Broşürü Yazdır
Seçilen Kategoriyi Yazdır

Chveneburi.Net

http://www.chveneburi.net/tr/default.asp"


İçerik Tablosu


Görüş-Düşünce

Politkidobani

RUSYA’NIN SALDIRGANLIĞINA KİM DUR DİYECEK!
Yeryüzünde çoketnili ve çokkültürlü nüfus barındırmayan ülke, mumla aransa ancak bulunacak kadar azdır. Dünyanın neredeyse bütün ülkeleri gibi Gürcistan da çoketnili ve çokkültürlü bir nüfusa sahip. Üstelik tarihi boyunca da bu böyleydi. Bu çeşitliliği nasıl gördüğünüze bağlı olarak bunu bir ülke için zenginlik sayabilir veya ülkeniz için bir tehdit olarak algılayıp monoetnili bir toplum yaratma yoluna gidebilirsiniz. Gürcistan, ister tarihsel nedenlerden dolayı isterse monoetnik bir toplum yaratacak eğilime, iradeye sahip olmadığından dolayı diyelim, bu çoketnili ve çokkültürlü yapısını korumuştur. Gürcistan, Sovyet döneminden başlayarak bu çeşitliliğin bir sonucu olarak, üç özerk yapıya sahip bir ülkedir. Bu özerk bölgeler Abhazya, Güney Osetya ve Acara’dır.
By: msxaladze

Rus Barbarlığının SonuçlarıFAHRETTİN ÇİLOĞLU

Yeryüzünde çoketnili ve çokkültürlü nüfus barındırmayan ülke, mumla aransa ancak bulunacak kadar azdır. Dünyanın neredeyse bütün ülkeleri gibi Gürcistan da çoketnili ve çokkültürlü bir nüfusa sahip. Üstelik tarihi boyunca da bu böyleydi. Bu çeşitliliği nasıl gördüğünüze bağlı olarak bunu bir ülke için zenginlik sayabilir veya ülkeniz için bir tehdit olarak algılayıp monoetnili bir toplum yaratma yoluna gidebilirsiniz. Gürcistan, ister tarihsel nedenlerden dolayı isterse monoetnik bir toplum yaratacak eğilime, iradeye sahip olmadığından dolayı diyelim, bu çoketnili ve çokkültürlü yapısını korumuştur. Gürcistan, Sovyet döneminden başlayarak bu çeşitliliğin bir sonucu olarak, üç özerk yapıya sahip bir ülkedir. Bu özerk bölgeler Abhazya, Güney Osetya ve Acara’dır.

Çağdaş Batı uygarlıkları, tek ülke sınırları içinde kalan birden fazla etnosun aynı devlet çatısı altında yaşaması için değişik çözümler üretmiştir. Bu çözümler, federasyondan tutun da siyasal ve kültürel özerkliğe sahip birimler kurmaya kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılır. Özellikle Orta ve Batı Avrupa’da bu örneğe uygun pek çok model devlet bulunmaktadır. Daha doğrusu, bu türden bir çeşitlilik ve farklı siyasi ve kültürel birimleri bulunmayan devlet neredeyse yok gibidir. Bu sadece Batı’ya özgü bir model de değildir. Batı tipi demokrasilerden hayli uzak Doğu ülkelerinde de bu türden çeşitlilik vardır. En çarpıcı örnek de Rusya Federasyonu’dur. Rusya, etnik kökene dayalı çok sayıda küçük cumhuriyeti içinde barındıran bir devlettir. Bu çok sayıda cumhuriyetin siyasal ve kültürel haklarının nasıl düzenlendiği ayrı bir konudur. Batı Avrupa ülkeleri daha özgürlükçü bir anlayışla bir düzenlemeye sahipken, Rusya despot bir yapıya sahiptir ve içinde barındırdığı cumhuriyetler aslında birer eyaletten öte bir şey değildir.

Rusya yönetimi, kendi içindeki siyasi yapılara, cumhuriyet olarak anılan siyasi birimlere eyalet olmanın ötesinde bir hak tanımazken, neden Güney Kafkasya’da, özellikle Gürcistan’ın özerk bölgeleri Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığının bekçiliğine soyunmuştur. Moskova’nın sorunu gerçekten küçük halkların siyasal haklarını korumak mıdır? Öyle olsaydı, başta Çeçenya olmak üzere bütün Kuzey Kafkasya ve Tataristan’dan başlayarak Sibirya topraklarındaki cumhuriyetlerin bugün bağımsız olması gerekmez miydi? Öte yandan, her küçük ulusun veya halkın, uluslararası konjonktürden tutun da coğrafi konumuma değin pek çok nedenden dolayı bağımsız devlet olma koşulları da bulunmamaktadır. Biraz bundan dolayı da olsa gerek, küçük halklara bir ülke içinde siyasal özerlik ve kültürel özerklik tanınmaktadır. Gürcistan da kendi içindeki bu üç bölgeye siyasal ve kültürel özerklik tanıyan bir ülkedir. Yani bu açıdan Rusya’nın “Kafkas halklarının garantörü ülke” iddiasıyla ortaya çıkması ve Gürcistan’ı müdahale etme gerekçesi bulunmamaktadır. Öyleyse mesele nedir? Analitik akıl ve zekâ eksikliği taşımayan analizcilerin görmesi gereken şey bunun ötesinde kalan noktadır. Tarihsel arkaplanından başlayarak asıl meselenin ne olduğuna bakalım.

