yakan ölümsüz dişiliktir o. Nestan aynı zamanda Tariel'in, kapatıldığı zindanın kapısını kıracağı günü bekleyen vatan sembolüdür.
        Şair, "bu İran efsanesini inci gibi avucumun içinde buldum" diyor. Konunun bir İran efsanesi olup olmamasının önemi yok. Rustaveli'nin yapıtı hem ulusal hem de derinlemesine insancıl bir yapıttır. Şiirde kesinlikle Gürcüstan'dan söz edilmediği bir gerçektir, ama bir kralın tahtını kızına bırakması Arabistan'da ya da İran'da değil Gürcüstan'da rastlanan bir olaydır. 1184 yılında kral III. Giorgi (გიორგი) kızı Tamara'yı bütün Gürcüstan'ın kraliçesi ilan etmiştir. Şiirde şu dizeleri okuyoruz: "Babası Tinatin'i getirdi, tahta oturttu, başına bir taç koydu, âsâsını ona verdi ve krallık pelerinini giydirdi." Bu bir Hıristiyan, Bizans ya da Gürcü törenidir. Müslüman dünyasında taç ve âsâ yoktur. Dolayısıyla Tinatin imajıyla anlatılan kraliçe Tamara'dır. Şiir o dönem Gürcüstan'ının nasıl bir bolluk, ihtişam ve soyluluk içinde yaşadığına tanıklık etmektedir. O dönemin Gürcü uygarlık ve kültürü olağanüstü insanidir, baskıcı ve boğucu değildir. Yüzeysel ve hafif bir uygarlık hiç değildir. Ve bu dönemde Batı'nın, İsa'nın mezarını "hak dininden olmayanların elinden almak" için Doğu'yla kanlı bir savaşa tutuştuğu dönemde Rustaveli'nin bu kanlı mücadelenin dışında kalması da ilginçtir. Hiçbir kültten yana tavır koymamıştır. Onun için dünyada  "bilinmeyen, açıklanamayan ve anlatılamayan" tek bir tanrı vardır. Bu tanrı evreni yaratmış ve insanlara bırakmıştır. Rustaveli yüce bir umut gibi sık sık tanrıyı ansa da onun yerine zaman zaman müthiş ve kör bir güç olarak tanımladığı doğayı da koyar. İnsan bu güce karşı koyabilmek için mücadele etmeli, acılar ve umutsuzluklar karşısında metanetli olmalı, vatanını gözetmeli, bütün dünya zevklerinin kaynağından sevgi ve dostluk üretmelidir.
        Rustaveli'nin olağanüstü zengin ahlaksal ve toplumsal ilkeleri, bir kez okunduktan sonra belleğine kazınır insanın. Onun tasarladığı uygarlık kavramı içinde özgürlük, adalet, onur duygusu, vatan sevgisi, mertlik vardır.
        Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Rustaveli ölümsüz duyguları, kaybolmaz bir gerçeği, dünya durdukça göreceğimiz sahneleri dile getirmiştir. Gürcü halkı tarihi boyunca  uğradığı felaketlerle kendisini sık sık ıssız bir adada yaşıyor hissetmiştir. Ama Rustaveli'nin yapıtını kazadan kurtarabilmeyi başarmıştır her seferinde. Bu yapıtı okur, içer, özümser, onun canlı soluğunu yakalar ve yaşamını sürdürür.

mamuli, Temmuz 1997, sayı 3


Yazarların Gürcüstan Anıları
15 Mayıs 2004 Cumartesi günü, Beyoğlu-Oyuncular Tiyatrosu’nda, Çveneburi Dergisi tarafından Çveneburi  Etkinlikleri kapsamında Demirtaş Ceyhun, Sami Karaören, Hayati Asılyazıcı ve Tuncer Cücenoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı, “Yazarların Gürcüstan Anıları, Gürcü Kültürü Üzerine Düşünceleri” konulu bir toplantı düzenlendi. Toplantıya katılan yazarlar anılarını anlattılar. Refik Erduran da bir mesaj gönderdi.
By: admin2

Yazarların Gürcüstan Anıları

Mustafa YAKUT
mustafa_yakut@yahoo.com

15 Mayıs 2004 Cumartesi günü, Beyoğlu-Oyuncular Tiyatrosu’nda, Çveneburi Dergisi tarafından Çveneburi  Etkinlikleri kapsamında Demirtaş Ceyhun, Sami Karaören, Hayati Asılyazıcı ve Tuncer Cücenoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı, “Yazarların Gürcüstan Anıları, Gürcü Kültürü Üzerine Düşünceleri” konulu bir toplantı düzenlendi. Toplantıya katılan yazarlar anılarını anlattılar. Refik Erduran da bir mesaj gönderdi.

SAMİ KARAÖREN

Önceleri yazı işleri müdürü, daha sonra makaleler redaktörü olarak yaklaşık kırk yıldır Cumhuriyet Gazetesi’nde bulunan Sami Karaören, gazetede seyrek yazmasına karşın 1989’da Gürcüstan gezisi dönüşü anılarını, hemen iki başlık (1-Sarp Kapısı Dostluğa Açılır, 2-Bilim ve Sanatın Merkezi Tbilisi) altında yayınladı. Türkolog Profesör Otar Gigineişvili tarafından organize edilen, Gürcüstan Gazeteciler Birliği’nin çağrılısı olarak gittikleri geziye eşi Mehçure Karaören, Nodar Dumbadze’nin çevirmeni olarak davet edilmişti. Mehçure Karaören 1968’de N. Dumbadze’nin Güneşi Görüyorum adlı eserini Almanca’dan çevirmiş ve E Yayınları’nca basılan bu kitap Türkçe’de Gürcü edebiyatının en önemli ilk örneklerinden biri olmuştu. Mehçure Hanım daha sonra Gürcüce’den çevrilen Dumbadze’nin diğer eserlerinin Türkçesi üzerinde de çalıştı ve son düzeltmelerini yapıp yayına hazır hale getirdi. Bunlardan Sonsuzluk Yasası ve Kukaraça 1990’da basıldı. Ben, Ninem, İliko ve İlarion, Güneşli Gece ve Beyaz Bayraklar ise yayınlanmayı bekliyor.
S. Karaören konuşmasında özetle, unutamadıkları bir gezi olduğundan Gürcülerin konukseverliğinden, kendilerine ev sahipliği yapan O. Gigineişvili’nin Türkiye , Yakıncağ Türkiye Tarihi ve Atatürk hakkındanki derin bilgisinden, Türkoloji’nin Gürcüstan’daki seviyesine hayran kaldığından söz etti.
Gürcüstan’da Türk dili ve tarihinin, Türk edebiyatının Türkiye’den çok daha ciddi bir tutum içinde okutulduğunu, bizim Osmanlı arşivimiz henüz tamamlanmamış durumda iken, orada  Bilimler Akademisi’nde  arşiv çalışmasının sonuçlanıp bitmiş ve Osmanlı arazi defterlerinin (Defter-i Mufassal Vilayet-i Gürcüstan) yayınlanmış olduğunu gördüğünü belirten S. Karaören, Gürcüce’de Türk edebiyatı için de; Gürcüstan’da, Nazım Hikmet’ten sonra en çok tanınan yazarların başında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Sabahattin Ali, Haldun Taner gibi isimlerin geldiğini söyledi. O dönemde bizim tutucu çevrelerin liselerin edebiyat kitaplarına almadığı yazar ve şairlerin Gürcüstan’da okutulduğunu sözlerine ekleyen S.Karaören, dönüşte o yazarların listesini yayınladığı zaman, Türkiye’deki yazarların çok ilgilendiğini “ Demek ki biz kendi ülkemizde okul kitaplarında yokuz ama komşumuz Gürcüstan’ın okul kitaplarında varız” diyerek çok sevindiklerini ifade etti.
Tbilisi’de Yazarlar Birliği’nin düzenlediği programlardan çok hoşnut kaldıklarını , N. Dumbadze’nin müze evinde, evin yöneticisi, Dumbadze’nin eşi Nanuli Hanım’ın sıcak ilgisini, yazarın birçok dile çevrilmiş yapıtlarının, aldığı ödüllerin, fotoğrafların v.s. çok güzel biçimde sergilenişini anlatan S. Karaören, halkın bir yazara olan bağlılığının böyle bir örneğini görmenin insana mutluluk verdiğini söyledi. Gürcüstan’da kendisini en çok mutlu eden şeylerden biri, her caddenin bir Gürcü yazarının adı ile anılması, heryerin Gürcü sanatçıların heykelleri ile süslenmesi idi.
“Gürcüler tarihsel olarak çok şanssız bir geçitte bulunuyorlar. Tarihsel olarak  çeşitli istilalara uğramışlar, buna karşın kendi ulusal karakterlerini korumuşlar. Gürcüstan birçok istila görmüş ama Gürcüler  (Gürcü ruhu) tutsak olmamış.
Gürcülerin, sanatın bütün dallarına karşı, edebiyata ve şiire karşı müthiş bir yakınlığı var. Gürcü sinema ve tiyatrosunun dünyada yeri var, özellikle saneye koyuşta.”

diyen S. Karaören,  Çveneburi Dergisi'nin kurucusu Ahmet Özkan’la kurduğu dostluktan, onun Gürcüstan kitabının öneminden, 1968’de basılan bu kitabın o dönem için çok aydınlatıcı olduğundan ve birçok dostuna tavsiye ettiğinden, piyasada bulunmayan bu kitabın yeni baskısının yapılmasının gerekliliğinden  sözetti. Oğlu İberya’nın burada olmasından memnun olduğunu, bir dönem Cumhuriyet’te çalışmasını sağladığı kızı Tamar’dan  epeydir haber alamadığını ifade eden  S. Karaören,  böyle değerli bir kişinin 1980’de  öldürülmesinden duyduğu üzüntünün büyüklüğünü, Gürcü kültür camiasında yarattığı boşluğun önemini ve onun anısının daima yaşatılması gerektiğini söyleyerek sözlerini bitirdi.

TbilisiREFİK ERDURAN

Toplantıya konuşmacı olarak çağrılan, ancak İstanbul dışında olduğu için katılamayan Refik Erduran’ın mesajı kısaca şöyle:
“Gürcüstan dostu dostlarıma merhaba!
Yazık ki Gürcü kültürü uzmanı değilim onun için, kendi kültür alanımızdaki duruma da ışık tutabileceğine inandığım iki anımı sizlere aktarmakla yetineceğim.
Sovyetler’in dağılmasından önce UNESCO-ITI Genel Merkezi’nin Tbilisi’de düzenlediği bir uluslar arası toplantıya katılmıştım. Delegasyon başkanları arasında Kuzey ve Güney Amerika’nın, Rusya’nın, Asya’nın dünyaca ünlü tiyatro yazarları, icracıları, yöneticileri, eleştirmenleri vardı.
Ev sahiplerimizin bize izlettirdiği temsillerden biri de Gürcü yönetmen Robert Sturua’nın hazırlamakta olduğu “Kral Lear” trajedyasının ilk yarısıydı.
O oyun, şiir gücünün yanısıra, Sheakspear’in en anlaşılmaz ve inanılmaz bulduğum yapıtıdır. Durup dururken dürüstlüğü ve sevecenliği besbelli kızını dışlayıp, krallığını iki melun kızına armağan eden, sonra dımdızlak kalınca dağ başlarında göğsünü bağrını poyraza açıp, saçını başını yolan Lear nasıl adamdır? Bu zırva ne anlama gelmektedir? Akıl erdiremezdim bir türlü.
Kafamdaki bilmeceyi Sturua’nın rejisi çözdü. Gürcü yönetmen yaşlı kralı sevecenlik düşmanı bir manyak despot gibi işlemişti. Karakter böyle çizilince herşey yerine oturuyordu.
Temsilin tartışıldığı bir toplantıda görüşümü bütün katılımcılarla paylaştım. Hepsi aşağı yukarı aynı düşüncedeydiler zaten. O günden sonra oyunu değerlendirirken hep Sturua’nın yorumunu hesaba katacaklarını söylediler. Ve izleyebildiğim kadarıyla öyle yaptılar.
Türkiye’ye dönünce izlenimlerimi bizim tiyatro alanımızın çeşitli kesimlerinde ünlenmiş kişilere de aktardım. Hiçbirinin Kral Lear anlayışında zerrece değişiklik olduğunu görmedim.
R. Sturua ülkemize de geldi. Dünyaca değerlendirilmekte olan bu büyük yorumcunun katkılarından Türk tiyatrosunda yeni bir atılım başlatmak için yararlanabilirdik. Vaktiyle Carl Ebert örneğinde görüldüğü gibi, Sturua’nın ülkemizde uzun süre çalışması, öğretmesi, günümüzün olgunlaşan koşullarında sahne sanatlarımızın yurtdışına açılışına yardım etmesi sağlanabilirdi.
Hiçbiri yapılmadı. Ne sanat çevrelerimiz, ne yöneticilerimiz, ne de medyamız ilgi gösterdi. Sessiz sedasız bir oyun sahneleyip gitti Sturua. Ondan başka ülkeler yararlandılar. Kanımca kaçırılmış önemli bir fırsattır.
İkinci anım bir başka değerli Gürcü yönetmenle ilgili. Birkaç yıl önce İstanbul Devlet Tiyatrosu’nca sahnelenen “Yemenimin Uçları” isimli, müzik ağırlıklı oyunum için yönetmen aranırken Aleksandre Kantaria adı gündeme geldi. Gürcüstan’da ulusal kişiliğe sıkı sıkı bağlı kalarak rejilerinde yerel müzikten ustaca yararlanmış olan bu genç yönetmen Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’nce davet edildi. Çok çarpıcı bir sahneleme gerçekleştirdi. O sayede Mehlika Balkan en başarılı kadın oyuncu kategorisinde ödül aldı. Uluslar arası Brest Festivali’ne katılan oyun Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Japonya gibi ülkelerden gelen toplulukların önüne geçerek büyük ödülü kazandı.
Kısaca demek istediğim; Dost Gürcüstan’ın sanat birikiminden yararlanmaya bakalım. Bunu yaparken onun kendi kişiliğine gösterdiği saygıdan ders alalım. Ve kendi kültür alanlarımızdaki kompleks, değerbilmezlik, umursamazlık ayıplarına artık son vermeye çalışalım lütfen.”


HAYATİ ASILYAZICI

Gürcüstan’a ilk giden yazarlardan biri olan H. Asilyazıcı ilk seyahatini 1967’de gerçekleştirdi. Kendisi de Gürcü(Megrel-Laz) kökenli olan yazarın daha sonra birçok kez gittiği Gürcüstan anıları daha çok Gürcü tiyatrosu ve Robert Sturua ağırlıklı. Konuşması kısaca şöyle:
“Sevgili konuklar, 1965’te Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında kültür anlaşması imzalandı. Ondan sonra karşılıklı yazarlar kültür-sanat insanları gidip gelmeye başladılar. Ulaşım Moskova üzerinden oluyordu. Türkiye ile Moskova arasında uçak seferleri henüz yoktu. O nedenle genellikle vapurla Odessa’dan Moskova’ya gidiliyordu. 1965’te Moskova’dan ilk kez Konstantin Simonov geldi. Sonra Radi Fisch ve Başkırdistan’dan Kerim Mustafayev geldi. 1966’da içlerinde Nodar Dumbadze’nin de olduğıu on ünlü Sovyet yazarı Türkiye’ye geldi. Bunlardan sonra Türkiye’den 1967’de Aziz Nesin, Melih Cevdet, Yaşar Kemal ve Nevzat Üstün çağrılı olarak Moskova’ya gittiler. Yaşar Kemal, o ünlü “Ulan allahsızlar, komünistler Moskova’ya! dediniz, dediniz işte gidiyoruz Moskova’ya!” sözünü bu Odessa Vapuru’nda  söylemişti.
Benim ilk seyahatim de 1967’de gerçekleşti. Sahne sanatlarını incelemek üzere davet edilmiştim. Önce Moskova’ya sonra Kafkaslar’a gittim. Moskova’da ki programlardan sonra uçakla Tbilisi’ye gittik. İstanbul – Moskova arasında uçak yoktu fakat Moskova ile bütün Sovyet kentleri arasında uçakla ulaşım çok yaygındı. Tbilisi’de bizi çok güzel karşıladılar. O konukseverliği, atayurdum Samegrelo’daki, Zugdidi’deki o günleri hep anımsıyorum. Tbilisi’de ilk işim tiyatro, opera, bale incelemeleri oldu. Rustaveli Tiyatrosu ve Marcanişvili Tiyatosu iki temel tiyatro. Gürcülerin eski Yunanlılarla ilişkileri vardı. Pontus dağıldıktan sonra Rum ailelerin birçoğu oraya göçtü. Sanatta, kültürde büyük etkileşim oldu. Rejisör Arçil Çikartişvili ile tanıştık. Sonra dostluğumuz gelişti. Robert Sturua, o zaman çok genç bir rejisördü. Sturua,
Hanuma(Hanım) diye bir oyun yapmış, Gia Hançeli’nin müziğiyle. Kafkas Tebeşir Dairesi’ni yeni bir yorumla çalışmış. Onları izledik. Daha sonra S. Zakariadze’nin başrolü oynadığı Güneşi Görüyorum’u gördük. Tiyatrolar, repertuar tiyatrosuydu ve iki hafta kaldığınızda 7-8 oyun görebiliyordunuz. Zakariadze, Askerin Babası filmindeki baba rolündeki Gürcü aktör, Kreon rolünde de olağanüstü bir oyun sergiliyordu. Onun bu üstün yetenekli aktörlüğü, saygınlığı, halk artisti oluşunun yanısıra Askerin Babası rolüyle de o dönemin çok önemli ödüllerinden biri olan Lenin Ödülü’nü almıştı. N. Dumbadze de Lenin Gençlik Ödülü’nü ve başka ödülleri almıştı. Bunlar olağanüstü insanlardı.
Robert Sturua’nın
Kral Lear’i İstanbul Kültür ve Sanat Festivali’ne katıldı. AKM’de oynadı ve çok büyük ilgi gördü. Sturua’nın sahnelemeri Uluslararsı Kongre’de çok beğeniliyordu. Batı yeni keşfediyordu. Sheakspear’e farklı yorumlar, İngilizlerin yaptığı yorumlardan farklı yorumlar getiriyordu. İşte Kral Lear bu nedenle İngiltere’ye çağrıldı ama sadece onunla yetinilmedi, ders kitabı, oyunu olarak da konservatuarda okutuldu. Sonra Hamlet’le gidildi. Birçok Sheakspearlerini İngilizler çağırmaya başladılar. Kral Lear’daki yorum, hiçbir zaman dünyada yapılmamış bir yorumdu. Herşey, Kral herşeyini kaybedince, o diktatörlüğüyle yüz yüze kaldığı zaman –kral çıplak gibi bir şey- böyle soytarısıyla ortada kaldığı zaman işte bu sonunda o krallığın bir çöküşü var;  o dekor çöküyor. İşte o buluş, o dekorla, kostümle ve müzikle bu olayı bütünleyen bir reji ortaya çıkıyor ve bunun dünyada büyük yankıları oldu. Ondan sonra çok yoğun biçimde Sheakspear oyunlarını sahneye koyma önerileri aldı. İspanya’ya gitti. Yunanistan’da da sahneye koydu. Almanya, İtalya ve İngiltere’de devamlı onun oyunlarına büyük ilgi gösterildi Sheakspear konusunda. Dört senedir Moskova’da Satirikon Tiyatrosu’nda Sturua’nın Hamlet’i oynanıyor. Hamlet’de Sturua, Hamlet’i birinci planda tutmamıştı. Oradaki Hamlet de İngilizler’in yorumladığı Hamlet’den farklı. Normal, genç bir Hamlet’e, Sturua, Satirikon  Tiyatrosu’nun yönetmeni olan aktöre oynatmıştı. İngiliz yönetmenler de tabii ki Sturua vari yorumlara başladılar. Sheakspear dünya yazarı ama önce kendi yazarları.
Sturua, şimdi Türkiye’de
Hamlet yaptı. Ankara’da 8 Mayısta oynadı. Tiyatro Festivali’nde İstanbul’da oynayacak. Gürcü Tiyatrosu yönetmenlerinden yararlanılması önemli bir konu. Cüneyt Gökçer Bilkent Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nün başına geçince Robert Sturua’yı davet etti. Bir reji bölümü açıldığını ve onu kendisinin yönetmesini teklif etti. R. Sturua gerçekten geldi, birkaç ay kaldı, yönetti ve oradaki eğitimin esaslarını, temelini oturttu. Sonra seçtiği en iyi asistanlarını, yönetmen olan asistanlarını yerine bırakarak gitti. Şimdi onlar devam ediyorlar. Yani Refik Erduran’ın mesajında dediği gibi kimse R. Sturua’nın bu büyük rejisörlüğüne sırt çevirmiş değil. Türkiye, Bilkent olabildiğince yararlanmaya çalışıyor. Ama ne kadar yararlı olabildiğini zaman içinde göreceğiz.
R. Sturua
Kral Lear’dan sonra Kafkas Tebeşir Dairesi’ni de getirdi. İstanbul’da sahnelendi. Bazı uzmanlar Brecht’den daha iyi sahneye koyduğunu söyledi. Tabii Ortodoks Brechtçiler buna biraz tepki gösterdiler. Basın toplantısında bu gündeme geldiğinde R. Sturua mütevazi bir şekilde “Bu Kafkas Tebeşir Dairesi’ndeki Kafkas masalı unutmayın ki bizim masalımızdır. Onu bizim daha iyi bilmemiz doğal değil mi?” diyerek cevapladı.
1967’den sonra 1987’ye kadar birçok defalar Sovyetler ve Gürcüstan gezilerim yine daha çok sahne sanatları ağırlıklı oldu. En son 2001’de gittim.
1987’de Gürcüstan’ın ulusal önderi İlia Çavçavadze’nin 150. doğum yıldönümü jübilesine katıldım. Grupta Türkiye’den Tahsin Saraç, Fakir Baykurt, Aziz Çalışlar da vardı.
Gürcü edebiyatı, Gürcü müziği, Gürcü tiyatrosu bir bütün gibidir ve bütün dünyada, heryerde saygın bir yeri vardır. Rusya’ya ilk gittiğimde bana “Gürcüstan bir tiyatro cumhuriyetidir” demişlerdi. Ama şimdi ekonomik problemleri, sıkıntıları var. Rustaveli Tiyatrosu yanmış. Tarihi bir yer. Onun onarılması, restorasyonu ne kadar sürer belirsiz. Şu anda R. Sturua’nın orada tiyatrosu yok.

Demirtaş CeyhunDEMİRTAŞ CEYHUN

Demirtaş Ceyhun 1987’de Gürcüstan’a gitti. Dönüşte yazdığı Bütün Dünyadan Özür Diliyorum kitabı 1988’de basıldı. Bu kitap, Tbilisi’de, Gürcüstan Yazarlar Birliği Başkanı Giorgi Tsitsişvili’nin tamadılığındaki Gürcü sofrasındaki  Bütün Gürcü Halkından Özür Diliyorum diye başlayan ve gelişen konuşmaları içerirken Gürcüstan ve Gürcü kültürü için önemli değerlendirmeleri kapsadığından Türkolog Lia Çlaidze tarafından yapılan özet çevirisi 28.11.1990 tarihli Gürcüstan Edebiyatı(Literaturuli Sakartvelo) Gazetesi’nde yayınlandı. Ve bu kitabından dolayı Demirtaş Ceyhun Gürcüstan Ansiklopedisi’ne alındı.
D. Ceyhun’un konuşması özetle şöyle:
“ Ben içkiyi seven bir insanım. Moskova’ya gittiğimde çok iyi dostum Dağıstanlı ünlü şair Resul Hamzatov vardı. Mihmandarım da Vera Fevanova idi. İçkili bir öğlen yemeğinden sonra Resul, Vera’ya döndü,” Vera Demirtaş akşama ne yapıyor?” dedi. Vera da “Demirtaş akşama tiyatroya gidecek” dedi. Öyle deyince Resul “Vah vah vah” dedi. Moskova’ya yeni gelen bir misafir eğer tiyaroya gidiyorsa onun haline “vah vah vah” derlermiş. “Demek ki kimsesi yokmuş”. Resul, “Olur mu öyle şey. Demirtaş’ın bir sürü arkadaşları var, Demirtaş hiç tiyatroya gider mi?” dedi. Beni alıp bir restorana götürdüler, bir şeyler içmeye. Ondan sonra da gittiğim yerlerde hiç tiyatroya gitmedim. Onun için Hayati gibi size tiyatro anlatacak değilim. İçki sofralarını anlatacağım.
 Ben 1987 yılında ilk defa Tbilisi’ye gitmek fırsatını buldum. Tbilisi’ye gitmemi gerektiren iki neden vardı. Türkiye’de iki kişiden bol miktarda Gürcüstan hikayesi dinlemiştim; biri ünlü Sovyet şairi Yevtuşenko idi, diğeri Aziz Nesin idi. Yevtuşenko o sıralar bir Gürcü kızıyla beraberdi. Yirmi dört saat Gürcüstan anlatıyordu. 1985 yılında Türkiye’ye gelmişti. Burada İstanbul Kitap Fuarı’na çağırmıştım ben. Onbeş gün beraber kalmıştık. O da içkiyi çok seviyordu. Her akşam bir yerlerde sofrayı kuruyorduk ve o başlıyordu Gürcüstan, Gürcüstan diye anlatmaya başka bir şey anlatmıyordu.
 Aziz Nesin’den de birçok Gürcü hikayesi dinlemiştim. A. Nesin’e göre Nodar Dumbadze Türkiye’ye gelmiş. A. Nesin’in de bulunduğu bir yerde, N. Dumbadze’ye “
Seni bir Türk yazarı ile tanıştıracağız” demişler. Dumbadze demiş ki; “Ben, A. Nesin’den başka Türk yazarı ile tanışmam. Önce A. Nesin ile tanışırım sonra öteki Türk yazarlarıyla tanışırım.” 
 Gürcüstan’da da bana birçok hikaye anlattılar. Onu da N. Dumbadze anlatmış orda. A. Nesin Gürcüstan’a gittiğinde “
Seni bir Gürcü yazarla tanıştıracağız” demişler. O da “Ben ancak önce N. Dumbadze ile tanışırım, sonra diğer yazarlarla tanışırım.” demiş.
 Aziz Nesin çay hastasıydı, günde yirmi bardak çay içerdi. A. Nesin’in anlattığı bir diğer güzel hikaye de şöyle:
 “ Beni Tbilisi Havaalanı’na indiğimde iki yazar beni karşıladı. Beni aldılar. Uçaktan iner inmez çay istedim. “
Çay kolay” dediler. Otele geldik. “Çay” dedim.  “Hele sen eşyalarını bırak gel çay kolay” dediler.  İndim, geldim. Masayı kurmuşlar, şarapları açmışlar sabah sabah. Ya, çay dedim. “Çay kolay sen hele hoşgelmişsin! Şerefe!” dediler. Şarapları doldurdular, başladık şarap içmeye . “Ya çay” diyorum. “Çay kolay hele biraz şarap içelim, çıkalım yolda biraz yürüyelim.” Çıktık. Giderken şöyle bir göl kıyısı gibi bir yere geldik. Orada da yine şaraplar açıldı. Devam ettik. Artık üç-dört günüm nasıl geçti bilmiyorum. O boynuzla hadi şerefe, hadi şerefe derken ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir hatırlıyorum, havaalanında Tbilisi’den dönüyorum. Gazeteciler havaalanında sordular. “Nasıl buldun Gürcüstan’ı?” diye. “Gürcüstan benim için kocaman nakışlı bir tavan” dedim. “Lık lık lık içip tavana bakmaktan başka yer göremedim.”
 1985 yılında Gorbaçov nükleer silahlarla ilgili bir morotoryum ilan etmişti. Tabii batı dünyasının bunlaran fazla haberi yoktu. Nükleer silah stoku öyle boyutlara gelmişti ki, artık dünya kaldıramayacaktı. Nükleer silahlar dünyayı yok edecekti. Artık Nükleer silah yapımını durduralım dedi Amerika’ya. Gorbaçov bunun için bir yıl morotoryum ilan etti, ABD’den ses seda yok. Altı ay daha uzattı, yine sonuç yok. ABD bu sırada yine nükleer denemelere devam etti. O bir buçuk yıl içinde ki denemeler sırasında bilgisayar teknolojisi, dijital teknolojisinde büyük sıçramalar yaptığı için de Sovyetler Birliği’ne fark atmıştı. Zaten ekonomik sıkıntılar içerisinde olan, denemeleri de durdurmuş olan Sovyetler Birliği zor durumdaydı. Ne yapacağını bilemeyen Gorbaçov bütün dünyadan bin ikiyüz küsür kişiyi, yazarlar, çizerler, aktörler vs. ünlüleri Sovyetler’e çağırdı. Moskova’da büyük toplantılar gerçekleşti. Kimler yok tu ki! Ünlü yazarlar, şairler, sanatçılar, modacılar, işadamları.
Dünyanın geleceğini nasıl kurtarırız? konusuydu gümdemde. Unutulmaz anılar yaşadım. Mesela orada, Kremlin’de Gregory Peck ile beraber oturduk. Yevtuşenko’nun evinde Maria Schell ile içki içtim.
 
Moskova Forumu  bittikten sonra, bana dediler ki; “Biz, yazarları bir hafta daha ağırlamak istiyoruz. Seni de istersen Leningrad’a istersen Tbilisi’ye göndereceğiz.” Ben Yevtuşenko ve Aziz Nesin’i  hatırlayıp hemen Tbilisi dedim. Bir Japon, bir Kamboçyalı, bir Filipinli, bir Vietnamlı ve bir Fransız da Tbilisi demiş. Hep beraber Tbilisi’ye gittik. Bizi karşıladılar. Tabii ki ben “çay” demedim. Ama dememe de gerek yoktu, şarabı vurdular. Başladık boynuzla içmeye.
 O bir hafta inanılmaz güzellikte geçti. Size şunu söylemek isterim; ben Anadolulu değilim. Yani Anadoluluyum ama atalarım Türkmenistan’dan gelmişler, Yörüğüm. Zaten kaşımdan, gözümden, tipimden Yörük olduğum belli. Bilmiyorum siz atayurdunuzu gördünüz mü? Ben hem sizin atayurdunuza hem de kendi atayurduma gitme fırsatı buldum. O bakımdan karşılaştırarak söyleme imkanı var. Ben atayurduma bir daha dönmek istemem, iyi ki buradayım. Onlar bir adım öteye gidememişler, hala göçebeler, hala yörüklük devam ediyor. Aşkaabat’ı gördüm. İki defa gittim Aşkaabat’a. Kazakistan’a, Özbekistan’a, Azerbeycan’a ve Dağıstan’a da gittim. Oldukça inceleme, karşılaştırma imkanım oldu. Size dürüst bir tanık olarak söyleyeyim; atalarınız ve ata memleketiniz hala olağanüstü güzel ve olağanüstü yetenekli ve başarılı. Beni Gürcüstan’da çok şaşırtan yani bu kitabı yazmama neden olan bir toplantı olmuştu:
 Ben, uzun süreden beri, 1980’li yıllardan beri “
Biz kimiz?” sorusunun cevabını araştırmaya başlamıştım. Kenan Evren’in darbesinin yıllarından beri. O Kenan Evren’in bu ülkeye, halka yaptığı ihanetten ben de payımı aldım, epey mağdur oldum. Türkiye’yi en az elli yıl, yüz yıl geriye götürdü. Bütün icraatıyla ülkeyi perişan etti,çağdaş, laik cumhuriyeti hızla şeriatçı bir devlet yoluna soktu. Yani bugün şeriatçılar iktidara geliyorsa bunun altında K. Evren’in parmağı var. Yani ben 22-23 yıldır roman-hikaye yazmayı bir tarafa bıraktım. Bu “Biz kimiz”  sorusunun cevabını araştırdım. Hala bulamadım.
 Bu
Biz kimiz? Sorusu ilk defa Gürcüstan’da kafama dank etmişti. Niye dank etti? Bizi bir gün Tbilisi’den aldılar, yüksek bir tepenin üstünde kartal yuvası gibi bir yerdeki muhteşem, eski  bir kiliseye götürdüler. ‘5. yüzyılda yapılan ilk Gürcü kiliselerinden en büyük Ortodoks kiliselerinden, biz yaptık’ dedi, bizi gezdiren ev sahibimiz. Ben şöyle bir baktım,  kilisede ne mozaik var ne de fresk. Ortodoks kilisesi deyince gözümün önüne hemen Ayasofya, Kariye falan gelir. Bunun için ben de ‘En eski ve büyük diyorsunuz, peki ama freskler ve mozaikler nerede?’ diye sordum. O şöyle bir bana baktı, ‘5. yüzyılda mozaik, fresk yoktu.’ dedi. Öyle deyince ben de durakladım. Var mıydı yok muydu, hangi yüzyılda başlamıştır, bilemedim. Şöyle bir kuşkuyla baktım. Yani Ayasofya’dan veya Kariye’den çok mu eski diye öyle bir bocalama geçirdim. O da kuşkulandı. Galiba ‘Ben attım’ diye düşündü, attığının farkına vardı. ‘Canım, varmış ama barbarlar yıkmışlar.’ dedi. Barbarlar deyince, eyvah dedim. ‘Yine Türkler yıkmışlar’ diyecek diye korktum. Yani sorduğuma soracağıma bin pişman oldum. ‘Kim bu barbarlar?’  dedim. ‘Araplar’ dedi. ‘Oh be!’ dedim. Niye oh be dediğimi sordu. ‘Türkler diyeceksin diye korktum’ dedim. ‘Oo, Türkler için fresk, mozaiğin lafı mı olur? Türkler bizim ikibinbeşyüz kilisemizi yıktılar’ dedi. İşte bu olay, Biz kimiz? sorusunu kafama dank ettiren olaylardan biri oldu.
 Bir akşam Gürcüstan Yazarlar Birliği Başkanı G. Tsitsişvili’nin evinde güzel bir sofra kuruldu, bir kuş sütü eksikti. Hemen kendisi tamada oldu. Tost(şerefe) ile konuşmalar başladı. Tamada nedir, tost nedir, içki sofrası, Gürcü gelenekleri nedir? Bize anlattılar. Tamada esprilerle konuşurken ‘Aramızda Kamboçyalı var, Filipinli var, Fransız var, bir de Türk var. Bu Türkler Gürcüstan’a hayra gelmezler. Bütün tarihleri boyunca bu Türkler kızlarımızı kaçırmak için gelmişlerdir. Ben bu Türk’ün buraya gelmesinden kuşkulandım. Siz biliyor musunuz? Türkler Nato’ya neden girdi? Çünkü Nato bir Gürcü kızı ismidir. Bu Türkler işte Nato’yu Gürcü kızı sanıpta girdiler’ dedi.
 Karşılıklı atışmalarla, sohbetlerle saatlerce süren çok keyifli bir toplantıydı. Ben de o toplantıda uzun konuşmalar yaptım.
Bütün Dünyadan Özür Diliyorum kitabımı o toplantının esiniyle yazdım. Kitaptaki konuşmaların tümü orada geçmedi tabiki. Bir kısmı hikaye, kurgu.
 Gürcüstan edebiyatı, müziği, tiyatrosu, özellikle sineması Sovyetler Birliği cumhuriyetleri içerisinde birinci sıralardaydı. Gürcü dili ve kültürü çok gelişmişti. Örneğin, Türkmenistan’da öyle tiyatro  miyatro, edebiyat söz konusu değildi. Azerbeycan da öyle. Örneğin, Azerbeycan’da iyi bir şair bulmak çok zordur, yoktur. O Azerilerin şiirlerine baktığınız zaman, hala, 1910’lu, 20’li yıllardaki koşma tabir ettiğimiz halk şiiridir söz konusu olan, sözlü edebiyattan öteye gidememiştir. ‘Aslan görirem korkmirem, Kaplan görirem korkmirem ama nerde bir müselman görirem korkirem’ tarzında tekerlemeler yani veciz sözlerdir. Şiir hiç yanlarından geçmemiştir. Romanda da öyle. Edebiyatta, romanda bir şey bulmak mümkün değildir. Türkmenistan’da, Özbekistan’da falan hiç yok. Yani S. Birliği sırasında bazı yetenekli kişileri Süleymanov’u, Cengiz Aytmatov’u falan ön plana çıkarmışlar. Ana neden anadille ilgili.
 Dante, insanlık tarihinde ilk kez din diline, yani Latince’ye karşı anadilini savunmuş. Yani dini kendi diliyle, kendi diline göre çalışmış. Rönesansın başlangıcı dilin ulusallaştırılması ile de ilgilidir. Dili ulusallaştıran toplumların sıçrama yapması, gelişmesi mümkün olmuştur. Şayet anadile geçemiyorsanız, yine din dilinin egemenliğinde, bir başka dilin egemenliğinde kalıyorsanız bir şey yapmanız mümkün değil. Bunun tipik bir örneğini ben araştırmalarım sırasında gördüm, dehşete kapıldım. Bizim tarihçilerimizin hemen hepsi Hanefi olduğu için, yani Anadolu’da yaşayan Oğuz Boyları, Türkler, Türkmenler, Orta Asya’dan gelen kavimlerin tamamı hep caminin kontrolünde olduğu için, okuma-yazma bilen olmadığından, okuma-yazmayı sadece cami uleması, cami imamları, Hanefiler bildiği için Osmanlı tarihini Hanefiler yazmışlar, çarpıtarak yazmışlar. Prut Savaşı, Baltacı-Katerina çirkin palavrası bunun örneklerinden sadece biri.
 Büyük Petro’yla ilgili olarak, bizim tarihlerde Deli Petro derler. Ama bütün batı tarihlerinde Büyük Petro denir. Büyük ile Deli Petro arasındaki farkın nereden kaynaklandığı çok ilginç. Bizim tarihlerde ‘Petro prensliği sırasında Hollanda tersanelerine gitmiş. Orada Batı’daki teknolojiyi görmüş, teknolojiyle beraber gelen çalışma disiplinini görmüş. Kendi ülkesine hem o teknolojiyi, hem çalışma disiplinini getirdiği için 1780’lerden sonra Ruslar büyük gelişme göstermişler’ denir. Olur mu öyle şey? Yani bir tek teknolojiyi önemsiyorlar. Bir tek teknolojiyi getirmekle olsa; Vehbi Koç’lar, işte Japonların Sony’sinin teknolojisini, Almanların Bosch’unu alıp burada üretiyor. O zaman Türkiye hemen sanayi toplumu olurdu. Yani bir toplumun mentalitesini değiştirmediğiniz sürece, toplumsal bilinç değişmediği sürece, o toplum öyle sanayileşmeyle falan ilerleyemez. Ha, ne yapmış Büyük Petro? 1690’da Çar olmuş, 1715’lerde bizim
Lale Devri döneminde ilk büyük reformunu yapmış. Nedir o reform? O tarihe kadar bütün Rus-Ortodoks kiliselerinde ibadet eski Yunanca, İncil eski Yunanca idi. Fransız Devrimi’ne kadar yeryüzündeki bütün eğitimler din kontrolünde idi. Eğitim tamamen dinseldi ve devletlerin öyle halkı eğitmek diye bir görevi yoktu. B. Petro ilk kez kilisenin dilini değiştirip, İncil’i Rusça’ya çevirtip, ibadeti Rusça’ya çevirip artık dini ulusallaştırıp, ulusal bir din haline getirip, eğitimi de Rusça yapmaya başladığı için !8. yüzyıl başlarında başlayıp yüzyıl sonunda ve 19. yüzyılda Rusya’da çok büyük bir sıçrama, ilerleme gerçekleşmesi mümkün oldu.
 Ne yazık ki biz ulusallaştıramadığımız için bir sıçrama yapamamışız. Gürcüler, bizden bir adım önde olarak dini de ilk ulusallaştıran kendi diline çeviren halklardan biri. O bakımdan Gürcülere hayranım.
 Şiir ve edebiyattan bahsedersek, Osmanlı’da,  bizim edebiyatta şiir divan şiiridir. Ama 19. yüzyıl başına geldiğimiz zaman divan şiiri bitmiştir. Divan şiirinin yerine Osmanlı yeni bir şiir koyamamıştır. Ancak Tanzimat’tan sonra 1850-60’lardan sonra Ziya Paşa, Namık Kemal gibi şairlerle şiir konulmaya çalışılmıştır. Ama bugünki ölçülerle baktığımız zaman, N. Kemal’e, Z. Paşa’ya şair dememiz çok zordur aslında, ama o dönemin şairleridir, edebiyat tarihinde yerleri vardır. Hatta Tevfik Fikret’e baktığınız zaman şiirden çok nesir bulursunuz. Nitekim o yıllarda mensur şiir diye yeni bir kavram türetilmiştir. Yani şiirden kaçıp hikayenin içinde şiir, hikayemsi şiir, düz yazı şiir. Mustafa Kemal de onlardan birisidir. Mustafa Kemal’in
Nutuk’u aslında bir mensur şiirdir. M. Kemal bir Tanzimat aydını olduğu için, N.Kemal’den, Z. Paşa’dan, T. Fikret’den çok etkilendiği için Nutuk’u yazarken değişik bir uslüp, değişik bir dil kullanmıştır. Nutuk’taki dil 1927’lerin Anadolu’da konuşulan dili değildir, divan şiirinin dilidir. Bir anlamda Tanzimat edebiyatının dilidir. Farsça, Arapça ağırlıklıdır.Bunları niye anlatıyorum? O şiiri, divan şiirini kaybettiğiniz zaman yerine yeniden şiir  yakalamanız çok zor olabilir. Nitekim bu mensur şiir yerine Cumhuriyet döneminde yeniden şiiri yakalayabilmek için Nazım Hikmet’lerin, Orhan Veli’lerin şiirine gelebilmek için bir dönem geçirilmiştir: Hececiler Dönemi. Halk şiiri ağırlık kazanmış, halk şiiriyle bir dönem geçirilmiştir.
 Azerbeycan edebiyatına baktığınız zaman 1920’li 30’lu yıllarda Türk edebiyatının geçirdiği
Hececiler aşamasında kalmış bir şiir var karşımızda. Yeni bir şair bulamıyorsunuz. Düzyazıda da öyledir, romanda da. Ben onların romanlarını, romancılarını yakından tanıdım. Bizim edebiyatımızla kıyaslayarak söylüyorum. Bugünkü Türk edebiyatının, şiirinin, romanının, hikayesinin bulunduğu düzeyle, Azeri romanının, şiirinin, hikayesinin bulunduğu düzeyi karşılaştırdığım zaman komik buluyorum. Ama aynı şeyi Gürcüler için söyleyemiyorum. Gürcü edebiyatının, romanının, şiirinin düzeyi ortada. Güçlü ve evrensel bir düzey yakalamış. Azerbeycan’da, Özbekistan’da, Kırgızistan’da, Kazakistan’da edebiyatın, şiirin, düzyazının bu düzeyde kalmış olması anadillerinin olmamasındandır.

Tuncer CücenoğluTUNCER CÜCENOĞLU

       Oyunları birçok dile çevrilmiş ve birçok ülkede sahnelenmiş olan Tuncer Cücenoğlu 2000 yılında Gürcüstan’a gitti. Batumi Drama Tiyatrosu’nda sahnelenen Matruşka adlı oyunu için Gürcüstan’a davet edilen T. Cücenoğlu’nun konuşması kısaca şöyle:
 “ 1980’li yıllarda dostum Hayati Asilyazıcı bana iki ülkenin tiyatrosunun çok önemli olduğunu söylemişti; biri Gürcüstan diğeri Polonya tiyatrosu. Ben bunlar üzerine biraz yoğunlaşmaya başladım, fakat Gürcü ve Polonya tiyatrosunu örnekleriyle görme şansım çok sonraları oldu. Gürcü tiyatrosunu ilk kez 1992 yılında İstanbul Tiyatro Festivali’ne gelen R. Sturua’nın Kral Lear uygulamasını izleyerek gördüm. Nitekim ilk defa Gürcü tiyatrosunu gördüğüm zaman müthiş dehşete kapıldım; oyunculuk mükemmel. Sahneye koyma, yorumlama, yıllar önce yazılmış bir teksti o günkü dünyanın içinde bulunduğu bir sistemin çöküşüyle örtüştürerek dekoruyla, kostümüyle, herşeyiyle çökertip bitirmesi, çok ilginç.
 1996’da Gürcüstan’dan Türkolog Lia Çlaidze ile iki ünlü yazar Otar ve Tamaz Çiladze İstanbul’a gelmişlerdi. Onlarla tanışma şansım ve kurduğumuz diyalog daha sonra meyvalarını verdi.
 Karadeniz’de kıyısı olan ülkelerin, yani Romanya, Bulgaristan, Azerbeycan, Ermenistan, Gürcüstan, Ukrayna, Rusya’nın katıldığı programlarda ülkeler birer oyunlarını sergiliyorlar. Yakın zamanlara kadar bizim komşularımızla ilişkilerimizin yolunun hep kapatılmış olduğunu düşünürsek, bu festivaller güzel olaylar. Orada bir Gürcü topluluğu, Batumi’den gelen parmak tiyatrosu vardı. Ben onları izlediğim zaman doğrusu hayran kaldım. İnanılmaz bir şey, bu insanlar çok özgün, meselelere çok evrensel bakıyorlar ve çok farklı keyifli hikayeler anlatıyorlar. Tamamen parmaklarla yapılan bir tiyatro. O oyunun yönetmeni ve tiyatronun sahibi Beso ile tanıştım ve onlara İngilizce’ye çevrilmiş oyunum
Matruşka’nın kitabını verdim.
Bu arada Gürcüce ve Türkçe oyun çevirileri konusunda gelişmeler oldu. Hacer Özkan arkadaşımız birkaç Gürcü oyun yazarının oyunlarını Türkçe’ye çevirdi. Daha sonra bana güzel müjdeler geldi. Lia Hanım birkaç oyunumu Gürcüce’ye çevirmiş. Önce
Helikopter çevrilip basılmış, arkasından da başka oyunlarım ve diğer arkadaşlarımızın oyunları. Fakat sürpriz Batumi’den geldi. 2000 yılı başlarında ‘Sizin Matruşka oyununuz Batumi Dram Tiyatrosu’nda sahnelenecek, sizi davet ediyoruz’ diye haber geldi. Hemen apar topar kalktım. Önce Trabzon’a, oradan da Sarp’a. Sınırdan beni aldılar. Beni inanılmaz bir sıcaklıkla karşıladılar. Çok hoş anılarım oldu.
Benim
Matruşka oyunum hatırladığım kadarıyla yedi, sekiz ülkede daha oynamıştı. Fakat ilk defa olarak çok özgün bir şekilde, çok yaratıcı bir reji ile karşıma çıktı Batumi’de. Yani, bir evde geçen, değişik mekanlarda devam eden iki kişili, bir kadınlı bir erkekli bir yasak aşk hikayesinin kara mizahı. Birden bire bir boks ringine getirilmiş kadın ve erkek. Bir sirk şeyleri gibi giyinmişler, ortada tavandan aşağı bir telefon sallanmış. Telefon sürekli hareket halinde. Birbirleriyle telefon görüşmesi yapacakları zaman telefonu birbirlerine itiyorlar. Müthiş bir müzik ve sirk havası içinde belki yüz kişilik bir gösteri. Hayatımda hiç böyle bir rejiyle karşılaşmadım. Metne de hiçbir müdahale yok. Rejisörün ismi Merab. Vasat dedikleri bir rejisör. Dedim ki kendi kendime, vasat dedikleri rejisör böyleyse, diğerlerini düşünün.
Batumi yüzaltmışbin nüfuslu bir kent. Yani bizim ortalama olarak Bakırköy’den çok küçük bir yer. Fakat operası var. En az üç tane tiyatrosu var; Dram Tiyatrosu ve dünya çapında Parmak Tiyatrosu. Sovyet dönemine biraz daha değişik bakmak lazım. Onbeş yıl geçti, tabi ki eleştirilecek yanlar var. Ama tümden tukaka edilecek bir şey de değil. Gürcüler gibi çok bağımsız, dimdik ayakta kalmayı başaran, dilini, kültürünü koruyan halklar bundan daha çok kazançlı çıktılar. Onu da inkar etmemek gerekir. O geniş yollar, parklar, heryerdeki heykeller vs. Sovyet sisteminin eseri. Sovyet sistemi oralarda bir şeyleri değiştirmiş. Sizin değiştiremedi dediğiniz ülkelerde değiştirememiş fakat buralarda değiştirmiş, daha doğrusu Gürcüler kendilerine uygun olarak onu geliştirmişler. Gürcüler, müthiş kendine güvenli ve yurtsever insanlar. Gürcülerden gerçekten çok etkilendim. Bir sistem içinde olmakla beraber hep böyle bağımsız kalmayı başarabilmiş bir halk. Kendi diline, kendi kültürüne sahip olması ile bunu başarabilmiş bir halk. Gürcüstan’a o sistemin de büyük katkısı var.
Fakat son zamanlarda özellikle bu Irak olayından sonra Gürcüstan’ın adı da çok şaşırtacak bir şekilde geçmeye başladı. Bu bana göre üçüncü dünya savaşı, dünya yeniden paylaşılıyor. Gürcüstan gibi bağımsızlığına bu kadar düşkün, onurlu bir halkın böyle emperyalizmin maşası olma yoluna doğru gitmesi beni çok rahatsız ediyor. Gürcüstan’ın Kafkasya’daki, Dünya’daki yeri çok önemli. Onun önemini bildikleri için emperyalistler tarafından kuşatıldı. Ama ben inanıyorum ki Gürcü halkı bu oyunları aşacak.”

İNSANCIL Aylık Kültür ve Sanat Dergisi
Kasım 2004


Yazarın iç dünyası, parçalanmış bir iç dünyadır! (Röportaj, Cumhuriyet Gazetesi)
-Cumhuriyet Kitap okurlarının başka yayın organlarını okumadığını varsayarsak bir an, bu sözlerinizi doğru kabul edebiliriz. Kitap ekindeki “Şiir Atlası” sayfalarında epey şiir çevirim yayımlandı. Yedi Gürcü şairin şiirlerini Türkçe’ye kazandırdım. Ayrıca Eski Mısır şiirini ve Japon şiirinden “tanka” ile “haiku”lar çevirdim; bunlar da “Şiir Atlası”nda çıktı. Şiir çevirilerim başka dergilerde de yayımlandı. Öte yandan Sıcak Hüzün adlı kitapta da yer aldı. Kendi şiirlerimin ise çok azı daha önce yayımlandı. Oysa uzun yıllardır şiir yazıyorum, belki daha çok kendim için. Ama zaten her şeyi önce kendimiz için yazdığımızı söyleriz, sonra başkalarının karşısına çıkarız. Çünkü yazdıklarımız kendi dünyamıza sığmaz olur ve bu dünyanın dışına taşar. Nisan Şiirleri’nin de öncelikle kendi dünyam dışına bir taşma olduğunu belirtmeliyim. Beni şiir çevirmeye biraz da şiir yazıyor olmam itmiştir. Sonra şiir çevirmem yazmamı etkiledi. Bu iki yazınsal halin, karşılıklı olarak olumlu etkileri var, biri diğerini kolluyor ve besliyor. Ama bu iç içeliği, ben daha çok öykü yazarken yaşıyorum.
By: admin2

“Yazarın iç dünyası, parçalanmış bir iç dünyadır!”

Leyla Asude İREM
Cumhuriyet Kitap, 2 Eylül 2004

Fahrettin Çiloğlu’nu dergimiz okurları “Şiir Atlası”na yaptığı çeviriler ve kitap tanıtma yazılarından tanıyor. Oysa bir şair o. Kendini ve şiirlerini anlatıyor aşağıda.


Fahrettin Çiloğlu-Art arda üç kitabınız, bir de çeviriniz çıktı. Bunlardan Nisan Şiirleri, bir şiir kitabı. Beni Bırak Uzaklara’da ise kısa öyküleriniz yer alıyor. Aşksız Mutluluk Yoktur adlı kitabınızın hangi türe girdiğine karar veremedim. Gürcü yazar Guram Gegeşidze’den çevirdiğiniz öyküler de Düş adını taşıyor. Ben şiir kitabınızla sohbete başlayalım istiyorum, çünkü Cumhuriyet Kitap okurunun sizi daha çok şiir çevirilerinizle tanıdığını sanıyorum. Oysa şimdi kendi şiirlerinizle karşımızdasınız.
-Cumhuriyet Kitap okurlarının başka yayın organlarını okumadığını varsayarsak bir an, bu sözlerinizi doğru kabul edebiliriz. Kitap ekindeki “Şiir Atlası” sayfalarında epey şiir çevirim yayımlandı. Yedi Gürcü şairin şiirlerini Türkçe’ye kazandırdım. Ayrıca Eski Mısır şiirini ve Japon şiirinden “tanka” ile “haiku”lar çevirdim; bunlar da “Şiir Atlası”nda çıktı. Şiir çevirilerim başka dergilerde de yayımlandı. Öte yandan Sıcak Hüzün adlı kitapta da yer aldı. Kendi şiirlerimin ise çok azı daha önce yayımlandı. Oysa uzun yıllardır şiir yazıyorum, belki daha çok kendim için. Ama zaten her şeyi önce kendimiz için yazdığımızı söyleriz, sonra başkalarının karşısına çıkarız. Çünkü yazdıklarımız kendi dünyamıza sığmaz olur ve bu dünyanın dışına taşar. Nisan Şiirleri’nin de öncelikle kendi dünyam dışına bir taşma olduğunu belirtmeliyim. Beni şiir çevirmeye biraz da şiir yazıyor olmam itmiştir. Sonra şiir çevirmem yazmamı etkiledi. Bu iki yazınsal halin, karşılıklı olarak olumlu etkileri var, biri diğerini kolluyor ve besliyor. Ama bu iç içeliği, ben daha çok öykü yazarken yaşıyorum.

-Şiirlerinizde geçmişe, geride kalanlara, yitip gidenlere bir “ağıt” var sanki. Çocukluğa, gençliğe, aşklara… Bütün bu geride kalanlar, bir hüzün perdesine yansıtılmış görüntüler gibi. Sanırım kitabınızın başındaki “Şiir gibi / Hüzünlü hayatlara adanmıştır” sözlerinde de bütün bunların yansıması var.
-Bu saptamalarınız doğru, ama şiirlerimin yalnızca bir yanı bunlar. Sonra ben “ağıt” demeyi tercih etmem. Ancak şiirlerimin üzerinde bir “hüzün ve sevda” örtüsünün olduğunu söyleyebilirim. Hayatı, yaşayıp gidiyorsunuz ve yaşamın hızlı temposu içinde geride kalan yıllarınıza dönüp bakma fırsatınız bile olmayabiliyor. Belki de bunu istemiyorsunuz, geriye bakmak yerine ileriyi düşünmek, gelecek düşleri kurmak daha cazip geliyor insana. Ne var ki yaşamınızın acı ve aşklarla, hastalık ve ölümlerle, hayal kırıklarıyla çalkalandığı, altüst olduğu zamanlarda, hayata bakışınız da değişiyor. Geleceğin pek de gelecek olmadığını, geçip giden yılların pek de geçip gitmediğini görüyorsunuz. O zaman geriye dönüp bakıyorsunuz, çocukluğunuza, gençliğinize, yitirmiş olduğunuz yüzlere. Hayatınızın eski sayfalarının, tıpkı eski kitap sayfaları gibi sararmış olduğunu görüyorsunuz. Çocukluğunuza örneğin, fısıltıyla sesleniyorsunuz, çocukluğunuz arkasını dönüyor size, çünkü çocukluğunuz sizi, yetişkin halinizi tanımıyor. Gençliğiniz de öyle… Her şeyin geride kalmış olması karşısında, yapacak bir şeyiniz yok. Bir aşkı tutkuyla yaşamışsınız mesela, onun da geride kaldığını görüyorsunuz. Bütün bunlar karşısında söylenebilecek fazla bir şeyin kalmadığını da görüyorsunuz. “Ne diyebilirim? / Hayatın bir oyunuydu bütün bunlar” diyorsunuz.

-Şiir kitabınız, biraz da sanki “Sen şiirleri” kitabı. Sen sözcüğü, belki de şiirlerinizde en sık kullanmış olduğunuz sözcük. Bu kadar çok “sen”, bu şiirlerin pek çoğunu doğrudan birine yazmış olduğunuzu mu gösteriyor?
-Şiirlerimi çok dikkatli okuduğunuzu görüyorum. Şiirlerimdeki “sen”ler de sanki sizinle işbirliği yapmışlar gibi. Siz şiirlerimi okurken, dizelerin arasından “burada bir ‘sen’ daha var” demişler gibi geldi bana. Bu “sen”ler üzerine fazla açıklama yapmayacağım. Ama bütün “sen”lerin bir tek “sen” olmadığını belirtmeden de geçemeyeceğim. Örneğin “Che Guevara” şiirindeki “sen” ile “İstanbul Düşleri”ndeki “sen”ler birbirlerini tanımıyor. Ne var ki “Yıldız Yanılsaması”ndaki “sen” ile “Ve Sen” şiirindeki “sen”in aynı sen olup olmadığını ben de bilmiyorum.

-Ya şiirlerinizdeki “İstanbul”? İstanbul görüntüleri, İstanbul’un semtleri, İstanbul hayalleri…
-Kitaptaki bütün “İstanbul”ların aynı İstanbul olduğuna kefilim. Bence bir insan için en güzel kent, aşklarını yaşadığı kenttir. İstanbul benim en güzel kentim ve bir sevgili kadar sıcak, kucaklayıcı ve vazgeçilmez. Şiirlerimdeki İstanbul, güzel yüzleriyle karşımıza çıkıyor daha çok. Tarihsel dokusuyla, bugünkü haliyle, kültürel çeşitlilik yansımalarıyla. İstanbul’da “Hayat / Minarelerin Haliç’e çizdiği derin çizgiler” gibi çünkü. Öte yandan İstanbul, “Bir Babil’dir, derim / Ayrı bir dünya / Kâinatın yaratılışından önceki kargaşa / Güzel değil, harikuladedir / Çirkin değil, korkunçtur / Hoşa gitmez, sarhoş eder”. Evet, böyledir İstanbul!

-Buradan öykü kitabınıza geçmek istiyorum. Ama şiirlerinizden söz edince, aslında dolaylı olarak öykülerinize geçmiş oluyoruz. Çünkü iki kitap arasında çok fazla ortak nokta var. İki kitapta da bölüm başlıkları aynı. Aynı imgeler, ortak göndermeler, benzer anımsamalar var. Bütün bunların bir rastlantı olduğunu söyleyemeyiz herhalde.
-Hayır, rastlantı değil bunlar. Üstelik Aşksız Mutluluk Yoktur kitabını da katabiliriz bu saptamaya. Sanırım öncelikle kendi hayatımın bu üç kitaba yansımaları var, bazı ortak yanları bu da açıklıyor. Ama temel olanın bu olduğunu söyleyemem, asıl örtüşmeler benim bilerek yaptığım küçük oyunlar. Bir başka söyleşide de söylemiştim. Burada aynı sözleri tekrarlamakta bir sakınca görmüyorum. Önce şunu belirtmek istiyorum. Yazmayı seviyorum, çünkü yazı yazmak yaşamın en zevkli yanlarından biri. Yaşamın en zevkli yanı ise, kendisinin bir tür oyun olması. Bir tiyatro sahnesindeki gibi oynayarak yaşadığımızı söyleyebilirim. Ama ezberlenmiş bir rol yok, ne zaman neyi oynayacağınızı bilmiyorsunuz. Ama sonuç olarak oynuyor ve bir oyun içinde yaşıyoruz. Yazmak bir başka yaklaşımla “oyun içinde oyun”. Ben yazarken bu “oyun içinde oyun”a da küçük oyunlar katıyorum. Bu oyunları okur buluyorsa, onun için de var oluyor bu küçük oyunlar. Bulamıyorsa yazarın küçük oyunları olarak kitapta kalıyor.

-Bütün öyküleriniz kısa öykü. Yüz sayfayı bulmayan öykü kitabınızda on yedi öykü yer alıyor. Öte yandan öyküleriniz biraz masalsı bir dil, masalsı bir hava taşıyor ve bizim bilmediğimiz adlar, sözcükler barındırıyor içinde.
-Ben yalnızca kısa öyküler yazıyorum. Bu tarz öyküleri “kısa kısa öykü” olarak tanımlayanlar da var. Kısa bir düz metinde bir şeyi anlatabilmeyi seviyorum, anlatabilmiş olmak hoşuma gidiyor. Bu belki, biraz da şiir yazmamla ilişkili olabilir. Bir şeyi, mümkün olduğu kadar az sayıda sözcükle anlatma hissi buradan geliyor olabilir. Ama yazı hayatımda şiir olmasaydı, sanki gene de kısa öyküler yazarmışım gibi geliyor bana. Kısa öykülerin ucu açık, tamamlanmamış gibi. Okur isterse, kafasında öyküye devam edebilir, isterse bir bakıma kendisi yazmayı sürdürebilir. Kısa öykünün bence en çarpıcı yanı, yarım sayfalık bir öykünün insanı yirmi sayfa yazabilecek kadar hayallere, düşüncelere, duygulara sürüklemesi. Ben kısa öykünün başarısının burada yattığına inanıyorum. Bir öykü okuduğunuzda, öykünün çizdiği sınırların dışına çıkarak, siz yeni bir “dünya” kurgulayabiliyorsanız, bu iyi bir kısa öykü okuduğunuzu gösterir. Masalsı dilin, masalsı anlatımın, kısa öykünün ufuklarını daha da açık tuttuğuna inanıyorum. Ama masalsı havanın olmadığı pek çok kısa öykünün de böyle olabileceğini, olduğunu söylemeliyim. Öte yandan öykülerimde farklı kültürlerin izleri, yansımaları var. O “bilmediğimiz” sözcükler, adlar bu yansımaların hareket noktaları. Hiç kuşkusuz, burada bilinçli bir tavır söz konusu. Ayrıca öykülerde gizemli, örtülü bir yanın olmasının, öyküyü bazen, belki anlaşılmaz, ama çekici kıldığını düşünüyorum. Ama gene de temel dürtünün, biraz önce de söylediğim gibi “oyun içinde oyun” olduğunu söylemeliyim. Örneğin “Uçinmaçini” öyküsünü okuyup oyun içindeki oyunu keşfedenler, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.

-“Gerçek” adını verdiğiniz bölümdeki iki öykü sahiden çok gerçek. Buradaki ilk öyküde ölüm orucu nedeniyle ‘wernicke-korsakoff” hastası olan birinin, ikincisinde öldürülen sol görüşlü bir öğrencinin yaşamından birer kesit var. Ne var ki öyküler sanki “gerçek ötesi” bir üslupla anlatılmış gibi. Oysa “Gercek Ötesi” adı altındaki iki öyküde, daha gerçek ötesi yaşamdan kesitler olmasına karşın anlatım biçiminiz daha gerçekçi. Bu saptamama katılıyor musunuz?
-Kısmen katılıyorum. “Gerçek” adlı bölüme koyduğum iki öykü, gerçek yaşamlarla daha ilişkili öyküler. Ama sanırım buradaki gerçekler insana acı veren gerçekler ve yalın haliyle çok ağır, katlanılması da bir o kadar zor. Belki de bu algılama biçimi, beni böyle bir anlatıma itmiş olabilir. Bazen bir öyküyü neden öyle bir üslupla yazmış olduğumu ben de çözemiyorum, çünkü yazma süreci bazen yazarın kontrolü dışına çıkabiliyor. Diğer iki öykünün üslubu için de aynı şeyi söyleyebilirim. Belki de bu, yalnızca benim algılama ve duygulanma biçimimle ilişkilidir. Beni etkilemiş olan bir olayı öykülerken iç dünyamda neler olup bittiğini tam olarak ben de bilmiyorum. Gerçek hayatta bir olaya bakışım ile öyküde ele alışım arasında da zaten bir paralellik bulunmuyor. Yazarın iç dünyasının parçalanmış bir iç dünya olduğunu ve bu parçalanmanın, yazarın kendi hayatını gerçek dünyada, içinde yaşadığımız dünyada yaşaması ile öykülerdeki kişilerin yaşamlarının, gerçek gibi görünse de, sonuç olarak yazarın kurguladığı bir dünyada geçmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

-Gerçekten de “aşksız mutluluk yok mu”? Eğer böyleyse, kitabın girişine neden Louis Aragon’un “Mutlu aşk yoktur” dizesini koydunuz?
-Eğer Aragon’un kitabının adı öyle olmasaydı, muhtemelen bu kitabımın adı Mutlu Aşk Yoktur olurdu. Aşk, en derin insani hallerden biri. Mutluluk ise, hepimizin tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz, ama olmasını istediğimiz bir duygu. Gene mutluluk için, bir tür “ölü deniz” diyebiliriz. Çalkantının olmadığı, iç huzurun ve tatminin olduğu bir yaşam anı var mıdır bilemiyorum. Varsa eğer, bize bu tam da “mutluluk” gibi geliyor. Oysa aşk, okyanus gibidir. Ölü denizde var olan hiçbir şey, okyanusta yoktur. Eğer mutluluğu, bir duyguyu zirvesinde yaşamak gibi algılarsak, o zaman mutluluk aşkla birlikte var olabilir. Ne var ki, pek çok duygu biçiminin zirvesini aşkla tanıyan insan, öte yandan en mutsuz insandır. Düştüğünüzde canınızın ne kadar yandığı, biraz hangi yükseklikten düştüğünüze bağlı değil midir? Bir de düştüğünüz zeminin nasıl olduğuna kuşkusuz… Aşk bizi zirveye taşıdığında, aşksız bir mutluluğun olmadığını kavrıyoruz; zirveden yere düştüğümüzde de “Mutlu aşk yoktur” diyoruz.

-Kitabınız onun için mi “Mutlu aşk yoktur. Aşksız bir mutluluk olmadığı gibi…” sözleriyle bitiyor?
-Bu kitaptaki metinlerde aslında her iki hali de bulmak mümkün. Başka bir deyişle, bir insanın hem aşkla çok mutlu olduğunu, hem de mutsuz anlar yaşadığını görmemiz mümkün. Bu kitap bir aşk kılavuzu değil, aşk içinde yapılmış yolculukların kitabı bir bakıma, iki nokta arasında yapılmış yolculukların kitabı. Pek çok insan, aşk yüzünden acılar çekiyor. Öte yandan aşkın yokluğunun insana acı verdiği de bir gerçek. Bertrand Russell’in, benim de alıntıladığım sözlerini burada yinelemek istiyorum: “Güzel şeylerin tadını sevdiği kadının yanında tatmamış bir adam, bu şeylerdeki büyüleyici kudreti tam olarak anlayamaz. Sonra, aşk benliğin sert kabuğunu kırma gücüne de sahiptir.” Ben, güzel şeylerin tadını sevdiğim kadının yanında tatmış biri olarak, aşksız bir mutluluğun olmadığını yinelemek istiyorum.

-Bu son soruda, çevirmiş olduğunuz öykü kitabının yanı sara, biraz da çevirmenliğinizden söz edelim istiyorum. Siz Gürcüce’den çeviri yapıyorsunuz, öte yandan Gürcüce’den çevirinin ülkemizde yaygın olduğu söylenemez.
 -Gürcüce bilmem, Gürcü kökenli olmamdan geliyor. Gürcüce eğitim almamış olmama karşın, ailemden öğrendiğim bu dili kendi kendime geliştirdim. Bu bana çeviri yapma olanağı sağladı. Öte yandan Gürcüce yazmayı da denedim; Gürcüce yazdığım ve yayımlanmış az sayıda şiirim de var. Ama benim edebiyat dilim Türkçe ve kendimi bu dilde ifade edebiliyorum. Gürcüce’den pek çok çeviri yaptım, şiir, öykü ve masallar çevirdim. Yazdığım araştırma kitaplarının yanı sıra bu çevirilerimin yer aldığı kitaplar geçmiş yıllarda yayımlandı. Guram Gegeşidze ise, çevirdiğim Gürcü yazarlardan biri. Yalın ve gündelik yaşamın ayrıntılarını yansıtan öykülerini sevdiğimi için çevirdim. Bunların bir kısmı daha önce dergilerde çıkmıştı. Şimdi de Düş adı altında kitaplaştı.
-Şimdi neler yazıyorsunuz? Yakın gelecekte başka kitaplar olacak mı?
-Son dönemlerde daha çok öykü yazıyorum. Şiir biraz geri planda kaldı diyebilirim. Ayrıca çeviri yapıyorum, başka Gürcü yazarları çeviriyorum. Öte yandan edebiyat dışı konularda da yazıyorum. Yakın gelecekte gene yazınsal bir kitap mı çıkar, yoksa bir araştırma kitabı mı, bunu ben de bilemiyorum. Gene üç kitabın birlikte çıkmasını dileyelim!


Gürcü Edebiyatını Nasıl Bilirsiniz? (Röportaj, Birgün Gazetesi)
Fahrettin Çiloğlu birçok ilki gerçekleştirmiş bir ansiklopedist. Gürcü kimliği, Gürcüce’den çeviri yapan çok az sayıdaki çevirmenlerden biri olmasına sebep. Şiir çevirileri Cumhuriyet"in Kitap Eki"nde yayımlanıyor. Çiloğlu tarafından hazırlanmış "Kurtuluş Savaşı Sözlüğü" ise, Kurtuluş Savaşı"na dair Türkiye"de yapılmış ilk özel adlar sözlüğü niteliğinde. Çiloğlu"nun yeni çıkan kitapları, "Nisan Şiirleri", "Aşksız Mutluluk Yoktur" ve "Beni Bırak Uzaklara" yine birer ilk, çünkü aynı anda üç yeni kitap yayımlamak pek de aşina olunan bir durum değil. Hele de AnaBritannica ve çeşitli ansiklopedilerin yayın kurullarında görev almış bir ansiklopedici tarafından yazılmış olmaları hiç mi hiç vâki değil...
By: admin2

Gürcü Edebiyatını Nasıl Bilirsiniz?

Röportaj: Selen TOKCAN
BİRGÜN - 08.10.2004


Fahrettin Çiloğlu birçok ilki gerçekleştirmiş bir ansiklopedist. Gürcü kimliği, Gürcüce’den çeviri yapan çok az sayıdaki çevirmenlerden biri olmasına sebep. Şiir çevirileri Cumhuriyet'in Kitap Eki'nde yayımlanıyor. Çiloğlu tarafından hazırlanmış 'Kurtuluş Savaşı Sözlüğü' ise, Kurtuluş Savaşı'na dair Türkiye'de yapılmış ilk özel adlar sözlüğü niteliğinde. Çiloğlu'nun yeni çıkan kitapları, 'Nisan Şiirleri', 'Aşksız Mutluluk Yoktur' ve 'Beni Bırak Uzaklara' yine birer ilk, çünkü aynı anda üç yeni kitap yayımlamak pek de aşina olunan bir durum değil. Hele de AnaBritannica ve çeşitli ansiklopedilerin yayın kurullarında görev almış bir ansiklopedici tarafından yazılmış olmaları hiç mi hiç vâki değil...
Fahrettin Çiloğlu-Kurtuluş Savaşı Sözlüğü hazırlamak fikri nereden çıktı? Türkiye'de bu sözlüğün bir benzeri daha yok bildiğim kadarıyla...
1996 yılında benden Kurtuluş Savaşı ile ilgili metinler istenmişti, Kurtuluş Savaşı'na dair bir CD-ROM çalışması için. Çıkış noktam bu çalışma oldu aslında. Daha sonra bir ansiklopedici olmamdan ötürü, özel adlar sözlüğü olarak niteleyebileceğimiz türde bir çalışmaya dönüştürme şansım oldu. Kurtuluş Savaşı üzerine ansiklopedik tarzda pek çok eser var, ama özel adlar sözlüğü olarak bu ilk çalışma...
-Üç yeni kitabınız çıktı… Ansiklopedi dilinden sonra şiir, öykü gibi çok farklı bir dil gerektiren, imgelerin ön plana çıktığı yazım türlerine geçmek iddialı bir geçiş değil mi?
İlginç bir geçiş olduğu doğru. Ansiklopedi piyasasında da herkesin bir ortak kanaati vardır, ansiklopediciliğin insanın dilini kuruttuğu yönünde. Yani edebi dilden uzaklaşır ansiklopedide çalışanlar. Fakat ilk defa kitap olarak yayımlanmış olsa da, benim şiir yazmam ansiklopediciliğimden daha eskiye dayanır... Sanrım bu biraz da insanın eğilimiyle de ilgili bir durum, bir de, Gürcü Edebiyatı'ndan çeviriler yapıyor olmam da etkili oldu dilimin esnekliğini korumamda. Tüm bunların dışında, biz Gürcüler hayal gücü daha geniş insanlarız... (Gülüyor)
Öykülerim zaten yayımlanıyordu. Şiirlerim de öyle... "Aşksız Mutluluk Yoktur" daha çok güncelerim gibi... Onlar daha önce hiçbir yerde yayımlanmamıştı... Aslında onları kitaplaştırmak istemiyordum, önce şiirleri bir araya getirdik, sonra öyküleri toparladık, sonra iş bir anda güncelere de geldi. Aralıklarla basılmaları düşünülüyordu, ama galiba o sıra matbaanın çok fazla işi yoktu, hepsi birden geldi...
-Gürcü Edebiyatı dediğimiz şey nedir? Neden hiç bilmiyoruz?
Gürcüstan diye bir ülke var, 1500 yıllık da bir edebiyatı var... Çok gelişmiş bir dili var. Ama Türkiye'de bunun neden bilinmediği sorusu, Sovyetler Birliği dönemiyle açıklanabilir. Eskiden Sovyet Cumhuriyetleri'nin bütün ürünleri hep Moskova'dan geçtiğinden, kimisi için Moskova kapısını geçemediği söylenir. Geçenlerde Sovyet diye bilinir. Gürcü sineması için de aynı şey geçerlidir. Çok gelişmiş bir sinemadır, ama herkes Sovyet filmi diye bilir... Evet Sovyet filmidir, ama Sovyetlerde ki hangi halkın, hangi Cumhuriyetindir diye sorulduğunda kimse bilmez... Edebiyatta da bu böyle.
-Bir de çevirmen sıkıntısı var sanırım. Sizin dışınızda Gürcüce'den çeviri yapan kişiler var mı?
Elbette, çeviri sıkıntısı olduğu da bir gerçek. Benim dışında Gürcüce'den benim kadar çok çeviri yapan birini ben tanımıyorum, duymadım. Türkiye'de birkaç Batı dili dışındaki dillerle çok ilgilenilmemesi sebep bu duruma. Burada bir şey daha eklemek lazım, Türkiye'de Gürcü Edebiyatı'ndan çevrilmiş eserler, Gürcüce'den değil, Almanca'dan ya da başka bir dilden çevriliyor. Çevirinin çevirisi yapılıyor yani... Hal böyle olunca da anlam değiştikçe değişebiliyor tabii. Bu noktada çevirmenin niteliği çok önemli oluyor...
-Sizin öyküleriniz, şiirleriniz Gürcüce'ye çevriliyor mu?
Ocak 2005’te ilk kez olacak böyle bir şey. 'Kral Solomon' diye bir hikâye yazdım, Gürcü biri tarafından yapıldı çevirisi. Fakat Gürcüce halini okuduğumda çok şaşırdım, çünkü benim esprili bir dille yazdığım kısımlar çok ciddi bir dille anlatılmış. İşte demin de söylediğim gibi çevirmen çok önemlidir edebiyatta. Benim mizah kullanarak yazdığım bir hikâye, Gürcüstan'da yaşayan, oranın kültürüyle beslenmiş bir çevirmen tarafından bambaşka algılanabiliyor ve dolayısıyla o mizah gidip, yerine çok trajik bir hikâye geri geliyor.
-Günlük hayatta kullanmadığınız bir dile nasıl bu kadar hakim oldunuz?
Bir kere Gürcü bir ailenin çocuğuyum. Evde hep konuşulan dildir Gürcüce. Bugün Türkiye'de kullanılan Gürcüce'nin edebiyat diliyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Türkiye'deki Gürcüce modern dili takip edememiş, Osmanlı sınırlarında kalmış hep. Türkiye'de konuşulan Gürcüce çok eski bir dil. Ben dili kendi çabalarımla geliştirdim. Yeni bir alfabe öğrendim. Bol kitap okudum. Edebiyatla yakından ilgilendim.
-"Dilden Dile Edebiyatta Gürcülerin Tarihi" diye bir araştırma kitabınız var... Gürcü Edebiyatı'nın nasıl bir yapısı var biz de biraz öğrensek hazır sizi yakalamışken?
Şiir ağırlıklı bir edebiyat olduğunu söyleyebilirim. 13. yüzyılın başında Şota Rustaveli tarafından yazılmış "Vephistkaosani" (Kaplan Postlu Şövalye) Gürcü şiirinin doruk noktalarından biri sayılır. Çok önemsenir. O kadar önemsenir ki yakın tarihlere kadar evlenen bütün Gürcü kızlarının çeyizine bu kitap konurmuş. Sonrası Gürcüstan'ın savaşların içinde olduğu bir dönem, dolayısıyla bir duraksama yaşanıyor. Ama iyi çıkış yapan şairler hep var. 19. yüzyıldaysa özel bir önemi var Gürcü Edebiyatı'nın, çünkü Çarlık Rusya'sı içinde yer alan Gürcülerin ulusal bağımsızlığını sağlayan yazarlar ön plana çıkmaya başlıyor. Türkiye'de de benzer bir durum vardır, Namık Kemal gibi... Sonrasında da Sovyet dönemi var. Sovyetler'in ideolojisi içinde kalmış yapıtlar geliyor. Fakat okunduğunda, incelendiğinde görülüyor ki aslında 50'lerden sonra bütün yazarlar o belli kalıpları zorlayarak yazmaya çalışıyorlar...
-Gürcüstan’ın da içinde olduğu Gürcüce’nin esprilerinden de yararlanarak bir şeyler yazmayı düşünüyor musunuz?
Şu an 'Sınır Hikâyeleri' adı altında öyküler yazıyorum. Bu hikâyelerde, mekâna dair çok doğrudan bir adlandırma söz konusu değil. Ama sınırın iki yanıyla ilişkili, önceden bir bütün gibi görünen bir toprağın bölünmesi üzerine birbirinden ayrı düşen insanlar var bu hikâyelerde. Bu hikâyelerden ilk üçü Adam Öykü'nün Kasım-Aralık sayısında çıkacak. Yine aynı temayı işleyen "Eylül’den Önce Eylül’den Sonra" adlı öykü ise Yapı Kredi Yayınlarının "Kitap-lık" dergisinde yayımlanacak.... Ama roman yazmak bana çok çekici gelmiyor. Kısa öyküleri daha çok seviyorum...


[Kehribar Kadın]"a TÜYAP’ta büyük ilgi…
“Kehribar Kadınlar” adlı kitabıyla büyük bir çıkış yapan yazarımız Kevser Ruhi, 23. TÜYAP Kitap Fuarında büyük ilgi gördü. Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Derya Alabora da, Kevser Ruhi’nin TÜYAP’taki standını ziyaret edenler arasındaydı…

İstanbul Beylikdüzü"ndeki TÜYAP sergi merkezindeki fuarın son gününde, saat 13:00’te başlayan Kevser Ruhi’nin imzasına hayranları, yakınları ve Türkiye’nin dört bir yanından Çveneburiler büyük ilgi gösterdi.
By: admin2

“Kehribar Kadınlar” adlı kitabıyla büyük bir çıkış yapan yazarımız Kevser Ruhi, 23. TÜYAP Kitap Fuarında büyük ilgi gördü. Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Derya Alabora da, Kevser Ruhi’nin TÜYAP’taki standını ziyaret edenler arasındaydı…

İstanbul Beylikdüzü'ndeki TÜYAP sergi merkezindeki fuarın son gününde, saat 13:00’te başlayan Kevser Ruhi’nin imzasına hayranları, yakınları ve Türkiye’nin dört bir yanından Çveneburiler büyük ilgi gösterdi.