Rusya, özelikle 18. yüzyıldan itibaren yükselen bir güç haline geldi ve bulunduğu coğrafyada asıl olarak Osmanlı Devleti’ni ve İran’ı gerileterek bir imparatorluğa dönüştü. Batısını Osmanlı Devleti’nin ve doğusunu İran’ın uzun yıllar kontrol ettiği Gürcistan’ı da bu süreç içinde topraklarına kattı. Çarlık Rusya’sı 20. yüzyılın başında, çöküş dönemini başlarında ideolojik kılıf değiştirerek yeni bir imparatorluk haline geldi ve Sovyetler Birliği adını aldı. Kuruluş yıllarındaki boşluktan yararlanarak Gürcistan bir ara bağımsızlık elde ettiyse de 1921 yılında Moskova bugünkü saldırılarını andıran bir savaşla Gürcü topraklarını yeniden sınırlarına kattı. Bu yeni ideolojik devlet, Rusya’nın siyasal gücünü uluslararası planda artırdı ve Avrupa’nın yarısını kontrol etmeye başladığı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iki süper güçten birine dönüştü. Ne var ki uluslararası alanda bu süper güç, ABD gibi süper ekonomik güç haline gelemedi ve Batı’nın da katkılarıyla 1991 tarihinde Sovyetler Birliği tarihe karıştı. Rusya, Sovyet imparatorluğunun çözülmesi sürecinde Doğu Avrupa’daki kontrolü tamamen yitirdi. Bu ülkelerin neredeyse tamamı bugün AB üyesi haline gelmiştir. Rusya, zayıf düşmesine karşın eski Sovyet coğrafyasından vazgeçmedi ve Bağımsız Devletler Topluğu adıyla bu coğrafyayı şemsiyesi altında tutmaya girişti. Moskova’nın en büyük korkusu, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet topraklarına kattığı Baltık ülkeleri gibi diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinin elinin altından kayıp gitmesiydi. Bunu engellemek için bütün eski Sovyet coğrafyasında etnik çatışmalar, iç savaşlar çıkardı ve bu ülkelerin siyasal istikrara ve dolayısıyla ekonomik istikrara kavuşup başına buyruk hale gelmelerini engelledi. Gürcistan da bu sürecin kurbanlarından biri oldu. Hem etnik çatışmalara hem de iç savaşa sahne oldu. Yaşanan savaşların ardından Abhazya ve Güney Osetya’nın sözümona bağımsızlık ilan etmeleri ve Rusya’nın “Barış Gücü” maskesi altında bu iki bölgeye askeri olarak yerleşmesi bu sürecin bir sonucu olarak gerçekleşti. Bu yerleşme aslında üstü örtük bir işgaldi ve bu iki bölgenin kontrolünü Tiflis yönetiminin tamamen elinden alıp Moskova’ya veriyordu. Bu tarihlerde, Gürcistan ile ilişki kurmuş ne NATO, ne AB, ne de ABD vardı. Gürcistan için sürgit siyasal istikrarsızlık olan bu durum ülkenin ekonomik olarak gelişmesini de engelledi.

Gürcistan buna rağmen Türkiye ve Batı ile yakın ilişkiler kurarak bu girdaptan çıkmanın yollarını aramaya başladı. Hazar Havzasındaki doğal kaynakların Türkiye ve Batı’ya ulaştığı bir enerji koridoru olma yolunda epeyce de ilerledi. BTC petrol boru hattı, Şahdeniz doğal gaz boru hattı, Karadeniz kıyısı limanlarının Hazar Denizi havzasındaki enerji kaynaklarının taşınmasına açılması Gürcistan’ın ekonomik gelişmesine ışık tutmaya başladı.

Rusya’nın savaşı asıl olarak, Hazar Denizi havzasının doğal kaynaklarını kimin kontrol edeceği noktasından hareketle ABD, AB ve NATO ülkeleriyledir. Kafkasya ve Orta Asya’daki doğal zenginliklere sahip ülkeleri büyük ölçüde kontrol eden Rusya, bu kaynakların Batı’ya ulaşmasına koridor oluşturan ve Batı’nın desteğiyle 2004 yılından itibaren Sakaaşvili tarafından yönetilen Gürcistan üzerindeki kontrolü tamamen yitirdi. Enerji kaynaklarının Batı’ya açılan koridoru olan Gürcistan’ın istikrarını önemseyen ABD ve AB’nin Abhazya ve Güney Osetya sorunlarını masa başında çözme yolunda bastırmasının ardından Rusya, elindeki son iki kozu yitirmek istemedi ve Gürcistan’ın yeniden savaşın içine çekti. Sınırları tanınmış her ülke gibi topraklarını denetim altına almak isteyen Gürcistan, sorunlu iki bölgeye, ABD ve AB’nin de desteğiyle hem en geniş siyasal özerklik hem de bölgelere ekonomik ayrıcalıklar önerdi. Gürcistan’ın bu iki bölgeyle sorunun çözmesi demek NATO’nun, AB’nin ve ABD’nin söz konusu enerji kaynaklarına daha da yaklaşması anlamına geliyordu. Bu aşamada Rusya için tek çıkar yol kalmıştı; oda yeni bir savaştı.

Birkaç gün önce, Rusların silahlandırdığı Güney Osetya’daki ayrılıkçı güçler Gürcü köylerini ve bölgedeki “Barış Gücü”nün bir parçası olan Gürcü birliklerini bombalamaya başladılar. Rus “Barış Gücü”nün komutanı ayrılıkçı güçleri kontrol edemediğine ilişkin bir belgeyi imzalayıp Gürcistan hükümetine verdi. Gürcistan ordusu bölgeyi, yıllardır yasadışı uygulamalarıyla halkı bezdirmiş olan ayrılıkçı güçlerden temizlemek üzere operasyona girişti ve birkaç saat içinde de bunu başardı. Bu operasyonun tamamlanmasına kadar adeta sessiz kalan Moskova yönetimi, ardından önce sert açıklamalar yaptı, sonra da Güney Osetya olarak adlandırılan bölgenin dışındaki Gürcistan’ın bütün stratejik noktalarını bombaladı. Bunlar askeri üsler, ekonomik tesisler, sivil yerleşim yerleri ve limanlardı. Rus uçaklarının önceden planlanmış hedefleri vurduğu ve savaşın da önceden planlandığı açıkça görülmektedir.

Özetle söylersek, Gürcistan’da Abhazya ve Güney Osetya’nın, Azerbaycan’da Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığı sorunu, Moskova’nın Güney Kafkasya’yı denetim altında tutmak için yarattığı yapay bir argümandır. Rusya’nın Gürcistan’a karşı yürüttüğü bu barbarca saldıralar, Rus oligarkların Hazar Havzasını elinde tutma mücadelesinin bir parçasıdır ve Gürcistan bu savaşın sadece sahnesi olmuştur. Rusya’nın bu barbarca saldırıları ve işgali aynı zamanda AB, ABD ve NATO’nun genişleme çabalarına karşı bir “ihtar” olarak görülmelidir. Eğer Gürcistan 1921 tarihindeki gibi bir kez daha Moskova’ya kurban edilmeyecekse, bu barbarca saldırıları ve işgali, bir daha yenilenmemek üzere durdurmak bütün uygar dünyanın görevidir.