Yaptığı sürpriz çıkışla son dönem Türk hikayeciliğinde kendisine haklı bir yer edinen Kevser Ruhi, 2 saat boyunca Alkım Yayınları’nın standında bol bol kitap imzaladı.

Başkent Ankara’da ikamet eden Kehribar Kadın Kevser Ruhi, yol yorgunluğunu okurlarının ilgisiyle bir anda unutuverdi.

Keyifli sohbetlere de tutuşan standın etrafını çeviren okurları, Kevser Ruhi ile hatıra fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmediler.

Son dönemde rol aldığı televizyon ekranlarındaki başarılı dizilerle beğenimizi kazanan ünlü tiyatro ve sinema kadın oyuncumuz Derya Alabora da, Kehribar Kadın’ın standını ziyaret etti ve başarılar diledi.

Yazarımız ile kısa ve samimi bir sohbet yapan Derya Alabora’nın, Kevser Ruhi’nin imzalayıp kendisine hediye etmek istediği Kehribar Kadınlar’ı parasını ödeyerek almakta ısrar etmesi, bizce son derece şık bir davranış olarak kabul edildi.

Kevser Ruhi ile ilgili hazırlanan bir vcd, imza süresince Alkım Yayınlarının sinevizyonunda gösterildi.

Kehribar Kadın, hayranlarının yanısıra yıllardır görmediği akraba ve dostlarıyla da biraraya gelme imkanı buldu.

Onu TüYAP’ta da yalnız bırakmayan, Çveneburilerle bol bol sohbet etti.

Birlikte fotoğraflar çekildi.

Alkım Yayınları’ndan Korkut Tankuter ise, kendisiyle yaptığımız kısa röportajda Kevser Ruhi ve Kehribar Kadınlar ile ilgili son derece olumlu sözler söyledi..

“Kevser Ruhi’nin “Ben, Kehribar Kadınlar’ının Türk hikayeciğiline yeni bir soluk getirdiğine, getireceğine inanıyorum.Çünkü bu kitaptaki öyküler, ayakları yere çok sağlam basan öyküler. Kurgu çok güzel. Dil çok yalın ve anlaşılır. Kehribar Kadınlar’daki öykülerde çok geniş yelpazede ele alınan konularla çok yalın mesajlar verilmiş okuyucuya. Öykülerin tamamı çok hayatın içinden. Bu nedenle okuyucunun öyküleri okurken, sanki yaşıyormuş hissine kapılacağına inanıyorum. Çok yönlü bir kitap, ben tuttum. “Kehribar Kadınlar” bir ilk kitap. İlk kitap olmasına rağmen Türk Edebiyat dünyasında büyük bir ilgiyle karşılandı. Edebiyat eleştirmenlerinden olumlu eleştiriler aldı. Cumhuriyet ve Radikal Kitap eklerinde “Kehribar Kadınlar” ile ilgili güzel yazılar da çıktı. Bir ilk kitap için bunların bir şans olduğunu düşünüyorum. Kevser Ruhi’nin imzasına olan ilginin ardından Türk okuyucusunun Kehribar Kadınlar’a hakkettiği değeri vereceğini umuyorum.”

Kaynak: www.gurcuhaber.com


[Kehribar Kadınlar]"a hücum!
İlk baskısından kısa bir süre sonra her kesimden okuyucunun büyük beğenisini kazanan Kevser Ruhi"nin "Kehribar Kadınlar"ı, sonunda ikinci baskısını yaptı. Okuyucularda tarifi pek kolay olmayan kalıcı bir tad bırakma konusunda iddialı olan "Kehribar Kadınlar"ı, Kadıköy ve Beşiktaş"taki "Alkım Yayınları" kitabevlerinde bulabilirsiniz. Tabii ki, bu baskısı da tükenmeden yetişebilirseniz...
By: diditaviani
2004'ün Ocak ayındaki baskısından sonra "Kehribar Kadınlar"ın yazarı Kevser Ruhi'nin yıldızı gün geçtikçe daha da parlıyor.

"Kehribar Kadınlar"da okuyucusunun karşısına son derece güçlü bir kalemle çıkan yazarımız Kevser Ruhi'nin okuyucu ve hayran kitlesi giderek artış gösteriyor.

Hayal dünyasından güncel yaşama başarıyla adapte ettiği eşsiz tasvirleri, onun bu işi ne denli hakkını verrek yaptığını ve kendisine yöneltilen övgüleri ne denli hakkettiğini ortaya koymaya yetiyor.

Türk Edebiyat çevreleri tarafından da son derece başarılı bulunan Kevser Ruhi'nin Türk Öykü Yazarlığına yeni bir soluk getirdiğine inanılıyor.

KEHRİBAR KADINLAR

“Kehribar Kadınlar”, Kevser Ruhi, Kum Yayınları, Ankara, Ocak 2004

“Kehribar Kadınlar” Kevser Ruhi’nin ilk öykü kitabının adı. Kitaptaki bütün öykülerde kadınlar yer alıyor; acıları, sevinçleri ve çaresizlikleriyle, toplumun kıskacındaki kadınlar. Bir yandan toplumun kendilerine dayattığı rolleri, sorumlulukları çoğaltırken, öte yandan yaşamlarına yeni bir anlam katmaya çalışıyorlar. Bu arayışta çoğu zaman bir kırılmanın ve hüznün umarsızlığını içselleştiriyorlar. Gerçekte de yaşam boyu sürdürülen bir serüven bu; ‘kadın olma’nın zorlu serüveni.

Her şeyden önce, kitabının adıyla, bir özgünlüğün vurgusunu yapıyor Kevser Ruhi. “Kehribar” ve “kadın” sözcüklerinin buluşması, okurun son derece ilginç ve zengin bir imgeler evrenine açılımını sağlıyor. Birbiriyle ilgisi yok gibi görünen bu iki sözcük, bir tamlama oluşturarak okurun zihninde bir ‘imgeler yolculuğu’ başlatıyor.

Bilgi kaynaklarında kehribar; soyu tükenmiş bir çam türünde bulunan fosilleşmiş reçine olarak tanımlanıyor. Daha çok Kafkasya bölgesinde bulunan kehribardan, bilindiği gibi, çeşitli süs eşyaları yapılıyor. İçinde fosilleşmiş böcek de olabiliyor; yani kehribar, bir canlı varlığın ölüsünü içinde barındırabiliyor. Bu durumda değeri iyice artıyor. Taş gibi soğuk değil kehribar, insanın içini ısıtıp çevreye sıcaklık yayıyor. Çok yumuşak ve çok hafif olan kehribar, ısıtıldığında elektriksel ve manyetik özelliklerini ortaya çıkarıyor.

Yunanca’daki adı “electron”. Durgun (statik) elektrik taşıyor. Elektrik sözcüğü de elecron’dan (kehribar’dan) geliyor. Eski Yunan kültüründe önemli bir kişi olan Electra da “parıldayan dişi” anlamında. Kehribar sözcüğü, Farsça “kehrübâ”nın dilimizde değişime uğramış biçimi. Kehrübâ; saman kapan demek. Durgun elektrik yüklenince samanı kendine çektiğinden olsa gerek. Kehribarın uğuruna da inanılıyordu eskilerde. Zehirleri etkisiz kıldığı, doğurganlığı ve cinsel gücü artırdığı inancı vardı.

Yukarıdakiler dikkate alındığında “kehribar kadınlar” anlatımının okurda birçok imgeyi uyandırdığı görülüyor: değerlilik, süs, yumuşaklık, sıcaklık, hafiflik, içine alma, koruma, sıcaklık yayma, çekim gücü (çekicilik), elektrik (sevgi) yayma, parıldama, dişilik, doğurganlık, kötülüğü yok etme, olumlu bir ortam yaratma… ve daha sayamadığımız birçok kavramın okurda bıraktığı etki… ve kehribarın birçok özelliğinin kadına yüklenebilirliği…

Kitaptaki öykülerde daha çok kadın kahramanların yer alması, “Kehribar Kadınlar”ın yalnızca kadın izleğinde yazılmış bir öyküler toplamı olduğu anlamına gelmiyor. “Kehribar Kadınlar” her şeyden önce, öykü sanatının başarılı örnekleriyle dolu kısa ve özlü öykülerden oluşan usta işi bir kitap.

Değerli yazar Feyza Hepçilingirler’in de belirttiği gibi “… hiç ilk kitap gibi değil. Usta bir anlatıcı Kevser Ruhi.”(1)

Şiirsel anlatımı ve imgeleriyle sözcüklere yeni tatlar ve anlamlar kazandırıyor, anlamı çoğaltarak dili varsıllaştırıyor. Sözcükleri güzelleştirirken dile bilinçle katkıda bulunan bir yazar Kevser Ruhi. Ayrıca, kurmacayı kavramış, öykü tekniklerini epeyce özümsemiş bir öykücü olarak duruyor karşımızda.

Öykülerdeki İmgeler

Öykülerin kurgu ve izlek yönünden değerlendirmesine geçmeden önce, bu kitabın başarısında bence en önemli rolü oynayan ‘imgeler evreni’ üzerinde durmak istiyorum. Elbette sanat, yalnızca yaşamın ve gerçekliğin bir yansıması ya da kopyası değil, aynı zamanda sanatçının imgelerle var ettiği bir yapılanmadır. İmgelerle yapıtın içeriğine, özüne yaptığımız yolculukta yönümüz, yazarın seçimlerine de bağlıdır bir yandan. Bir yazarın imgeleri, dile yüklediği anlamlar ve yorumlar bir başka yazarınkine benzemez. Diyebiliriz ki yazarın biçemini oluşturan da onun (yazarın) imge evrenidir; o evrenden yaşama süzülenlerdir. Okurun düşünce ve imge evrenini de genişleten öğelerdir bunlar. Kevser Ruhi kendi imgelerini yalnızca “imge olsun” diye değil, öyküye derinlik kazandırmak için kullanıyor. Bir imge yığılmasından çok, ‘imge-yoğun’ anlatımı var diyebiliriz bu nedenle. Bunlar, Kevser Ruhi’nin yapıtına dil zenginliğinin yanı sıra düşsellik, şiirsellik ve masalsı bir atmosfer de kazandırıyor. Anlamları çoğaltarak dile bir büyünün gizemini katıyor. Tüm öykülerin dokusuna ustaca sindirilen bu imgeler, okurun kendi iç dünyasında birçok çağrışımın sonsuza açılan kapısını fark etmesini sağlıyor ve onu yeni anlamsal yaratmalara yönlendiriyor. Bu anlatımlar ayrıca yazarın dile katkıları olarak öne çıkıyor: “Kartal bakışlı delikanlılar doru atlar sırtında rüzgarla yarıştı. Suna boylu kızlar billur sesleriyle türkülere girdiler. Sonra kadınlar; ömürleri kehribar kadınlar, yürekleri yakut, gülüşleri inci kadınlar… ‘Sahiden yaşadılar mı ?’ sorusu dallarda asılı kaldı.” (s. 9)

Bu satırlarda hem bir öykünün geçmiş zaman atmosferi oluşturuluyor hem de eğretilemelerin ve diğer söz sanatlarının yarattığı dil estetiğinin yanı sıra görsel, işitsel, dokunsal çağrışımlarla imgelerin özgür kapıları açılıyor.

Kevser Ruhi’nin limanları da başka: “…limanlar keder yükleyip hüzün boşaltıyordu.” (s.12)

“Elindeki asa bir kırlangıç olup ötelerde bağdadi köy evinin kiremit çatısına kondu. –Bak dedi, şurası Hurinaz’ın gelin geldiği ev.” Bir sanatçıdan başka kim düşünebilir, bir bastonun kuş misali uçup bir evin çatısına konabildiğini? Bir yeri imleme sahnesi ancak bu denli canlı ve hareketli anlatılabilir.

“Kimsesizlik, yaşlı incirin dallarında birike birike barakanın üzerine yığılıyor.” (s.17) derken dilin anlamlarını çoğaltan yazar, birkaç sayfa sonra, “Çeyizinde kedi merdivenleriyle gelin olan her genç kız, Nazmiye Abla’nın düşlerini de nazar boncuklu bohçalara sarıp götürmüştü farkında olmadan.” (s.20) diyerek “bohçalara sarılan düşler”den okurun yüreğine de bir parça bırakıyor sanki.

Aşkın gizemini duyumsatan satırlar yüreklere ulaşıyor:

“Bu kısacık bakışmada, bizden önce yaşanmış tüm aşkların soyluluğu, bizim çocuk sevdamız, bizden sonra yaşanacakların bilinmezliğindeki gizem, o anın potasında erir; bir sıcak mavi nehir sokağa akardı.” (s.28)

Aşağıdaki sözcükler bir şiirin dizelerini oluşturur gibi: “Gözleri üstüme döküldü; masmavi kesildim. Dilimin anlatamadıkları ellerimi tutuşturdu, avucumdaki yangınla tuttum elimi(…) Sustu…Sustu…Yine sustu…Bakışlarındaki soruları çığlık çığlık havalanırken duydum.” (s.29)

“Yıldızları gözüne, umudu kalbine koydu.” (s.37) “Torbaları bırakırdım sana, yüküm azalmazdı; dünyanın derdi omzumda, eve dönerdim.” (s.43) anlatımı öykü kişisinin yanı sıra, insanımızın gerçeği aynı zamanda.

Mavinin bildiğimiz tonlarına, Kevser Ruhi bir tane daha ekliyor; sözcüklerle resim yaparak : “Ayla babasının rumeli mavisi gözlerindeki bulutları dağıtamayacağını bile bile onu susturmak istedi.” Bir resimsel görünüm daha: (sokak çeşmesi) “…unutulmuş aşklar gibi hüzünlü ve umarsız, suluboya resim uçuculuğunda akıyor.” (s.31) Yılların yorgunluğunun anlatımı:“Mustabey seksen sekiz yıllık ömrünün yorgunluğunu salondaki kanepeye bıraktı.” (s.51)

Aşkın rengini de arıyor yazar: “Aşkın rengi varsa asla beyaz değildi. Aşk, Mustafa’ya yalaz yalaz geldi; kırmızıydı. Çavlanlardan düştü; sularda oynaştı; mavi yeşildi. Durulur gibi oldu; sarıya geçti. Aşk dönüşümdü. Ebrulide karar kıldı; aşk hayattı.” (s.55)

“Dolunay bakışlı kızım Zeynep Dila’ya” sözleriyle yazarın kızına adadığı kitap, daha bu ilk sözcüklerle düşsel bir imge evreninin kapısını aralıyor.

Öykülerin Konu ve Yapı bakımından Özellikleri Kitaba adını veren “Kehribar Kadınlar”da, masal dağı Kafkaslar çevresinde yaşayan insanların dünyasına yol alıyoruz. Göç yollarındaki acılarını, geldikleri yerlerde içlerini sızlatan dışlanmışlıklarını, yalnızlıklarını, ‘dil bilmez’liklerini, anlatıcının yaşlı teyzesinin konuşmasından öğreniyoruz.. Öyküde zaman geçişleri başarılı. Köydeki yaşlı teyze eski günleri anlatır “noktasız virgülsüz.” Geldiği yöre ve Kafkaslar hep dilinde; anlattığı söylencelerdedir. Çocuğu olmayan, acıları bitmeyen teyze kırklı yaşlarında dul kalır. Çocuk sahibi olamayışını takıntı durumuna getirir. Yaşlandıkça aklını yitirir ve “karnımda çocuk var” diye diye bu dünyayı terk eder. Anlatıcı, yıllar sonra doğduğu köye döndüğünde “aşk bozgunu, düş kırgını”dır. İçi hüzünle doludur. Anlatıcı, içindeki ayrılık acısı ve düşlerinin yitimi nedeniyle kendisini teyzesiyle özdeşleştirir. O da “yazgısı kahır kadınlara, kehribar kadınlara karıştığını” söyler.

Bu öyküde yazar Kafkaslar’dan bir söylenceyle öyküyü zenginleştiriyor. Ayrıca yaşanan güncel gerçekliğe yönelik bazı göndergeler de okurun ilgisini çekecek nitelikte: “…bu dünya tek kabadayılı koca bir mahalleye dönüştü. Yeryüzü o pervasız kabadayının sağa sola sataşmalarıyla çalkalanıp duruyor.” (s.15)

“Kedi Merdiveni”, “Fesleğenler Kokmuyor Artık”, “Sızı”, “Düşbozumu”, “Akasya Kokulu Sokakta Şiir Bitti”nin ayrı ayrı öyküler olmasına rağmen, esinleri aynı kaynaktan gibi geldi bana; yazarın çocukluk ve ilk gençliğini geçirdiği küçük bir kasabadaki yaşantılardan… “Kedi Merdiveni”nde “Her mahalleye bir kuyu, bir deli, her bahçeye bir tulumbanın eşit pay edildiği kasabada, Nazmiye Ablanın payına bir koca düşmez.” Her genç kızın çeyizine dantel (kedi merdiveni) örer. Böylece mutluluk düşlerini geleceğe, başka yaşantılara taşıyarak yaşamına bir anlam kazandırmaya çalışır. “Sen” (2.tekil kişi) anlatımıyla öyküyü sunan anlatıcı, kasabadaki yaşamı yakından tanıyan birine (kendisine) seslenir gibi. Geçmişteki kasabayı ve insanlarını betimlerken, öykü zamanına ait durumları da ortaya koyuyor: “Şimdi senin belleğinde yetmiş üç senesinin sokağınızdaki izdüşümü, fıstık çamlarının gamlı yalnızlığına tanık olduğun bomboş meydanda, gözlerin o barakayı arıyor. Akasyalar esiyor; bir incir dallarını kırıyor.” (s.20)

“Fesleğenler Kokmuyor Artık” 1970’lerdeki kargaşanın anlatımlarıyla dolu bir öykü. O günlerde aniden tutuklanan ve suçsuz olduğu halde altı yıl hapiste kalan Ercan’ın, yaşadığı acılar nedeniyle dilinin tutulması, konuşamaz hale gelişi öykü zamanı içinde geriye dönüşlerle veriliyor. Yaşadıkları yüzünden “Ercan’ın yüzündeki güneş batmıştır”; babası, dilsizliğine çare bulamaz bir türlü. Ercan’ın kasabadaki can arkadaşı Ali de mutsuzdur; okulu bırakmış, bakkallık yapmaktadır. Ercan içeride yaşadıklarını sayfa sayfa yazıya dökmektedir. Ali ona kağıt kalemi parasız vererek kendi içini rahatlatmaya çalışmakta, suya sabuna dokunmadığı için serbestçe yaşamasından duyduğu utancı bu şekilde aşmaya çalışmaktadır. Öyküde imgelerin başarılı kullanımının, o dönemi yansıtan betimlere farklı bir gerçeklik ve canlılık kazandırdığı dikkati çekiyor:“Sonra akşamsefalarının yüzüne bakan olmadı, kapılar erkenden ve mutlaka içeriden kilitleniyordu. Aslanağızlarının ağzını bıçak açmadı. Gül ile fesleğen kokusunu dışarı vermeye korktu, karanfil rengini toprağa akıttı. Goncaların boynu bükük kaldı. Sarmaşıklar birbirinden kuşkulandı, hanımelinin hüznünü kimse görmedi. Akşamları, paylaşılmış sokaklarda kurtarılmış yalnızlıklar dolaşabiliyordu sadece. Mahalleler arası minyatür kale maçlarının yerini öldüresiye, kıyasıya kavgalar almıştı.” (s.23)

“Sızı”da anlatılan ise o zorlu günlerde yaşanan, söylenmemiş bir büyük aşk. Öykü zamanı içinde, ben-öyküsel anlatıcı, yıllardan sonra, yaşadığı kasabaya gelir. Sevdiğinin (Ercan’ın) babası ölmüştür o gün. Anlatıcı, geçmiş zamana dönerek Hüseyin Amca’nın şakalarını, canlı ve renkli kişiliğini anımsar. İneklerine Fidel ve Kastro adlarını verdiği için başına gelmeyen kalmaz Hüseyin Amca’nın. Fakat o yoktur artık. Sevdiği Ercan ise bambaşka biri olmuştur.Uzun süre tutuklu kalması, acılar çekmesi yüzünden hep suskundur, konuşamaz; dili tutulmuştur. “Bakışlarındaki sorular çığlık çığlık havalanır.” Öykü, içerdiği psikolojiyle ve dönemin ruhunu yansıtmasıyla dikkati çektiği gibi anlatımdaki başarıyla da öne çıkıyor. “Düşbozumu”nda anlatıcı yine 1970’lere, “o kasabaya” götürüyor okuru. Genç gelin Belkıs’ın yüreği, arkadaşlarının tutuklanması, kaybolması, kasabayı terk etmesi üzerine derinden bir yara alır. Belkıs, düğününde arkadaşlarından Ercan’ı birilerinin alıp götürdüğünü görür. Damadın bundan etkilenmemesine içerler. Belkıs, mutsuz bir evliliğin içine adım atar; kocasına mesafelidir. Ondan şiddet de görür. En sonunda ayrılıp bu sahte evliliği bitirir. Arkadaşları hep Belkıs’ın aklındadır. Çünkü onlar kendisini hiç aşağılamamış, okumamışlığını bir kez olsun yüzüne vurmamış, ona değer vermişlerdir. Damadın “muhbir olduğu” ve Belkıs’la evlenmesinin “vazife icabı olduğu” öğrenilir. Belkıs, arkadaşlarının acılarından hep kendini sorumlu tutar. Kendini kirlenmiş hisseder; giderek bir ruhsal bunalıma girer.Yıllar içinde aklını yitirir; çeşme başında saatlerce elini ayağını yıkayıp arınmaya çalışan bir kadın olur. Bu, artık onun her zamanki sayrısal durumudur. Bu öyküde de psikoloji önemli. Ayrıca yazarın yer yer başvurduğu ironik anlatım biçimi de öyküye farklı bir bakış açısı kazandırıyor: “Buralarda mutlu son masallara yakışıyor bir de yazlık sinemaların kireç badanalı beyaz perdesine.” (s.34)

“Akasya Kokulu Sokakta Şiir Bitti”: Bu öykünün kişileri de önceki öykülerde yer alan kasabada birbiriyle çok iyi arkadaş olan gençler… Anlatıcının (Ayşen’in) yıllar önce Belkıs’ın düğünü akşamında, çektirdiği bir fotoğrafı bulup geçmişi anımsaması üzerine kurulu bir öykü. Ayşen, fotoğrafın çağrışımlarıyla geçmişte yaptığı yolculukta Kenan’ı anımsıyor. O gece Kenan ona aşkını dile getirmiştir. Ayşen Kenan’la evlenmiştir ama yıllar geçtikçe, tekdüze kasaba yaşamında giderek bir mutsuzluk çıkmazına sürüklenmiştir. Öyküde zaman geçişleri başarıyla verilmekte. Öykü zamanına dönüldüğünde Ayşen o eski fotoğrafa bakıp yeniden güç alır. Terk ettiği eşini ve evliliğini kasabada bırakarak gözlerini umuda doğru açar. Bu öyküde de imgelerle güzelleşen bir anlatım ön plana çıkıyor: “Şiirle başlayan her ne idiyse aralarındaki, şiirlere yakışmayan sığlıkta bitivermişti işte. Şiirle şairin şiddetli geçimsizliği…Evlilikleri eskidikçe Doktor Kenan’ın incelikleri de kasabalı esnafın erkek erkeğe gecelerinde eridi, eskidi.” (s.36) “Yıldızları gözüne, umudu kalbine koydu. Sıkıntısı azaldı. Yüreği genceldi.” (s.37) Kasabadaki can arkadaşlar; Ayşen, Kader, Ercan, Ali ve Belkıs, hepsi de savrulur giderler; yaşamlarındaki o şiir bitmiştir artık. Yazar, şiirin bitmesindeki bu hüznü “yağmur” imgesiyle başarıyla aktarıyor: “…Ercan’ın evinde usul usul, Kader’in yüreğinde sağanak, Belkıs’ın gözlerinde buğu, Ali’nin bakkal dükkanında belli belirsiz, Ayşen’in ruhunda boran…” (s.37)

Yazarın birbiriyle ilintili bu arkadaşlık öykülerinden, yaşanılan kırılmaların, savrulmaların ve yitimlerin hüznünden bir roman gerçekliğini damıtabileceğini, bir roman kurgusuna doğru açılım yapabileceğini duyumsuyorum içimde.

Kevser Ruhi’nin öykülerinde insan psikolojisi de önemli bir yer tutuyor. “İpekböceği’nde zorlu bir insanlık durumu olan yaşlılığı irdeliyor; hem de yaşlı ve yatalak felçli kadının bakış açısına uygun olarak. Psikolojiyi, yer yer bilinç akışına yaklaşan iç konuşma tekniğiyle aktarıyor yazar. “Ben-anlatımlı” öyküde anlatıcı, yaşlı bir felçli kadın olarak kendi dünyasını, bütün aksiliğini, huysuzluğunu, inatçılığını, bilerek yaptığı hırçınlıklarını anlatıyor. İyi bakıldığı ve şefkat gördüğü halde çok mutsuzdur: “Amma da uzun yolmuş Allahım! Hayat dışarıda, ben içeride gide gide bitiremedik…Ne kadar pencere, o kadar hayat.” ( s.47) anlatımı, iç dünyasını başarıyla aktarıyor. Yaşlı kadın, kozasını yıllarca ören bir ipekböceği gibi duyumsuyor kendini; kozayı delip çıkacağı günü bekliyor. “Taze Ekmek Kokusu” da psikoloji yoğunluklu bir öykü. İnsanın çocukluk yaşantılarında aldığı bazı yaraların yaşam boyu insanı nasıl etkilediğini okuyoruz bu öyküde. Zaman geçişleri taşıyan öyküde, eşini yitirmek üzere olan yaşlı Mustabey’in iç dünyası anlatılıyor. Mustabey, eşi Mahinur Hanım’la nasıl evlendiğini; onu ağabeyinden istemesini, onun daha önceki evliliğini, ağabeyi ile Mahinur arasındaki konuşmanın tüm ayrıntılarını anımsar. Burada Kevser Ruhi’nin, bakış açısını kaçırmayan, kontrollü bir yazar olduğunu görüyoruz. “…Kanepede yatarken aklına gelenler, belleğinin oyunu olsa gerekti. O gün asmanın altında otururken içeride neler konuşulduğunu nereden bilecekti?”(s.53) diye düşündürüyor kahramanı Mustabey’i. Daha eski günleri anımsayan Mustabey, Bosna’daki çocukluğuna döner. Balkan Harbi sırasında evin bahçesindeki fırında pişmek üzere olan ekmekleri bile alamadan, bilinmeyen bir yere doğru yola çıkar ailesi. Mustafa, üç yaşındadır; sırtında oturağıyla o da göç yolundadır. Yolculuk boyunca fırında kalan ekmekleri düşünür. “Taze ekmek kokusu, göç etme ve köklerinden sökülme ile eş anlamlı olarak beyninin kıvrımlarında kendine yer bulduğundan; ne zaman bu kokuyu duysa, bir şeylerin kırarak, yıkarak ve onulmaz yaralar açarak değişeceğini sanıyordu” (s.54). Mustabey, hanımı Mahinur ümitsiz yatarken de aynı ekmek kokusunu duymaktadır; aradan uzun yıllar geçtiği halde. Sonuçta, “taze ekmek kokusu” çağrışımlarla dolu bir imgedir bu öyküde. “Şükrü Bey’in Beyaz Şahini” öyküsünde Prensip Sahibi Şükrü Bey’in takıntıları, titizliği, dakikliği, aşırı düzenli oluşu vurgulanarak psikolojik bir zemin oluşturuluyor. Şükrü Bey, arabasına aşırı düşkündür; gözünü ondan kolay ayıramaz. İş ortamında son derece renkli, sıra dışı, neşeli, umursamaz biri olan Serdar’ın şakaları ve alaylarına hedef olur. O gün Serdar’ın kafasına hesap makinesini fırlatmayı düşünürse de bundan vazgeçer. Öykücü, bunu ustalıkla aktarıyor. Olayı sadece Şükrü Bey’in kafasında gerçekleştiriyor. Çünkü Serdar, “onun olamadığı gençliğidir; yapamadığı hovardalıklarıdır, yaşayamadığı sarhoşluklarıdır.” Onu hep hoş görür; nazını çeker. “Dört Numaralı Yolcu” ve “Asansör”de kurgusal denemeler yapıyor Kevser Ruhi. “Dört Numaralı Yolcu”da öykücü (kurmaca yazar) öyküye dahil oluyor, öykü kişilerinden biri durumunu alıyor ve kurduğu öyküyü yönlendiriyor. Bu öyküde yer yer ironik dil dikkatimizi çekiyor: “Dört numaradaki yolcu ‘bayan’ olmanın –bayanın ilk ‘a’sı uzun okunacak- avantajını iki koltuğa birden yayılarak kullanıyor.” (s.73) “Asansör” üçleme biçiminde yazılmış. Birbiriyle ilgili üç kısa bölüm yer alıyor ve her bölümün sonunda, parantez içinde, üst kurmaca anlatımları yer alıyor. Öykünün kurmaca yazarı, yazdıklarının bir öykü olduğunu vurguluyor. Böylece ortaya katmanlı bir öykü çıkıyor. “Sen Aslı’nda hayatsın.” tümcesindeki anlam oyunuyla yazar öykünün sonunu da belirliyor. Ustaca düşünülmüş bir öykü.

Son olarak “Kehribar Kadınlar”da kadın sorunsalını dile getiren bazı anlatımlara da yer vermek istiyorum: “Düzen bir kere bozuldu mu, yeni düzen tutturana kadar sancı çekmek kadınlara düşüyor yavrum. Değil mi ki kadın doğurandır, sancının her türlüsüne hükümlüdür.” (s.13) Bu tümcelerde yaşlı bir kadının bakış açısından kadının geleneksel rolüne vurgu yapılıyor. Acı çekmenin kadının doğasında var olan, karşı konulmaz yazgısı olduğu belirtiliyor bu geleneğin içinde. Yazar, bu anlatımı öykü kişisinin konuşmasında kullanıyor, böylece bir olguyu da yansıtmış oluyor; geleneğin içinde kadının kendisine bakışını. Başka bir iç konuşmada ise şunları okuyoruz: “…sahtekâr Cemşit’in karısı dediler bana. Kimse bilmedi ki; ben Zehra’yım. Atölyede işçi Zehra, evlere gündelikçi Zehra. Ekmeğini taştan çıkaran Zehra. Kimsenin karısı değil, kimsenin kızı değil; sadece Zehra.” (s.43) Burada ise kadın, kendi kişiliğini ortaya koyarak asıl kimliğine vurgu yapıyor; o, kimsenin karısı veya kızı değil, yalnızca kendisidir; bir bireydir. Bu satırlarda bir başkaldırının izlerini buluyoruz. Aynı öykü kişisi, başkaldırısını şöyle çoğaltıyor: “Ersiz avrat, yularsız at olurmuş öyle mi? Gör bak. Ersiz avrat, başı rahat olacağım ben.” (s.43) Kitabın başka bir öyküsünde ise toplumun ‘dul kadın’ anlayışına değinilmekte: “Dul olmak dünyanın en büyük ayıbıymış gibi üç yıldır yüzüne vurula vurula ağabey evinde yaşamak, kötü dikilmiş bir elbiseydi Mahinur’un üzerinde.” (s.53) Toplumun, dul kadınlara uyguladığı ağır baskıyı yazar başarıyla yansıtıyor. “Prensip Sahibi Şükrü Bey”e göre “trafikte nizam ve intizamın olmaması çokluk kadın sürücülerin kabahatiydi.”( s.60) Burada da öykü kişisinde somutlaşan, kadınlara ön yargılı ve küçümser bakışı görüyor okur.

Arada bir ironik ve nükteli anlatımlara yer verilmiş olmakla birlikte, kitabın geneline bir hüzün duygusunun egemen olduğu göze çarpıyor. İnsanın içine işleyen, sezgilerini harekete geçiren, geçmiş yaşantılarına imgelerle kapı açan bir hüzün egemenliği... Şiir tadındaki bu öyküleri okudukça kendi içimizdeki kırılma noktalarının izdüşümlerini buluyoruz satır aralarında. Kevser Ruhi gelecek için umut veren bir yazar. Kalıcı olması dileğiyle…

(1) Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Nisan 2004, Sayı: 741, Feyza Hepçilingirler, “ Türkçe Günlükleri”

Kaynak: Gürcü Haber Merkezi (GHM), Hülya Soyşekerci

"Gürcü Kimliğini Hep Şıklık Olarak Düşündüm" Reha Mağden (Madişvili)
Gürcü kimliğini milliyetçi bir pozisyon olarak değil, hep bir şıklık olarak düşündüm. İnsanın gözü yeşilse güzel bir adamdır, Gürcü ise daha da güzel bir adamdır. Gürcü"ye sormuşlar, "Gürcü olmasaydın ne olurdun?" diye, "Mahcup olurdum" demiş. Bununla birlikte Gürcülük benim için Kürtlerin ya da başka etnisitelerin mücadelesine benzer bir problem değil. Ben Türkiyeli olmayı seviyorum, bu coğrafyayı seviyorum, senkronik bir zemini seviyorum.
By: admin2

"Lafın tamamı deliye anlatılır"

Murat UYURKULAK
Radikal-Kitap

CEHENNEMDE BİR ŞEHİT Reha Mağden, Agora Kitaplığı, 112 sayfa, 6 milyon lira.

Çoğunlukla gazeteci sıfatıyla ve nefis röportajlarıyla tanınır Reha Mağden. Oysa 1999'da yayımlanan hikâye kitabı 'Yazgıların Tableti', 'bir kısım okur' için kült kitaptır. Mağden, yeni hikâyelerini 'Cehennemde Bir Şehit' kitabında topladı. Bir röportaj ehliyle oturup yeni kitabını konuşmak ve bol bol ter dökmek de bana düştü... Sanırım, 'Tablet'in hayranları arasına geç katılmama sebep olan cehaletime kefaret olarak...

Önce 'Yazgıların Tableti', ardından 'Cehennemde Bir Şehit'te yer alan hikâyelerde dikkatimi çeken, derinlikli meseleleri, ince insanlık durumlarını, tasarrufun had safhada olduğu bir dille anlatmış olmanızdı. Bu denli alengirli konuları didikleyip dilde bu kadar 'tutumlu' davranabilmeniz şaşırtmıştı beni...

Aslında biraz üşengeçlik biraz tez canlılık... Yazıya oturduğum zaman bir an önce anlatmak istiyorum. Bir an önce anlatmak isteyince parmaklarının hızıyla yüreğinin hızı arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorsun. Ayrıca niye lafın tamamını anlatayım ki! Lafın tamamı deliye anlatılır... Anlaşılıp anlaşılmamasını da çok umursamıyorum. Mesela bir hikâyemde sevdiğim bir sürü yazarın kitap başlıkları vardır, satır aralarına serpiştirilmiştir, çünkü benim o hikâyede anlatmak istediğim mesele, onların anlattıklarıyla örtüşür...

Yanı sıra, tercih ettiğiniz hikâye formu hayli müsait olmasına rağmen, son yılların iktidarı huzursuz etmeden köşesinde sızlanan, kendi üzerine kapanan, iç dökmeci diline de çok uzaksınız... Bireyin 'iç dünyasını' keşfedip, suya sabuna dokunmadan söze saldırdığı bir dönemde, siz tutumlu olduğu kadar kışkırtıcı bir dilin izinden gidiyorsunuz...

Edebiyat söz konusu olduğunda bazı şeylerin konuşulmasından ürktüğümü söylemeliyim. Evet, sızlanmıyorum. Sızlanmamak, mesela iktidar olan her şeyi küçümsemekten geçiyor. İktidar olan şeyi küçümsemezsen zaten kendini ezik hissedersin. Ben hayatım boyunca iktidarları küçümsedim, çünkü çok iyi biliyorum ki, beni bana rağmen yönetiyorlar. Ve ben onlardan daha iyiyim, daha ahlaklıyım; çünkü daha iyi hayallerim var. Dik durmak ve kışkırtmak için her gerekçem var yani...

Hikâyeleriniz okuru adeta ülke turuna çıkarıyor. İstanbul, Karadeniz, İç Anadolu, Doğu... Coğrafyanızın bu denli geniş olmasında Gürcü olmanızın etkisi var mı? Gürcü kimliğinin hayatınızda belirgin bir yeri oldu mu?

Gürcü kimliğini milliyetçi bir pozisyon olarak değil, hep bir şıklık olarak düşündüm. İnsanın gözü yeşilse güzel bir adamdır, Gürcü ise daha da güzel bir adamdır. Gürcü'ye sormuşlar, 'Gürcü olmasaydın ne olurdun?' diye, 'Mahcup olurdum' demiş. Bununla birlikte Gürcülük benim için Kürtlerin ya da başka etnisitelerin mücadelesine benzer bir problem değil. Ben Türkiyeli olmayı seviyorum, bu coğrafyayı seviyorum, senkronik bir zemini seviyorum. Gürcülüğün benim yazdıklarıma katkısı bu yeşil gözlü şıklık hikâyesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama şöyle bir şey de var: Gürcülük bana yabancı olmayı da öğretti. Ötekilik anlamında yabancı... Öteki olma durumunu öğretti. Öteki olma durumu olduğu zaman, hiçbir 'suçluya' karşıdan bakamayacak bir hayatın olur. Gürcü olduğun için kimse seni küçümsemiyor, ama sen biliyorsun yabancı olduğunu. Bunun için cezalandırılman şart değil, ama netice itibariyle sana toplumda dayatılan bir sürü şeyin, bir sürü ifadenin dışında kalıyorsun. Bunları kabul etmek zorunda olmadığını düşünüyorsun; küçük isyanlar bunlar. Sonuç olarak her türlü ötekiyle empati kurabiliyorsun, dolayısıyla ötekiyle empati kuramayanlara karşı ciddi bir öfke besliyorsun. Bu arada gözlemlerim var tabii ki, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde bulundum. Çocukluğum Ordu'da geçti ve orada çok önemli şeyler gördüm. İnsanın şaşıracağı, bir edebiyat metninde okuduğu zaman hayran kalacağı şeyler gördüm...

Bana, hikâyelerinizin dilini tek kelimeyle nasıl tarif edebileceğimi sorsalar, 'şehvetli' derdim. Bu edebi olduğu kadar erkeksi bir şehvet bana kalırsa. Hikâyelerinizde kadınların apayrı yeri ve önemi var...

İnsanların en önemli iki icadı şarap ve sepettir. Nedenini, hatırlatırsan sonra söylerim. Allah'ın en önemli icadı ise kadındır. Kadınlar çok önemlidir, kadınlar erkeklerden daha önemlidir. Kadınları sevmemin nedeni bir kere bütün sorularımın nedenleri olmaları. Bütün sorularımı, toplumla ilgili, toplumun dönüşmesi ile ilgili sorunlarımı, kitaplardan daha çok, kadınların duruşlarından öğrendim. Çünkü kadınların duruşlarında kendilerine ait bir şey var, bizde olmayan bir şey. Onlarda riyakarlık var, onlarda mertlik de var, gözü karalık da var. Kadınların hanımefendiliklerinin dışına çıkabilen bir gözü karalığa cesaret edebilmelerinden hoşlanıyorum.

Bunları yapabildikleri için mi hikâyelerinizdeki kadınlar hep dertli?

Hikâyemdeki kadınların hepsini, hep dertli olarak gösterdim, benim bütün kadınlarım hep dertlidir, ama kadınlarımın hiçbiri sızlanmaz. Kimisi çocuğu için, kimisi tarihi için, kimisi kocası için, kimisi sevgilisi için hep dertlidir, ama hiçbiri sızlanmaz. Benim kadınlarım bunlar. Bunlar kahraman, çok ciddi kahraman kadınlar. Kendini öldürenler, öldürtenler, ayrıca öldürmeye azmettirenler. Hikâyelerimdeki bütün kadınlar kahramandır.

Hikâyelerinizde ölümün de dikkat çekici bir ağırlığı var. Sözgelimi yayımlanacak olan son hikâye kitabınızın bir bölümü, çeşit çeşit cenaze törenlerinin anlatımından menkul...

Cenazeler bir tür gurbet duygusu uyandırır. Bizim geleneğimizde ölüleri bize gösterirler, çok ölüm gördüm ve onları unutamıyorum. Sözgelimi Ordu'ya bir hasreti gidermeye giderim, karşıma cenaze çıkar. Yani cenaze benim için, sadece benim için değil aslında, herkes için, bir yanıyla eş dostla, arkadaşlarla özlem giderme vesilesidir. Ben köylerin kasabaların cenazelerini severim. Şehirde cenaze fabrikasyondur, taşrada ise butik. Ölüm tek kişilik bir şey ve bir ölümü başka ölümlerle benzeştiremezsin, herkesin ölümü kendine özel, yani tek başına yaşıyorsun tek başına ölüyorsun. O zaman tek başına ölen kişiye butik cenaze yapmak lazım, fabrikasyon olmaz. Ben şehirlerdeki cenazelerde mezarların içindeki geleneksel tahtaların bile kaldırıldığını gördüm, beton kapatıyorlar yahu üstüne. Olmaz öyle şey.

Birçok hikâyenizde epey alkol tüketiliyor. İçkiyi sevdiğinizi de bilen biliyor. Belki bu konuda bir şeyler söylemek istersiniz ve arada şu şarap -sepet meselesine de açıklık getirirsiniz...

(Gülüyor) Yakınlarım alkol kullanmamdan çok tedirgin oldular ve beni tedaviye götürdüler. 15 gün tedavi gördüm, grup terapi yapılıyordu. Doktorlar terapi bittikten sonra beni kenara çektiler ve 'terapi görenlerin ezberini bozma' dediler. Çünkü ben orada itiraz ediyordum, alkolün ne yanlışlığı olduğunu falan soruyordum. Dünyada çok önemli icatlar yapıldı mı? Yapıldı. Buharlı lokomotifi buldular, sonra fezaya kadar gittiler. Ama en önemli iki icat vardır: Biri şarap, diğeri sepet. İlkinde hayal gücünü üretiyorsun, ikincisinde ilkini saklıyorsun. Ben niye vazgeçeyim ki şaraptan, alkolden? Alkol verimliliği çok yükselten bir şey, çünkü senin dünyayla olan ilişkinde aldığın gardları alçaltıyor, dünyaya saldırma imkanı veriyor. Çünkü dünyaya saldırmadan bir şey yapılamıyor. Ha, belli bir sarhoşluk noktasından sonra hiçbir şey yapamaz hale geliyorsun, ama o da senin affedileceğin bir zaman olsun, o zamana kadar geçirdiğin ve o eşiğe kadar yaptığın şeylerin hatırı için. Ben benden şikayet eden kadınlara da onu söylüyorum, diyorum ki oraya kadarki zamanımı değerlendirin, orada iyiydim, orada çok hoşnuttunuz benden, sizi güldürüyordum, ondan sonra da yatıp uyuyorum zaten, kimseye bir zararım yok.


Kevser Ruhi ve Kehribar Kadınlar..
Kevser Ruhi"nin incelikli bir kalemi var. Bu kalem, "Kehribar Kadınlar" (1) adını verdiği ilk öykü kitabında yer alan on dört öyküde Gürcüstan"dan Batum"dan, 12 Eylül darbesi sonrasında Güney Marmara’da bir kasaba; Gönen"de yaşanan günlerden, "Akasya kokulu Esenevler sokağı"ndan aynı hüzünle geçiyor.
By: diditaviani
Özellikle de ardışık dört öykü, (Fesleğenler Kokmuyor Artık, Sızı, Düşbozumu ve Akasya Kokulu Sokakta Şiir Bitti) aynı çıkış noktasından yol buluyor kendine ve bu ortak temel, öyküler arasındaki bir geçirgenliğe bir ortak öykü atmosferine dönüşüyor. Küçük kasabanın kendine özgü renkleriyle bir oyun gibi yaşanan hayat. Bu masalsı ve masum hayatları, yıllar sonra hatırlamak, geriye dönmek ve o hayatlardan öyküler devşirmektir Kehribar Kadınlar'ın ana izleği.. Kimseyi ve hiçbir şeyi yargılamadan ve hiç bir çıkarımda bulunmadan çocukluk sokaklarının ve o insanların adlarının altını çizmek. Kevser Ruhi'nin öykülerini samimi ve sıcak kılan da onun bu dingin anlatımıdır. Ercan, Ali, Ayşen, Belkıs... Esenevler sokağının çocukları. Ülkede değişen koşulların hayatlarını değiştirdiği çocuklardır onlar. Hoyrat bir rüzgâr, kimini ötelere savuracaktır, ( ...Maltepe'de Kader'i gördüm, pavyonda dansözlük yapıyordu, gel seni bu hayattan kurtarayım dedim, bırak dayı, ben zaten ölmüşüm dedi beni itekledi ) kimini yaşadığı yerde ayrıksı kılar. (Hüseyin Amca'nın 'mahpusluğu bize onur verir' dediği oğlu, altıncı yılın sonunda suçsuzluğu anlaşılıp salıverildiğinde, içerdeyken yaşadıklarının ağırlığıyla dili lal olmuş; kimseyle konuşmadı.) (2) Anadolu'nun bir küçük kasabasını, tozlu bakkal dükkânlarını, her yanı "iğne oyası örtülere boğulmuş" oturma odalarını, sevgiyle, "akasya kokularını" hâlâ duyarak anlatıyor Kevser Ruhi. Çocukluğun izlerini anlatırken herşey hüzne bulansa da, hatırlananlar acıklı dursa da; bu dört öykü capcanlı okumalar sunmaktadır, okura. Kaçak kızını arayan polislere, "Evin kızı bu saatte topla tüfekle mi aranır evladım? Gidin! Böyle gelmeyin bir daha kapıma! Gündüzler torbaya mı girdi?" diyen anneler, ineklerine Fidel ve Kastro adını koyduğu için başı derde giren Hüseyin Amca'lar, "aşktan değil, yaşı geçmeden koca bulabildiği için ayakları yere basmayan gelin" Belkıs'lar, Kevser Ruhi'nin kaleminde canlanıyorlar. Kevser Ruhinin öyküleri küçük oylumlu metinler. Yazar, doğa betimlemelerini sevdiği, yitirilmiş çiçek ve ağaç adlarını kullanmayı özellikle yinelediği halde sözü gereksiz kullanmamaya da dikkat ediyor. Dili ekonomik kullanmaya gayret ediyor. "Beş N Bir K" adını verdiği öyküde de üç satırlık bir gazete haberinin içini öyküyle dolduruyor, ama karla kaplı okul yolunda donarak ölen genç öğretmeni, Sefer'i anlatırken araya insan gerçeğini koymayı da beceriyor. Kevser Ruhi'nin, kalemi Azerbaycan, Gürcüstan, Batum gibi başka coğrafyalara da bir ağ atıyor; büyüklerden dinlediklerini, bilinç altına sakladıklarını, belli ki atalarının anılarını da öyküleştirmeye çalışıyor. "Sonra kadınlar; ömürleri kehribar kadınlar, yürekleri yakut gülüşleri inci kadınlar. Onlar Dilamze'ydi, Gulnara'ydı, Hatuna'ydı, Selenay'dı, Asya'ydı...'Sahiden yaşadılar mı?' sorusu çınarın dallarına asılı kaldı" (3) Kevser Ruhi, bu asılı kalan soruya, sevindirici bir yanıt arayarak yazıyor, "Kehribar Kadınlar"ın öyküsünü. Bu "yazgısı kahır kadınlar, ışıl ışılken sararan, taş kesilen kadınlar"ın öyküleri, ilerdeki asıl konuya hazırlıyor okuru. Ve tabii ki, yazar, tanıdığı, bildiği hayatları, yani Esenevler Sokağı'nın çocuklarının öyküsünü daha kolay kotarıyor. Asansör, Dört Numaralı Yolcu, Şükrü Bey'in Beyaz Şahin'i adlı öyküler de, kendi içlerinde tamamlanmış, kısa öykü tadına ulaşmış çalışmalar olarak okura ulaşıyor. (1) Kevser Ruhi, Kehribar Kadınlar, Kum Yayınları, Ankara 2004, sayfa 24 (2) A.g:e sayfa 24 (3) A.g.e sayfa 12 Çiğdem ÜLKER

Georges Dumezil ve Kafkas Halkları
“…Jean Marx İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bir dinler tarihi kürsüsü kurulması fikrini aşıladı bana. Mustafa Kemal yeniden hayat verdiği ülkesinde devleti bir din devleti olmaktan çıkarmak istiyordu ve ona Fransa’da dinler tarihi kürsülerinin buna benzer bir girişimde önemli işlevleri yerine getirdiği söylenmişti. Karım ve ben hiç duraksamadık tabii ki. Marx herşeyi ayarladı. Sözleşmeyi o yaptı. Altı yıl İstanbul’da kaldım: üç yıllık iki kontrat. 1925’de Noel’den kısa süre önce Marsilya’dan gemiye bindik. Öyle bir fırtına olmuştu ki Ege Denizi’nde! Biliyorsunuz o dönemde Türkiye’ye ancak gemiyle ya da Şark Ekspresi’yle gidilebilirdi. Devleti din devleti kimliğinden çıkarma sorununa gelince, en hassas, en alıngan din adamları bile alınmadılar, gücenmediler: kesinlikle “Kitap dinleri”ne girmedim ben ayrıca. Zaten ikinci yıldan itibaren işlerimi ayarladım ve sessiz sedasız Edebiyat Fakültesi’ne geçtim.”
By: admin2

Georges Dumézil ve Kafkas Halkları
        

Mustafa YAKUT

“…Jean Marx İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bir dinler tarihi kürsüsü kurulması fikrini aşıladı bana. Mustafa Kemal yeniden hayat verdiği ülkesinde devleti bir din devleti olmaktan çıkarmak istiyordu ve ona Fransa’da dinler tarihi kürsülerinin buna benzer bir girişimde önemli işlevleri yerine getirdiği söylenmişti. Karım ve ben hiç duraksamadık tabii ki. Marx herşeyi ayarladı. Sözleşmeyi o yaptı. Altı yıl İstanbul’da kaldım: üç yıllık iki kontrat. 1925’de Noel’den kısa süre önce Marsilya’dan gemiye bindik. Öyle bir fırtına olmuştu ki Ege Denizi’nde! Biliyorsunuz o dönemde Türkiye’ye ancak gemiyle ya da Şark Ekspresi’yle gidilebilirdi. Devleti din devleti kimliğinden çıkarma sorununa gelince, en hassas, en alıngan din adamları bile alınmadılar, gücenmediler: kesinlikle “Kitap dinleri”ne girmedim ben ayrıca. Zaten ikinci yıldan itibaren işlerimi ayarladım ve sessiz sedasız Edebiyat Fakültesi’ne geçtim.”
Ünlü Fransız filolog, etnolog ve din tarihçisi Georges Dumézil böyle diyor 1986’da,  ölümünden kısa süre önce kendisi ile yapılan söyleşide. Türkçe’de Dumézil’le ilgili ilk kitap olma özelliğini taşıyan, Didier Eribon’un yazdığı  Georges Dumézil’le Konuşmalar  Dumezil’in doğumunun 100. yılı dolayısıyla Sinatle Yayınları’nca 1998’de yayınlandı.
1925-31 yılları arasında Türkiye’de kalan ve daha sonra 1972’ye kadar birçok kez gelen Dumézil, Türkiye’de özellikle Kafkasyalıları keşfettiğini, insanlık ve bilim adına bir hazine bulduğunu söylüyor.
Bir Kafkas halkı olan ama bir Hint – Avrupa kavmi olan İskitlerin soyundan gelen Osetleri aramasına karşın uzun süre tek bir Oset bile bulamıyor. İstanbul’da çok sayıda Çerkes ve Dağıstanlı vardı. Çerkeslerin Osetlerden aldıkları Nart destanlarının son derece ilginç değişik biçimleri onu çok ilgilendiriyor. “Güneybatı Kafkas dilleri”ni oluşturan Çerkes,Abhaz,Ubıh dillerinden kaybolmakta olan Ubıhça’nın peşine düşüyor. 1929’da Sapanca Gölü yakınlarında Ubıhların çoğunlukta olduğu köye giderek otuz kadar ihtiyarın bu dili konuştuğunu görüyor. Ertesi yıl tekrar gidiyor ve Ubıh dili tanımlamasını yayınliyor. Dünyanın en zengin ünsüz sistemlerinden birine sahip olan ve şimdi artık tamamen yokolmuş olan bu dilde, 82 ünsüz bulunuyor ve bunların arasında yalnızca üç ünlü dolaşıp duruyor.
G. Dumézil daha sonra Manyas’ta tanıştığı Tevfik Esenç ile birlikte Ubıhça üzerinde sistemli araştırmalar yaptı.  Ubıhların Masal ve Efsaneleri’ni yazdı.
Yaklaşık otuz dili bilen ve altmışı aşkın eser vermiş olan Dumézil 1978’de Académie Française üyeliğine seçildi.
Hint – Avrupa kökenli toplumların düşünce yapısını ve bu yapının belirgin özelliklerinin geçirdiği evrimi açıklayan ünlü “Üç İşlev” kuramını geliştiren G. Dumézil, ortak dil yapısına sahip tüm Hint – Avrupa topluluklarının ortak bir ideolojileri ve toplumsal yapıları olduğunu savunur. Ona göre, bu toplumlarda “Üç İşlev”li (dinsel yaşam,askerlik, üretimden kaynaklanan) bir ideolojik yapılanma görülür. Aynı olguya Roma, Hindistan ve Germen kökenli Kuzey Avrupa toplumlarında rastlanır. Yalnızca din ve tanrılar düzleminde değil, masal, efsane, edebiyat, hukuk, felsefe vb. alanlarında da kendini duyuran bu “Üç İşlev”li yapısal birliğe Hint – Avrupa dünyasının dışında rastlanmamaktadır.
Dumézil, Türkçe ile bir Kızılderili dili olan Keçuva dili arasında ilginç benzerlikler bulmuş ancak bu konuyla ilgili çalışmalarını ilerletememiştir.
Mit ve Destan (Mythe et épo pée), Hint – Avrupa Evlilikleri (Mariages indo – européens), Mitoloji Taslakları (Esquisses de mythologie), Ubıhların Masal ve Efsaneleri (Contes et légendes des Ubykhs), Ubıh Dili (Le Verbe d’Ubykh), Kafkasya Dilleri ve Gelenekleri Üstüne Anadolu Belgeleri (Documents Anatoliens sur les langues at les traditions du Caucase), Laz Masalları (Contes Lazes), Kahramanlar Kitabı; Nart Efsaneleri (Le livre des Héros; Légendes sur les Nartes) gibi kitapların yanı sıra Türkiye’de Kafkas dillerine ilişkin çok miktarda belgenin ve altmışı aşkın kitabın yazarı olan G. Dumézil’le ilgili olarak yayınlanan  G. Dumézil’le Konuşmalar kitabından sonra (bildiğim kadarıyla) yazarın Türkçe’deki tek kitabı Kafkas Halkları Mitolojisi’dir.
G. Dumézil’le Konuşmalar’da, insan bilimler alanında güçlü yapıtlar vermiş bir bilim adamı olan ve özellikle dil alanında bir deha olarak kabul edilen Dumézil, kendi çalışmaları ve içinde geliştiği koşullar ve bilim alınana getirdikleri konusunda yeni bilgiler veriyor. Türkiye’de geçirdiği yıllardan, burada Kafkasyalılarla nasıl tanıştığından, özellikle de bir Kafkas halkı olan Ubıhlar üzerine çalışmalarından söz ediyor. Kitap, Dumézil’in düşünce yapısı, çalışma alanları, ve yapıtlarına giriş için bir anahtar niteliğinde.
Ayraç Yayınları tarafından  yayınlanan Kafkas Halklarının Mitolojisi kitabında ise bir kültürler mozayiği oluşturan
Kafkas halklarının gizem dolu söylenceleri incelenmektedir. İlk bölümde Gürcüstan’ın, Kafkasya’nın tarihi ele alınıp, Kafkas halklarının dilleri, tarih boyunca verdikleri bağımsızlık mücadeleleri ve göçleri incelenmekte ve Kafkas mitolojisi alanında mevcut literatür tanıtılmaktadır. İkinci esas büyük bölümde ise Kafkas halklarının kökenleri, dinleri, yaşam biçimleri ve gelenekleri ile ilgili söylenceler bir sözlük biçiminde verilmektedir.
 Kasfkas halkları için incelemeye değer bir hazine bırakmış olduğu söylenebilecek G. Dumézil’in Türkçe’de yeni yapıtlarının yayınlanması dileğiyle ve kendisinin, “Çveneburi Dergisi”nin kurucusu, Türkiye’de Gürcü kültürü ile ilgili ilk yayınların sahibi Ahmet Özkan Melaşvili’ye 1968’de, Gürcüstan kitabının yayınlanması dolayısıyla yazmış olduğu ve kitapta yer alan mektubu ile sona erdiriyorum yazıyı:
 “Sevgili Ahmet Bey,
 Yıllar önce İstanbul’da bulunduğum sırada Gürcü dili ve edebiyatını tanıdım. Feriköy Gürcü Kilisesi’nde Gürcü kültürüyle ilgili bilgiler edindim. Sonra Kafkasya’ya ilgim ve bu konudaki incelemelerim devam etti. Bu heyecan verici incelemeler Türkiye’ye ikinci vatanım olarak aşkla bağlanmamı sağladı.
 Ne mutluluk verici bir haber ki, tarihe her zaman değer vermiş Türkiye’de, değerli bir Türk vatandaşı olarak sizin, Gürcüstan, büyükleriniz ve hemşehrileriniz hakkında bir kitap yayınlayacağınızı öğrendim. Hiçbir şey bundan daha soylu bir davranış olamaz. Yazdıklarınızı okumayı kendim için çok faydalı bulacağımı söylemek isterim.
 Tüm dostluk duygularımla.        10 Temmuz 1968
Georges Dumézil”


Adamsanat Dergisi
Mart 2004, Sayı: 218


VAJA PŞAVELA - ႥႠႯႠ ႴႸႠႥႤႪႠ
Vaja Pşavela, Gürcü edebiyat tarihinde özel bir yere sahiptir. Son derece farklı ürünler vermiş, büyük ölçüde mitolojiden esinlenmiştir. Halkın yaşamını çok iyi tanıyan bir yazar olarak yapıtlarına felsefi boyutlar kazandırmış ve büyük şairlik yeteneğiyle özgün bir şiirsel dünya sunmuş, önemli sorunları yeni bir bakışla ele almış ve çözümlemiştir. Pşavela çok zengin bir miras bırakmıştır.
By: admin2

İSMAİL YERGÜZ

VAJA PŞAVELA - ႥႠႯႠ ႴႸႠႥႤႪႠ
Gürcü edebiyatından portreler

Vaja Pşavela, Gürcü edebiyat tarihinde özel bir yere sahiptir. Son derece farklı ürünler vermiş, büyük ölçüde mitolojiden esinlenmiştir. Halkın yaşamını çok iyi tanıyan bir yazar olarak yapıtlarına felsefi boyutlar kazandırmış ve büyük şairlik yeteneğiyle özgün bir şiirsel dünya sunmuş, önemli sorunları yeni bir bakışla ele almış ve çözümlemiştir.
Pşavela çok zengin bir miras bırakmıştır. Şiirler, sanatlı düzyazılar, tarihsel yazılar, etnografyayla ilgili yazılar, siyasal ve toplumsal yaşam üstüne yazılar... Bütün yazılarında yetenek ve kültürü tüm  görkemi ve parlaklığıyla ortaya çıkar. Yazdığı her şey yüce yurtseverlik duygularını ve halk sevgisini dile getirir. Pşavela yaşamının büyük bölümünü dağlarda, ıssız yerlerde geçirmesine karşın, o dönemin Gürcüstan yaşamıyla ilgili hiçbir şeyi gözden kaçırmamıştır. İlia Çavçavadze ve Akaki Tzereteli gibi, tüm yaşamı boyunca ülkesine hizmet etmeyi bir borç olarak kabul etmiştir. Bu nedenle onun bütün yapıtları yüksek ve soylu şiirsel duygu ve düşüncelerle doludur.
Asıl adı Luka Razikaşvili olan Vaja Pşavela, 14 Temmuz 1861'de Pşav'da Çargali köyünde doğmuştur. İlk çocukluk izlenimlerini orada görkemli bir doğa içinde ve dağlılar arasında edinir. İlköğrenimini Telavi din okulunda görür, daha sonra ise Gori öğretmen okuluna devam eder. Buradaki öğrenciliği sırasında Gürcü edebiyatıyla daha fazla ilgilenme fırsatını bulur ve okul kütüphanesindeki kitapların hemen hemen tümünü okur. Yalnızca edebi kitaplarla değil, tarihsel, toplumsal, iktisadi ve felsefi yapıtlarla da ilgilenir, eski Yunan felsefesini inceler.
Haziran 1882'de Gori öğretmen okulunu bitirdikten sonra, Gürcüstan'da eğitim ve öğretimin yaygınlaşması için çaba harcar, özellikle halkın haklarının ve çıkarlarının korunmasıyla ilgilenir ve kurulu düzenden yana olanların düşmanlığını kazanır.
Pşavela yüksek öğrenime başlamak amacıyla 1883'de Petersburg'a gider ve Hukuk Fakültesi'ne yazılır. Çalışkan, gayretli, dersleri düzenli izleyen bir öğrenci olarak tanınır, ama maddi olanakları kısıtlı olduğundan bir yıl içinde ülkesine geri dönmek zorunda kalır. Pşavela, Petersburg'dan döndükten sonra Didi Tioneti köyünde öğretmenliğe başlar. Büyük bir hevesle eğitim ve öğretime adar kendisini, ama kısa süre sonra, ölümüne kadar hiç ayrılmadığı doğum yeri Çargali'ye döner. Tüm yaşamı boyunca Tiflis'e çok seyrek olarak, yalnızca dergi ve gazete almak, matbaalardaki işleri için gidip gelir. Çok zor koşullarda sürekli ihtiyaç içinde yaşar ve bu olumsuz koşullar doğal olarak sağlığını bozar. 1915 yılı başlarında zatürree hastalığına yakalanır ve aynı yılın nisan ayında tedavi olmak amacıyla Tiflis'e gider. 23 Mayıs'ta "Gürcüstan Edebiyat Derneği"nin girişimiyle "Devlet Tiyatrosu"nda Vaja Pşavela'nın onuruna bir gece düzenlenir ve bu gece şair için görkemli bir zafer gecesi gibi geçer. Şiirler okur ve dinleyiciler tarafından coşku ve hararetle alkışlanır. Ama sağlık durumu git gide kötüler. 14 Temmuz'da hastaneye kaldırılır. Hasta şairin tek bir isteği vardır: doğduğu yere dönmek, doğaya kavuşmak. Yaşamının her anında dağları hatırlamaktadır. Öldüğü gün köyünü anmak amacıyla kendisine bir yer yatağı hazırlanmasını, yatağın çevresinin çiçeklerle ve dallarla süslenmesini ister. Zayıflayan bedeni hastalıkla mücadele edemez artık ve Vaja Pşavela 27 Temmuz 1915'de son nefesini verir. Didube'de Gürcü ileri gelenlerinin gömüldüğü panteona defnedilir. Mezarı daha sonra Mtatzminda panteonuna nakledilmiştir.
Vaja Pşavela, ender rastlanan lirik şairlerden biridir. Heyecan ve duyguları olağanüstü bir şiirle dile getirmeyi başarmıştır. 19. yüzyıl Gürcü edebiyatında yeni bir lirik tür yaratmış, çok derin düşünceleri açık seçik, düz ve basit bir anlatımla dile getirmiştir. Şiirleri, yaşamı bütün yönleriyle ele alır. Gılgamış, İlyada, Homeros'u hatırlatan bir şairdir. Pşavela da tıpkı İlia Çavçavadze ve Akaki Tzereteli gibi atalarının kahramanlıklarını ve vatan sevgilerini büyük bir coşkuyla aktarmıştır. Denebilir ki tüm yapıtları kahramanlığa adanmış göz kamaştırıcı bir şiirdir. Bu görkem, bu coşku, gerek yarattığı kahramanlar, gerekse üslubuyla büyük bir içtenlik içinde çizilmiştir. Sözgelimi kahramanlarından biri Gigi,düşmanları tarafından öldürüldüğünde atı ve kılıcı ağlar arkasından. Pşavela son nefesini vermekte olan bir başka kahramanını betimlerken, onun, ülkesine hizmet etme fırsatını bulabilmek için görünmez ve korkunç ölümle mücadele etmek istediğini söyler.
Vaja Pşavela'nın bütün kahramanları her eylemlerinde kahramanlığın yüce duygularını belli etmek isterler. Pşavela'nın şiirleri çoğu zaman yalnızca erkeklerin, savaşçıların değil, aynı zamanda kadınların da kendilerini unutacak kadar vatanlarına adadıkları bir tablo oluşturur. Sayısız karmaşık sorunlara el attığı epik yapıtları da sanatsal özgünlüklerle doludur. "Aluda Ketelauri", "Konuk ve Evsahibi", "Yılan Yiyici" gibi şiirleri, halk masallarına ile efsanelerine dayanır ve olağanüstü şiirsel zenginliklerle dikkat çeker. Folklorik özgünlük Pşavela'nın yapıtlarının yalnızca temelinde değil, üslup ve yapısında da kendini gösterir. Şair şiirlerinde hiç bıkmadan, yorulmadan halk geleneklerini işlemeye çalışmış ve şiirini zenginleştirmek için çaba harcamıştır. Vaja Pşavela halk sanatına başvururken, kullandığı gerece de şiirsel bir atılım kazandırmış, basit bir halk masalından karmaşık yapılı devasa bir yapıt ortaya çıkarmayı başarmıştır. Eleştirmenler onun şiirdeki belirgin özellikli felsefi anlayışın, masal konularını işlediği şiirlerde rastlanabilecek fikirlerden daha derin ve köklü olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla Pşavela'nın bazı şiirlerindeki halk motiflerinin rolünü abartmamak gerekir.
Bu şiirlerdeki kahramanlar çevrelerindeki insanları aşabilmeyi başarmış sıradan insanlardır. Toplumla "ben"lerini her şeyin üstünde tutan bireyciler olarak değil, özgürlük, yüksek bir ahlak ve insanlık aşkıyla dolu bireyler olarak çatışırlar. Bu insanlar insanlığın en yüksek idealleri için mücadele eden  baş kaldırmış insanlardır.
Pşavela'ya göre toplumun kuralları sert ve acımasızdır. Her bireyden tam bir bağımlılık ister. Toplum hiçbir biçimde bir bağımsızlık gösterisini kabul etmez ve bireycilik ve toplum arasındaki çatışmalar trajik bir yoğunluk kazanır. Vaja Pşavela bu bireycilik ve toplum arasındaki çatışmayı "Aluda Ketalauri" adlı şiirinde son derece dramatik bir tarzda ele almıştır. Kahramanı toplumda hüküm süren davranış kurallarını ihlal eder, yüzyıllardır körüklenen yaşam kurallarını eleştirel bir anlayışla sergiler.
Pşavela iki geleneğin,kanlı intikamcılığın ve konukseverliğin çatıştığı "Konuk ve Evsahibi" adlı şiirinde de aynı türden bir çatışmayı sergiler. Vaja Pşavela'nın edebi mirasını oluşturan sayısız şiir arasında derin bir felsefi düşünceyi dile getiren "Yılan Yiyici" önemli bir yer tutar. Bu şiirin kahramanı Mindia bilgeliği temsil eder.
Vaja Pşavela olağanüstü bir doğanın şairi ve temsilcisidir. Doğanın bütün sırlarını bilen bir şairdir ve Gürcü şiirinde bu açıdan onunla boy ölçüşebilecek bir başka isim yoktur. Yarattığı manzaralar doğanın kendisi kadar ölümsüzdür. Bu tabloları ve imajları olağanüstü yeni ve özgün bir biçimde yaratmıştır. Onun şiirinin doğanın görkemli bir şiiri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama şairin ilgi ve dikkatini çeken doğanın ne dış güzelliği ne de iç büyüsüdür. Pşavela'nın şiiri doğanın ruhuna girer, doğanın her köşesinde yaşamı arar. Ona göre yaşam ucu bucağı belli olmayan ve görkemli, gizli bir yaşam süren, düşünen, konuşan, hisseden bir yaratıktır. Doğada her şey yaşamı teneffüs eder. O da ünlü şair Nikoloz Baratişvili'nin görüşlerini paylaşır ve cansız varlıklar arasında gizli bir dil olduğuna ve onların konuşmalarının anlamının öteki dillerden daha önemli olduğuna inanır.
Vaja Pşavela doğanın sırlarını öğrenmiştir, doğanın uyumunun sözcüsüdür. "Yavru Karacanın Hikâyesi", "Menekşe", "Doğanın Kaynağı", "Kuru Gürgen", "Ağlayan Kaya", "Kökler", "Yüksek Dağlar", "Geyik", "Ormana Bakın", "Doğanın Kucağında", "Orman Ağlıyor" gibi düzyazılarında ve birçok şiirinde insan duygu, düşünce ve heyecanları arasından doğanın bütün olgularını sergiler, insan ve doğayı birleştiren bağları hissettirir bize.
Vaja Pşavela'ya göre "her yazar her şeyden önce kendisine özgü bir dile sahip olmalıdır, çünkü dil yazarın yüzü, fizyonomisi ya da daha doğrusu ruhudur, yazarın bireyselliği, kişiliği, 'ben'i burada gizlidir". Pşavela'nın bütün edebi etkinliğinin temeli buna dayanır. Şiirlerinde halk dilinden, halk deyimlerinden büyük ölçüde yararlanmıştır, ama o halk dilinden aldığı sözcükleri ve deyimleri klişe biçiminde kullanmaz, onlara şiirsel bir titreşim katar. Gürcü edebiyatında ilk kez onun kullanmış olduğu çok sayıda sözcük modern Gürcü edebiyat diline kök salmıştır.
Vaja Pşavela'nın "Aluda Ketelauri", "Konuk ve Evsahibi" ve "Yılan Yiyici" adlı şiirleri, Tengiz Abuladze'nin sembolist filmi Yakarış’a esin kaynağı olmuştur.

mamuli, Temmuz 1997, sayı 3


TİFLİS ÖYKÜLERİ - ႧႡႨႪႨႱႳႰႨ ႫႭႧႾႰႭႡႤႡႨ
Gülümseme
Gamsahurdia Caddesi kıyısında bir ev kiralamıştım. İkiye bölünmüş bir dairenin yarısını. Hiç mutlu değildim. Evi sevmemiştim. Her gün aynı saatlerde üniversiteye gidiyor, aynı saatlerde eve dönüyordum. Bu gidiş gelişlerde dolmuşlardaki yüzler ruhumu karartıyordu. Her yüz mutsuzdu. Şah Abbas sanki askerleriyle kente girmiş, nüfusun yarısını kılıçtan geçirip çekilmişti.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Nisan
Nisan’dı. Üniversitenin avlusunda, dut ağacının dibinde dikilmiş, zaman geçiriyordum. Dalgındım.
“Patlamış şeftali tomurcukları sandım
Elbisendeki düğmeleri”
Bu dizeleri duyunca, başımı kaldırdım.
Şaşkınlık ve hayretler içinde bana bakıyordu. Çok etkilenmiştim. Halamın İspanya turnesinden getirdiği düğmelerin, yakasından eteğinin ucuna kadar dizili olduğu elbisemi sabah giyip aynanın karşısına geçince, ben de aynı dizeleri mırıldanmıştım. Çok güzel olduğumu, elbisenin bana çok yakıştığını söyledi.
- Bugün benim doğum günüm, dedim.
Bu sözcükler sanki birden dökülüvermişti dudaklarımın arasından.
- Aman Tanrım, o halde burada ne bekliyoruz. Bunu hemen kutlamalıyız.
Şaşkındım. Her şey hızla olup bitiyordu. O bunları söylerken, ben onun ağzıma bir dilim pasta verişini, sonra da beni öpüşünü düşlemeye başlamıştım.
Elimden tutup beni sürüklercesine avludan çıkardı. Cadde kıyısındaki pastanede oturduk.
- Sen çikolatalı seversin değil mi?
Başımla onayladım. -Evet, bugün de çikolatalı pasta severim.- Pastanedeki en büyük pastayı getirdiler, üzerine beş mum dikilmişti. Nisan’ın beşiydi. Birer dilim aldık, kalanı pastanedeki müşterilere ikram edildi. Çatalıyla bir dilim verdi. Ardından elimi avuçlarının arasına aldı. Söz yüzüğümü fark edince, yüzü hastane çarşaflarına döndü. Yutkundu art arda birkaç kez.
- Ne kadar geç kaldım, diye sordu.
Konuşamıyordum. İşaretparmağı ile ortaparmağımı havaya diktim. İki gün demek istemiştim. Pastane kapısında ayrıldık. Adını bile öğrenememiştim.
Onu bir daha hiç görmedim. Yirmi yıl sonra, gene bir Nisan günü üniversitenin avlusuna gidinceye değin.
Oğlum, üniversitenin avlusuna küçük bir kilise yapıldığını söylemişti. İnanamamıştım. Dini kitlelerin afyonu sayan bir rejimin biz inançlı son kuşağıydık. Toplum, yetmiş beş yıl önce dondurulmuş, şimdi çözülmüştü sanki.
Dut ağacı yoktu, yerinde küçük bir kilise yükseliyordu. Gençler kiliseye giriyor, mum yakıp çıkıyorlardı. Yakasından eteğinin ucuna değin düğmeli elbiseli kız dikkatimi çekti. Yanındaki oydu. Yanıma geldi ve elimi sıktı. Kızı benimle tanıştırdı, kızıydı. Adı Nisan’dı.

Adam Öykü, Mart-Nisan 2002


Gülümseme
Gamsahurdia Caddesi kıyısında bir ev kiralamıştım. İkiye bölünmüş bir dairenin yarısını. Hiç mutlu değildim. Evi sevmemiştim. Her gün aynı saatlerde üniversiteye gidiyor, aynı saatlerde eve dönüyordum. Bu gidiş gelişlerde dolmuşlardaki yüzler ruhumu karartıyordu. Her yüz mutsuzdu. Şah Abbas sanki askerleriyle kente girmiş, nüfusun yarısını kılıçtan geçirip çekilmişti. Her yüz, bu kıyımda bir yüz kaybetmiş gibiydi.
Kente yüksek tepeden bakan, bir elinde kılıç, diğer elinde şarap kupası tutan Kartlis Deda’nın yüzü de asıktı. Kentin üzerine sanki ölü toprağı serpiyordu.
Birden, Kartlis Deda’nın bir elinin artık boş olduğu, şarap kupası tutmadığı duygusuna kapıldım. Tarihi boyunca düşmanına kılıç sallamasını ve şehit vermesini bilen bu kentin ruhu, sanki artık sadece acıyla besleniyordu. Şarabın olmadığı yerde, şarkılar da yoktu.
Eve dönmek üzere dolmuşa bindim. Yanına oturduğum kız bana gülümsüyordu. Yolculuk boyunca da yüzüme bakıp gülümsedi. Adeta dilim tutulmuştu. Ağzımdan bir tek kelime bile çıkmıyordu. Büyülenmiştim. Evin önünde dolmuştan indim. Dolmuş ücretini ödemeyi de unutmuştum. Birden aklım başıma geldi, büyü çözülmüştü.
Dolmuşta bana gülümseyen kız dünyanın en güzel yüzlü kızıydı, o yüz en güzel insan yüzüydü. Hemen aynı yöne giden bir başka dolmuşa bindim. Gülümsemenin peşinden gidiyordum. Sanki kentin üzerine bir gülümseme örtüsü yayılmıştı. Çok mutluydum. Kartlis Deda, tepeden aşağıya şarap boşaltıyordu kupasıyla. Kentin sokakları kırmızıya dönmüştü. Kenti ikiye ayıran ırmak kırmızı akıyordu. Kentin her yanından Kartlis Deda’ya doğru şarkılar yükseliyordu.
Ben dolmuştaydım. Yeryüzündeki en güzel gülümseyen yüzün peşinden gidiyordum.

Adam Öykü, Mart-Nisan 2002


Ret
Çöküş toplumlarının kahramanları vardır. Bizim de vardı. Tarihimiz boyunca da hep olmuştu. Geçen yüzyılın sonlarında kahramanlarımızın bazıları ülke dışındaydı, başka ülkelerde yaşıyorlardı. Ülkemizi ziyarete geldiklerinde, onurlarına kurulan sofralarda kadeh kaldırıp yaptığımız konuşmalarda, birer kahraman olduklarını açıkça söylüyorduk.
O da kahramanlarımızdan biriydi. Adını uzun zamandır biliyordum. Komşumuz olan ülkede yaşıyordu. Yaşadığım kente birkaç günlüğüne gelmişti. Konuk olarak bulunduğu eve bir arkadaşımla birlikte gittik. Ben onu yaşlı biri sanıyordum. Çok genç gösteriyordu. Bana arkadaşlarımdan biri gibi gelmişti. Ben o zamanlar yirmi bir yaşındaydım. Sanırım o, ben dünyaya gelmeden benim yaşım kadar yaşamıştı. O akşam sohbet sırasında “mteri” (düşman) diyecekken, dili sürçmüş “mtredi” (güvercin) demişti. Gülmüştük. O da mahcup olmuştu.
Ertesi gün üniversitede rektörle görüşeceğini biliyordum. İşim varmış gibi kapıyı çalıp içeri girdim. Rektör “sonra” deyip beni dışarı çıkardı. Birkaç dakika sonra peşimden o da çıktı, telefon numaramı istedi. Elim ayağım birbirine dolandı, kitaplarım yerlere saçıldı. Ama istediğim olmuştu.
İki gün boyunca kenti gezdirdim. Doğup büyüdüğüm sokakları onunla sevdim. Kura’nın çamur değil bal renginde aktığını, Gorgasali’nin atının gülümsediğini, Ağlayan Kayalar’dan dökülen suların gözyaşı değil kadın saçları olduğunu o gösterdi bana.
- Bak saçların savruluyor Marika.
Rüzgar, Ağlayan Kayalar’dan ince ince süzülen suları savuruyordu. Biz hep gözyaşları gibi görmüştük bu suları. Artık bana da saç gibi geliyordu.
- Kura’nın çıktığı dağlar çok sarp. Hiçbir insan ayağı oraya basmadı, hiçbir insan eli oraya değmedi. Oradaki iri ağaçların kovukları bal petekleriyle dolu. Kura bu rengini, işte bu peteklerden süzülüp suya karışan baldan alıyor.
O gidince sık sık Kura kıyısına, Ağlayan Kayalar’a, gülümseyen atın yanına gittim. Suyu hep bal renginde, Ağlayan Kayalar’dan inen suları kendi saçım gibi, Gorgasali’nin atını hep gülümser gördüm. Âşık olmuştum.
Beni arada bir telefonla arıyordu. Sesini duymak beni mutlu ediyordu. Yeniden geleceğini söyleyince, içim içime sığmaz oldu. Onu bekliyordum.
Bir gün telefonum çaldı. O gelmişti ve beni görmek istiyordu. Koşa koşa gideceğimi sanıyordum.
- Hayır, dedim, seninle görüşmeyeceğim.
Artık âşık değildim.