YOL AYRIMI: KAFKASYA'NIN GERÇEK EVLATLARI VE MOSKOVA'NIN SADIK ÇOCUKLARI
Kuzey Kafkasya’da Ruslar daha çetin bir direnişle karşılaştılar. Bu direnişin sembolü Dağıstanlı bir Avar olan Şeyh Şamil’di. Şeyh Şamil, otuz yılı aşkın bir savaştan sonra Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Kuzey Kafkas halklarının direnişi Şamil’den sonra da sürünce, Moskova çözümü bölge halklarının sürülmesinde buldu. Ruslar, Osmanlı Devleti’yle de anlaşmaya vararak Kuzey Kafkasya’nın direniş gösteren bütün halklarını tehcir ettiler. Bu, o kadar acımasız ve zalimce bir sürgündü ki günümüzde bunun bir soykırım olduğu bile savunuluyor. 1864 yılında gerçekleşen bu sürgüne, yaklaşık 15 yıl sonra Gürcistan’ın güneybatısında yaşayan Müslüman Gürcüler eklendi. Göç nedenleri karmaşık olsa da onlarınki tam bir tehcir sayılmazdı. Ancak bu göçmenlerin ortak kaderi, topraklarını terk edip Osmanlı ülkesine yerleşmek oldu. Üstelik pek çok bölgede yan yana veya iç içe yerleştiler. Kız alıp verdiler, akraba oldular, et ve tırnak misali…
By: admin2

YOL AYRIMI: KAFKASYA'NIN GERÇEK EVLATLARI VE MOSKOVA'NIN SADIK ÇOCUKLARI

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Asur, eski çağlarda imparatorluk kurmuş ülkelerden biriydi. Asurlular, ele geçirdikleri yeni topraklarda, yerel halkın sonu gelmez direnişleriyle karşılaşıyorlardı. Bu aslında, çağlar boyunca bütün imparatorlukların karşılaştığı bir durumdu. Roma imparatorluğundan Moğol imparatorluğuna kadar, bütün imparatorluk topraklarında benzer ayaklanmalar patlak veriyordu. Ancak Asurlular, deneyimler sonucunda dikkat çekici bir keşifte bulunmuşlardı. Yeni ele geçirdikleri topraklarda direniş gösteren halkları topluca başka yerlere sürüyor ve yerleştiriyorlardı. İşgal atlındaki kendi topraklarında direniş gösteren bu halklar, sürüldükleri yerlerde tam tersi bir tutum sergiliyorlardı. Ayaklanmaları bir yana, Asur yönetimiyle işbirliği yapıyor, merkezi yönetime yardım bile ediyorlardı.  

        Son birkaç yüzyıldır Avrasya’nın Asur’u Rusya imparatorluğuydu. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren ortak coğrafyada İran ve Osmanlı imparatorlukları gerilerken Rusya yeni topraklar elde ediyordu. Bu üç imparatorluğun ortak çekişme alanı Kafkasya’ydı. Kanlı savaşlar sonunda Osmanlı Devleti ve İran Kafkasya’dan çekilmek zorunda kalırken, Rusya bölgeyi aşamalı olarak ele geçirmeye başladı. Rusların hiç acelesi yoktu, başkalarının topraklarında sürüyordu savaş ve yakıp yıkılan yerler kendi ülkeleri olmadığı gibi, ölen siviller de kendi insanları değildi. Sonunda amaçlarına ulaşacaklarını biliyorlardı. Geçen yıl Kabardey-Balkarya’nın başkenti Nalçik’te, Ruslara bu utanç verici tarihlerini unutturmak istercesine kutlanan yıldönümü, Çerkesya’nın Rusya’yla gönüllü birleşmesinin 450. yılı değil, bu kanlı savaşların başlangıç tarihiydi. Ne var ki, bu kanlı savaşların sonucunda topraklarından sürülmüş olan insanların Türkiye’deki torunlarından bile bu kutlamalara ciddi tepkiler gelmedi. 

        Rusya, Güney Kafkasya’ya görece daha geç tarihte girdi. Bu bölgeye girip yerleşmesinde, Ruslarla 1783’te anlaşma yapan Gürcü Kartli Krallığının büyük payı oldu. Kral II. Erekle, Rusya’nın koruması altında, yüzyıllardır süren İran ve Osmanlı tehdidinden kurtulacağını var saymıştı. Ne var ki 1795’te İran şahı Ağa Muhammed Han Tiflis’e kadar ilerleyip kenti yakıp yıktığında Gürcüler yanıldıklarını gördüler. Ruslar, tamamen sessiz kalmışlardı bu kanlı yıkıma. Ardından Rusya, 1801’de bu Gürcü krallığına son verdi. Daha sonra Ruslar bu tarihi, Gürcülerin kendilerine gönüllü olarak katıldıkları tarih olarak yutturacaklar ve Gürcülerin kurtarıcısı rolünü üstleneceklerdi. Gürcistan’ın doğusunu ele geçiren Ruslar, ülkenin batısına doğru ilerleyip Osmanlı denetimi altındaki toprakları da aldılar. En son ele geçirdikleri bölgeler Abhazya ve Acara oldu. Gürcüler bu aldanmışlığın ardından pek çok ayaklanma düzenlediler, ama bunlar nafile çabalardı. Çünkü Gürcü aristokratlar Rus aristokratlarla işbirliğini çoktan kabul etmişlerdi. 

        Kuzey Kafkasya’da Ruslar daha çetin bir direnişle karşılaştılar. Bu direnişin sembolü Dağıstanlı bir Avar olan Şeyh Şamil’di. Şeyh Şamil, otuz yılı aşkın bir savaştan sonra Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Kuzey Kafkas halklarının direnişi Şamil’den sonra da sürünce, Moskova çözümü bölge halklarının sürülmesinde buldu. Ruslar, Osmanlı Devleti’yle de anlaşmaya vararak Kuzey Kafkasya’nın direniş gösteren bütün halklarını tehcir ettiler. Bu, o kadar acımasız ve zalimce bir sürgündü ki günümüzde bunun bir soykırım olduğu bile savunuluyor. 1864 yılında gerçekleşen bu sürgüne, yaklaşık 15 yıl sonra Gürcistan’ın güneybatısında yaşayan Müslüman Gürcüler eklendi. Göç nedenleri karmaşık olsa da onlarınki tam bir tehcir sayılmazdı. Ancak bu göçmenlerin ortak kaderi, topraklarını terk edip Osmanlı ülkesine yerleşmek oldu. Üstelik pek çok bölgede yan yana veya iç içe yerleştiler. Kız alıp verdiler, akraba oldular, et ve tırnak misali…

        Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ruslar, Sovyetler Birliği’nin kuruluş yıllarında Kafkasya’yı bir bakıma yeniden işgal ettiler. Kızıl Ordu’yu yollayarak, üç Güney Kafkasya cumhuriyeti Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlığına son verdiler. Kuzey Kafkasya’yı daha çok parçalara ayırdılar. Güneyde Ermenistan’ı tek parça cumhuriyet olarak bırakırken, Gürcistan ve Azerbaycan’da devlet içinde devletler kurdular. Sovyet yönetimine karşı da kanlı direnişler oldu, ancak bu bölgedeki “Moskova’nın Sadık Çocukları” Rusya ile işbirliğine çoktan girmişlerdi. Stalin, Beria ve Orconikidze üçlüsü, Gürcü olmalarına karşın yeni bir Rus imparatorluğu olan Sovyetler Birliği’nin kuruluşunu da üstlenmişlerdi. 

        Osmanlı ülkesine göç ettirilmiş olanlar, Kafkasya’daki bütün bu gelişmelerin dışında kaldılar. Osmanlı ülkesine sığınmış Kafkas göçmenleri ve onların çocukları için Ruslar, işbirliği yapacakları kişiler değil ancak nefretin ifritleri olabilirdi. Daha sonraki zamanlarda, sonraki kuşaklar arasında ise Sovyet sosyalizmine yakınlık duyanlar, Rusları ifrit olarak görmekten uzaklaştılar. Üçüncü ve dördüncü kuşaklar, bu tehcirin, zoraki göçün nasıl bir acı olduğunu bilmiyorlardı. Çünkü birinci ve ikinci kuşak Kafkasyalılar, çocuklarını bu acı geçmişten korumak istemişler, onlara tarihsel geçmişi tam olarak aktarmamışlardı. 

        Geçen yüzyılın son çeyreğine girdiğimizde Sovyetler Birliği çoktan dağılma sinyalleri vermeye başlamıştı. Bunu muhtemelen en iyi Ruslar biliyordu ve senaryoları da önceden hazırdı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde yaşanan olaylar, Sovyet sisteminin aslında Çarlık sonrası yeni Rus imparatorluğundan başka bir şey olmadığını gösteriyordu. Rusların ele geçirdiği topraklar içinde her zaman en çok stratejik önem atfedilen yer Kafkasya’ydı. Sovyet imparatorluğunun dağılma sinyalleri verdiği sırada en büyük karışıklıklar, en kanlı savaşlar da bu bölgede çıkarıldı. Rusların “kardeş haklarının”, onlar istediğinde nasıl “düşman halklara” dönüştüğünü en çok bu bölgede gördük. Azerileri Ermenilerle, Abhazları ve Osetleri Gürcülerle, Osetleri İnguşlarla savaşa sürükleyen hiç kuşkusuz Moskova yönetimiydi. Çeçenlerle savaştıracak başka birilerini bulamayınca Ruslar, doğrudan kendi ordularını yolladılar. Sonra Çeçenleri birbirine kırdırmanın yolunu da buldular. Eğer varlıklarını tehdit sayarlarsa Rusların, Karaçaylar ile Çerkesleri, Balkarlar ile Kabardeyleri de savaşa tutuşturacaklarından hiç kuşkunuz olmasın. Eski imparatorluk topraklarını elinde tutma amacıyla Moskova’nın Kafkasya’da birbirine kırdırdığı halkların, Rusları değil de birbirilerini düşman gibi görmeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Çünkü Rusların başarısı, birbirine kırdırdığı halklardan birinin diğerine karşı koruyucusu kimliğine de bürünebilmeleridir.  

        Bunun son örneğini, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya girmesini önlemek için bölgeyi savaş alanına çevirmesi gerektiğini bilen Rusların Abhazya’daki senaryosudur. Abhazya’da yaşayanlara Rus pasaportu verip onları sözümona koruması gereken kişiler haline dönüştüren Rusya, benzeri senaryoları 19. yüzyılda Osmanlılara karşı Balkanlar’da uygulamıştı. Balkanlardaki Ortodokslarla aynı dinden oldukları gerekçesiyle Ruslar, bu halkları Osmanlılara karşı korumayı vazifesi edinmişlerdi. Balkanlardaki bütün kanlı savaşları bu koruma maskesi altında başlatmışlardı. Daha birkaç gün önce Gürcülerin Abhazlara saldırı hazırlığı içinde olduğunu ileri sürerek, Abhazya’daki vatandaşlarını koruma bahanesiyle bölgeye yeni ağır silahlar ve askerler gönderen Rusya’nın yeni bir savaş başlatmasını Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in araya girerek ve Rus meslektaşıyla konuşarak önlediğini artık bütün dünya biliyor. Batılı bütün devletler, nereye varacağı kestirilemeyen bu savaşı engelleme çabası içindeyken, “Moskova’nın Sadık Çocukları”, Sohumi’de Putin’e teşekkür mitingi düzenliyorlardı. Abhazya’nın doğu kesiminde yaşayan ve Rus pasaportu taşımayan Gürcülere karşı da mitinge katılmadıkları için terör estiriyorlardı. 