Adam Öykü, Mart-Nisan 2002


Üç Öykü
Yola çıktığımda, her şeyi geride bıraktığım sanısına kapıldım. Bir arkadaşımın “bu benim hayat hikâyem” dediği öykümdeki gibi, yıllarımı geçirdiğim kentten sanki dönmemek üzere ayrılıyordum. Bir zamanlar turşucuların, şerbetçilerin, bozacıların bol sirkeli turşularını, renkli şerbetlerini, ekşi bozalarını bağıra bağıra sattıkları bu kente geri dönememek beni öldürebilirdi oysa. Havalimanına giderken, bir yandan bu kentteki bütün umutlarımı yitirdiğimi, hiçbir beklentimin kalmadığını düşünüyordum. Yüreğim bomboştu. Âşık olmayı istiyordum örneğin, birine bağlanmayı, birine bağlanarak yaşamımı daha anlamlı kılmayı. Ama bütün bunlar bu kentte olmalıydı, üniversite yıllarımı geçirdiğim kentte. Şimdi yola çıkmış gidiyordum, üç kısa öykümün konusunun geçtiği kente, başka bir ülkeye.
Uçağa bindim ve genç bir Siyah kadının yanına oturdum. Bütün uçak beyazdı, yalnızca o siyahtı. Adını koyamadığım tuhaf bir duyguya yol açıyordu bu bende. İlk kez bir Siyah kadının yanına oturmuştum. Siyah kadınlar bana her zaman cinsel ya da tensel açıdan çekici gelmiştir. Bunu da anlayabilmiş değilim. Belki bu yalnızca insanın yabancısı olduğu şeylerin doğal çekiciliğidir. Bilmiyorum. O anda bir Siyah kadınla hiç sevişmeden bu dünyadan çekip gideceğimi düşündüm. Siyah kadın, kısa bir tanışmadan sonra, Stephen Hawking’in A Brief History of Time: From the Big Bang to Black Holes adlı kitabını okumaya başladı. Etli ve güzel dudakları vardı. “Eğer öpüşmeyi biliyorsa, güzel öpüşür” diye geçirdim içimden. Düşünce sarmalları içindeyken birden üniversite yıllarında izlediğim bir film geldi aklıma. “Uygar dünya”dan bir beyaz erkek Siyah yerliler arasına düşmüştü. Onların arasında yaşamak zorunda kalmıştı. Adam güzel bir kıza âşık olmuştu. Kızla öpüşmek istemişti. Kız şaşkın, adamın ne yapmak istediğini anlamamış, itiraz etmişti.
- Ağız yemek içindir.
Öpüşmeye aynı tepkiyi vermeyeceğini bildiğim bu kadın Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde çalışıyordu, benim gittiğim ülkeye görevli olarak gidiyordu. Mülteci sözcüğü, kafamda başka şimşeklerin çakmasına yol açtı. Bu sözcük ürkütücüydü. Üniversite yıllarından bazı arkadaşlarımı anımsadım. Yurtdışına gitmiş, bir daha dönmemişlerdi. İnsanın ülkesi, ilk kez âşık olduğu yerdir. Onlar da ilk aşklarını burada yaşamışlardı. Hiç dönmeyen arkadaşlarım şimdi yüreğimi burkuyordu.
Yolculuk yaptığım uçak, hem Siyah kadınla ilgili düşüncelerimden, hem de anılarımdan koparıp aldı beni. Hava basıncının değişmesiyle başım dönmeye, terlemeye başladım. Bir kusmadığım kaldı. İç çamaşırlarım sırılsıklam olmuştu. Oturuyordum, hiç kımıldamadan, ama ayakta duracak halim yoktu. Siyah kadın Hawking’i okumaya devam ediyordu. Uçak gittiğim ülkenin toprakları üstündeydi, yüksek dağların üzerinden uçuyordu. Dağların zirveleri, birer kabartma gibi bulutların arasından yükseliyordu. Uçak piste inince, kendimi dünyanın en mutlu insanı hissettim. Siyah kadının tensel çekiciliğini unutmuştum. Siyah bir kadınla sevişmeden bu dünyadan çekip gideceğim düşüncesi de uçup gitmişti. Yazarlar Birliği’nden biri beni karşıladı. Rahatsız olduğum için doğrudan otele götürmesini istedim. Otelin adı “Muza”ydı.
Odamda biraz uyuduktan ve kendime geldikten sonra lobiye indim. Burada bir arkadaşımla, Otar’la karşılaştım. Benimle orada karşılaşmaktan çok mutlu olduğunu söyledi. Gerçekten de keyifli görünüyordu. Ama ben bunu beni görmüş olmasına değil de, ticaret için gidip geldiği bu ülkede işlerinin yolunda gitmesine bağladım. Beni içmeye davet etti. “şu bizim insanlarımız” dedim içimden, “içmekten başka bir şey düşünmezler”. Otelin restoranına geçtik, hemen bir masa hazırlandı. Arkadaşım, bu ülkenin içme geleneğine uygun olarak “tamada”lık ediyordu. Sürekli konuşuyor, konuşuyordu. Sonunda sözü üç öyküye getirdi.
- O üç öykünü okudum, dedi. Biri benim hayatımın hikâyesi. Dünyanın en güzel gülümseyen yüzlü kadınını ben de yıllar sonra buldum. Hayata bakışım değişti. Evlendim onunla. Şimdi bir kızımız var. Daha iki yaşında, ama o da dünyanın en güzel gülümseyen yüzüne sahip.
Arkadaşım çok mutlu bir yüz ifadesiyle anlatıyordu bunu. Öyküyü beğenmişti, bu hoşuma gitti. Ama bu kadar mutlu olmasını sanki kıskanmıştım. Kadehleri doldurdu ve kendi kadehini kaldırdı.
- Öyleyse çocuklara içelim, dedi. Benim kızıma, dünyanın bütün çocuklarına. Gaumarcos!
Şarabı fondip içti. Ama ben ona eşlik edemedim. O buna aldırış etmedi. Belli ki o gün kendi günüydü, konuşmak ve içmek istiyordu. Konuşmaya devam etti.
- Bu ülkenin şerefine içelim, atalarımızın da toprakları olan bu ülkenin şerefine. Bu toprakları görmemizi nasip eden talihin şerefine. Tarihi, sanatı ve kültürü, görkemli olduğu kadar eski ve asil olan bu halkın, bu insanların şerefine içelim. Gaumarcos!
Arkadaşım gene bir dikişte dibini gördü kadehin. O böyle içiyordu içkiyi, bu ülkede içildiği gibi. Otar, sonu gelmez bir konuşmayı sürdürüyordu sanki, her konudan söz ediyor, sözünü ettiği her şeyin şerefine kadeh kaldırıyordu. Sonunda benden söz ederek bitirdi konuşmayı. Konuşmanın sonu demek, içmenin de sonu demekti.
- Evet, dedi, yazıyorsun. Öyküler, şiirler. Ben de yazıyorum, ama fazla zamanım olmuyor. Mitolojideki Musaları bilirsin, dedi, şu ilham perilerini. Tabii ki bilirsin, ne de olsa ilhamla yazıyorsun. Hesiodos şöyle der onlar için: “Olymposlu Musalar, koca kalkanlı Zeus’un kızları”. Onlarsız nasıl yazılır ki! Bir yerde de şöyle devam eder: “Ne mutlu Musaların sevdiği insan”. Sen Musaların sevdiği insansın. Belki ben de öyleyim, ama bundan emin değilim. Evet, Musa, Musalar. Bu otelin adı da bu anlama geliyor. Musa, Muza aynı şey. Evet, senin şerefine içmek istiyorum.
Arkadaşım biraz kafayı bulmuştu sanki. Ayağa kalktı. Restorandaki herkesi kadeh kaldırmaya davet etti. Bu ülkenin insanları gibi o da her şeyi abartıyordu. Benim için söyledikleri, üç öykümle birlikte diğerlerinin de çevrilip bu ülkede kitap olarak yayımlanması, bundan dolayı buraya davet edilmiş olmam, bütün bunlar zaten birer abartıydı. Sonra bana döndü.
- Gagimarcos! dedi. Aynı sözcük restorandaki başkalarınca da tekrarlandı ve dolu kadehler bir dikişte boşaltıldı.
Ertesi gün Yazarlar Birliği’ndeydik. Birliğin başkanı bir konuşma yaptı, kitabımdan söz etti. Ben de kısa bir konuşmayla teşekkür ettim. Marika ile buradaki kokteylde tanıştım. Ertesi gün bana kenti gezdirmek istediğini söyledi. Öyküyü okumuştu. Ben de biraz utanarak sordum.
- Nasıl buldun? Sadece gülümsedi.
Ertesi gün buluştuk.
- İlk öyküden başlayalım, dedi. Beni üniversitenin avlusuna götürdü. Küçük kiliseyi gösterdi.
- Hayal ettiğiniz gibi mi?
- Evet, aşağı yukarı.
Sonra avludan çıkıp caddenin karşısına geçtik. Bir pastaneye girip oturduk. Uzun uzun yüzüme baktı. Bir şeyler söylememi bekliyor gibiydi, bir anlam veremedim. Sonra dayanamadı sordu.
- Bu pastane mi?
- Bilmiyorum, dedim.
Kenti tepeden gören Kartlis Deda’nın dikili olduğu yere çıktık sonra. Çok parlak bir heykeldi, göz kamaştırıcı. Marika elini gözlerine siper ederek başını kaldırıp baktı.
- Sanırım, buradan gerçekten de şarap döksek, kentin bütün sokaklarını kırmızıya boyayabiliriz.
Bir süre sessizce kenti seyrettim yukarıdan, Kartlis Deda gibi kenti avuçlarımın içinde, ayaklarımın dibinde hissettim.
- Şimdi sıra üçüncü öyküye geldi, dedi Marika. Haydi, oraları da görelim.
Önce Ağlayan Kayalar’a gittik, sonra Gorgasali’nin heykelinin bulunduğu yere. Kura’ya hakim bir yerdeydi heykel. Irmak bulanık akıyordu. İkimiz de konuşmuyorduk. Akşam beni otelime bıraktı. En çok merak ettiğim şeyi sordum ona, bana anlayış göstermesini isteyerek.
- Kaç yaşındasın Marika?
- Biliyorsunuz, o öyküde yirmi bir yaşındayım. Eğer ben de yaşlanıyorsam, şimdi, reddettiğimi söylediğiniz kişinin yaşının yarısının üç fazlası yaşındayım.
Öyküdeki yaşını unutmuştum.
- Tekrar görüşecek miyiz?
- Üzgünüm, ama hayır!
Marika çok güzeldi. Etkileyici, zarif. Nasıl söylesem, sanki Tolstoy’un Anna Karenina’sı. Ya da şöyle söyleyeyim, Anna Karenina’yı oynayan Sophie Marceau. Hayır, tek başına o da değil. Kitabı okuduğumda hayal ettiğim Anna Karenina ile Sophie Marceau karışımı biriydi...

Adam Öykü, Kasım-Aralık 2002


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-OTAR ÇİLADZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႭႧႠႰ ႽႨႪႠႻႤ
By: admin2

GÖLGE

Geriye bakmaya zorlama beni hiçbir zaman,
Biliyorum, yol aldıkça ardımda kalıyor hayat
Ve hak ettimse gerçek tutku,
Cesedime bir ışık olarak vuracak.

Henüz toprağa gölgesi düşüyor,
Başka bir dünyaya göçen bedenin,
Kurumuş ve parçalanmış olarak,
Yüzükoyun düşüyor ve acıyla ağlıyor.

Ve benim yerime başkaları deniyor,
Dağa dönüştürmeyi gölgenin ağlamasını.
Oysa o tek başına ve bir yabani hayvan gibi
Kendi tükürüğüyle sağaltıyor yaralarını.

Benim gölgeye ayıracak zamanım yok şimdi,
Kanatlara dönüşüyor eski günahlarım.
Bu kantlarla uzaklaşıyorum yeryüzünden
Ve sonsuzluğa doğru yükseliyorum.

Ve belki gerçekten rastlarım bir yerde
Işığa dönüşmüş tutkuma...
Ne ben yeterim bu toprağa bir lokma olarak,
Ne de gözyaşım doldurur ahşap kupayı.


SONBAHARIN İLK GÜNÜ

Uzun zaman sonra, gündüz ya da geceleyin,
Yalnızca bir dakika ya da bir saniyeliğine
Anımsarız bütün yalınlığıyla
Övdüklerimizi ya da yerdiklerimizi...

Sönmüş ateşin yanında karşılar bizi
Beğendiklerimiz ya da beğenmediklerimiz
Aradıklarımız ya da yitirdiklerimiz
Neye benzediğimiz ya da benzemediğimiz.

Ben yalnızca o bir saniyeden korkuyorum
O bir damla baldan ya da zehirden
Ama bu çılgın ve sakin hayat
Gene öyle geçiyor, geçiyor, geçiyor...

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-GALAKTİON TABİDZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႢႠႪႠႩႲႨႭႬ ႲႠႡႨႻႤ
By: admin2

RÜZGÂR ESİYOR

Rüzgâr esiyor, rüzgâr esiyor, rüzgâr,
Rüzgârla sürüklenip gidiyor yapraklar…
Ağaçlar daireler çiziyor, eğiliyor ağaçlar,
Neredesin, nedesin, nerede?
Yağmur yağıyor, kar yağıyor, kar,
Bulamıyorum seni hiçbir zaman, hiçbir zaman!
Hep hayalindir yanımda dolaşan
Her yerde, her zaman, her an!
Uzak gökyüzü eler sisli düşüncelerimi…
Rüzgâr esiyor, rüzgâr esiyor, rüzgâr!

SAAT KAÇ?

Şimdi vakit çok geç olmalı.
Keder yürekte geçirdi geceyi…
Gene de huzur vermiyor acı pişmanlık-
Saat kaç, saat kaç?

Penceremde duruyorum, değişmiyor gece,
Bütün bir sonbaharı başıma yıktı.
Şimdi ancak üç olabilir, belki de-
Saat kaç, saat kaç?

Saat üç çeyrek olmalı,
Dışarı bakınca hava karanlık.
Garın gongu çalıyor onüçüncü kez-
Saat kaç, saat kaç?

Düşüncelere karışmış karanlık koridor,
Gecenin arabacısı seçemiyor yolu.
Gene acı acı çalıyor telefon-
Saat kaç, saat kaç?

Tanrım, neden böyle zifiri yağmur
Dinmeyen katran seli sanki,
Artık ağarmaz mı bu iğrenç gece!
Saat kaç, saat kaç?

Şöyle derdi Charles Baudlaire: “Acı ve değerli,
Sarhoşluğun saatidir, şarap saatidir”
Sorduklarında kendisine
Saat kaç, saat kaç?

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


NİKOLOZ BARATAŞVİLİ - ႬႨႩႭႪႭႦ ႡႠႰႠႧႠႸႥႨႪႨ
Nikoloz Barataşvili, Gürcü romantik şiirinin ilk ve en büyük şairidir. Onun şiirinin önemi ve büyüklüğü ne kullandığı dilden, ne yaşadığı dönemden, ne de bu şiirlerin sayısının az oluşundan gelir. Barataşvili’nin önemi ve büyüklüğü, insan yüreğinin en derin yerlerine kök salmış duyguları zamanın ve dilsel engellerin sınırlayamayacağı bir biçimde dile getirmiş olmasıdır.
By: admin2

İsmail YERGUZ

Gürcü romantik şiirinin öncüsü:
Nikoloz Barataşvili, Gürcü romantik şiirinin ilk ve en büyük şairidir. Onun şiirinin önemi ve büyüklüğü ne kullandığı dilden, ne yaşadığı dönemden, ne de bu şiirlerin sayısının az oluşundan gelir. Barataşvili’nin önemi ve büyüklüğü, insan yüreğinin en derin yerlerine kök salmış duyguları zamanın ve dilsel engellerin sınırlayamayacağı bir biçimde dile getirmiş olmasıdır.
Aristokrat bir aileye mensup olan Barataşvili, 15 Aralık 1817’de doğdu. Ailenin başına gelen birtakım talihsizlikler ve maddi güçlükler çocukluk yaşamını büyük ölçüde etkiledi. 1827’de soylu çocukların okuduğu bir okula girdi. Çok değerli bir pedagog olan, Petersburg’da öğrenim gören ve Hegel felsefesi üstüne Rusça bir kitap yazan Dodaşvili’nin eğitiminden geçti. Dodaşvili onun yeteneklerini keşfetti ve iyi bir şair olmasında büyük ölçüde etkili oldu.
Barataşvili öğrenimini tamamladıktan sonra uzun yıllar devlet memuru olarak çalışmak zorunda kaldı ve henüz yirmi sekiz yaşındayken yakalandığı bir akciğer hastalığından kurtulamayarak 1845 yılında öldü.
Sağlığında yayımlanamayan şiirleri ölümünden ancak yirmi yıl sonra bir araya getirildi ve Tsiskari adlı dergide basıldı ve Barataşvili dönemin en büyük şairleri arasındaki yerini aldı. 1890’da Nikoloz Barataşvili’nin küllerinin Gence’den Tiflis’e nakledilmesi büyük bir ihtişam içinde gerçekleşmiştir.
Nikoloz Barataşvili’nin şiirini anlayabilmek için 19. yüzyılın ilk yarısında Gürcüstan’ın ve Rus imparatorluğunun durumunu bilmek gerekir. Çok eski bir uygarlığa sahip olan Gürcüstan sürekli İran ve Osmanlı istilasına uğramış ve 18. yüzyıl sonunda imzaladığı bir anlaşmayla Rusya’nın himayesi altına girmiş, böylelikle aynı zamanda da Avrupa’ya yaklaşmıştı. Ama 1801’da bütünüyle Rus imparatorluğunun egemenliğini tanımak zorunda kaldı.
1825’den itibaren tüm imparatorlukta ve dolayısıyla da Gürcüstan’da çok karanlık bir dönem başlamış, her türlü özgürlük düşüncesi şiddetle bastırılmış ve acımasız bir sansür uygulanmıştır. Dalgaları bütün Avrupa’ya yayılan ve Rusya’yı tehdit eden Temmuz Devrimi’nden sonra çar Avusturya ve Prusya’ya Fransa’da düzenin sağlanması amacıyla elli bin asker gönderir; Kafkasya valiliğinden henüz ayrılmış olan General Paskeviç, Polonyalı yurtseverlerin ayaklanmasını acımasızca kan dökerek bastırmıştır. Bu dönemde Gürcüstan’da, 1832’de Rus Dekabristlerin ve Polonyalı yurtseverlerin etkisiyle bir ayaklanma girişimi başlamış, ancak hareketin önderleri ele geçirilince eylem başarısızlığa uğramıştı.
Bu olaylar Barataşvili’nin de yaşamını karartıyordu. Çocukluğu ve gençliği maddi güçlükler içinde geçtiğinden kişiliği yaralanmıştı. Tüm zorluklara rağmen dönemin soylu çevrelerine girmiş, Tiflis’teki görkemli gecelere ve toplantılara katılmış, dönemin ileri gelenleri, ünlü şair ve yazarlarıyla yakın ilişkiler kurmuştur. Ne var ki Barataşvili’nin bu toplantılardaki neşeli ve canlı tavırları, yaşama bağlılığı aldatıcıdır. O kendi ölçülerine göre bir şöhreti özlemiş, bir aşkı yaşamak istemiş ve sürekli bir mutluluk açlığı içinde olmuştur.
Dünyaya açılamama, gerçeklikten yoksun olma, olaylara hakim olamama doğal olarak duyguları özel bir biçimde coşturur ve bütün lirik şairlerdeki o "çılgın aşk"ı canlandırır; bu nedenle Barataşvili’in şiirinde aşka susamışlık ve ruhun acılı yalnızlığı iç içe geçmiştir. Barataşvili’de doğayla uyuşma Rustaveli etkisini akla getirir. Şairin yüreğini derinden etkileyen özellikle Baudelaire’e özgü gece, o yürüyen gecedir. Barataşvili bu ayrıcalıklı anlarda, gece sessizlik içinde onu seyrederken, kendisini dünyadan soyutlanmış, aşktan ve sevgiden yoksun, yaratıklardan ayrı hissetmez.
Şairin zevk aldığı yalnızca geceyle birleşmek değildir; ışığa doğru büyük bir çağrı, özgürlük ve başkaldırıya doğru bir çağrı yükselir şiirlerinden ve insanın çektiği acıların boşuna olmadığını, bu acıların dünyanın tanınmasının verdiği sarhoşluğa götüren bir yol olduğunu haykırır o. Gelecek ve ilerleme mücadelesine dönük olan Barataşvili’nin romantizmi, insana yalnızlığını aşmak için cesaret aşılamakla yetinmez, uçurumları aşmak, kargaların çığlıklarına ve rüzgârların uğultularına meydan okumak için yol gösterir:       

Yararsız bir kurban olmayacağım
Açılan yol silinmeyecek çünkü;
Yarın şairler ayak izlerini yeniden bulacaklar,
Ve atları korkusuzca uçurumları aşacaklar!

Barataşvili’de mutlak ve eylem özlemi birbirinden ayrılmaz.
Siyasal ve ulusal esinli şiirler ülkesinin başına gelen felaketlerin ve 1832’deki başarısız ayaklanma girişiminin, şairi derin bir biçimde yaralamış olduğunu gösterir. "Gürcüstan’ın Kaderi" (1839) adlı uzun diyalogu, şairin ulusun yaşaması için neler yapılması gerektiği konusunda kendi kendine sorular sorduğu bir tür monologdur. Gürcüstan’ı katliamlardan ve tahribattan kurtarmak için kral Rusya’nın himayesini istemek zorunda kalmıştır. Başka bir çıkış yolu yoktur, ama halkının özgürlüğü ne olacaktır? Geleceği ne olacaktır? Büyük şair ve ünlü düşünür İla Çavçavadze 19. yüzyılın ikinci yarısında bu şiirin ve bu gerçekçiliğin taslaklarını ortaya atmışlardır.
Barataşvili, şiir yazmaya başlar başlamaz Gürcü edebiyatını doğu etkisinden arındırma kaygıları içine düşmüştür. İlk şiirlerinde bu etkiler görülmüş olsa da geleneksel etkilerden çok çabuk kurtulmayı başarmış, gerçeğe ve hayata dönmüş, doğayı özgür ve eksiksiz bir biçimde betimlemiştir. Şota Rustaveli’nin doğal ve güçlü söyleyişini içgüdüleriyle bulmayı başaran Barataşvili, iç yaşamının örgüsünü oluşturan düş, hüzün ve başkaldırıyı dile getirerek Gürcü edebiyatına Batı edebiyatının motiflerini ve havasını ilk kez sokan şairdir. Onun dizelerindeki müzik ve ritim bir su gibi fışkırır adeta. Bir su kaynağının büyüsü ve arılığı vardır bu dizelerde sanki.
Barataşvili çok fazla ürün verebilecek kadar uzun yaşamadı. Ama tükenmez bir ırmağı andıran şiirleri kuşaktan kuşağa ezberlenerek gelmiştir. Rustaveli ve Galaktion Tabidze ile  birlikte Gürcü şiirinin en heyecan verici sesidir o. Rus okuru tarafından Puşkin ve Lermontov düzeyinde bir şair olarak gösterilmiştir.
 *
Çocuğun gevezeliklerini severim
Tuhaf sesini duymayı severim
Annesinin göğsünü okşayan
Melek sesini duymayı severim

Herkes kendi huzurunu kollar
O okşamalardan başka bir şey hissetmez
Küçük inatçı bakışı
Gülümsemelerle çevrilir

Yaşamını düşünmez,
Dünya tutkusu nedir bilmez.
Doğumu istenmiştir,
Yaşamı bir neşedir.

Gevezelik et acemi dil,
Gevezelik et bu mutlu anlarında,
Gevezelik et, çocuk, olabildiğince,
Dünyanın kararsızlığından habersiz
                          1839  

SEVGİLİM

Sevgilim, hatırlıyorum
Yaşlarla dolu gözlerini
Ve aydınlık bir sırrı benden gizleyen
Sessiz dudaklarını

Ama bu gözyaşları, sevgilim,
Dünya için dökülmüyordu
Ve hüzünlü yüzün
Canlı gözükmüyordu

Yazık! Bugün ben biliyorum
Gözlerinin konuşmasını,
Sihirli göz yaşların
Benim yalnızlığıma ağlıyordu.

Artık, güzel gözlerinde
Göz yaşları gördüğümde,
Hıçkırıklarla boğuluyorum,
Mutlu günlerimi düşünüyorum.
1840


DOSTLARIMA

Yaşamın şafağı, gençler, aydınlatıyor sizi,
Aşk acılarından bile zevk duyduğunuz zaman
Kaderin karanlık süngülerini değdirmeyin üstünüze.
Acı göz yaşlarını kurutun!

Bu belirsiz ve değişken dünyaya teslim olun!
Aşk ateşi yaksın gençliğinizi!
Bir ihtiyar delikanlılık taslarsa gülünç olur,
Ama bir delikanlı yaşlı gibi olsa bu da hüzün verir!

Yaşamının her anında
yönü belli olana övgüler yağdırıyorum.
Tutkuları yatıştırmak ve dünyanın büyük kaygılarını
Kabullenmek için her zaman erken olacaktır,

Güneşin parıltısı şafağı değiştirdiğinde,
Yararlı ve aşk sahte bir biçimde birleştiğinde.
Tek bir öğüt veriyorum size, iyi dinleyin,
Kardeşler, çünkü ben yüreğin yıkımlarını tattım.

Hoppa ve geveze kadından uzak durun.
Ruhunuzu bağlar ve içinden gelmeyen, yalan şarkılar söyler.
Aşığının sözleri hoşuna gider ve neşe verir ona,
Hiçbir aşk ürpertisi yüreğine dokunamaz.
1841

mamuli  Kültürel Dergi
Sayı:4 Ekim - Aralık 1997


AKAKİ TZERETELİ - ႠႩႠႩႨ ႼႤႰႤႧႤႪႨ
Akaki Tzereteli 19. yüzyılın en önemli edebiyat adamlarından biridir. Gürcüstan tarihine İlia Çavçavadze ile birlikte girmiş ve ikisi birlikte yeni Gürcü edebiyatının ve dilinin kurucuları olmuş, gericiliğe ve çarlığa karşı kararlılıkla mücadele eden genç Gürcü kuşağının soylu temsilcileri olarak tanınmışlar, ülkelerinin siyasal ve kültürel yaşamına yeni bir soluk getirmişlerdir.
By: admin2

K.SALİA

Akaki Tzereteli Akaki Tzereteli 19. yüzyılın en önemli  edebiyat adamlarından biridir.  Gürcüstan tarihine İlia Çavçavadze ile birlikte girmiş ve ikisi birlikte yeni Gürcü edebiyatının ve dilinin kurucuları  olmuş, gericiliğe ve çarlığa karşı  kararlılıkla mücadele eden genç Gürcü kuşağının soylu temsilcileri olarak tanınmışlar, ülkelerinin siyasal ve kültürel yaşamına yeni bir soluk getirmişlerdir.
Tzereteli uzun toplumsal ve edebi yaşamında kendisinin de söylediği gibi "günlük yaşamın sözcüsü" olmuştur. Her olayın içinde yer alıyor, halkın çağdaş umutlarını ve özlemlerini  dile getiriyor, özgürlük ve aydınlanmanın  yılmaz savunucusu ve ulusal kurtuluş mücadelesinin bir kahramanı olarak dikkat çekiyordu.
Soylu bir aileden gelen Akaki Tzereteli 9 Haziran 1840'da yukarı İmereti’de Sksvitor’da dünyaya geldi. Eski bir geleneğe göre daha süt çocuğuyken  Savan köyünde bir süt anneye emanet edildi.  Altı yaşına  kadar kaldığı bu köyde köylü çocuklarıyla aynı koşullarda yaşadı. Daha sonra " bende eğer iyi ve güzel bir şeyler varsa, bunları tümüyle köyde yaşamama ve köy çocuklarıyla birlikte büyümüş olmama borçluyum" demiştir. Köy, köylü ortamı, geleceğin bu büyük yazarı için yaşamı tanıma konusunda büyük bir okul olmuştur.
Tzereteli, 1852'de Kutaisi lisesine girdi. Bu dönemde okullarda temeli bedensel ceza yöntemine dayanan , son derece ilkel Rus sistemi  yürürlükteydi. Şöyle diyor Tzereteli bu konuyla ilgili olarak: "Müdürden kapıcıya kadar herkesin öğrencileri kırbaçlamaya hakkı vardı, üstelik, çocuğun kabahatli olup olmadığı da kimseyi ilgilendirmiyordu . Bu nedenle  birçok çocuk  yaşamlarını ruhsal ve fiziksel açıdan  sakat olarak  geçirmek zorunda kalmışladır. Öğrencinin ana dilini konuşması yasaktı. Bütün okullarda demir markalar kullanılıyordu bu amaçla. Gürcüce konuşan çocuğun eline hemen bir marka  sıkıştırılıyordu. Suçlunun avucuna cetvelle vuruluyordu. "Suçüstü" yakalanan öğrenci  mutlaka markayı başka bir arkadaşının eline tutuşturmak zorundaydı ve bunu yaparken o da arkadaşının avucuna cetvelle vuruyordu. Böylece bu lanetli demir marka elden ele dolaşır dururdu. Demir markasından kurtulmayı başaramayan öğrenci okulda bütün gün aç kalırdı. "
Lise öğrencisiyken okulda hüküm süren bu  disiplin anlayışının ilkelliğinin farkına varan şair yapıtlarında genel olarak eğitim ve öğretim sorunlarına büyük  yer vermiştir. “Gamzrdeli” (Eğitici) adlı şiirinde yüksek bir ahlak anlayışını, dostluk ve kardeşlik duygularını yansıtan bir halk efsanesinden yararlanmıştır.
Tzereteli 1859'da liseden ayrılarak Petersburg’a gitti. Önce askeri okula girmeyi düşündü, ama daha sonra arkadaşlarının tavsiyesine uyarak  Doğu dilleri  fakültesinin Gürcü dili bölümüne girdi. Öğrencilik yıllarının onun dünya görüşünün oluşmasında belirleyici bir rolü olmuştur. Şiir yazmaya 1858'de başlamıştır. 1860’ta yazdığı "Gizli Mesaj"  adlı  özgün şiiri ona büyük bir saygınlık kazandırdı. Kitlelerin anlayabileceği bir dille yazıyordu. Dilini tüm köhne unsurlardan kurtarmış, halk diline yakınlaşarak gerçek halk şiirinin belirgin özelliklere sahip uyumunu yakalamayı başarmıştır o.
Tanınmış eleştirmen ve yayımcı N. Nikoladze Tzereteli’nin şiiri hakkında şunları söylüyordu:  "Şiirlerinde o döneme kadar görülmemiş bir çekicilik ve hafiflik vardır ve bu özellikler gerçek halk dilinin yansımalarıdır; bu dilde kitabi, yapay ve saymaca hiçbir unsura rastlayamazsınız. Şair edebi yaşamının başlangıcından son nefesine kadar  Gürcü edebiyatında çok önemli bir yer tutmuş ve Gürcü edebiyatının Puşkin'i olarak  tanınmıştır. Tzereteli edebi dili halk diline yaklaştıran ilk Gürcü şairdir, dile inanılmaz bir esneklik ve incelik kazandırmış, ifade gücüne renk ve zenginlik katmıştır. "Tzereteli tıpkı İlia Çavçavadze gibi şiirin toplumsal önemini hissedilir ölçüde genişletmiş ve derinleştirmiş ve son derece yürekli bir tavırla şiire siyasal ve toplumsal temalar sokmuştur.
Öğrencilik yıllarından başlayarak "Hasatçıların Şarkısı", "Bir Köylünün Şikâyeti", (Glehis Çivili) "İmereti Ninnisi” (İmeruli Nanina) gibi şiirler yazmış ve bu şiirlerinde baskı altındaki halkın yaşamını dile getirmiş, duygularını ve umutlarını anlatmıştır. Okuyucu şairin dizelerinde köleliğe ve Rus baskısına karşı öfkeli bir başkaldırıyı kolaylıkla sezmektedir bu dizelerde.
Tzereteli, genç bir şairken Petersburg’da tanıştığı ünlü Ukraynalı halk ozanı Taras Şevçenko’nun anısını tüm yaşamı boyunca taşıdığını söyler.
Tzereteli, 1862’de son sınavlarını verdi ve Rustaveli'nin "Kaplan Postlu Şövalyenin Özgünlüğü Üstüne" adlı bir tez hazırladı. Tez kabul edildi ve Tzereteli aynı yıl Gürcüstan'a döndü.
Tzereteli Gürcü yazarlar içinde tüm yaşamı boyunca  edebiyatı  meslek  edinmiş olan  tek isimdir;  yaşamı boyunca başka hiçbir işle uğraşmamış, o dönemde Gürcüstan'da çıkan bütün gazete ve dergilere katkıda bulunmuştur.
Toplumsal ve edebi etkinlikleri 1860-1870 arasında özellikle önem kazanmış ve şair bu dönemde daha dikkat çekici ürünler vermiştir.
1897'de kendi şiirlerini ve Gürcü halk yapıtlarını yayımladığı aylık dergi "Krebuli"yi (Derleme) çıkarmaya başladı. Dönemine göre epey yüksek bir tiraja ulaşan bu dergi tamamen tükeniyordu. Ama aradan üç yıl geçtikten sonra yöneticiler Tzereteli’nin şiirleriyle birlikte ülkesinin siyasal ve toplumsal yaşamı üstüne yazılar yayımladığı bu dergiyi kapattılar.
Şairin etkinliği Gürcü kültür yaşamının hemen hemen bütün alanlarında son derece verimli bir biçimde gelişti. "Gürcülerin eğitim ve öğretimlerinin yaygınlaştırılması" için çalışan derneğin kurucularından ve etkin üyelerinden biri oldu ve onun sayesinde Gürcüstan'da sürekli etkinlik gösteren bir tiyatro kuruldu ve 1879'da temsillere başladı.
Tzereteli şair olarak çağdaş siyasi ve toplumsal olayların hemen hemen tümüyle ilgilenmiş ve bunları yansıtmıştır yapıtlarında. "Hancali" (Hançer) adlı şiiri halkı Rus baskısı ve boyunduruğuna karşı mücadeleye çağıran bir savaş çığlığı gibi yankılanmıştır.
Tzereteli’nin yapıtlarında özgürlük düşüncesi 1905 Rus devrimi sırasında doruk noktasına ulaşmıştır. Şair bu dönemde büyük bir coşkuyla devrimci temaları dile getiren şiirler yazmıştır. Devrimci hareketin gücü onu her geçen gün daha fazla etkisi altına alıyordu. "Kahrolsun!" adlı şiirinde halkı Rus otokrasisini devirmeye çağırır:
"Kahrolsun onursuz yönetim
Çaresizlik içinde kıvranan bizler
Haykırmak için birleştiriyoruz dileklerimizi
Kahrolsun yöneticiler! Kahrolsun!"
Şair olayların içine derinlemesine nüfuz eder, devrimi, halkın ateşli bir düşü, yabancı boyunduruğunu kırmaya yönelik ve gerçeğe dönüşen bir güç olarak  dile getirir.
Şairin 1905 devrimci olaylarına karşı gösterdiği bu coşkulu tepkiler ulusal kurtuluşa ve halkın toplumsal kurtuluşuna olan inancından doğmuştur. Devrimci dönemde en ilginç şiirlerinden biri olan ama yasaklanan ve ölümünden sonra yayımlanabilen "İnancım" adlı şiirini yazmıştır.
Tzereteli 1907'de “Humara” adlı bir mizah dergisi çıkarmaya başladı ama dergi anında yasaklandı, yöneticisi tutuklandı ve Metehi kalesine hapsedildi. Bu tutuklamanın halk arasında uyandırdığı öfke ve tepki yöneticileri ünlü şairi serbest bırakmaya zorladı.
Adaletin, halkın çıkarlarının yılmaz savunucusu ve kahramanı, halka ideallerin gerçekleşmesi yolunda sarsılmaz bir inanç aşılamıştır.
Onun bütün yaratıcı düşüncesi Gürcüstan’a adanmıştır. Halk kitleleri içinde çok sevilen bir  insandı. Gürcüstan’ın her köşesinde adı saygıyla anılıyordu. Dizeleri kolayca ve büyük bir hızla yayılıyor, ezberleniyor ve halk şarkıları haline geliyordu.
Gürcüstan 1908’de onun edebi etkinliklerinin 50. yılını görkemli bir biçimde kutladı. Tzereteli Aralık 1914’te hastalandı; 26 Ocak 1915’te öldü. İleri yaşında bile, son nefesini verinceye kadar yazmayı bırakmadı. Son şiiri "Savaş" yarım kalmıştır. Ölüm haberi bütün Gürcüstan’ı yasa boğdu. Cenazesi yüz bini aşkın insan tarafından Mtatzminda’daki ünlü yazarlar anıt mezarına gömüldü.
Akaki Tzereteli Rusya’nın boyunduruğu altındaki Gürcüstan’da bir ulusal kurtuluş mücadelesi öncüsü olarak yapıtlarında Gürcü toplum yaşamını derinlemesine ve bütün çeşitliliği içinde yansıtan ilk yazarlardan biridir. Sanat ve edebiyatın konusunu insanların gerçek yaşamlarının, düşünce ve umutlarının oluşturması gerektiği düşüncesini kararlılıkla savundu. Edebiyatın toplumsal kötülüklere karşı, ulusal kurtuluş için keskin bir kılıç olduğunu düşünüyordu. Ona göre şair yeni dönemin habercisi, müjdecisidir, eşitlik ve adalete hizmet etmesi, kutsal düşünceyi güçlendirmesi ve yürekleri ısıtması için çonguriyi (bir müzik aleti) eline alması gerekir. Ona göre şairin sesi baskı altındaki insanların gözyaşlarını kurutmalı ve zalimlerin yüreğini bir mızrak gibi delmelidir. Tzereteli  edebiyatın organik bir bütün oluşturması, doğayı, insanı, yaşamı ve insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri uyumlu bir biçimde yansıtması gerektiğine inanıyordu.
Tzereteli şair olarak büyük ününe kendi türü olan lirik şiirle kavuşmuştur. Robakidze şöyle diyor bu konuyla ilgili olarak: "Çavçavadze aslında bir düzyazı ustasıydı ve dizelerini metalle dövüyordu, Tzereteli ise daha çok şairdi ve olağanüstü ince ve hafif ipliklerle örgü örüyordu. Lirik şiirlerinde ideolojisinin derinliği, imaj zenginliği ve özgün bir armoni görülür. “Suliko”, “Ateşböceği”, “Zavallı Başım” gibi bestelenen ve halk şarkıları olan lirik şiirlerinin ünü yalnızca Gürcüstan ile sınırlı kalmamış, sınırların çok ötesine geçmiştir.
Tzereteli’nin şair olarak ünlendiği yıllarda köylüler kölelik boyunduruğu altında inlemekteydiler. Tzereteli köleliğin kaldırılmasının köylülerin durumuna gerçek bir iyileştirme getirmediğini gördü ve anladı. Bütün eleştiri yeteneğini baskıcılara yöneltti, derin vatanseverlik duygularının yansıdığı "Tan Ağarması”nda görüldüğü gibi en güzel şiirlerini ise vatanına adadı: 
"Adanmış olduğum
turkuvazlar ve zümrütler ülkesi,
ben seninim, senin için öleceğim,
senin acını yaşıyorum."
Şaire göre, ülkenin özgürlüğe kavuşma sorunu, mutlu bir yaşamın fethi, halkın yürekliliğine, tükenmez gücüne ve enerjisine bağlıdır. Ama o mutluluğun kendi kendine gelmeyeceğini, onu kahramanca bir savaşla fethetmek gerektiğini de bilmektedir. Şair "Kül Renkli Atlar"  (Çağara) adlı şiirinde bu yüce mücadeleye çağrı yapmaktadır.
Gürcüstan tarihinin çeşitli dönemlerini tarayan Tzereteli halkı cesaret ve kahramanlık örneklerine göre eğitmeyi, onlara atalarının geçmişte ülkelerinin özgürlük ve bağımsızlığını nasıl azim ve kararlılıkla korumuş olduklarını göstermeyi amaç  edinmiştir. Tzereteli’nin epik şiirlerindeki kahramanların çoğu tarihsel şahsiyetlerdir. "Tornike Eristavi" adlı şiirinde 9. yüzyıl Gürcüstan’ını betimler. Bu şiirin baş kahramanı Tornike Eristavi yaşamını vatanına adamıştır. Gürcüler onun yönetiminde sık sık yabancı istilacılara karşı mücadele ederler. Tornike Eristavi yaşlanınca bir manastıra kapanır ama ülkesi ona ihtiyaç duyunca anında silahlanır ve düşmanları ezer. Bardas Skleros ayaklanmasını bastıran da aynı Eristavi’dir. "Tornike Eristavi" sanatsal değeri çok büyük bir yapıttır. Bu şiirin bazı bölümleri, sözgelimi giriş bölümü, zincire vurulmuş Amirani (Prometheus) ve öteki bazı bölümleri Gürcüstan’da çok tanınmış ve halk şarkıları olmuştur.
Tzereteli’nin "Natela" adlı şiiri ise Gürcü halkının 8. yüzyılda Moğol istilasına karşı mücadelesini anlatır. Bu şiirin başlıca kahramanları Natela ve Tsotne’dir.  Natela fizik güzelliğin ve ruh güzelliğinin uyumlu bir biçimde karıştığı ideal Gürcü kadınını temsil eder. Birçok âşığı vardır ama o sadece, diktiği beyaz gömleği düşman kanıyla boyama cesaretini gösterebilecek olan delikanlıya açacaktır yüreğini. Natela’nın yüreğini fetheden kahraman Tsotne Dadiani olur. Özveriyle dolu olan yürekleri ateşli bir vatan sevgisiyle yanıp tutuşmaktadır. Şair bu şiirinde Gürcü kadının portresini çizer; Rustaveli’nin ölümsüz kadın kahramanlarını model almıştır.
Tzereteli’nin en güçlü öykülerinden biri olan "Başi-Açuki"nin konusu vatan ve halk sevgisidir ve Gürcülerin 17. yüzyılda İran istilacılarına karşı verdiği mücadeleyi anlatır. Öykünün başlıca kahramanları Bidzina Çolokaşvili, Elizbar ve Şalva Eristavi'dir. Ama ülkenin kurtuluşu için savaşan güçleri esinleyen Başi Açuki’dir. A. Tzereteli tarihsel oyunlar da yazmıştır ve bunlar arasında özellikle "Patara Kahi" (Küçük Kahetili) dikkat çeker. Daha önce başka adlarla yayımlanan ve sahnelenmesi yasaklanan bu oyun sonunda bu adla oynanabilmiştir.
Tzereteli’nin duygu ve düşüncelerini en iyi biçimde şu sözleri yansıtmaktadır: "Ben her şeyden önce Gürcüyüm, çünkü Gürcüstan’da doğdum, ama bu benim milliyetçi ve ırkçı olduğum anlamına, kendi halkımın mutluluğunu başka bir halkın zararına sağlamaya çalıştığım anlamına gelmez; benim düşüm bütün halkların karşılıklı dostluğa dayanan evrensel mutluluğudur." Şairin tüm edebi ve toplumsal etkinliğine bu düşünce rehber olmuştur.
Tzereteli ulusal Gürcü edebiyatı ve düşüncesi tarihinde çok önemli bir rol oynamıştır. Tüm yapıtları, dizeleri, şiirleri, hikâyeleri, oyunları toplumsal kaygılarla kaleme alınmıştır.
Yeni biçimler yaratmış, yeni bir şiirsel söylem geliştirmiş, İlia Çavçavadze’yle birlikte Gürcü edebiyat dilini ve dolayısıyla da halkın dilini yenilemiştir. Ona göre yazar ancak halk diline dönerek yapaylıktan kurtulabilir ve herkesin anlayabileceği bir dille yazmayı öğrenebilirdi.
Akaki Tzereteli İlia Çavçavadze'yle birlikte yeni Gürcü edebiyatının tartışmasız en büyük ustasıdır.

Bedi Kartlisa, 1966, sayı 50-51; Fransızca’dan çeviren: İsmail YERGUZ.

mamuli Kültürel Dergi
Sayı:2 Nisan - Haziran 1997


ESKİ GÜRCÜ EDEBİYATI - ႻႥႤႪႨ ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႨႲႤႰႠႲႳႰႠ
Kartuli Enis Ganmartebiti Leksikoni (Gürcü Dilinin Açıklamalı Sözlüğü) adlı Gürcüce sözlükte 112.949 sözcük yer alır Bu bize Gürcülerin sözcük hazinesi açısından düyanın zengin dillerinden biri olduğunu göstermektedir. Köklü bir zenginliği olan edebiyatların hemen hepsi bu anlamda zengin olan dillerde kaleme alınmış yapıtlarından oluşur. Gürcü edebiyatı da çok eski ve zengin bir geleneğe dayanır.
By: admin2

Fahrettin ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Kartuli Enis Ganmartebiti Leksikoni (Gürcü Dilinin Açıklamalı Sözlüğü) adlı Gürcüce sözlükte 112.949 sözcük yer alır Bu bize Gürcülerin sözcük hazinesi açısından düyanın zengin dillerinden biri olduğunu göstermektedir. Köklü bir zenginliği olan edebiyatların hemen hepsi bu anlamda zengin olan dillerde kaleme alınmış yapıtlarından oluşur. Gürcü edebiyatı da çok eski ve zengin bir geleneğe dayanır. Bu geleneğin temeli 5.yüzyılda, yani günümüzden onbeş yüzyıl önce atılmıştır. Doğu Hıristiyan dünyasının en eski ve en zengin edebiyatı orta çağ ve erken Hıristiyan edebiyatına ışık tutması bakımından da önem taşır. Bu edebiyatın tek tarihsel edebi dili Gürcücedir. Bugünkü Gürcü edebiyatı dili, Doğu Gürcüce temelinde ortaya çıkmış, 19. yüzyılın ortalarında son biçimini almıştır. Gürcücenin yazımında, geliştirdiği tarihten (yaklaşık olarak İS 300) buyana, kendine özgü yapısal karekteristik özellikleri olan Gürcü alfabesi (Kartuli anbani) kullanılmıştır. Bu alfabe günümüzde 5’i ünlü 28’i ünsüz olmak üzere 33 harften oluşmaktadır.
 Gürcü edebiyatı, 4. yüzyılda Hıristiyanlığın benimsenmesinden sonra dinsel metinlerin anadile çevrilmesine gereksinme duyulması sonucunda ortaya çıktı. Çeviri dinsel kitapları, azizlerin yaşamlarını anlatan ürünler izledi. Gürcü edebiyatını gelişmesine, ortaçağda Doğu ve Batı dillerinden yapılan çevirilerin ve uyarlamaların da önemli katkısı oldu. Örneğin Budacılığın kurucusu Buda’ya ilişkin Doğu efsanesinden bir uyarlama olan Balavaraiani, Gürcüceden Batı dillerine çevrilerek bütün Avrupa’ya yaıldı.
12.yüzyıla değin Gürcü edebiyatı temelde “kilise edebiyatı”ndan (azizlerin yaşamlarını anlatan metinler, dinsel metinler, dinsel efsaneler vs.) oluşuyordu. Ama zamanla din dışı konuların ele alınması önem kazandı. Bu yüzyılda Sargis Tmogveli’nin Farsça klasik halk öyküsünden uyarladığı Visramiani, ile Mose Honeli’nin Amirandarecaniani,  Kraliçe Tamara ve kocası David Soslan adına yazılan Çahruhadze’nin Tamariani, İone Şavteli’nin Abdulmesia adlı yapıtları, kilise dışı edebiyatın ilk önemli ürünleriydi. Bu dönemde yazılan en önemli, aynı zamanda klasik gürcü edebiyatının en ünlü yapıtı Şota Rustaveli’nin Vephistkaosani’dir.
Şota Rustaveli, günümüze ulaşmış tek yapıtı olan bu ünlü romantik destanı 1184-1213 arasında hüküm süren Kraliçe Tamara için yazılmıştır.
Destana göre Arap komutanı Avtandil, Şah Restevan’ın kızına aşık olur. (Anlatılana göre Şota Rustaveli de Kraliçe Tamara’ya aşıktı); ama aşkına karşılık görmez. Şahın kızı yani Tinatin bu arda babasının yerine tahta çıkar. Tahta çıkma törenleri sırasında Şahın kuvvetlerini yenen kaplan postlu kahramanı, yani Tariel’i  getirirse Avtandil’e, kendisiyle evlenmeye söz verir. Avtandil, Hintli kahraman Tariel’le karşılaşır; ama onunla dost olur ikisi birlikte, Tariel’in sevgilisi Nestan Darencan’ı bulmak amacıyla kacebi (cinler) ülkesine giderler. Birçok ilginç serüvenden sonra iki kahraman da sevgililerine kavuşur.
Beşyüzü aşkın dörtlükten oluşan Vephistkaosani, ilk kez 1712’de basıldı. Birçok Batı ve Doğu dillerine çevrilmiş olan bu yapıt, Ahmet Özkan (Melaşvili) tarafından Türkçeye çevrilerek bir bölümü Çveneburi  (1977-79) dergisinde yayımladı. Yapıtın bütünü ise Bilal Dindar ve Zeynelabidin Makas’ın çevirisyle 1991’de Kaplan Postlu Şövalye adıyla basıldı.
Gürcü edebiyatının gelişimi, 13. yüzyılda başlayan yabancı istilalarıyla kesintiye uğradı. Buna rağmen Rustaveli’nin braktığı ölümsüz şiir geleneği sürdürüldü. 16. ve 17. yüzyıllarda şiir Gürcü edebiyatında ve Gürcü insanın yaşamındaki önemini herzaman korudu. Kral 1.Teimuraz, aynı zamanda adı anılmaya değer bir şairdi. Gürcü şiirine ulusal-tarihsel konular ilkkez onun döneminde girdi. Teimuarz, Tzameba Ketevan Dedoplisa’da (Kraliçe Ketevan’ın Izdırabı) annesini yurduna adadığı acıklı yaşamını anlattı. İoseb Tbiliseli, Giorgi Saakadze’nin mücadelesini ve acıklı sonunu şiirlerinde konu edindi. Kral Arçil ise şiirlerinde 17. yüzyılın  tarihini fon alarak Kral Teimuraz’ın yaşamını yansıttı. Bu dönemde ünlü şairlerinden biri de Şahnavaziani’nin yazarı Peşangi Hitarişvili’ydi. Bu dönemde özgün şiirin yanında, Farsçadan mazzum ve düzyazı çeviriler de yapıldı. Şahname ve Kilila Damani (Kelile ve Dimne) çok tutulan çevirilerdi.
18. yüzyılın ilk çeyreğinde Gürcü entellektüel  yaşamını aydın bir yönetici, bilgin ve şair olan Kral VI. Vahtang belirledi. Vahtang 1709’da Tiflis’te ilk Gürcü basımevini kurdu ve Vephistkavosani 1712’de ilk kez burada basıldı. Bu basımevinin kuruluşuna Romanya’da bulunan Antimoz İverieli yardımcı olmuştu. İverieli küçük yaşta Gürcüstan’dan Kudüs’e giderek, oradaki patrikhanede yetişmiş aydın bir din adamıydı. Vahtang, Vephistkaosani’nin ilk basımının redaksiyonunu yaptı ve açıklayıcı bilgiler ekledi. Bu Rustaveli’nin ölümsüz destanının ilk bilimsek basımıydı.
Gürcü edebiyatıi ünlü yazar ve sözlükçü Sulhan-Saba  Orbeliani’yle (1658-1725) yeniden canlandı.Orbeliani Prens Vahtang’ın öğretmeniydi. Vahtamg tahta çıkınca onun adına diplomatik görevle Avrupa’ya gitmişti. Sulhan-Saba, Sitkviskona (Söz Demeti) adı altında ilk sistematik Gürcüce sözlüğü hazırladı. Araştırmacıların bu günde yararlandıkları bu sözlüğn 17 binden çok girişi vardır. Sulhan-Saba’nın kitapları arasında, en önemlisi Tzigni Sibrdznesitsruisa’dır (Yalanların ve Bilgeliğin Kitabı). Bu kitapta, eğitici öykülerle bir hükmdarın oğlunu eğitmek amacıyla anlattığı meseleler çerçevesinde oluşmuş eğlendirici anekdotlar yer alır. Prensin öğretmeni Leon ile dalkavuk saray hizmetlisi Ruka arasındaki atışmalara da yer verilir.    Kitaptaki birkaç fabl ve öykü Türk ve Fars kaynaklıdır. Öbürleri ya Gürcü folklorundan alınmıştır ya da Orbeliani’nin hayal ürünüdür.
18. yüzyıl Gürcü edebiyatının, adının mutlaka anılması gereken iki büyük şairi vardır: Davit Guramşvili (1705-92) ve Besiki olarakta bilinen Besarion Gabaşvili (1750-91). Bu iki şair, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki Gürcü şiirinin en güzel örneklerini yazdılar. Guramaşvili şiirlerini Rusya’da yaşadığı yıllarda yazdı. O Lezgilere tutsak düşmüş, ama ama Moskova’ya kaçmayı başarmıştı. Kartlis Çiri’de (Gürcüstan’ın Kötü Talihi), Gürcüstan’ın 18. yüzyılın ilk yarısında panoramasını çizen Gabaşvili, eski Yunan felsefesini, Gürcüstan tarihini ve kültürünü çok iyi bilen bir aydındı. İmereti Kralı 1. Solomons’un elçisi olarak Rus Çarının nezlinde bulunmuştu.Gabaşvili şiirlerinde aşk ve iyimserlik motiflerine sıkça yer verir. Şairin yurt severliliği özellikle tarihsel şiirlerinde yansır.

Çveneburi Kültürel Dergi 
Sayı: 1(8) Ocak-Şubat 1993


GÜRCÜ EDEBİYATI - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႨႲႤႰႠႲႳႰႠ
Gürcü edebiyatı, 4. yüzyılda Hıristiyanlığın benimsenmesinden sonra dinsel kitapların ana dili çevrilmesine duyulan gereksenme sonucunda ortaya çıktı. Çeviri dinsel kitapları, azizlerin yaşamlarını anlatan ürünler izledi. Bu alandaki ilk yapıt, İakop Tsurtaveli’nin 476-483 arasında yazdığı ve Aziz Şuşanik’in yaşamını anlatan Şuşanikis Tzameba’dır( Şuşanik’in Çilesi ). Yapıt Gürcüstan’ın 5. yüzyıldaki siyasal ve toplumsal yapısı üzerine bilgi vermesi bakımından da önemlidir.
By: admin2

Gürcü edebiyatı, 4. yüzyılda Hıristiyanlığın benimsenmesinden sonra dinsel kitapların ana dili çevrilmesine duyulan gereksenme sonucunda ortaya çıktı. Çeviri dinsel kitapları, azizlerin yaşamlarını anlatan ürünler izledi. Bu alandaki  ilk yapıt, İakop Tsurtaveli’nin 476-483 arasında yazdığı ve Aziz Şuşanik’in yaşamını anlatan Şuşanikis Tzameba’dır( Şuşanik’in Çilesi ). Yapıt Gürcüstan’ın 5. yüzyıldaki siyasal ve toplumsal yapısı üzerine bilgi vermesi bakımından da önemlidir.   
Gürcü edebiyatı, orta çağda Doğu ve Batı dillerinden yapılan çeviri ve  uyarlamalarla gelişti. Buda’ya ilişkin bir Doğu efsanesinden uyarlanan Balavariani, Gürcüce’den  Eski Yunanca’ya, Eski Yunanca’dan da Latince ye çevrilerek bütün Ortaçağ Avrupa’sına yayıldı. Ortaçağda Gürcüstan’ın en ünlü eğitim kurumu olan Gelati Akademisi’nden Gürcü Filozof İoane Petritzi, Aristoteles ve öteki Eski Yunan Filozoflarının yapıtlarını Gürcüceye çevirdi. Dönemin tanınmış Gürcü düşünürlerden biri de Arsen ikaltoeli’ydi. Bu dönemin Gürcü edebiyatı İran uygarlığıyla Bizans kültürünün etkisinde kaldı. İlk tarihsel yapıtlar da bu dönemde ortaya çıktı. Sumbat Davitisdze, Bagratlıların tarihini, Leonti Mroveli’nin II. Giorgi’nin hükümdarlığının ilk yıllarına değin getirdiği çalışmayı tamamladı. Kesiş arsen ise “kurucu” lakabıyla tanınan II. Davit döneminin tarihini yazarak Gürcü tarihini 1126’ya değin getirdi. 
12. yüzyılda Sargis Tmogveli’nin Farsça’dan uyarladığı Visramiani, Mose Hoeli’nin yazdığı Amiradarecaniani, Çahruhadze’nin Kraliçe Tamara ve kocası adına kaleme aldığı Tamariani, gene Tamara ve kurucu Davit adına İoana Şavteli’nin yazdığı abdulmesia, dönemin tanınmış yapıtlarının yanı sıra, kilise dışı edebiyatın da ilk ürünleriydi. Tamara döneminde yaşayan Şota Rustaveli’nin kaleme aldığı Vephistkaosani ( 1712; Kaplan Postlu Şövalye,19919 ) adlı destan, Gürcü edebiyatının en ünlü yapıtı olmakla kalmamış, dünya edebiyatınında baş yapıtlarından sayılmıştır. Bir çok Doğu ve Batı diline çevrilen Vephistkaosani, edebiyat tarihçilerinden başka dilbilimcilerin ve tarihçilerin de ilgisini çekmiştir. Gürcü edebiyatının bu gelişimi, 1220’lerde önce Harezmşahların, ardından Moğolların istilasıyla kesintiye uğradı. Moğolları, 14. yüzyılda Timur, 15. yüzyılda İranlılar ve 16. yüzyılda Osmanlılar izledi. 16. ve 17. yüzyıllarda baskı altındaki Gürcüstan’da Kral Teimuraz, Kral Arçil, Peşangi ve İoseb Saakadze, edebiyatın önde gelen temsilcileriydi   
18 yüzyılda Gürcü edebiyatında bir canlanma görüldü. Yüzyılın ilk çeyreğinde kültürel yaşama damgasın vuran Kral VI. Vahtang bir bilgin, çevirmen ve eleştirmen olarak aydın bir yöneticiydi. 1709’da Gürcüstan’da ilk basım evini kurdu ve kitap basımını destekledi. Vephistkaosani de ilk kez burada basıldı. (1712). İlk Gürcüce kitap ise1629’da Roma da basılmıştı. Tzigni Sibrdzne Sitsruise (1658-1725) Gürcü edebiyatının 18. yüzyıldaki en önemli temsilcisiydi. Davit Guramişvili (1705-92) ve besiki adıyla bilinen Besarion Gabaşvili (1750-91) bu yüz yılın ikinci yarısında Gürcüstan’ın feodal döneminin en güzel şiirlerini yazdılar. Gürcü tiyatrosunda bu yüzyılda ortaya çıktı. Gürcüce ilk gazete olan Tbilisi 1763’te yayımlanmaya başladı.  
19. yüzyılda ilk yarısının ünlü şairi Aleksandre Çavçavadze’nin (1786-1846) özgürlükçü şiirleri, Gürcüstan’ın o dönemdeki durumunu da yansıtır. Grigol Orbeliani (1804-83) ve Nikoloz Barataşvili de (1817-45) bu dönemin önde gelen başka temsilcileriydi. Barataşvili, Sakure (1839; küpe), gibi yapıtlarında yurtseverliği dile getirirken, Rusya’nın baskısı altındaki Gürcüstan’ın toplumsal yapısının da karamsar bir tablosunu çizdi. 19. yüzyılın ortalarına doğru feodal ekonominin çözülmesi ve kapitalist ilişkilerin gelişmesi, gerçekçi Gürcü şiirinin kurucuları olan Daniel Çonkadze(1830-60) ve lavrenti Ardaziani’nin (1815-70) yapıtlarında gerçek ifadesini buldu. Ardaziani, en ünlü romanı Solomon İsakiç Mecğanuaşvili’de (1861) feodalizmin çöküşünü ve gelişen kapitalizmle birlikte ortaya çıkan toplumsal çatışmaları anlattı. Gürcü edebiyatının ve tiyatrosunun gelişimini büyük ölçüde etkilemiş olan Giorgi Eristavi(1813-64), Racine, Moliere, Petrarca ve Schiller’in bir çok yapıtını Gürcüceye çevirdi.      
1860’larda, Gürcüstan’da soyluların idelojosine karşı savaş açan Tergdaleuli adlı toplumsal ve edebi bir hareket ortaya çıktı. Rusya’da öğrenim gören aydınların oluşturduğu tergdaleuli’ler, Rus sosyal demokratlarından etkilenmişlerdi. Tergdaleuli’lerin ideolijik önderi ve Pirveli dasi’nin kurucusu şair ve yazar İlia Çavçavadze (1883-1907 ) Mgzavris Tzerilebi (1861; “Bir yolcunun notları”, 1989 ) Sarçobelazed (1879; Dar ağancında), Gandegili (1883; Göçebe) gibi yapıtlarında Gürcü halkının özgürlük mücadelesini ve Yurt sevgisini dile getirdi. İlia Çavçavadze ile birlikte Gürcü ulusal hareketinin ideolojik önderliğini yapan Akaki Tzereteli (1840-1915), Sonrada halk şarkısı olan da olan “Suliko” gibi şiirlerinde yurt sevgisini ve ülkenin yazgısından duyduğu  acıları işleimmiştir. Şiirin yanı sıra çeşitli düzyazılar ve oyunlarda yazan Tzereteli’nin en ünlü düzyazı yapıtı Çemi Tavgadasavali’dir (1894; Yaşantım.) 
19. yüzyılın ikinci yarısında, temelde dağ insanını konu alan Aleksandre Kazbeği (1848-93) elguca (1880; Elguca ile Mzağo,1973), Eliso (1882) ve Mamismkvleli1882; Baba Katili) gibi öykülerinde geleneklerine bağlı dağ köylülerinin yaşantısını anlattı. Şair ve yazar Vaja Pşavela (1861-1915) Aluda Ketelauri (1888), Gvelismçameli (1901; Yılan Yiyici) gibi yapıtlarında temelde insan-doğa ilişkisi, hümanizm temaları işledi. Gürcü edebiyatının 19. yüzyıldaki yükselişi,ulusal tiyatronun gelişmesini de büyük ölçüde etkiledi.  Davit Kldiaşvili ve  Vasil Barnovi ( Barnaveli) (1857-1934), iki edebi dönemi birleştiren yazarlardı. 19. yüzyıl edebiyatıyla sıkı bağları bulunan bu yazarların yapıtları 20. yüzyılın toplumsal ve ruhsal atmosferinin izlerini de taşır. Kldiaşvili, iki yüzyılın birleştiği bir dönemde yazdığı yapıtlarında soyluların yaşam biçimini, kadere karşı çıkmanın trajikliğini komedi ve belli ölçüde mizah düzeyine indirerek anlattı. Oldukça özgün bir sanat anlayışıyla yazan Barnovi, Armazis Mshvreva (1925; Armazi’nin Yıkımı) adlı romanında 1920’lerin Gürcüstan’ın siyasal durumu dinsel bir atmosfer içinde sergiledi. 
20. yüzyılında başında Gürcü edebiyatının başlıca temsilcileri Miheil Cavahişvili, Niko Lortkipanidze, Grigol Robakidze, Leo Kieçili ve Konstantine Gamsahurdia’ydı. Cavaihişvili, Martali Abdula (1925;”suçsuz Abdullah 1988 ) Adlı öyküsünde siyasal bürakratik aygıtın kurbanı olan Müslüman adamın portresini ustalıkla çizdi. Lambalo da Kaşa (1925; Lambalo ve Kaşa ) adlı uzun öyküsünde çarlık rejiminin uygulamaları karşısındaki Müslüman bir genci anlatırken milliyetçi ve dinsel baskıları karşı çıktı. Tetri Sakelo’da (1926; Beyaz Yaka ) aydınları, Kvaçi Kvaçantiradze’de (1923-24) siyasal ve toplumsal olaylardan kendi çıkarına yaralanmasını bilen fırsatçı ve düzenbaz birini anlattı. Yapıtlarında estetik ve etik duyarlığı ön plana çıkaran Niko Lortkipanidze Tavsapariani Dedakatsi’de (1925;Başörtülü Kadın) dinsel açıdan yüce bir insanın Trajik görünümünü çizdi. Mrishane Batoni (1912; Öfkeli Efendi), Raindebi (1912; Atlılar) gibi öykü ve romanları ise kaynağını tarihsel olaylardan alır.      
Gürcü edebiyatının yakın dönemde en çok sözü edilen yazarlardan biri Grigol Robakidze’dir. Gvelis Perangi (yılan Gömleği) adlı romanında, Batı’nın bireyci ve usçu uygarlığı ile Doğu’nun bütüncül ve kişilik üstü düşüncesi arasındaki çatışmayı ustaca işledi. Öbür bazı romanlarında totaliter rejimlerdeki aydınların yazgısını anlattı. Sovyet dönemi Gürcü edebiyatının kurucularından Leo Kiaçeli (1884-1963), en ünlü romanı Tariel Golua’da (1915) sosyal adalet için mücadelenin bütün insanlığın törensel ilkeleri ve Hümanist değerleriyle mutlak bir uyum içinde olması gereğini vurguladı. Sishli(1927-28; Kan ) adlı romanında devrimci şiddetle hümanizmin çatışmasını işledi. Dışa vurumculuktaan ve Nietzsche’nin düşüncelerinden etkilenen Konstantine Gamsahurdia, çağdaş insanın yozlaşmasını çarpıcı bir biçimde anlattı ve yaşamın ezdiği “küçük insanı”ı yücelti. Dionisos Gimili (1925;Dionysos’un Gülümsemesi ) adlı yapıtının Thomas Mann’ınDer Tod in Venediğ’i ile bazı ortak noktaları vardır. Mtvaris Motatseba (1935-36 Ay’ın kaçırılması) adlı romanında Sovyet sistemi ile eski kültürü karşılaştırdı., Gürcüstan’da meydana gelen toplumsal hareketlerinin geniş bir panoramasını çizdi. Gamsahurdia’nın sanatsal açıdan en başarılı romanı, Mtsheta’daki bir katedralin mimarı Konstantine Arsakidze’nin tutsak bir prense duyduğu trajik aşkı çevresinde gelişen Didostatis Konstantines Marcvena’dır (1939; Büyük Usta Konstantine’nin Sağ eli).    
Sovyet dönemi Gürcü edebiyatının önde gelen şairlerinden Aleksandre Abaşeli (1884-1954), simgeci bir şair olarak yazmaya başladı. (Mzis Sitsili, 1913; Güneşin Gülüşü). Daha sonra gerçekçi bir tutum benimsedi ve Antebuli Heivanide (1923 ışıklı geçit) ustalığını ortaya koydu. Bu çizgisini Gabzaruli Şarke (1929; Kırık Ayna), Leksebi (1944; Şiirler) gibi yapıtlarında da sürdürdü. Galaktion Tabidze (1891-1959), Klasik Gürcü şiirinin geleneklerinden yola çıkarak çağdaş Gürcü şiirini daha dayola çıkarak çağdaş Gürcü şiirini daha da ileriye götürüp doruğa ulaştırdı. Me Da Game (1913; Ben ve gece), Mtatzmindis Mtvare (1915;Mtatzminda’da ay), Mşobliuro Çemo Mitzav (1941; Benim Anayurt Toprağım) gibi yapıtlarda aşkı, doğayı ve çeşitli yönleriyle modern Gürcüstan’ı konu edindi. Halkının duygu ve düşüncelerini tarihi ve geleneklerini yansıtan Giorgi Leonidze (1897-1966), Gürcü edebiyatının önde gelen toplumcu şairlerindendi. Şair Iraklı Abaşidze (d.1909) Rustavel nakvalebze (1959; Rustaveli’nin izinde ) adlı yapıtında duygu ve düşüncelerini ortaya koyarken, Grigol Abaşidze (d.1914)  şiirlerinde ülkesine ve halkına bağlılığını dile getirdi.  
Gürcü edebiyatında 1950’lerin sonunda, farklı bakış açıları olan, değişik entektüel yapıda şair ve yazarlar yetişti. Guram Rçeulişvili, Arçil Sulakauri, Tamaz Çiladze, Nodar Dumbadze, Guram Gegeşidze, Otar Çheidze, Merab Eliozaşvili, Reaz Çeişvili, Otia İoseliani, Otar Çiladze, Nodar Tzuleiskiri, Çabua Amirecibi gibi adlardan oluşan bu yeni kuşak, 1930 ve 1940’lı yılların biçimci ve kısır edebiyat modellerini yıktılar. Bu yeni oluşumda Guram Rçeulişvili’nın ayrı bir yeri vardı ve sınırları önceden belirlenmiş edebiyat anlayışının getirdiği engelleri aşabilmiş ilk yazarlardandı. Türkçe’ye en çok yapıtı çevrilen (Güneşi Görüyorum, 1969; Sonsuzluk Yasası, 1990; Kukuraça 1990) Gürcü yazar olan Dumbadze (1928-84), yapıtlarında özgün bir anlatım sergiler. Gürcü edebiyatı 1970’lerde başlayarak Gürcü insanın geleneksel yaşam biçiminin ve geleneklerinin değiştirilmesine yönelik çabalara karşı durdu. Çabua Amirecibi’nin Tutaşhia (1972-75) adlı romanın kahramanı gibi ahlaki birikime sahip olmak, yalnızca yazarının değil, toplumunda bir isteği olarak ortaya çıkmıştı. Töresel ve ulusal ideallere bağlı, farklı toplumsal değerler beslenmiş 1950’lerin sonlarından gelen sabırsız, radikal ve ahlaki değerlere bağlı genç kuşak 1980’lerde önemli ürünler veren kesimler oldu.

Kaynak: AnaBritannica


Gürcü Edebiyatından Portreler; İLİA ÇAVÇAVADZE - ილია ჭავჭავაძე
İlia Çavçavadze, 19. yüzyıl Gürcü edebiyat ve siyasal yaşamının en önde gelen adıdır. Gürcü ulusal düşüncesinin tercümanı olarak, ülkenin 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus boyunduruğundan kurtuluş hareketinde önemli rol oynamıştır. Akaki Tzereteli ile birlikte yeni Gürcü edebiyatının ve yeni edebiyat dilinin yaratıcısıdır. Gürcü edebiyatını gerçek başyapıtlarla zenginleştirmiş ve daha sonraki gelişmelere çok büyük katkıda bulunmuştur.
By: admin2

İlia Çavçavadze İlia Çavçavadze, 19. yüzyıl Gürcü edebiyat ve siyasal yaşamının en önde gelen adıdır. Gürcü ulusal düşüncesinin tercümanı olarak, ülkenin 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus boyunduruğundan kurtuluş hareketinde önemli rol oynamıştır. Akaki Tzereteli ile birlikte yeni Gürcü edebiyatının ve yeni edebiyat dilinin yaratıcısıdır. Gürcü edebiyatını gerçek başyapıtlarla zenginleştirmiş ve daha sonraki gelişmelere çok büyük katkıda bulunmuştur.

Yapıtlarının çeşitliliği, çok yetenekli bir yazar olması, yaşamın her alanına ilgi duyan bir insan oluşu yapıtlarına tam anlamıyla ansiklopedik bir nitelik kazandırmıştır. İlia Çavçavadze, 27 Ekim 1837’de Kvareli’de  (Kakseti) doğdu. On yaşına kadar ailesinin yanında eğitim gördü, daha sonra Tiflis’te özel bir yatılı okula gönderildi; iki yıl sonra liseye başladı. 1857’de liseyi bitirdikten sonra yükseköğrenime başlamak üzere Petersburg’a gitti. Orada bilimsel disiplinlere ilgi duydu ve felsefe, toplumbilim, ekonomi politik ve estetik okudu.

Üniversite gençliğinin devrimci eğilimlerinden kaygılanan hükümet 1891’de Petersburg Üniversitesi’nde baskı uygulamaya başladı. Öğrenciler bu eylemi protesto bağlamında boykota gittiler ve hükümet aleyhinde gösteriler düzenlediler. Çavçavadze, üniversitedeki bu karışıklıklardan sonra yükseköğrenimini yarıda bırakıp Gürcüstan’a dönmek zorunda kaldı.
Ülkesine döndükten sonra yeni bir ulusal ve edebi akımın öncülüğünü üstlendi ve yaşamını tümüyle ülkesinin kurutuluşuna adadı.

İlia Çavçavadze, 1864’ten sonra edebi etkinlikleriyle, çeşitli devlet kuruluşlarındaki etkinliklerini birlikte yürüttü. Yarım yüzyıl boyunca ülkesinin her sorunuyla yakından ilgilendi ve bu sorunların çözümü konusunda bilgece yaklaşımlar sergiledi. Yazarın etkinlikleri Gürcü kültür yaşamının farklı alanlarında çok derin izler bıraktı. Yıllarca halkın yaşamında önemli rol oynayan “Gürcü Halkının Eğitim ve Öğretiminin Yaygınlaştırılması Derneği”nin başkanlığını yürüttü. 1879’da Gürcü ulusal tiyatrosunun yeniden faaliyete geçme olasılığı ortaya çıkınca Gürcüstan Tiyatro Sanatı Derneği’nin başkanı seçildi. Tiyatronun yönetimini üstlendi ve gelişmesi için kaynaklar sağladı.

Çavçavadze, ulusal kültürün ocağı olarak gördüğü tiyatroya çok büyük bir önem veriyordu. Bir sezon açılışı öncesinde şunları yazmıştı: “Nihayet, halkın bir araya gelebileceği tek bir yerde de olsa, kederlerimizi ve dertlerimizi anadilimizle açıklayabileceğiz, bütün yaşamımızı, bu yaşamın bilgeliğini ve umutlarını kendi bakışımızla kucaklayabileceğiz anadilimiz sayesinde.”

1877’den başlayarak, İveria dergisini, daha sonra da aynı adla bir gazete çıkardı. 1906’da Devlet Konseyi üyesi seçilince, bir süre Petersburg’da yaşadı. Devlet Konseyi’nde, “akademik” gruba katıldı ve misyonunun “tüm Gürcüstan’ın ve Gürcülerin çıkarlarının savunuculuğu” olduğunu duyurdu.

Çavçavadze, Çarlık rejimine şiddetle karşı çıktığından ve Gürcüstan ulusal kurutuluş hareketinin en önde gelen temsilcisi olduğundan sık sık polis tarafından gözaltına alınıyordu. Hükümet onu Çarcı sömürgeleştirme siyaseti karşısında ciddi bir engel olarak görüyordu. Bu arada çok sayıda yapıtı yasaklandı. Edebi ve siyasal-toplumsal etkinlikleri nedeniyle otokrasi tarafından istenmeyen adam ilan edildi. 1907 Eylül’ünde Gürcüstan’ın düşmanları tarafından öldürüldü. Mtatzminda’da Gürcüstan’ın büyük insanlarının yattığı anıt-mezarlığa gömüldü ve tüm Gürcü halkı büyük bir yasa boğuldu.

Çavçavadze’nin yapıtları Gürcüstan’ın toplumsal gelişmesinin çok önemli bir dönemini oluşturur ve karmaşık olgusuyla dikkati çeker. Bir geçiş dönemi yazarıdır, etkinlikleri ülkenin, kölelikten kapitalizme geçtiği iki dönem arasında sınır oluşturur. Yapıtlarında, dönemi için çok büyük önem taşıyan toplumsal sorunları sergilemiş ve bu sorunlara çözüm getirebilmek için yaratıcı ideolojisinin silahıyla büyük bir mücadele vermiştir.

Sanatın özünü tanımlamak, sanatın, ülkenin toplumsal ve siyasal yaşamındaki yerini göstermek, okuru etkileyebilecek nitelikteki sanatsal yapıtın özelliklerini belirlemek - yazar tüm edebi yaşamı süresince işte bu sorunlarla ilgilenmiştir. Edebiyat ve estetik sorunlarıyla ilgilenmekten hiç vazgeçmemiştir yaşamı boyunca. Hiç bir Gürcü yazar edebiyat sorunlarına onun kadar ilgi göstermemiş, sanatsal anlatımın, ülkenin toplumsal yaşamının gelişmesi için ne kadar önemli olduğunu onun kadar etkili biçimde sergilememiştir.

Çavçavadze, sanatsal edebiyatın gerçekliğin tanınmasının biçimlerinden biri olduğunu kabul ediyordu. Bu nedenle, edebiyat ve sanatın yaşamla ilişkisi sorununda, sanatın ve şiirin pratik yaşama bağlı olarak yaratılması tezini savunuyor, şiirin gerçekliğin ve yaşamın cisimleşmesi olduğunu söylüyordu. Ona göre sanat yaşamın bir parçasıdır, insanın yaratıcı etkinliğinin özelliklerinden birini oluşturur. Yaşamla sıkı bağlar kurmayı, yaşamı incelemeyi, sanatsal yaratım sürecinin temeli gibi görüyor ve şöyle söylüyordu:

“Sürekli yaşamı inceleyen bilimin ve sanatın amacı, yaşamdaki değişiklikleri bilinçli bir şekilde yorumlamak ve yaşamın çiçeklerini toplamak, bu çiçeklerin ne olduklarını öğrenmektir; farklı yolları benimseyen bilim ve sanatın amaçları aynıdır; her ilineği gelişmesi içinde anlamak ve açıklamak ve onu titiz bir biçimde geliştirilmiş bir sistemin içine oturtmak.”

Çavçavadze, aynı zamanda da, yaşamın bilim ve sanat yoluyla tanınmasına götüren yolların özgünlüğünün de önemini belirtir: “Bilgin, genelleştirilmiş bir düşünce altındaki soyut olguları hiçbir zaman fişlemez, oysa şair ve sanatçılar her şeyi genelleştirme, soyut belirtileri belirgin özellikli bir olguda birleştirme eğilimindedirler. Bilim ve sanat arasındaki ayrım, özde değil, bu özün işlenme yöntemlerindedir. Bilim adamı kıyas yoluyla, şair imaj ve resimlerle düşünür, ama sonuç olarak her ikisi de aynı şeyi açıklarlar: insan, doğa, gökyüzü, dünya, evren, bütün bunlar gizemli bir dille yazılmış büyük bir kitap oluşturur. Bilim bunu kendi diliyle, imajsız ve resimsiz ifade eder, - buna karşılık şiir imaj ve resimlerden oluşmuş bir dille yorumlar. Yaşam kök, bilim ve sanat da kökten doğmuş saplardır. Tıpkı topraktan çıkmış bitkilerin meyve vermesi ve tohumlarını da, yeni saplar verecek olan yeni köklerin üremesi için toprağa geri vermesi gibi; tıpkı, yaşamın içinde doğan bilimin ve sanatın yaşam meyveleri vermesi ve yeni bir yaşamın doğuşu için tohumlarını yaşama vermesi gibi. Bilgi ve yaşam, yaşam ve bilgi arasındaki ilişkiler bunlardır işte.”

Çağdaş gerçekliği eleştirerek, yurttaşlarının hafızasında ülkesinin tarihinin en güzel sayfalarını canlandırır. Halkı özgürlük savaşında, daha iyi bir geleceğe kavuşma mücadelesinde coşturabilecek unsurları yüceltir, yürekli insanlar yetiştirilmesi için kullanır kalemini.