        Abhazya’da bu kanlı senaryonun tezgâhlanmaya çalışıldığı günlerde Türkiye’de ve pek çok Batı ülkesinde yaşayan Gürcüler, Rusya temsilcilikleri önünde protesto ve savaş karşıtı gösteriler düzenlediler. Ardından Türkiye’de yaşayan bazı Kuzey Kafkasya kökenliler, bütün dünyanın gözlerinin içine baka baka, Gürcistan’ın askeri yığınak yaptığını ve savaş başlatacağını ilan edip Gürcistan temsilciklerinin önünde gösteri yapmaya soyundular. Ne ilginç rastlantı ki aynı gün, 15 Mayıs 2008 günü, Abhazya’da Gürcülere etnik temizlik uygulandığını kabul eden ve bölgeden göç ettirilen kişilerin etnik kimliğine bakılmaksızın evlerine dönmesi gerektiğini belirten Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararı çıkageldi. Sohumi’deki “Moskova’nın Sadık Çocukları” ve Moskova’nın kendisi bu karara aynı tepkiyi verdiler. Göç ettirilen kişilerin geri dönmesinin yeni bir silahlı çatışmanın nedeni olacağını açıkladılar. Bu tepki, Abhazya’da işlenen insanlık suçunun üstünü örtme ve göç ettirilen insanların mülklerini üstüne oturma amacını da ortaya sermiş bulunuyor. Daha da ilginç olanı, 1915 tehcirinin soykırım olduğunu savunan ve bütün dünyaya bunu kabul etmesi çağrısı yapan Ermenistan, 15 Mayıs’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, Gürcülerin Abhazya’dan tehcirinin etnik temizlik olmadığı yönünde oy kullandı ve Rusya’ya destek verdi. Rusya’nın Gürcistan’a karşı askeri eylemlerine, topraklarının bir bölümünün ilhak etme girişimlerine sürekli sessiz kalan veya hedef şaşırtıcı açıklamalar yapan Tiflis’teki “Moskova’nın Sadık Çocukları” da bu insanlık suçunun dolaylı ortakları sayılmalıdır. 

        Geçen yıl Nalçik’te Rusya ile gönüllü birleşmenin 450. yılını kutlayanlar; Sohumi’de Putin’e teşekkür mitingi düzenleyenler; kendileri bu adı vermese de Türkiye’de Rusya’ya destek gösterileri yapanlar; ataları da Rusların tehcirine maruz kaldığı halde Abhazya’da Ruslarla birlikte Gürcülere etnik temizlik (tehcir) uygulayanlar ve buna Türkiye’den destek verenler, yukarıda sözünü ettiğim Asur örneğini katbekat geride bırakmış bulunuyorlar. Türkiye’de yaşayan ve atalarının Rusların tehcirinin veya soykırımının kurbanı olduğunu bilen Kuzey Kafkasya kökenlilere çağrıda bulunuyorum. Bir avuç bile olsanız, Ruslarla gönüllü birleşme senaryosunun yalan olduğunu yüksek sesle söylemenizin, Putin’e teşekkür mitingi düzenlemenin utanç verici olduğunu açıklamanızın, Türkiye’de Rusya’ya destek gösterileri düzenlemenin atalarınızın ruhunu inciteceğini söylemenizin zamanı gelmiş de geçmiştir. Kafkasya’daki sorun, Gürcüler ile Abhazlar, Gürcüler ile Osetler, Osetler ile İnguşlar, Balkarlar ile Kabardeyler, Karaçaylar ile Çerkesler, Azeriler ile Ermeniler arasındaki sorun değildir. Kafkasya’daki asıl sorun, Rusya ile Kafkas halkları arasındadır. Öte yandan bu sorun, “Kafkasya’nın Gerçek Evlatları” ile “Moskova’nın Sadık Çocukları” arasındaki sorundur.

        “Kafkasya’nın Gerçek Evlatları”, artık sesimizi hep birlikte yükseltmemizin zamanıdır!


BU KADARI KAFDAĞINI DA AŞAR!..
Bildiğiniz gibi Radikal gazetesinin Kafkasya konusunda, daha doğrusu Gürcüstan’ın Abhazya ve Güney Osetya sorunlarıyla bağlantılı konularda yıllardır yayımladığı yanlı ve yanlış haber ve yazılara dayalı gazetecilik anlayışı bir bildiriyle kınandı; ve ben de ayrıca “Radikal Gazetesi Ne Yapmaya Çalışıyor” başlıklı bir yazı yazdım. Bu bildiriye cevaben iki açıklama yapıldı; biri Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nden, diğeri ise Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan. Bu açıklamaların öncelikle şaşırtıcı ol(may)an yanının altını çizelim istiyorum; şaşırtıcı yan, söz konusu bildiride Radikal gazetesinin yayın anlayışı kınandığı halde açıklamaların buralardan gelmiş olmasıdır. Ne diyelim? Biraz deyişi bozma tasarrufunda bulunarak, “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz…” deyip durumu kavradığımızı söyleyelim.
By: admin2

BU KADARI KAFDAĞINI DA AŞAR!..


FAHRETTİN ÇİLOĞLU


        Bildiğiniz gibi Radikal gazetesinin Kafkasya konusunda, daha doğrusu Gürcüstan’ın Abhazya ve Güney Osetya sorunlarıyla bağlantılı konularda yıllardır yayımladığı yanlı ve yanlış haber ve yazılara dayalı gazetecilik anlayışı bir bildiriyle kınandı; ve ben de ayrıca “Radikal Gazetesi Ne Yapmaya Çalışıyor” başlıklı bir yazı yazdım. Bu bildiriye cevaben iki açıklama yapıldı; biri Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nden, diğeri ise Kafkas Dernekleri Federasyonu’ndan. Bu açıklamaların öncelikle şaşırtıcı ol(may)an yanının altını çizelim istiyorum; şaşırtıcı yan, söz konusu bildiride Radikal gazetesinin yayın anlayışı kınandığı halde açıklamaların buralardan gelmiş olmasıdır. Ne diyelim? Biraz deyişi bozma tasarrufunda bulunarak, “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz…” deyip durumu kavradığımızı söyleyelim.

        İki ayrı yerden birbirine paralel açıklamalar gelmesine karşın, bu yazımda yalnızca “Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nden Kamuoyuna Duyuru” adlı açıklama üzerinde duracağım. Bütün okurlardan isteğim, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nin bu açıklamasını da mutlaka okumalarıdır. Belki bir başka yazıda, Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun açıklamasını ele alma fırsatımız da olur.

        “Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi’nden Kamuoyuna Duyuru” adlı açıklamada, Radikal gazetesinin kınandığı bildiride “Gürcüstan’ın Abhazya sorunu” denmesinin taraflı ve baskıcı bir bakış açısı olduğu söyleniyor. Peki, hangi terminolojiyle konuşmalıyız sahiden, etik ölçütler neyi gerektiriyor. Uluslararası hukuk terminolojisine uymayacaksak, neye uymalıyız? Dünyada bağımsızlık iddiası olan her bölge, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmadığı sürece elbette sınırları içinde bulunduğu ülkenin bir sorunudur ve Abhazya da hâlâ Gürcüstan’ın bir sorunu olarak gündemdedir. Eğer Abhazya’nın bağımsızlığı tanınır, sonra birileri de çıkıp “Gürcüstan’ın Abhazya sorunu” derse, o zaman bu haklı bir sitem olabilir. Ama bugün bunu söylemek, yalan ve yanlışlarla uzun zamandır örülmeye çalışılan yapay Kafdağı’na yeni bir taş koymaktan başka bir şey değil.

        Aynı açıklamada, Radikal gazetesindeki söz konusu dizi yazıyı hazırlayan kişinin sözüm ona ifade özgürlü ile basın özgürlüğü savunuluyor. Ne zamandır coğrafi konularda bile yalan yazmak basın özgürlüğü veya ifade özgürlüğü olmuştur? Bütün yakın ve uzak tarihi çarpıtmış olmasını bir yana bırakalım, bu kişi daha önce Milliyet gazetesinde gene aynı konuda hazırladığı dizi yazıda Abhazya ve Güney Osetya’nın Kuzey Kafkasya’da olduğunu bile yazmıştır. Bu iki bölgenin coğrafi konumundan nüfus yapısına kadar hayal ürünü olan bilgileri yazan ilk kişi, elbetteki bu dizi yazıların yazarı değil; o da, yıllardır yalanlardan bir Kafdağı örmeye çalışan öncellerini izlemiştir sadece.

        Aynı açıklamada Abhazya’nın bağımsızlık yolunda önemli adımlar attığı, 1992-1993 savaşının ırkçı Gürcülere karşı verildiği, Gürcü baskı ve yok etme tehdidinin hedefi diğer halkların da Abhazlarla birlikte Gürcü ırkçılarına karşı savaştığı, bugün Abhazya’da Rusların ve Ermenilerin eşit vatandaşlar olduğu söyleniyor. Uzun zamandır neredeyse her şeyin uydurma olduğunu yazmak yerine, ben de, bu tür yazılarda doğruların söylenmiş olduğunu görmek istiyorum. Ama “Kör kör parmağım gözüne” misali, apaçık olan meselelerin çarpıtılması karşısında susup kalmak da beni rahatsız ediyor. Ve bu noktada kafama takılan asıl soru da şu oluyor: Haydi diyelim Türkiye’deki 20-30 yaş arası Kafkasya kökenli gençler, bu yalandan Kafdağı’nın gölgesinde büyüdükler için gerçekleri bilmiyor ve bütün bunlara inanıyor veya inanmak istiyorlar; peki, kimileri eski dostlarımız olan daha ileri yaştaki insanlara ne oldu? Ağızlarına mühür çekip kalemlerini mi zincirlediler?

        Abhazya’da savaşın asıl tezgâhlayıcısı, tabii ki Güney Kafkasya’daki askeri varlığını korumak isteyen Moskova yönetimiydi; ve Moskova yönetimi, daha Sovyet döneminde, birlikten ayrılma iradesi ve arzusu gösteren Tiflis yönetimini bu iki bölgeyle tehdit ediyordu. Bu durumla, yani iki bölgeyi kaybetmekle gerçekten karşı karşıya gelen Tiflis yönetimi, sınırları belli her egemen devlet gibi toprakların denetimini eline almak istemiştir. Eğer kabul edilemez olan buysa, o zaman Abhazya’yı bağımsız gibi görmeye ve göstermeye çalışanlara şunu soralım: Bugün bırakın bağımsız olmayı, egemen bir devlet bile olmayan Abhazya’nın doğusunu oluşturan Gali bölgesinde Abhaz milislerin Gürcülere yaptıklarının adı soykırım ve Abhazlar da bundan dolayı ırkçı mıdır? Üstelik bugünkü Abhazya’nın yaklaşık yarısını oluşturan doğu kesimi Apsuaların (bugünkü Abhazların) yaşadığı bölge hiç olmamışken.

        Abhazya’nın, bölgede yaşayan Gürcülerin dışındaki bütün nüfusu Rusya vatandaşıyken, bağımsızlık yolunda önemli adımlar attığı söyleniyor; oysa sıradan insan aklı bile bağımsızlık ile egemenlik arasında doğrudan bir bağ olduğunu bilir. Başka ülkenin vatandaşları olmuş kişiler hangi bağımsızlığa atılmış adımlardan söz ediyor olabilirler? Öte yandan Abhazya’daki Abhazlar Sovyet döneminde bile “pozitif ayrımcılıktan” yararlanıyorlardı ve bildiğim kadarıyla bu bugün de böyledir. Bölgede yaşayan Ermenilerin bundan dolayı parlamentoda daha fazla temsil edilme talepleri vardır. Ayrıca bölgede yaşayan Rusların ve Ermenilerin Abhazya’nın eşit vatandaşları olduğu söyleniyor. Nasıl yani? Hem bu pozitif ayrımcılık varken, hem de bütün bu nüfus Rusya vatandaşıyken mi? Ortada hukuken Abhazya vatandaşlığı bile yokken, Abhazya’nın “eşit vatandaşları”ndan nasıl söz edilebilir? Bölgenin diğer halklarının da Gürcülerin baskı ve yok etme hedefi olduğunu ve bu halklardan kişilerin bundan dolayı Abhazya’daki savaşa katıldıklarını iddia etmek, bu meselelere dışarıdan bakan kişileri bir yana bırakalım, söyleyene nasıl inandırıcı geliyor olabilir, anlamak mümkün değil. Yani Gürcüler, bütün Kuzey Kafkasya halkları, Ruslar, Ermeniler için tehdit ve baskı mı oluşturuyor? Bunu söylemek, konuyla ilişkili veya ilişkisiz her insanın zekâsıyla alay etmek değil de nedir?

        Bütün olup bitenlere, 1992-1993 savaşında binlerce insanın ölmesine, Gürcülere etnik temizlik uygulanıp evlerinden kovulmasına, Rusya destekli bugünkü Sohumi yönetimi milislerinin Gali bölgesindeki Gürcülere sistematik olarak silahlı baskınlar düzenlemesine karşın, bu bölgede yaşanmış savaşın ve bugün süren siyasi mücadelenin Abhaz ve Gürcü halkları arasında olmadığının altını ısrarla çiziyorum. 1989 Sovyet sayımlarına göre Abhazya’da 93.000 nüfusu olan ve bu bölgenin toplam nüfusunun yalnızca yüzde 18’ini oluşturan Abhazların zaten böyle bir savaşı yürütmeleri mümkün değildir. Gürcüler bunun farkındalar ve bundan dolayı da Abhazlara düşman değiller.