Çavçavadze yazarlık mesleğine, Gürcüstan’da kölelik rejimi, belli ölçüde gücünü korumakla birlikte, tarihsel açıdan sonuna yaklaştığı sırada başladı. Yazar, edebi yapıtlarını kölelik yaşamının gerçeklerini bütünüyle ve her yönüyle sergilemeye adamıştır.
Dikkatli bir gözlemci olarak, kölelik rejiminin çöküş sürecini çarpıcı bir biçimde dile getirir. “Hayal” (Açrdili), “Birkaç Resim” (Ramdenime Surati), “Bir Dilencinin Hikâyesi” (Glahis Naambobi), “Çiftçi” (Gutnis Deda) ve başka birçok yapıtını halkın yaşamına ve kölelik düzeninin kötülüklerinin sergilenmesine adamıştır.

“Hayal” adlı şiirinde, yapıtın temel fikrini, derinlemesine ve değişik açılardan vermek amacıyla sembolik bir biçim kullanmıştır. Yazarın dünya görüşü büyük ölçüde bu yapıtta dile getirilmiştir. Çavçavadze, daha sonraki dönemde, 1858-1859’da yazmış olduğu bu şiire geri dönerek onu tamamlar ve değiştirir. Şiir son biçimini 1872’de almıştır.

Çavçavadze, “Hayal”de, bakışını geriye, ülkesinin geçmişine doğru çevirir; Gürcülerin unutulmuş bu vatana olan bağlılıklarını, fedakarlık anlayışlarını dile getirir. Çağdaş toplumsal yapıları ayrıntılı biçimde çözümler ve bu yapılarla birlikte, sosyal adaletsizliği ve egemenlerin keyfi davranışlarını acımasızca mahkûm eder. “Boyunduruk altındaki mutsuz insanlar”ın şaire çok acı verir. Ama umutsuzluğa bırakmaz kendini, çünkü geleceğin halkın olduğuna, Gürcüstan’ın yeniden can bulacağına kesinlikle inanmaktadır. Yazar “hayalet”in ağzından çağdaşlarını, güçlerini birleştirmeye, ulusal bağımsızlık ve sosyal adalet için birlikte mücadele etmeye davet eder.

Şairin toplumsal görüşleri, her alandaki etkinlikleri, halk için kaygılanma, ona hizmet etme aşkıyla dalgalanmıştır. Çavçavadze’nin tüm yapıtlarını ısıtan hümanizmi bir vasiyet gibi geçmiştir daha sonraki dönemin Gürcü edebiyatına.
Yazar, dizelerinde, şiir ve hikâyelerinde, vatanseverliğini, vatanına duyduğu derin sevgiyi açık biçimde dile getirir. Yazılarının ana konusu Gürcüstan’ın kaderidir. Vatanına duyduğu coşku dolu sevgiyi dile getirdiği en önemli yapıtları, ülkesinin yeniden doğuşuna, “ilkbahar”ın gelişine, adanmıştır. “Ah vatanım, sana âşık olduğumu anladıktan sonra uykun bölük pörçük, mutluluğum gölgelidir” diyor şair.

Vatan düşüncesi Petersburg yıllarında da hiç çıkmamıştır beyninden ve yüreğinden. Vatanının “aydınlık ve çok farklı bir biçimde süslenmiş gökyüzünü” her zaman hatırlar. Gürcüstan anılarıyla yaşar ve memleketinin manzaralarını, olağanüstü doğasını beynine nakşeder. Vatan, ilkbaharla, doğanın uyanışıyla özdeşleşir onun gözünde:

“Orman hoş, tatlı renklerle süsleniyor,
Kırlangıçlar cıvıldıyor gökyüzünde.
Bağ çubuklarının gücü
İlkbaharın gözyaşlarıyla fışkırıyor
Dağlar gitgide güzelleşiyor;
Alacalı çimen bir hoş olmuş.
Ya sen, sevgili vatanım
Ne zaman açacaksın sen?”

Okurun önünde görkemli bir doğanın akıp gittiği “Ağıt” şiirinde de aşağı yukarı bu aynı motif sergilenmiştir.

Geçmişe yönelik “romantik yakınmalar”ın ülkenin yeniden doğuşunu sağlayamayacağının çok iyi farkına varan yazar, düşüncelerini geleceğe, gelecek zamana yöneltir; ülkesi güçlerini seferber edecek, boyunduruğu kıracak, “azgın bir çiçeklenmeyle patlayacak”, “ışıklı bir gülümsemeyle aydınlanacaktır”.

Halkın gelecekte özgürlük konusundaki içten düşünceleri, “Basaleti Gölü” (Basaletis Tba) adlı şiirinde büyük bir sanat gücüyle dile getirilmiştir. Gürcüstan’ın bu aydınlık geleceği ona, bir gölün dibindeki altın beşikte uyumuş, “beşiği dalgaların üstüne kaldıracak” bir atlıyı bekleyen bir çocuk biçiminde gözükür.

Şair, toplumsal ve siyasal etkinlikleri içinde ülkesinin özgürlüğünü, Gürcü halkının onur ve soyluluğunun, dilinin ve kültürünün yürekli bir savunucusu olmuştur.

Çarlık temsilcileri ve onların uşakları, okullarda Gürcü dilinin okutulmasını yasaklamaya başladıklarında, şair, Kafkasya bölge eğitim kayyumu Yanovski’yle ateşli bir tartışmaya girer: “Anadil olmazsa, okul aklı geliştirmek için bir araç değil, daha çok bilinci baskı altına almak ve karartmak, onu ayaklar altına almak ve yok etmeye çalışmaktır. Kim isteyebilir bunu? Şurası çok açıktır ki anadil, okulun, işlevini yerine getirebilmesi için en iyi ve en gerekli araç değil, çocuğun öğrenmek zorunda olduğu ilk konudur. Okul halka bu hizmeti vermelidir” der şair. Çavçavadze aynı zamanda bir başka gericiye, Davit Eristavi’nin “Vatan” adlı oyununun sahnelenişi sırasında Gürcü vatanseverliğini alaya alan “Moskova’dan Haberler” gazetesi yazarı Katkov’a da sert bir cevap verir. Yazar, 1887’de, son yapıtlarından biri olan “Otar’ın Dulu”nu (Otaraant Kvrivi) bitirir. Bu yapıtında Gürcüstan’da köleliğin kaldırılmasından sonra köylüler ve toprak sahipleri arasındaki ilişkileri aydınlatmayı amaç edinmiştir.

Yazar köleliğin kaldırılmasından sonra, köylüler ve soylular arasındaki uçurumun kapanmadığının farkındaydı. - iki farklı dünyaydı bu; ama sınıflar arasındaki düşmanlığın Gürcü halkının özgürlük mücadelesini zayıflattığını çok iyi biliyordu. Bu görüşten hareketle, Gürcü ulusal rönesansının temeli olarak gördüğü, sınıfların işbirliği, “sınıfların barışı” düşüncesi için mücadele etti.

Şiirleri içinde “Münzevi” (Gandegili) özel bir yer tutar; derin felsefi anlamı olan bir şiirdir bu. Şair burada yaşam üstüne görüşlerini sergiler ve insanın gerçek kaderini tanımlar.
Çavçavadze’nin popüler yapıtları, masallar, efsaneler, fabller, hikâyeler, özdeyişler ve atasözlerine gösterdiği ilgi, “Münzevi”nin belirgin özellikleridir ve onu öteki şiirlerinden ayıran başlıca unsurdur.

Şair, bu şiirinde, bir halk efsanesi temasından yararlanmış bu temayı halka daha yetkin ve sanatsal bir biçimde sunmanın ötesinde, bu şiirle birlikte büyük bir felsefi düşünce sergilemek istemiştir.

Bu şiirin aktörleri bir münzevi ve bir çoban kızdır. Şiirde bir insanın, dünyadan el etek çekerek, çok yükseklerde bulunan, sonsuz karlarla kaplı kayaların üstündeki bir mağaraya sığınması anlatılır. Münzevi kafasındaki bütün “dindışı düşünceler”i, “eğilim ve istekler”i atarak gece gündüz dua eder, günün birinde bir fırtına çıkar ve yardım bekleyen bir insan sesi çalınır kulağına, mağaradan aşağıya bir zincir sarkıtır ve bir süre sonra önünde bir kız belirir: kız dağlarda sürüsünü otlatırken, doğanın aniden patlayan öfkesi, fırtına ve kasırga, çoban kızı, kendisine bir sığınak aramak zorunda bırakır.

Münzevi endişelenir: “kader onu bir kadının çekiciliğine boyun eğmek zorunda mı bırakacaktır?” Ocağı yakar ve mağarayı aydınlatan ateş kızın, ender güzellikteki yüzünü ortaya çıkarır. Çoban kızı, yaşamın doluluğunun simgeleşmesidir adeta. Münzevinin sönmüş duygularını yeniden canlandırmaktadır sanki.

Müthiş karmaşık duygular içinde bakışlarını Meryem’in ikonasına çevirir, ama çoban kızın yüz çizgileri geçer Meryem’in yüz çizgilerinin yerine. Genç kız münzevinin huzurunu kaçırır, düşüncelerine saldırır.

Çoban kızla münzevi arasında, insan yaşamı konusunda bir konuşma başlar: “Senin dünyada hiç kimsen olmaması, ne kardeşlerin, ne anne baban olmaması mümkün müdür?” diye sorar çoban kız. “Vardı, ama ben kendimi Tanrı’ya adamak için ayrıldım onlardan” diye karşılık verir münzevi. Genç kız çarpılır bu cevap karşısında:

“Tanrı hoş yaşamın verdiği tesellilerle avunmaz mı
Kendisinin yaratmış olduğu tesellilerle?
Niçin dünyayı suların parıltısıyla
Yıldızların pırıltısıyla süslemiştir?
İçindeki insan bunları reddetsin
Ve yüreğine hapsetsin diye mi?”
“Ruhun kurtuluşu için her şeyi reddedip, yalnızlığa mı sığınmak gerekir?” diye sorar genç kız. “Kurtuluş her yerde mümkündür, ama ben garibin kaderi budur” diye karşılık verir münzevi. Ve garip sözcüğü ağzından çıkar çıkmaz da korkuya kapılır. Kendisinden memnun değil midir? Tanrı’dan yakınmakta mıdır? Hemen dua etmeye başlar, ama kendine gelemez bir türlü. Bakışları tekrar, bedeninin tüm güzelliğiyle insanı kışkırtan uyuyan güzele kayar. Kendini kaybeder ansızın, ama sonra toparlanır ve her zaman dua ettiği hücresine kaçar; bir güneş ışığı arar; dua kitabını güneş ışığına tutar, ama kitap düşer, ışık tutamamaktadır artık kitabı, münzevi korkudan ağlamaya başlar, olduğu yere çöker ve ruhun teslim eder. Duası yeteri kadar içten ve etkili olamamıştır.

Şair “Münzevi”de, olağanüstü yeteneğiyle hikâyesinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan çarpıcı doğa manzaralı çizer.

31 Aralık 1899’da yazdığı ve büyük ilgi gören “19. Yüzyıl” adlı makalesinde geçip gitmiş yüzyılı dile getirmiş ve şunları söylemiştir bu yazısında:

“19. yüzyılın en önemli ve en görkemli girişimlerinden biri insanları sevmenin ve onların atılım yapmalarını sağlamanın güçlü bir temele oturtulmasıdır: hangi kategoride olursa olsun, her insan insandır ve insan olarak da öbürleriyle eşit düzeydedir, her insan aynı ilgiyi görmeye layıktır. Bu görüşün kökenlerinin çok eskilere dayandığı doğrudur, ama 19. yüzyıl bu görüşü beslemiş, güçlendirmiş, geliştirmiş, bilimsel bir temele oturtmuş ve yoksulların ve zayıfların korunması doğrultusuna çekmiştir. 19. yüzyıl, “zenginliklerin insanlar arasında eşitsiz dağılımının kaldırılması, her türlü sınıf egemenliğinin ve mümkün olduğu ölçüde sınıf farklılıklarının kaldırılması”nı ideal bir toplumsal yapı olarak göstermiştir.

Çavçavadze yapıtlarında büyük bir sanatsal yetenek sergilemiştir. Gürcü edebiyatında, patetik heyecanların, aforizmaların dile getirilmesinde güçlü bir üslubun başlatıcısı olmuştur. Düzyazısı çok zengindir ve Gürcü düzyazısının yeni bir özelliğini yansıtan karmaşık özellikler taşır. Çavçavadze Gürcü dilinin çok farklı sözdizimsel biçimlere uygun olduğun göstermiştir.
“Dil halkın aklının ve yüreğinin ifadesidir” der Çavçavadze. Bu nedenle dil, cümle, sözcüklerin ve dilbilgisel biçimlerin seçimine çok büyük özen göstermiştir. Her sözcüğü, her cümleyi büyük bir titizlikle elden geçirmiştir. Yazarın dilinin inceliği, gücü, özlülüğü ve yapıtlarının gerçek popüler özelliği buradan kaynaklanmaktadır.

İlia Çavçavadze’nin sanatı dönemin ihtiyaçlarına cevap veriyordu. Bu sanat Gürcü tarihi ve edebiyatında ve ulusal düşüncenin gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır; Çavçavadze, halkın tüm ulusal ve toplumsal umutlarının sözcüsü olmuştur.

K. SALİA
Bedi Kartlisa’dan (1966, sayı 50-51) çeviren: İsmail YERGUZ
mamuli Kültürel Dergi
Sayı:1 Ocak 1997


GOGİ ÇAGELİŞVİLİ - ႢႭႢႨ ႹႠႢႤႪႨႸႥႨႪႨ
Sinema Gio’yu akrabaları “Caruso” filmini izlemeye sinemaya götürdüler. Gio filmi hiç beğenmedi. Sinema salonundan eve üç yüz metre bile yoktu, ama yol Gio’ya korkunç uzun geldi. “Ne büyük felaketmiş annenin ölümü.” Filmde Caruso’nun annesi ölüyordu - o sahne eve gidinceye değin Gio’nun kafasında canlanıp durdu. Sonunda eve geldi Gio, pencereden annesini gördü.
By: admin2

Sinema

Gio’yu akrabaları “Caruso” filmini izlemeye sinemaya götürdüler.
Gio filmi hiç beğenmedi. Sinema salonundan eve üç yüz metre bile yoktu, ama yol Gio’ya korkunç uzun geldi. “Ne büyük felaketmiş annenin ölümü.”

Filmde Caruso’nun annesi ölüyordu - o sahne eve gidinceye değin Gio’nun kafasında canlanıp durdu. Sonunda eve geldi Gio, pencereden annesini gördü. Önü çizgili sabahlığı vardı üzerinde, sobanın yanındaki divanda oturuyor ve komşu kadınla çene çalıyordu.

Gio nefes nefese girdi odaya, annesine sıkıca sarıldı. Sonra kucağına başını koydu ve hıçkırarak ağladı.

Annenin Ölümü

O gün teyzesi Gio’yu hayvanat bahçesine götürmüştü. Oradan dönüşte Gio evin önünde yaşıtı komşu oğlana rastladı. Gio’ya tatsız bir haber vereceği, altüst olmuş yüzünden anlaşılıyordu. Evin önünde ilkyardım arabası duruyordu. Evin girişinde akrabaları ve yakınları kaynıyordu. Babası da evdeydi. O, hiçbir zaman o saatte evde olmazdı.

Annesinin tansiyonu yükselmiş, beyin kanaması geçirmişti. Doktor annesinin odasına girmesine izin vermedi. Gio, bütün gün hastanın kapısının önünde dolaşıp durdu. Dördüncü gün doktor Gio’ya annesini görmesine izin verdi.

Odayı ilaç kokuları doldurmuştu. Beyaz yastıkta dağılmış sık siyah saçları, koyu kaşları ve kirpikleri belirginleştiriyordu annesinin portresini. Gözlerinin akı ortaya çıkmıştı, ağır, hırıltıyla, düzensiz soluyordu
- Gio’yu getirdim, diye fısıldadı babası.

Annesi dudaklarını araladı, bir şeyler söylemek istedi. Usulca elini hareket ettirdi. Gio pür dikkat yaklaştı ona. Dört gündür, annesinin bu durumda olabileceğini hiç ummamıştı. Sonra ağlamaya başladı, göğsüne yattı.
- Çocuğu çıkarın, dedi doktor sert bir tonla.

Gio uykusunda şarkı sesleri duyduğunda, henüz gece aydınlanmamıştı. Neden yüksek sesle şarkı söylüyorlardı diye şaşırdı uyanırken. Bir beyaz önlüklü koridorda koşturuyordu. Annesi her halde iyi olmalıydı. Babası hemen arkasında duruyordu, bütün bedeni titriyordu. Gio’ya baktığı anda gözyaşları boşaldı. Gio annesi için ne söylemesi gerektiğini bilemedi, babası onu kucakladı. Bunun şarkı olmadığını anladı Gio, bu büyüklerin hıçkırıklarıydı.

Annesi ölmüştü. Ev ıssız hale geldi. Annesini kaldırdıkları oda, karanlık ve soğuktu. Annesinin giysilerinin asılı olduğu kahverengi gardırop, geceleri inlemeye başlıyordu. Babası, “Bu ağaç kurdu” diyerek korku içindeki Gio’yu yatıştırıyordu. Gio her gece rüyasında annesini görüyordu. Çok mutlu oluyordu, annesi ölmemişti. Annesi gülümsüyor, eliyle bir şeyler gösteriyordu. Sonra yok oluyordu. Gio uyanınca kafası karışıyordu. Sabahtan nefret ediyordu.

Evde konuklar azalmıştı. Gio bütün günü sokakta geçiriyordu. Canı okula gitmek istemiyordu. Babası işten geç dönüyor, Gio onu tramvay durağında saatlerce bekliyordu. Sokak karanlık, soğuk ve somurtkandı. Gio, annesinin ya da babasının elini tutup yürüyen yaşıtı oğlanlara imreniyordu. Ev de soğuktu. Büyük, sarı çinili kömür sobası eskisi gibi ısıtmıyordu artık. Geceleri soğuk rüzgâr evin çatısından söktüğü sac parçalarını sokakta sürüklüyordu. Büyük ceviz ağacının heybetli dalları evin çatısına sertçe çarpıyordu.
Burnu yukarıdaki ölüyle siyah tabut Gio’nun yatak odasının penceresinin önünden geçiyor, ayakkabılardan çıkan sesler ve sonu gelmez tören konuşmaları onu hiç bırakmıyordu.

Gio’nun ne ateşi vardı, ne de ağrıyan bir yeri. Ama geceleri yatağında titriyor, sonra bir sıtmalı gibi bütün bedeni sarsılıyordu.

- Çok duygulu bir çocuk, sevgi istiyor, başka bir şeye ihtiyacı yok, dedi sıkıntılı babaya saçları ağarmış babacan doktor.

Kahverengi Gardırop

Koyu kahverengi gardırobu babası özenle kilitli tutuyordu.

O gün gardırobun küçük siyah anahtarı yatak odasındaki masada duruyordu.

Gio gardırobun gıcırdayan kapılarını gizlice açtı. Naftalin kokusu ve h‚l‚ annesinin sıcaklığını taşıyan tanıdık giysilerin kokusu burnuna doldu.

Gio, evde sanki biri dolaşıyormuş gibi bir ses duydu. Dinlemeye başladı. Annesinin ayak sesine benziyordu. Tüyleri diken diken oldu... Sonra her şey duruldu, annesinin giysisi dolapta parlıyordu.

Renkli çiçeklerle bezeli, elde işlemeli ipekten elbiseyi en son tiyatroda giymişti annesi. Altın renkli işlemeli koyu yeşil ince Çin pelerini, o korkunç gün üzerindeydi. Pelerinin cebinde, annesinin el yazısının bulunduğu, dörde katlanmış bir kâğıt duruyordu. Kâğıtta babasının ilaçlarının listesi yazılıydı.

Yüksek topuklu siyah deri ayakkabılar Gio’ya annesinin küçük sevimli ayaklarını hatırlattı. Ayakkabının içine sokulmuş koyu kahverengi yazlık çoraplarını burnuna götürdü, kokladı, sonra yeniden kokladı. Gio annesinin sokakta nasıl yürüdüğünü görüyordu. şişman, kısa boylu ve güzel ayaklı annesinin. Bir saniye yüzyıl gibi uzuyordu. Donup kalmış olan Gio’nun gözlerinin önünden film şeridi geçiyordu. Giysiler hareket ediyordu. Gio’yu okula götürdüğü ilk gün annesinin üzerinde açık yeşil, göğsünde pembe çiçekler bulunan elbise vardı. Elbisenin düğmeleri minik güzel boncuklarla süslüydü. Annesi, kahverengi deri çantayı elinde tutuyor, onu açıyordu. Gio oradan çıkan parfüm kokusunu hissetti ve küçük aynayı, pembe ruju ve başka bir sürü küçük şeyi gözden geçirdi. Nasıl da mutluydu o zaman!

Giysilerin altındaki köşede gri karton kutuda “Zorki” fotoğraf makinesi dururdu, şimdi ağzına kadar ölümle ilgili kâğıtlarla doluydu. Annesinin kol saati, evlilik yüzüğü ve başka değerli yüzükleri, bağlanmış beyaz mendilin içinde duruyordu. Annesinin evlilik yüzüğünü eline alarak evirip çevirdi. Annesi, bu yüzüğü taktığı tombul eliyle yemek hazırlardı.

Ölüm kâğıtları arasına farklı biçimde koyulmuş, ikiye katlanmış beyaz bir kâğıdı aldı. Kâğıt siyah bir bantla çevrelenmişti. Başlık yazısı koyu siyah harflerle yazılmıştı.

“Ölüm Belgesi
5 Haziran 1954
Yaş 39...
Ölüm nedeni - Yüksek tansiyon”

Başka şeyler de yazıyordu. Gio korkulu gözlerle baktı hüzünlü dolaba, kapılarını zorlukla kapadı. Odadan dışarı fırladı, karanlık koridoru hızla geçti; boş sokakta hızla koşuyor, gözü hiç kimseyi görmüyordu.

Gürcüceden çeviren: Fahrettin Çiloğlu
Adam Öykü, Mayıs-Haziran 2003

------------
Gogi Çagelişvili, uluslararası üne sahip bir ressam. Arada bir İstanbul’da da yaşıyor. İstanbul resimleri 2000 yılında Kabataş Kültür Merkezi’nde sergilendi. Beyoğlu’nda Turnacıbaşı Sokak’taki “İlyada” adlı galeride onun resimlerini sürekli görmek mümkün. Öte yandan Gogi, gençliğinden beri öyküler yazmış. Daha önce Adam Öykü’de öyküleri yayımlanan Guram Gegeşidze, Gogi’nin öykülerinden övgüyle söz ediyor. Bu üç öykü, birbiriyle bağlantılı bir dizi öyküden oluşan “Ressam” (Mhatvari, 2000) adlı kitaptan çevrilmiştir.


GİORGİ LEONİDZE - ႢႨႭႰႢႨ ႪႤႭႬႨႻႤ
Diyakoz Elepteri, akşamüstü köyün meydanında durmuş, köylülerle sohbet ediyordu. Bu Elepteri, geçen ay köy şenliği sırasında kibirli konukların, senin adın neden Elepteri diye dövdükleri Elepteri’ydi. Elepteri için köyün papazı şöyle derdi: İki Elepteri’m olsa, hiç düşünmeden birini boğardım! Elepteri bir din adamı olmaktan çok bir şarap adamıydı, keyif ve eglence düşkünüydü, su gibi şarap içerdi. Duaları, Kitabı Mukaddes’i tamamen isteksizce, mırıldanarak okurdu.
By: admin2

Dilek Ağacı

Diyakoz Elepteri, akşamüstü köyün meydanında durmuş, köylülerle sohbet ediyordu.

Bu Elepteri, geçen ay köy şenliği sırasında kibirli konukların, senin adın neden Elepteri diye dövdükleri Elepteri’ydi. Elepteri için köyün papazı şöyle derdi: İki Elepteri’m olsa, hiç düşünmeden birini boğardım!

Elepteri bir din adamı olmaktan çok bir şarap adamıydı, keyif ve eglence düşkünüydü, su gibi şarap içerdi. Duaları, Kitabı Mukaddes’i tamamen isteksizce, mırıldanarak okurdu. Ama “Mezmurlar”daki o bölümü, “şarap insanın yüreğini ferahlatır” diye yazan bölümü, büyük bir aşkla, büyük bir inançla, sesini yükselterek söylerdi.

Hava kararmadan otlaktan sürü döndü, herkes kendi hayvanını alıp götürdü, köy meydanı boşaldı. Yapacak işi olmayan Elepteri’nin elinde yalnızca zavallı köylü Eliozi kaldı.

-Peki, sen, kederli kardeşim, dedi Eliozi’ye, Veşa pınarının ölümsüzlük suyu olduğunu biliyor musun?!

Diyakoz oradan geçmekte olan kızın, Abdia’nın elinden, ıslak testiyi çekip aldı ve ağzına dayadı. Suyu önce ağzında yuvarladı, sonra kana kana içti. Mutlu ve memnun bir halde sakince sürdürdü konuşmasını: Vah, eğer Veşa pınarının ne olduğunu bilmiyorsan, vah sana!

-Nerede bu Veşa pınarı?

-Karlı dağlarda.

-Neyin ilacı bu, diye sordu Eliozi çekinerek.

-İlaç değil, ölümsüzlük!

-Ölümsüzlük de ne demek?

-Hep hayatta olmak!

Eliozi duraksadı, geri çekildi.

-Hayır, istemem! Bu çaresiz ve zavallı halimle ne yapayım ben ölümsüzlüğü?

-İyi de sana kim veriyor, Allahın garibi! Senin gibiler Veşa pınarına nasıl yaklaşabilir?! diyerek gözlerini devirdi.
Diyakoz, büyük bir şaşkınlık içinde, gücenmiş olarak bakıyordu Eliozi’ye. İncelikten böylesine yoksun kör birine rastladığı için. Kendisinin keşfettiği ölümsüzlük ilacını reddetmişti.

Boşuna sinirleniyordu diyakoz. Eliozi, iflah olmaz bir zavallıydı.

-Öyle, öyle, kapısında köpek olsa açlıktan ölür, derlerdi komşuları. Gerçekten de Eliozi’nin yıkık-dökük sığınağı önünde, içi yeşil sineklerle dolu bir gölet olurdu daima… Paçavralar... Çer çöp… Kir… Açlık… İğrenç yoksulluğun ölümsüzlüğünü neden istesindi zavallı Eliozi?

Yumuşak kalpli bir adamdı Eliozi. Öte yandan tam bir hayalperestti. Yaşamın acımasızlığı onun ruhundaki hayal kıvılcımını söndürememişti. Vahşice üstüne varan gerçeklere karşı kendini, kurduğu tuhaf hayallerle koruyordu.

Önce yumurtlaması için, altın yumurtlayan tavuğu aramıştı çalılıklarda. Sonra köpekbalığı yakalamaya taktı kafayı ve paçalarını sıvayıp bütün gün İori deresinde bekledi: İyice karıştırdı İori’yi, altüst etti, ağ serpti, kanca attı; İori’nin sularını boşalttı, elle yakalamaya çalıştı, ama olmadı, köpekbalığını ele geçiremedi bir türlü.

Sonunda gönlünü, adak ağacını ya da dilek ağacını bulmaya ve meyvelerini yemeye kaptırdı. Bu arzusunun gerçekleşmesi, aynı zamanda zengin olması demekti.

Eliozi şöyle düşünüyordu: Ocağın korkunç soğuk gecesinde ya da gece yarısında eğer ormana gidersem ve gök yarılmasına rastlarsam, o zaman muhteşem çiçekleri olan peri masallarına özgü ağacı görürüm. Bundan daha güzel ne olabilir! O ağaç bir saat içinde yeniden çiçekleniyor, meyveler veriyor. Onun meyvelerini alıp ısırdım mı, iş tamam. Yoksulluk o anda sonsuza kadar yok olur! Bunu ona kim söylemişti, kimden duymuştu, bugün de bilmiyorum! Ne var ki, Ocak gecelerinde, soğuktan gökyüzünün çatlamak üzere olduğu gecelerde Eliozi, gök yarılmasını ve o dilek ağacını görme umuduyla yapayalnız, iki büklüm, sık sık ormana giderdi.

- Issız dağlarda böyle savunmasız dolaşıyorsun, ayıdan korkmuyor musun, ya da kurttan, veya sırtlandan?

Ne var ki Eliozi’nin gözlerinin önünde yalnızca, kırmızı-sarı meyveler vermiş, çiçekler açmış ağaç duruyordu. Bunun dışında hiçbir şeyi görmüyordu. Ne korku, ne de tehlike. Yırtık pırtık giysilerin içindeki vücudu da hayallerle yanıyor, belli ki kavurucu soğuğu hissetmiyordu.

Karısı ve çocukları yalvararak ormana gidişlerini engellemeye çalışmışlardı, ama o bundan hiç vazgeçmedi. Sonunda bu duruma onlar da alıştılar ve umursamamaya başladılar. Hiç değilse dönüşte ormandan odun getiriyordu ve bu da aileyi sevindiriyordu.

-Ne yaptın, Eliozi, dilek ağacını buldun mu, diye sorardık gülerek.

-Henüz değil, ama bulacağım!

-Bu yakıcı soğuklarda, buz gibi ormanda kanın donmuyor mu?

-Bunun senin için ne önemi var?

Bir kış sabahı, soğuğun uluduğu bir gecenin sabahı, kaskatı kesilmiş Eliozi’yi bir salla ormandan getirdiler. Dilek ağacını ararken, ona bakakalmış halde ve umutlar içinde, buzlarla çiçeklenmiş ağacın altında donmuştu.

Aynen böyle oldu…

Eliozi’nin tabutunu, kendisinin yıkık dökük samanlığının tahtalarından yaptılar.

Diyakoz Elepteri, bir kez daha sarhoş oldu Eliozi’nin ölü yemeğinde ve böylece son hayali de gerçek oldu. İkinci gün üzüntüsünü dağıtmak için yalnızca şarap içmeyi düşünüyordu.

Zavallı Eliozi, ne yazık ki gerçeklerden kaçamamıştı ve hayal ağacına kurban gitmişti.

Yalnızca şairler kâğıt üzerinde ritimlerle konuşurlar. Ama dünyadaki pek çok kişi de şair gözüyle, şair kalbiyle ve büyük hayallerle bakar yaşama.

Gürcüceden çeviren: Fahrettin Çiloğlu
Adam Öykü, Eylül-Ekim 2003

--------------------
Giorgi Leonidze (1897-1966), şair ve yazar. Çağdaş Gürcü edebiyatının önde gelen adlarından biri. 1918’de, Gürcü sembolistler topluluğu “Mavi Boynuzlar”ın kurucuları arasında yer aldı. Sovyet döneminde toplumsal gerçekçi şiirleriyle tanındı. Adını bu öyküden alan kitaptaki (Natvris He, 1961; “Dilek Ağacı”) öykülerden oluşturulan senaryo Tengiz Abuladze tarafından aynı adla sinemaya uyarlandı. Film 1988 yılında İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi. Bu kısa öykü, Leonidze’nin Türkçeye çevrilen ilk öyküsüdür.


Köroğlu’nun Gürcü versiyonu - ქორორლის ეფოსის ქართული ვერსია
Ekim ayında Tiflis’te bulunduğum sırada elime geçen bir kitap, beni yeniden gerilere götürdü; Gürcüstan’a ilk kez gittiğim 1988 yılına... 1988 yılının 18 Temmuzunda Lia Çlaidze bir kitabını eşim ve benim adıma imzalayıp vermişti: ქორორლის ეფოსის ქართული ვერსია (Köroğlu Destanının Gürcü Versiyonu).
By: eLiZbAr

Ekim ayında Tiflis’te bulunduğum sırada elime geçen bir kitap, beni yeniden gerilere götürdü; Gürcüstan’a ilk kez gittiğim 1988 yılına... 1988 yılının 18 Temmuzunda Lia Çlaidze bir kitabını eşim ve benim adıma imzalayıp vermişti: ქორორლის ეფოსის ქართული ვერსია (Köroğlu Destanının Gürcü Versiyonu). Tiflis’te Lia Çlaidze’den edindiğim kitap, işte bu kitabın Türkçe çevrisiydi. Bundan yıllar önce Türk halk kültürü alanında yazan bir dostum bu kitapla ilgilenmiş, ben de kitabın bazı bölümlerini ona aktarmaya çalışmıştım. Bu sıradan çaba bir kitap tanıtma yazısına dönüşecekti, ama gerçekleşmedi.

Lia Çlaidze’nin kitabın Türkçesini bana sevinçle gösterdiğini söylemem mümkün değil. Sanırım bunun nedeni, kitabın çevriliş biçimiyle olduğu kadar Türkçesinin de kendisine ulaştırılmamış olmasıydı. Köroğlu Gürcüstan’da adını taşıyan bu kitap, Dr. Hacı Ali Necefoğlu ile Dr. Habib İdrisi tarafından çevrilmiş ve Ağustos 1994’te Erzurum’da Taş Mektep Yayınları arasından çıkmış. Aslında yazarı da bir rastlantı sonucunda kitabın varlığını öğrenmiş ve basıldığı tarihten iki yıl sonra bir adet edinebilmiş.

qoroRlis eposis qarTuli versia (Köroğlu Destanının Gürcü Varyantı), Tiflis’te Metsniereba yayınevi tarafından 1978 yılında yayımlanmış kapsamlı bir çalışma. 164 sayalık yapıt geniş bir bibliyografya da dayanıyor. Hiç kuşkusuz Lia Çlaidze de yapıtının Türkçeye çevrilmesini isterdi ve büyük bir olasılıkla talep edilseydi doğrudan kendisi Türkçeye aktarırdı. Ancak kitabın çevirmenleri, kitabın Gürcüce asıl metinlerini yok sayarak çalışmayı özetleyen Rusça metinleri Türkçeye aktararak yayımlamışlar. Asıl çalışma ise hâlâ Gürcüce olarak duruyor; bundan dolayı bu değerli çalışmanın Türkçeye kazandırıldığı da söylenemez. Öte yandan Kiril harflerinden aktarılan şiirlerde okuma hataları var. “Keloğlan Tarafından Kıratın Çalınması Hakkında Destan” adlı bölümde, “Irak yollar erzanındır” “İpek yollar erzanındır” (s. 60), “Rengine mi heveslendin” “Rengin ali heveslendin” (s. 62) olarak aktarılmış. Lia Çlaidze şiirleri Türkçe olarak kitabına almış ve Gürcü varyantına özgü söyleyişleri korumuş. Ancak bu söyleyiş biçimlerini Türkçesinde göremiyoruz.  Örneğin “Köroğlu’nun Yok Olması” adlı bölümde, Çlaidze’nin “Delukli demir çıktı, benim yiğitluğ gitti” biçiminde aktardığı söyleyiş, Türkçesinde “Demir icad oldu, mertlik bozuldu” ((s. 101) biçimini almış.
Bir başka örnek olarak, yine “Keloğlan Tarafından Kıratın Çalınması Hakkında Destan” adlı bölümden birkaç satır aktararak Gürcücesiyle karşılaştırmak istiyoruz.

‘Hasan Paşa Silistre’de idi. O, Çarçıya şu sözleri söylemesini emretti:
- Kim Çamlıbel’e gidip, Köroğlu’nun atını getirirse, bacımı ona veririm.
Keloğlan isminde biri, kendi kendine düşündü ve dedi: “Eğer o bacısını bana verirse, gidip atı getireyim”.
Hasan Paşa Keloğlan’ı çağırıp şöyle dedi:
- Bu adamlar, beyler, paşalar şahittirler... Eğer Köroğlu’nun atını getirirsen, bacımı sana vereceğim...’
Biz şimdi aynı bölümü Gürcücesinden aktaralım. Nüansların öneminin olup olmadığını görelim.
‘Hasan Paşa Silistre’de idi. O emir verdi, tellal çağırttı: “Kim ki Çamlıbel’e gider, Köroğlu’nun atını getirirse, bacımı ona vereceğim”. Sonra adamlardan biri, Keloğlan şöyle dedi: “Eğer kendi bacısını verirse, ben giderim ve atı getiririm”. Hasan Paşa Keloğlan’ı çağırttı. Yanına getirtti: “Bu adamlar şahittir, bu beyler, bu paşalar, eğer sen atı getirirsen, ben bacımı veririm”...’
“Köroğlu Destanının Gürcü Varyantı” daha duyarlı ve sorumlu bir çalışmayla Türkçeye kazandırılsaydı, sanırım hem yazarı, hem de yapıtı hak ettiği yeri doğru biçimde almış olurdu.

Fahrettin ÇİLOĞLU
Mamuli Kültürel Dergi
Sayı 1 Ocak 1997


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-EKA BAKRADZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႤႩႠ ႡႠႵႰႠႻႤ
Beni hasretin
Sıcak hüznü
Getirir size,
Böylesine fevkalade samimi
Toprağın daveti...
By: admin2

***
Beni hasretin
Sıcak hüznü
Getirir size,
Böylesine fevkalade samimi
Toprağın daveti...
Ve, elbette,
Birlikte oluruz
Bütün haklı
İnsanlar gibi.
Huzur verir bana
Gökyüzünün ve toprağın şefkati
Ve hatırlarız, niçin böyle
Çekip gittiğini önceden;
Parçalanmış ruhumun tellerinde
Akan teselli yağmuru gibi.

***
Rüzgâr köpek gibi peşime düştü,
Gece çocuk gibi inatlaştı benimle.
Korkunun merhametsiz gözleri vardı,
Korku ruhumdaki her şeyi esir aldı.
Bir ölü sükûnetiyle biteviye bekliyorum
Defnetme zamanını ve dipsiz kuyuları
Belki bir gün karşılaşırsın
Düşüncelerim gibi ıssız mezarla...
Ölüm topal koyun gibi ayak sürüyor
Ve kemiriyor yaşam patikasını,
Ben ölüm gibi bekliyorum ve sabrediyorum
Ve gökyüzü açık gözlerime yağıyor...

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-PRİDON HALVAŞİ - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႴႰႨႣႭႬ ႾႠႪႥႠႸႨ
ANNE
Herkesten büyük insan yeryüzündeki
Sensin anne
Güzel ruhunla ve yüce yüreğinle
Her şeyi duyan ve her şeyi gören
By: admin2

ANNE

Herkesten büyük insan yeryüzündeki
Sensin anne
Güzel ruhunla ve yüce yüreğinle
Her şeyi duyan ve her şeyi gören

Dünyada değerli ne varsa
Hayat için var olan
Toprak, su, ağaç, güneş ve rüzgâr,
Sana yakışıyor herkesten çok

Sen dindirdin o ağrıyı
Onca zaman göğsümde taşıdığım
Güzel Gürcüstan'ı neşeli ve bütün
Tek başına sen korudun
Herkesten büyük insan yeryüzündeki
Sensin anne.

MART

Martın biri.
 Çınar ağacının dallarında
Tünemiş kuşlar,
 bir şeyler konuşuyorlar.
Parlak  ve
 beyaz kanatlı sis
Yere iniyor
 ve ılık ılık yalıyor beni...
Doğa seviyor insanı
Ve bu yüzden yolluyor ilkbaharı.

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-ŞOTA NİŞNİANİDZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႸႭႧႠ ႬႨႸႬႨႠႬႨႻႤ
SEN VE BEN

Sanırım ben bir kamıştım,
Şarkılar söylüyordum, göğün altında,
Ben bir kamıştım, sen ise rüzgar
Ve ılık mırıltılarla dolduruyordun bedenimi.
By: admin2

SEN VE BEN

Sanırım ben bir kamıştım,
Şarkılar söylüyordum, göğün altında,
Ben bir kamıştım, sen ise rüzgâr
Ve ılık mırıltılarla dolduruyordun bedenimi.

Ve geçip giden zaman değiştirince bizi
Ve toprağa dönüştüğümüz zaman,
Ben bir ottum, -sen benim sağanak yağmurum,
Gözyaşıyla, gülerek yağmayı severdin.

Sanırım, biz kuşlardık aynı zamanda
Ve yollara saçıyorduk yavrularımızı ve düşlerimizi.
Ne çok yenilgiye uğrattık ölümün kalleşliğini
Ve evet, birbirimizi aradık yeniden.

Bakıyorum, duyuyorum ve yanıyor yüreğim,
Anımsıyorum bir şeyleri, uzak bir düş gibi -
Sanki düşüncelerle aydınlanıyor zifiri gece,
Zaman bulanıyor ve birbirine karışıyor:
Yağmurların sesi, kuşların gürültüsü,
Fısıltısı rüzgârın ve uğultusu kamışın...


ANIMSAMA

 I
Bak, anımsıyorum öğrenciliğimizi...
Merdivenlerde rastlıyorum sana, rengim atıyor,
Sen henüz farkımda değilsin ve bundan dolayı
Hazırcevap kesiliyorum tamamen.

Seni düşlüyorum...
Ne söylesem sana
Fısıltıyla söylüyorum, gülümsüyorum,
Patlamış şeftali tomurcukları sanıyorum
Giysindeki düğmeleri.
Bir bilsen, nasıl arzuluyordu yüreğim seni,
Nefesine atışlarını nasıl bağladığını...

Sen artık farkımdasın ve bundan dolayı
Daha da artıyor başkalarıyla sohbetin.

 II
... Bak, el ele tutuşmuş
Dolaşıyoruz en eski semtleri.
“Uzağa gidelim, görmesinler”.
Demiyorsun artık eskisi gibi.

Fısıldıyorsun, mırıldanıyorsun,
Titreşiyor dudakların...
Titriyor parmakların...
Nedensiz küsüyorsun bazen,
Bazen nedensiz barışıyorsun.

 III
Kızın bir yeri ağrısa -
Korkuya ve üzüntüye kapılıyorsun.
Bir hayalet gibi oturuyorsun yatağının yanında,
Neredeyse kederinden ölüyorsun.
Öyle - Heyecandan nefesin kesilmiş
Kucaklıyorsun ve okşuyorsun
Ve bu dünyada istemiyorum artık
Bundan başka daha büyük mutluluk.

 IV
Ne zaman yalnız kalsak, kaprislisin yine,
Sevilmeye ve okşanmaya alışık,
Bazen nedensiz karşıma dikiliyorsun
Ve azarlamaya başlıyorsun yeniden.
Sanki kuşkulanıyorsun bir şeylerden
Ve bütün kırgınlıklarını toptan söylüyorsun,
Hayır, güzelim, darılma,
Ne de gücen bana hiçbir zaman,
Şikâyetlerine gülersem eğer,
Eğer gülersem beni azarlamalarına.

Bu demektir ki, seni seviyorum...

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-TAMAZ ÇİLADZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႧႠႫႠႦ ႽႨႪႠႻႤ
TBİLİSİ

Ateşe verilmiş tınaz gibi yanıyor
Sana benzettiğim yüreğim
Sensin benim kabir yerim
Sensin çocuğumun sıcak beşiği
By: admin2

TBİLİSİ

Ateşe verilmiş tınaz gibi yanıyor
Sana benzettiğim yüreğim
Sensin benim kabir yerim
Sensin çocuğumun sıcak beşiği

Neler hayal ettim, neler düşledim
Kucaklamak istiyorum seni şehir
Rüzgâr kayalara çarpıp kırılıyor testi gibi
Ve şarkı söylüyor kırıntıları

***
Geçip gitti gençlik yıllarım
En güzel yıllarım geçip gittiler
Kenara çekilip görmezlikten geliyor
Eski düşüncelerim ve düşlerim

Rüzgârda papatya yaprakları gibi
Denize saçılmış yelkenler
Gökyüzü aynasında titreşiyor
Batmış gemilerin renksiz gölgeleri

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-MUHRAN MAÇAVARİANİ - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႫႳႾႰႠႬ ႫႠႽႠႥႠႰႨႠႬႨ
O AN

Ne zaman şiir yazıp
Dışarı çıksam evden
Ilık bir akşamdır o an
Ve alacakaranlık...
Selam, gökyüzü!
Merhaba, aydınlık Ay!
Her şeyde ben varım
Ve her şey bendedir o an.
By: admin2

O AN

Ne zaman şiir yazıp
Dışarı çıksam evden
Ilık bir akşamdır o an
Ve alacakaranlık...
Selam, gökyüzü!
Merhaba, aydınlık Ay!
Her şeyde ben varım
Ve her şey bendedir o an.

Hava işte, şaşırtıcı buluş.
Nefes almak,
Her türlü keşiften üstün.
Bu hava,
Bu nefes tek varlığım benim.
Ve bu varlık
Sanmayın ki
Bir şaka.

Ne zaman şiir yazıp
Dışarı çıksam evden
Ilık bir akşamdır o an
Ve alacakaranlık...

SESSİZ ÇAĞRI

Buzağıyı otlatıyor
Küçük çocuk;
Sessizce çağırıyorum:
- Muhran!

Duyuyor.
Her yanda
Gezdiriyor gözlerini;
Çevrede
Hiç kimse görünmüyor.

- Hayal gördüm!
Diyor.
Sakinleşiyor...

Yeniden çağırıyorum:
- Muhran!

Gözlerini
Çevresinde yine
Gezdiriyor;
Çevresinde
Yine kimse yok
Ve...
Sesin geldiği yöne
Koşmaya başlıyor...

Koşuyor...
Koştukça büyüyor çocuk...
Yakınlaşıyor...
Koşuyor...
Sakalları çıkıyor...
Bedeni büyüyor...
Gittikçe yakınlaşıyor...

Kar yağıyor...
Hâlâ koşuyor...

Yağmur yağıyor...
Koşuyor hâlâ...

Ve büyüyor
Daha çok, daha çok büyüyor
Büyüdükçe yakınlaşıyor.

Günler geçiyor.
Aylar geçiyor.
Hızla geçiyor yıllar
(Yalnızca on beş dakikada,
Yalnızca on beş dakikada,-
Yirmi yıl geçiyor)

İşte,
Daha da yakınlaşıyor...
İşte, çok yakınımda...
Ve...
Sanki uykudan uyanıyorum,-
Benden başka,
Kimse yok.

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLERİ-ANA KALANDADZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႠႬႠ ႩႠႪႠႬႣႠႻႤ
DUT

Neredeyse eve girecek dut,
Başımı okşayacak neredeyse...
Seslenip göz kırpıyor sürekli
Ulu ağaç, zümrüt yeşili...
Nasıl fısıltılar duyuyor kulaklarım?
Nasıl fısıltılar? Dağlayıcı, yakıcı...
Neredeyse eve girecek dut,
Elini belime dolayacak neredeyse...
By: admin2

DUT

Neredeyse eve girecek dut,
Başımı okşayacak neredeyse...
Seslenip göz kırpıyor sürekli
Ulu ağaç, zümrüt yeşili...
Nasıl fısıltılar duyuyor kulaklarım?
Nasıl fısıltılar? Dağlayıcı, yakıcı...
Neredeyse eve girecek dut,
Elini belime dolayacak neredeyse...

ÖLÜLERİN GÜNEŞİYİM

İki dünyanın, iki dünyanın sınırıyım ben,
Yüreğim, niçin hüzünleniyorsun?
Işığı solmuş, ışığı ölmüş ölülerin güneşiyim.
Benim ışıklarımda oynaşıyor serçeler...
Siklamenlerin, siklamenlerin tohumları çatladı,
Buhar olup uçuyor toprağın ıslak nefesi;
Derenin şarkılarında uyuyor bıldırcınkılavuzu...
Coşkuyla dinliyorum serçelerin cikciklerini...
Yeşeriyor, duyuyorum otların nefesini,
Ama... Yüreğim niçin hüzünleniyorsun hâlâ?
Gül dalındaki kuru tohumları
Gagalayıp götürdüler serçeler...
İki dünyanın, iki dünyanın sınırıyım ben,
Yüreğim, niçin hüzünleniyorsun?
Işığı solmuş, ışığı ölmüş ölülerin güneşiyim.
Benim ışıklarımda cıvıldaşıyor serçeler...

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


ÇEVİRİ ŞİİRLER-TİTSİAN TABİDZE - ႵႠႰႧႳႪႨ ႪႤႵႱႤႡႨ-ႲႨႺႨႠႬ ႲႠႡႨႻႤ
DOĞUYOR. AYDINLATIYOR!.

Doğan güneşin altın ışıkları
Gürcüstan dağlarına düşüyor
Ve kar yığınlarında sabahlayan
Ay belli belirsiz aydınlatıyor

By: admin2

DOĞUYOR. AYDINLATIYOR!..

Doğan güneşin altın ışıkları
Gürcüstan dağlarına düşüyor
Ve kar yığınlarında sabahlayan
Ay belli belirsiz aydınlatıyor

Yukarıdan gürleyerek iniyor Terek,
Aşağıda kükreyerek gidiyor Aragvi,
Güneş buzulun kabuğunu eritmiş,
Dağı parçalamış görünmez mızrap.

Rüzgâr karı sürüklüyor ve yığıyor,
Kazbegi’yi örtüyor kızılcıklar gibi,
Bu güneşi görüyorsa utansın yiğit
Ve ölüm yine korkuya kapılıyor.

Bakıyorum gökyüzüne şaşkınlıkla
Ve tutsak alıyor beni hayatın atışları,
Vaja Pşavela’yı soluyorum ciğerlerime,
Himikauri’nin yüreği yerleşiyor içime.

KARMAŞA

Giderim, gidiyorum ve şarkılar söylüyorum,
Yanımda götürüyorum Gürcüstan düşünü
Yontulmamış bir kamışım,
Dudaklar dokunmadan öpüyor beni.

Bin yüreğim olsaydı eğer,
Birlikte söküp çıkarırdım binini
Ancak güzelim, darılma bana,
Adam olarak hatırla beni, ihtiyaç duyduğunda

Bin salamuri uğultu salıyor,
Birlikte şarkı söylüyor Guria Dağları
Bu şarkıyla yakıştırıyorsan bana ölümü
Ölümden dolayı da darılmam sana

Bir zavallı şair bundan daha çok
Namusuyla ne isteyebilir başka,
Yüreğime on üç mermi sıkın,
Bu yeter atanızın ruhunu kurtarmaya.

Gürcüceden çeviren: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


Gürcü Halk Atasözlerinde İyilik ve Kötülük
İyiliğin ve kötülüğün tanımı konusu tüm dünya halkları için en eski,kalıcı ve çok önemli bir konudur.Gürcü folklor sanatı da hep bu konuya değinip bu sanatı çözmeye çalışmaktadır.Gürcü folkloründe iyilik;insanın en önemli özelliği olarak ve hatta insan olabilmek için şart olarak bile sayılmaktadır,başka manevi değerler ise ancak iyiliğin temeline oturtturulabilir.Bu yüksek ahlaki değerleri taşıyan gürcü folklorü sanki insanlık bekçiliği yapmıştır,burdan Gürcü insanının çıkarsız kişiliğini veçıkarsız iyiliğe karşı eğilimini görebiliriz,bu ise mutluluğun temelidir. İyilik ve kötülük hakkındaki Gürcü insanının düşünceleri Gürcü atasözlerinde çok net görülmektedir.Kendi halkı ve ülkesi için iyilik yapanlar atasözlerde hep sıcak ve saygılı şekilde anılıyor.
By: admin2

İyiliğin ve kötülüğün tanımı konusu tüm dünya halkları için en eski,kalıcı ve çok önemli bir konudur.Gürcü folklor sanatı da hep bu konuya değinip bu sanatı çözmeye çalışmaktadır.Gürcü folkloründe iyilik;insanın en önemli özelliği olarak ve hatta insan olabilmek için şart olarak bile sayılmaktadır,başka manevi değerler ise ancak iyiliğin temeline oturtturulabilir.Bu yüksek ahlaki değerleri taşıyan gürcü folklorü sanki insanlık bekçiliği yapmıştır,burdan Gürcü insanının çıkarsız kişiliğini veçıkarsız iyiliğe karşı eğilimini görebiliriz,bu ise mutluluğun temelidir.
İyilik ve kötülük hakkındaki Gürcü insanının düşünceleri Gürcü atasözlerinde çok net görülmektedir.Kendi halkı ve ülkesi için iyilik yapanlar atasözlerde hep sıcak ve saygılı şekilde anılıyor.
“Orman yapanı Tanrı mutlu etti” , “Nehirde köprü kuran büyük iş yapandır” .
Gürcü atasözlerindeki sağlam yapı,insanlara durmadan iyilik yapmayı önermektedir,kötülüğün yolunun kısa ve sonunun rezil olduğunu halka öğretmekte ve anlatmaktadır ya da er geç iyilik kötülüğü hep yenmektedir.İyiliğin önerilmesi ve kötülüğün reddedilmesi Gürcü atasözlerinde popüler ve daima konu olmuştur.”Kötülük zor yürünecek çamurdur” , “Dürüst,açık yürekte şeytan barınmaz” , “İyilik yap taşın üzerine koy,geçerken önünde bulursun” , “Geç-yap dönerken bul” , “Kötülüğü yapma ve kötülükten korkma” , “Balgam eken buğday biçemez” , “Kötülüğün hizmetkarı iyi olmaz” diye öğretiyor halk atasözleri ki iyilik yapalım da sonuç olarak iyiliğe ulaşalım.”Elime ne sürersen ,sakalına aynısını sürerim” , “Benim iyiliğim,gittiğim her yerde yanımda ol” , “Başkalarına tuzak kuran,kendisi de çok ihtiyatlı olmalı” , “Güneşe atılan çamur yine atanın üzerine düşer” , “Başkasına kuyu kazma,kendin düşersin” , “Başkası için düşündüğün kendi başına gelir” .
“...bırak,iyilik yaparken sağ elinin yaptıklarından sol elin haberi olmasın” . (Mate 6,3)-öğretiyor Tanrı.Gürcü atasözlerin içeriği de anlayışı da bunun gibidir;iyilik çıkarsız olmalı,yoksa karşılığı bekleyen iyilik prasa yapraklarının üzerine yazılmaya bile değmez.İyilik başkası için olunca yüce ve büyüktür,yoksa hep kendimiz için yaptığımız iyilik hırs ve bencilliktir ve böylece kötülükle eşanlamlıdır. “Eğer başkasının karnı ağırıyorsa,karnına elini sür” , “Sırf kendin için iyi isen bu da kötülük demektir” , “Bir başkası için ikiyi iste ki Tanrı sana birini versin” , “İnsan mum gibi başkalarının yollarını aydınlatmalıdır” .Bu atasözü eski Yunan filozof ve doktoru olan Hipokrat’ın sözlerini andırıyor:”Doktor mum gibidir,kendisi yanar,başkalarının yollarını aydınlatır” .
Atasözlerinin bir kısmı ise insanoğlunda hem iyiliğin hem de kötülüğün olabileceğini anlatmaktadır (“Göz göze güvenmiyor,ortada burun var” , “ortada burun olmazsa göz gözü yerdi”) ve hangi duygunun galip geleceği tamamen şahsa bağlıdır. “Yürek yürek gibi ise iyilik her zaman işlenebilir” , “Yürek varsa kada iki elle de yenir” , “İnsanoğlu yapılan kötülüğü unutmalı,iyiliği değil” , “Mesele kötülüğü iyilikle yenmektir...”
Gürcü halk atasözlerinde açgözlülük ve cimrilik hep bir ağızdan reddedilmiş ve kötülenmiştir.Bu duygular hep kötü sonuçlara götürür ve kötülük ekerler:”Fazla açgözlülükten tilki kendi kuyruğunu yemiş” , “Açgözlü insan kör olurmuş” .
“Cimrilik ne yaptı? –her şeyini kaybettirdi!” , “Doymayan şişmanlamıyor” , “Açgözlünün gözünü ancak toprak doyurur” .
Halk atasözlerine göre iyiliğin ve kötülüğün anahtarı insanın elindedir ve insan içindeki kötü duygularını kendisi aşabilmelidir,yenebilmelidir:”Kendini yenmeye gayret et” , “Öpülecek olan ağzını tükürülecek olana çevirtme” , “Yukarıya tükürdüm bıyığım kirlendi, aşağı tükürdüm sakalım” , “Temelindeki eğik taş bütün binayı bozar” .
Gürcü halk atasözlerinde kötü ve iyi insanlar hep birbirlerinin karşılarına ve atasözler kesin hüküm vermektedir:”Kötü insan kötü bir köpekten de beterdir” , “Kötü insandan uzak durun” , “Kötü insanı öv ve uzaklaştır” , “Kötü komşudan ateş bile isteme” , “Kötünün iyiliğini de isteme,çıkarını da isteme” .Bu son atasözünün şiirli alternatifi bulunmaktadır ve halk dürüst ve tarafsız yargıçtır,hiç taviz vermeden kötülükle savaşmaktadır:”Kötü insanların yaptığı köprüden geçme,suda boğulmak daha iyidir” .Kötü insanlar için söyleniyor:”Orda ölenlerin eksikliği varken bu (kötü adam) yaşayanlara karışmış” .İyiliği ve kötülüğü göstermenin bir başka yolu atasözleridir.Atasözler,insanlara hem gücüyle hem sözüyle iyiliğe hizmet etmesini öğretiyorlar:”Tatlı sözle demirkapılar açılır” , “Tatlı sözle dağdaki geyikten süt  alınmış” , “Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır” .
Gürcü halk atasözleri insanları hep iyilik yapmaya dürtmektedir,iyilik yapsınlar ki iyilik bulsunlar:”Yılan ısırmayı bilmezdi ve ona insanoğlu öğretti” .Gürcü atasözleri şiddet ve güç kullanmayı reddediyor ve şöyle diyor:
“Güç geldi ve adalet gitti” .
Atasözler içinde yıllarca birikmiş bilgi ve tecrübe ile her açıdan mükemmel ve ahlaki değerlere sahip bir neslin yetiştirilmesi amaçlanmaktadır ve Kvintiliane!nin sözüyle:”Bu atasözleri içinde millet gerçekleri görmeseydi bunlar yüzyıllar boyu saklanmazdı” .

Kaynakça

1- N.Nikoladze, “Seçkinler” ,Tbilisi, 1933, sh. 4.
2- K.Samuşla, “Gürcü Halk Şiiri Hakkında” ,Tbilisi, 1979, sh. 136.
3- T.Sahokia, “Gürcü Atasözleri” ,Tbilisi, 1967.
4- “Sibrdznis Saunce” (Bilgi Hazinesi) ,Tbilis,, 1987, sh. 34.
5- “Halhuri Sibrzdne” ,c.v.,Tbilisi, 1965.
6-  P.Umikaşvili, “Halhuri Sitkviereba” ,Cilt 2,Tbilisi, 1964.

Tina ŞİOŞVİLİ
Çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 41 Temmuz-Eylül 2001


KARAÇAY-MALKAR HALK EDEBİYATINDA GÜRCÜ KRALI TEYMURAZ
1578 yılında Osmanlılar bütün Kafkas Ötesini ve Tiflis’i hakimiyetleri altına almışlardı. İran Şahı 1. Abbas (1587-1629) Osmanlıları bu bölgelerden çıkararak Kafkas Ötesinde hakimiyeti ele geçirdi. Bu sırada binlerce Gürcüyü İranın uzak bölgelerine sürdü.
By: admin2

Dr. Ufuk TAVKUL

1578 yılında Osmanlılar bütün Kafkas Ötesini ve Tiflis’i hakimiyetleri altına almışlardı. İran Şahı 1. Abbas (1587-1629) Osmanlıları bu bölgelerden çıkararak Kafkas Ötesinde hakimiyeti ele geçirdi. Bu sırada binlerce Gürcüyü İranın uzak bölgelerine sürdü. 1658-1723 yılları arasında Gürcüstan'ı İran şahlarının himaye ettiği genel valiler Tiflis’ten yönettiler. Fakat 1722 yılında Safevi hanedanının çökmesiyle Gürcüstan yeniden Osmanlılar tarafından istila edildi. Bu defa da Osmanlıları Gürcüstandan Pers hükümdarı Nadir Şah çıkardı. Nadir Şah Gürcüstan’ı Bagratlıların Kakia sülalesinden gelen Teymuraz’a verdi. Böylece Gürcüstan’da I.Teymuraz’ın hakimiyeti başladı.
Gürcü kralı I. Teymuraz’ın yaşadığı 17 yüzyıl ortalarında, Gürcüler ile Kafkas dağlarının kuzey yamaçlarında onlara komşu yaşayan Karaçay-Malkarlılar arasında iyi ilişkiler kurulduğu anlaşılmaktadır. Bunların izlerini o dönemden kalan halk edebiyatı ürünlerinde görmek mümkündür.
Gürcü kralı Teymuraz Rus çarı Aleksey’den Gürcüstan’a saldıran İran ordularına karşı yardım istemek için Gürcüstan’dan Moskova’ya gitmişti. Moskova’ya gidebilmek için Kafkas dağlarının kuzey tarafına aşmak zorunda olan Teymuraz o dönemde Malkar bölgesinin hakimi olan prens soylarından Aydabollar sülalesinin lideri Artutay’ı da yanına almıştı. Malkar prensi Artutay’ın “cırçısı” (destan şairi) olan Kara Mussa da Teymuraz ve Artutay ile beraber Moskova’ya gitmişti. Kara Mussa aynı zamanda prens Artutay’ın danışmanı idi.
1972 yılında Malkar bölgesinin Babugent köyünde Malkarlı bilimadamı Alim Töppeyev’in Lokman-İdris Mokayev adlı yaşlı bir Malkarlıdan derlediği Kara Mussa’ya ait bir destan Gürcü kralı Teymuraz üzerinedir. Ancak kısa bir bölümü günümüze ulaşabilen bu destanda Kara Mussa Gürcü kralı Teymuraz’ı şöyle övmektedir:
 
Karaçay-Malkar Türkçesi
 
Ey, Göze ıpçıgı adam ötmez colmu edi?
At acaşhan teren agaç kolmu edi?
Col ese da andan duşman ötmesin,
Ötse-ötsün, muratına cetmesin!
Tav Artında Basiyannı ahlusun
Col uzagı armav-arsar etmesin.
 
Ey, Basiyannı taşı-elpek, çöbü-az,
Az ese da, tözümü bar, kölü baz.
Törelige-törde cerin ayamaz,
Töresizge-hurmet, huner beralmaz!
Baş urmagan-üylerine kiralmaz,
Kirse-kirir, artha colun bilalmaz.
 
Tav Artında carık tiygen künmü edi?
Kelgen konak patçahmı edi , biymi edi?
Biy ese da patçah kibik köreyim,
Patçah ese andan alga öleyim.
Basiyannı tuzu-damı keng bolur,
Konak süygen-ullulaga teng bolur.
 
Hoş keligiz, kelgenigiz söngmesin,
Izıgızda adam palah körmesin.
Eliyanı sur salamı cetmesin,
Cetse-cetsin, adam başın eltmesin...
Bu goppanlay tolu bolsun cerigiz,
Aşlav başı-bügün sizni törügüz!
 
Türkiye Türkçesi
 
Ey, Göze geçidi adam geçmez yol mu idi?
Atların kaybolduğu derin ormanlık vadi mi idi?
Yol ise de, oradan düşman geçmesin,
Geçse-geçsin, amacına ulaşamasın.
Dağ Ardında(Gürcüstan’da) Basiyan’ın halkını,
Hiçbir zaman tereddüt ve sıkıntıya sokmasın.
 
Ey, Basiyan’ın taşı bol, bitkisi az,
Az ise de,sabrı var, gönlü cesur.
Töreliye-başköşede yerini esirgemez,
Töresize-hürmet, itibar vermez.
Baş eğmeyen-evlerine giremez,
Girse-girer, çıkacak yolunu bilemez.
 
Gürcüstan’da parlayan güneş mi idi?
Gelen misafir kral mı idi, prens mi idi?
Prens ise de kral gibi göreyim,
Kral ise, ondan önce öleyim.
Basiyan’ın ikram ettiği yemeği bol olur,
Misafir seven-büyüklere eşit olur.
 
Hoş geldiniz, gelişinizin ardı kesilmesin,
Arkanızda adam sıkıntı/dert görmesin.
Yıldırım Tanrısının selamı size ulaşmasın,
Ulaşsa-ulaşsın, adam başını götürmesin...
Bu dua tası gibi dolu olsun yeriniz,
Sofra başı bugün sizin itibarlı mevkiniz!
 
Gürcü kralı Teymuraz ile birlikte Moskova’ya giden Malkar prensi Artutay ve onun danışmanı ve destan şairi (cırçı) olan Kara Mussa’nın Moskova’da hristiyanlığı kabul ederek Kafkasya’ya döndükleri anlaşılmaktadır. Teymuraz döneminde Malkarlılar üzerinde Gürcü kültürünün ve hristiyanlığın önemli tesirleri olmuştur. Ancak hristiyanlık halkın şamanist inançları üzerinde etkili olamadığı gibi, 18. yüzyıl sonlarından itibaren de yerini islamiyete terketmiştir.

Kırım Dergisi, 7 (26), 1999, 41


KAR ÖYKÜLERİ
Uçinmaçini
Günlerdir Uçinmaçini’yi düşünüyorum. Sabah akşam. Yattığımda. Uyandığımda. Kahvaltı ederken. Yemek yerken. Tuvalette bile. Her yerde onu düşünüyorum. Uçinmaçini’yi... Nerede olduğumu, ne yaptığımı unutuyorum bazen, Uçinmaçini’yi düşünmekten. İlk kez onunla nerede, nasıl karşılaştığımı anımsamıyorum. Kimdi Uçinmaçini, neydi?
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

UÇİNMAÇİNİ
Günlerdir Uçinmaçini’yi düşünüyorum. Sabah akşam. Yattığımda. Uyandığımda. Kahvaltı ederken. Yemek yerken. Tuvalette bile. Her yerde onu düşünüyorum. Uçinmaçini’yi... Nerede olduğumu, ne yaptığımı unutuyorum bazen, Uçinmaçini’yi düşünmekten.
İlk kez onunla nerede, nasıl karşılaştığımı anımsamıyorum. Kimdi Uçinmaçini, neydi? Neden şimdi bütün zamanımı, beni, düşüncelerimi, hayallerimi tutsak ediyor. Ne istiyor bu Uçinmaçini benden!
Âşık olduğumda da aynı şey gelmişti başıma. Aşk da bir Uçinmaçini olmalı. Uzaktan bakardım “Uçinmaçini”ye. Uzaktan baktığımda ona deli gibi âşık olduğumu hissederdim, ama herhangi bir nedenle yanında, yakınında olunca sıradan biri gibi davranırdım. Kendisine âşık olduğumu fark etmesin isterdim. Oysa bütün zamanımı, kendimi, benliğimi, hayallerimi, ona tutsak etmiştim. O her şeyimdi, öte yandan hiçbir şeyim. Uçinmaçini de böyle olmalı. Her şey ve hiçbir şey.
Kar yağıyor. Günlerdir kar yağıyor. Uçinmaçini karla birlikte gelmiş olmalı, bütün zamanımın, düşüncelerimin, “ben”imin, hayallerimin içine karla birlikte girmiş olmalı. Gözlerimi sabitliyorum yağan kara. Güçlü ışık gibi gözümü alıyor kar. Buna rağmen kapatmıyorum, kırpmıyorum gözlerimi, ısrarla bakıyorum. Kar taneleri giderek tek bir, kocaman bir kar tanesine, bir buluta, beni de içine alan bir buluta dönüşüyor. Yalnızca beyazlığı görüyorum, hiçliği, yitmişliği, yokoluşu... Sanırım görünmez oluyorum. Uçinmaçini örtüyor beni, içine alıyor. Uçinmaçini’nin bir hiçlik, bir yokoluş olduğunu anlıyorum.
Görünmezlik içinden, yokoluş içinden belirmeye başlıyor Uçinmaçini. Önce uzun saçları çıkıyor beyazlar içinden. Upuzun. Kızıl. Sonra yüzü beliriyor Uçinmaçini’nin. Beyaz, bembeyaz bir yüz. Kızıl saçları, kızıl kirpikleri. Bu beyaz, yokoluş, hiçlik, görünmezlik beyazı değil, varoluş, varlık, görünürlük beyazı olmalı. Beyaz giysisinin kollarından yavaşça dışarı çıkıyor elleri. Uzun tırnakları kızıla boyalı. Ellerini uzatıyor ve ellerimi tutuyor. Beyazın soğukluğunu hissediyorum, soğuk yakıyor ellerimi. Kızılın sıcaklığını hissediyorum, sıcak ellerimi yakıyor. Gözlerine bakamıyorum Uçinmaçini’nin.
- Sen Uçinmaçini’sin değil mi, diyorum.
- Hayır, diyor, ben Uçinmaçini değilim.
- Hayır, diye itiraz ediyorum, hayır, hayır! Sen Uçinmacini’sin. Biliyorum, sen Uçinmaçini’sin.
Gülümsüyor Uçinmaçini. Yalnızca gülümsüyor. Elleri, beyaz giysisi, kaşları, kirpikleri, yüzü, saçları geri çekiliyor sonra, beyazlığın içine. Beyazlık bulut, bulut kocaman kar tanesi oluyor. Kocaman kar tanesi parçalanıyor kar tanelerine.
Günlerdir kar yağıyor. Toprak karı örtünüyor, görünmez kılıyor kendini. Ben Uçinmaçini’yi düşünüyorum günlerdir.

KACİ
Bunca kar neredeydi bugüne değin. Nerede saklanıyordu. Sanki dünyanın bütün kağıtlarını, beyaz bulutlarını kağıt öğütme makinesinden geçiriyorlar da bırakıyorlar üstümüze. Böyle olmalı, yoksa kar taneleri neden bunca farklı olsun.
Bugün öğütülen kağıtlar, bulutlar, bir masal kitabı olmalı. Pencereye yapışıp kalan kar tanesinin garip bir biçimi var. İnsan da, insan değil. Ayakları ters. Topuğu önde, parmakları, ayak ucu arkada. Ayaklarıyla yapışıp kaldı pencerenin camına. Ürkütücü bir yüzü var. Seyrek dişleri, patlak gözleri. Ama ben değil, o ürküyor nedense!
- Sen Kaci olmalısın, diyorum.
- Boş ver, diyor, kim olduğumu, beni buradan kurtar. Kollarım aşağıya düştü, bir an önce onlara kavuşmalıyım. Yere inemezsem, eriyip gidecekler. Beni kurtar, yoksa...
Beni tehdit edecekti, son anda bana ihtiyacı olduğunu hatırlamış olmalı ki, sözlerini tamamlamıyor.
- Endişelenme, hiçbir şey erimiyor. Kolların da erimez. Bana kim olduğunu, ne olduğunu söyle. Sonra seni kurtarırım. Sen Kaci’sin değil mi?
- Ama, diyor, ben kendi adımı söylersem, yok olurum. Bunun ne önemi var zaten.
- Tamam, diyorum, o halde sen Kaci’sin. Biliyorum, adını söyleyemezsin. Söylersen, bu senin sonun olur.
Ve ona Kaci’leri anlatmaya başlıyorum:
“Bir zamanlar dünyaya Kaci’ler hakimmiş. Onların korkusundan karıncalar bile yerinden kıpırdayamazmış. Kaci’ler bütün canlıları diri diri yermiş. Yedikçe de çoğalırlarmış. İnsanlar toprak altındaki evlerde yaşar, ama korkularından dışarı çıkamazlarmış. Sonra Upali’nin buyruğuyla bir kadın farklı bir çocuk dünyaya getirmiş. Çabucak büyümüş bu çocuk. Güçlü mü güçlüymüş. Söktüğü gibi bir ağacı omzuna alabilirmiş. Adı Amirani imiş. Upali iki de Angelozi göndermiş. Artık büyümüş olan Amirani, bu iki Angelozi’nin de yardımıyla, Gece ile Gündüz’ü bir araya getirerek bir kılıç yapmış. Kılıç, sahibinin aklından geçeni hemen yerine getiriyormuş. Bir kurtarıcı olan Amirani bütün Kaci’leri kılıçtan geçirmiş, birkaçı kaçabilmiş ancak. Kaçanlar dağlardaki kayalara, kayaların yarıklarına sığınmış.”
- Sen arta kalan birkaç Kaci’den biri olmalısın.
Kaci, bir yandan cama yapışmış olan ayaklarını kurtarmaya çalışıyor, öte yandan mırıldanıp duruyor.
- Bütün bunları o nereden biliyor, bütün bunları o nereden biliyor...
Gidip camı tıklıyorum.
- Biliyorum, çünkü o masal kitabını ben çevirmiştim.
Kaci yere düşüyor. Aynı anda penceremin camına yeni bir kar tanesi yapışıyor.


KAR KRALİÇESİ
Gökyüzü halısının son tozlarını silkeledi Tanrı. Kar dindi. Beyaz yeryüzünü, daha soğuk bir yüze dönüştürüyor ay ışığı. Nesneler uzun gri gölgeler bırakıyor. Ayaz, yalnızlığı daha bir koyulaştırıyor. Tek başıma kalmaktan korkuyorum. Bunca beraberlikten sonra...
- Biraz daha kalsan, diyorum.
- Üzgünüm, diyor, kalamam. Gitmek zorunda olduğumu biliyorsun. Kar dindi.
- Biliyorum. Gitmek zorunda olduğunu biliyorum. Kim bilir, bir daha ne zaman görüşebiliriz.
- Kim bilebilir ki! Kimse bilemez. Hiç kimse.
Hazırlanmış bile. Pijamalarımı çıkarmış, beyaz giysisini giymiş, öylece duruyor orta yerde. Yanına gidiyorum, sarılıyorum. Dışarıya bakıyor, yeryüzünü örten gümüşi yorganın üzerinden kayıp gidiyor bakışları. Önce gözleriyle gidiyor sanki, gitmesi gereken yere.
- Kar Kraliçesi’nin masalını biliyorsun değil mi, diye soruyor.
- Bir Kar Kraliçesi olduğunu biliyor muyum sence!
Oturuyoruz. Uzun süre susuyor. Bakışlarını gene uzağa dikiyor, giderek daha da uzağa. Sonra anlatmaya başlıyor:
“Kar Kraliçesi Dedopali, bir ölümlü olan Fani’ye âşık olur. Tanrılar bu aşkı onaylamaz. Buna rağmen Dedopali, ilk karda Fani ile bir araya gelir ve mutlu günler geçirir. En çok, Fani’nin pijamalarını giymekten hoşlanır. Kar dinince, Dedopali Karlar Ülkesi’ne dönmek zorunda kalır. Öfkeli Tanrılar, asi Kar Kraliçesi’ni cezalandırmak için Fani’nin ülkesine bir daha kar yağdırmazlar. Kar Kraliçesi de Fani’yi bir daha göremez.”
Anlattığı masalı defterime not ederken, kalemi elimden alıyor ve bir asaya dönüştürüyor. Sonra asasını üç kez yere vuruyor. Güçlü bir ışık gözlerimi alıyor, geriye yerde duran kalem kalıyor.

Adam Öykü
Temmuz-Ağustos 2003


İLİA CHAVCHAVADZE’DEN ŞİİRLER
İLİA CAVCAVADZE toplumsal gerçekçi Gürcü Şiiri’nin öncüsüdür. Erken şiirlerini romantizmin etkisinde yazmıştır. Şiirlerinin başlıca temasını doğa, toplum, ulus ve tarih bilinci oluşturur. Şiirlerinde tarih önemli bir yer tutmasına rağmen monarşiye, geçmişte yaşayan tarihi kişilere hayranlık besleyen bir yaklaşımdan özellikle kaçınır. Kişiler ve olaylar kurgusaldır. Uzun poemalarında lirik motiflere de yer vermiştir. Halk şiirinin doğal söyleyişini esas alırken, hiçbir dizesinde sıradan bir anlatıma rastlanmaz. Ulusal sorunlar söz konusu olduğunda ihanete, savsaklamaya tahammülü yoktur. Bu türden bir davranış içinde gördüğü yönetenleri, aydınları hatta çok önemsediği halkı sarsıcı ve abartılı eleştirilerde bulunur.
By: admin2

"ილია ჭავჭავაძე" ლექსები - İLİA  CHAVCAVADZE’DEN  ŞİİRLER

   İLİA CHAVCHAVADZE toplumsal gerçekçi Gürcü Şiiri’nin öncüsüdür. Erken şiirlerini romantizmin etkisinde yazmıştır. Şiirlerinin başlıca temasını doğa, toplum, ulus ve tarih bilinci oluşturur. Şiirlerinde tarih önemli bir yer tutmasına rağmen monarşiye, geçmişte yaşayan tarihi kişilere hayranlık besleyen bir yaklaşımdan özellikle kaçınır. Kişiler ve olaylar kurgusaldır. Uzun poemalarında lirik motiflere de yer vermiştir. Halk şiirinin doğal söyleyişini esas alırken, hiçbir dizesinde sıradan bir anlatıma rastlanmaz. Ulusal sorunlar söz konusu olduğunda ihanete, savsaklamaya tahammülü yoktur. Bu türden bir davranış içinde gördüğü yönetenleri, aydınları hatta çok önemsediği halkı sarsıcı ve abartılı eleştirilerde bulunur.

ილია ჭავჭავაძე - İLİA  CHVCHAVADZE



MUM
Oturmuş yanan bir muma bakıyorum,
güçlü ışıklar saçıyordu demin,
ışığıyla odamı donatıyordu
ve aydınlatıyordu gecemi.

Kararmak üzere, artık tükeniyor,
fersiz ışıyor yuvasında şamdanın,
bazı sönüyor, bazı ışıyor zar zor,
bazı aşağıya eğiyor başını.

Mumum benim, ölümle pençeleşiyor.
fakat kim üstün gelebilir o kargınmışa,
laciverde dönen cılız ışık,
yığıldı şamdanın zifiri kuyusuna.

Bir alaca karanlık sardı odamı,
ölü bir ışık duvara vuruyor usul,
işte mum ölgün artık şamdanda,
ne kaldı bana ondan ? yanmış bir fitil.

Işıklı kişi böyle sönüyor işte.
Ölüm neden buluyor onları, yazık !
Onun güzel aydınlığından kalan bize,
bir tutam kurumuş tozu.

16 Ekim 1857

Bu cansız yaşamı,
göksel bir edim sanma.
topraktan geliyor yaşam
ve sonlu olan ne varsa.

Yaşamı bilinç aydınlatıyor,
bir de insan, yaptıklarıyla.
İnsan sonrasızdır,
can üfleyen gibi cansıza.

Kim güzel işleriyle
taçlandırıyorsa ömrünü;
burada başlar içmeye,
ölümsüzlük pınarından.

1860


Çeviren: Hüseyin Uygun
CUMHURİYET- KİTAP  20.02.2003


Kartuli Leksi
Sen mze xar,
me mTvare,
Sen dRe xar
me Rame...
By: imerhev
Şen mze xar,
me mTvare,
Şen dRe xar
me Rame...

varskvlavTa Wedila
mTvaresTan Şezrdila;
me Rame - Şen dila...
Şen namma SegrTTvila;

me RamiT gavzrdilvar,
mTvareze davdivar,
me Cumi dardi var
damWknari vardi var...

Şen dilis sxivi xar,
xmamaRla tirixar,
modixar, midixar,
Çemi xar, sxvisi xar!..

mefe var Ramisa,
mkvdari var lamisa,
vundivar arvisa,
mtveri var qarisa...

Şen mReri, Şen galob,
aravis ar wyalob,
moyvares ar yvarob,
celqob da Tamamob!..

me Şeni mona var,
arafris qona var,
damcveli fari var,
alersiT mTvrali var!