        Türkiye’de yaşayan Gürcü ve diğer Kafkasya kökenlilerin nasıl davranması gerektiği konusunda, Kafkas-Abhayza Dayanışma Komitesi’nin yaptığı gibi kimseye akıl verecek değilim. Zaten Gürcüler yaşadıkları bu ülkede nasıl davranmaları gerektiğini bugüne değin de göstermişlerdir. Ancak ben de, dostane ve naçizane, kanaat önderleri konumundaki kişilerin vicdanlarını yalanlardan örülmüş Kafdağı zirvesinden indirip, hesaba çekmelerini öneriyorum. Çünkü “En onurlu ses, vicdanınızın sesidir” der bir Abhaz atasözü; yoksa bu bir Abhaz atasözü değil mi?


RADİKAL GAZETESİ NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?
Nerdeyse çıkışından itibaren Radikal gazetesini okuyan, forum sayfalarına ve Pazar ekine arada bir yazılar yazmış, bir dizi yazısının hazırlanmasına katkıda bulunmuş biriyim. Yani Radikal, çıktığı tarihten itibaren benim de gazetem olmuş bir yayın organıdır. Kamuoyunda prestijli bir gazete olarak görünmeye her zaman dikkat eden ve zaman zaman başka gazetelere gazetecilik ilkelerini hatırlatan Radikal, konu Kafkasya olunca, neredeyse bir etnik grubun marjinal gazetesine benzer bir tutum içine girmektedir. Daha önce yazdığım “Yalanların Bilgeliği ve Türkiye Basınında Kafkasya” başlıklı yazımda da ele aldığım gibi, burada altını çizdiğim mesele taraflı olma meselesi de değildir; ki ulusal gazete her şeyden önce tarafsız olmalıdır.
By: admin2

RADİKAL GAZETESİ NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?


FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Nerdeyse çıkışından itibaren Radikal gazetesini okuyan, forum sayfalarına ve Pazar ekine arada bir yazılar yazmış, bir dizi yazısının hazırlanmasına katkıda bulunmuş biriyim. Yani Radikal, çıktığı tarihten itibaren benim de gazetem olmuş bir yayın organıdır. Kamuoyunda prestijli bir gazete olarak görünmeye her zaman dikkat eden ve zaman zaman başka gazetelere gazetecilik ilkelerini hatırlatan Radikal, konu Kafkasya olunca, neredeyse bir etnik grubun marjinal gazetesine benzer bir tutum içine girmektedir. Daha önce yazdığım “Yalanların Bilgeliği ve Türkiye Basınında Kafkasya” başlıklı yazımda da ele aldığım gibi, burada altını çizdiğim mesele taraflı olma meselesi de değildir; ki ulusal gazete her şeyden önce tarafsız olmalıdır. Altını çizdiğim mesele, Radikal’in açıkça yalanları yayımlıyor olmasıdır. Gürcüstan’ı ve Gürcüleri hedef alan bu tür yazı ve haberlerin gazetecilik ahlakı açısından da açıklanabilirliği yoktur. Bunun son örneği, söz konusu gazetenin 14 Ocak 2007 tarihinde yayımlamaya başladığı “Paylaşılamayan Diyar: Kafkasya” başlıklı yazı dizisidir. Yazının hazırlayıcısı, daha önce de benzer biçimde yalanlarla süslenmiş başka yazılar kaleme almıştır. Bu tarz yazılarda, trajik veya sempatik bir olay aktarılırken içine uydurma bilgilerin serpiştirilmesi bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Okura duygusal bir atmosfer sunularak uydurma bilgilere inandırıcılık katılmaya çalışılmaktadır. 
        Gürcüstan’a bağlı Abhazya ve Güney Osetya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Güney Kafkasya’dan çekilmek istemeyen Moskova yönetiminin oyunlarına sahne olmuştur. Bu iki bölgede, Rus yönetiminin Kafkasya’da iki yüz yıl önce başlattığı “Büyük Oyun”un bir parçası sergilenmiştir. Bu bölgelerde Moskova yönetiminin provoke ettiği savaşlarda binlerce insan yaşamını yitirmiş, her iki bölgede yaşayan Gürcüler evlerinden edilmiştir. Abhazya’da “işgalci ve emperyalist” olarak gösterilen Gürcüler, gerçekte bu bölgede etnik temizliğe uğramış, Abhazya’nın nüfusunun yarısını oluşturan yaklaşık 250 bin Gürcü zorla göç ettirilmiştir. Yıllar sonra Abhazya’nın doğu kesiminde Gali bölgesindeki evlerine dönen Gürcüler ise sistematik olarak milislerin saldırılarına uğramaktadır. Bir ülkenin, kendi topraklarında emperyalist ve işgalci gösterilmesi hangi uluslararası normlara uymaktadır. Yoksa Radikal, Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünü tanımamakta mıdır? Bir başka deyişle Radikal gazetesi, Gürcüstan’ın parçalanmasını istemekte ve bunun için çaba mı harcamaktadır? Radikal gazetesi ne yapmaya çalışmaktadır?
        Abhazya’da Rus pasaportları dağıtılarak bölge halkının Rusya vatandaşı haline getirilmiş olması, geçmişte yaşananların aynası gibidir. Rusya, Abhazya’da Abhazların, Güney Osetya’da Osetlerin varlığını kullanarak iki bölgeyi de işgal etmiştir. Bugün gelinen aşama, bu iki bölgenin Rusya tarafından ilhak edilmesi aşamasıdır. Bunları bilmeyen yok aslında, ancak Radikal gazetesi bunları bilmezlikten ve duymazlıktan gelmektedir. Ve Radikal, o bölgelerde Rus yönetiminin yaptığı propagandayı, maalesef sayfalarında Türk kamuoyuna aktarmaktadır. 
        İddia edildiği gibi Abhazya ve Güney Osetya, Stalin’in Gürcüstan’a hediye ettiği topraklar değildir; biraz tarih merakı olan herkes bu iki bölgenin Sovyet öncesi dönemde de, ve eski çağlarda da Gürcü yönetimlerinin parçası olduğunu rahatlıkla öğrenebilir. Osetya’nın ikiye bölündüğü ve güneyinin Gürcüstan’a bırakıldığı da bir yalandır. Güney Osetya, bağımsız Gürcüstan’ı işgali eden Bolşevik Moskova yönetiminin bölgede destek bulduğu Oset Bolşeviklere bir hediyesidir. Güney Osetya özerk bölgesi, 1921’de bağımsız Gürcüstan Kızıl Ordu tarafından işgal edildikten sonra kurulmuş, Güney Osetya adı da o tarihte uydurulmuştur. Stalin’in Gürcü olması kullanılarak Gürcüstan’ın tarihi sürekli çarpıtılmaktadır. Üstelik sadece Stalin değil, Oconikidze ve Beria da Gürcü’dür ve bu üçlü uzun yıllar Sovyetler Biriliği’ni yönetmiştir. Eğer Stalin’in Gürcülere “kıyak geçtiği” doğru olsaydı, Gürcüstan’ın sınırlarının, bağımsız olduğu 1918-1921 arasındaki sınırlarından daha geniş olması gerekirdi. Oysa durum tam tersidir; Gürcüstan, Bolşevik işgalinden sonra topraklarının yaklaşık üçte birini kaybetmiştir.  
        Bu son yazı dizisinde, kamuoyunda puan toplar düşüncesiyle Abhazya’da yaşayan Türklerin ve Ermenilerin de sözüm ona Gürcülerden zarar gördükleri iddia edilmiştir. Gürcülerin birilerine düşman olup olmadığını Sohum’da yaşadığı söylenen sıradan birinin ağzından verilen sözlerle mi öğreneceğiz? Böyle bir gazetecilik ve ahlak anlayışı olabilir mi? Abhazya’daki savaş, Kuzey Kafkasyalı gönüllülerin ve bölgedeki Abhazların da katılmasıyla Rus yönetiminin Gürcülere karşı açtığı bir savaştır. Gürcü etnik temizliği de planlanmış bir olgudur ve buradaki savaş, Rus yönetimi tarafından planlandığı gibi sonuçlanmıştır. Moskova yönetimi, Gürcülere etnik temizliği birkaç ay öncesinden itibaren Rusya topraklarında da uygulamaktadır. Radikal gazetesi, Rusya’nın bu utanç verici uygulamasını unutmuş mudur, yoksa hiç duymamış mıdır? Radikal’deki dizi yazıda zarar görmüş gibi gösterilen Ermeniler, Abhazya’da Rusların yönlendirmesiyle “Ermeni tugayı” adı altında ayrı bir askeri birim kurarak Gürcülere karşı savaşmışlar, Gürcü etnik temizliğinde aktif rol oynamışlardır. Abhazya’da Gürcülere etnik temizlik uygulandığı BM ve AGİT tarafından da kabul edilmiştir. Dağlık Karabağ’dan çok iyi bildiğimiz Ermeni-Rus ittifakı Abhazya’da da uygulamaya sokulmuştur. Bugünkü Abhazya’da Abhaz nüfusunun iki katı Ermeni ve Rus nüfusu vardır. 
        Bu dizi yazıda ve benzeri yazılarda Gürcüler ısrarla Türklere, Abhazlara, Osetlere, Ermenilere düşman olarak gösterilmektedir. Bütün eski Sovyet cumhuriyetlerine bakıldığında en çok etnik çeşitlilik gösteren ülkenin Gürcüstan olduğu görülür. Ve bu durum bugün de böyledir. Gürcüstan nüfusunun yaklaşık dörtte biri başka etnik kökenli topluluklardan oluşmaktadır. On binlerce Azeri, Oset, Ermeni, Kürt, Abhaz Gürcüstan’ın değişik bölgelerinde yaşamaktadır. 1990’ların başında Abhazya’da ve Güney Osetya’da savaşlar sürerken, Gürcüstan’ın bu bölgelerinin dışında yaşayan Abhazların ve Osetlerin burnu bile kanamamıştır. Gürcüler, kendi topraklarında yaşayan insanlara karşı düşmanca tavırlara sahip olsalardı, Gürcüstan’ın bugün Ermenistan gibi homojen nüfusa sahip bir ülke olması gerekirdi; oysa tam tersi bir ülkedir.
        Düşman yaratma ve düşmanlık duyguları aşılama Rus yönetiminin Kafkasya’da uyguladığı siyasal propagandaların bir parçasıdır. Bu propagandalara kanarak Abhazya’da Gürcülere karşı savaşan Çeçenler ve İnguşlar, yanlış saflarda savaştıklarını sonradan açıklamışlardır. Daha sonraki tarihlerde Rus ordusunun zulmünden kaçan masum Çeçenlerin sığındığı yerlerden biri Gürcüstan olmuştur; şu herkesin iyi bildiği ve Rusların sürekli bombalamaktan söz ettiği Pankisi vadisi, işte bu Çeçenlerin sığındığı bölgedir. Gürcüstan, saldırıya uğrayan Kuzey Kafkas halklarının her zaman sığındığı topraklar olmuştur. Gürcüstan’ın değişik bölgelerindeki Osetlerin, Çeçenlerin, İnguşların, Abhazların varlığı da bunun bir sonucudur.
        Gürcüstan, uluslararası hukuka saygılı bir ülke olarak kendi topraklarındaki Rus askeri varlığını çıkarmak istemektedir. Gürcülerin yıllardır sürdürdükleri mücadele budur. Ne var ki 1990’ların başlarında Gürcüler de Rusların oyununa gelmiş ve ne yazık ki Abhazya’da ve Güney Osetya’da savaşa sürüklenmiştir. Ancak bugünkü Gürcüstan, artık o Gürcüstan değildir; hem daha güçlü hem de sorunlarını barışçıl yollardan çözmek isteyen bir ülkedir. Rusya, kendi sınırları içinde bağımsızlık isteyen Çeçenleri acımasızca temizlerken, başka bir ülkenin sınırları içinde sayıları 100 bini bile bulmayan toplulukların bağımsızlığı peşinde midir gerçekten? Kendi topraklarında adaleti olmayan bir yönetim başka ülkelerde adalet mi dağıtmaktadır? Radikal gazetesi, bunları göremeyecek kadar analiz yeteneğinden yoksun mudur? Üstelik Rusya’nın bu tür oyunlar oynadığı tek ülke Gürcüstan da değildir; Türkiye ile kan bağı bulunan Azerbaycan ve Moldova da Gürcüstan’la aynı kaderi paylaşmaktadır. Eğer Rusya adalet dağıtan bir ülkeyse, son üç yüz yılda işgal ettiği topraklardan çekilmeli, başta 5 milyon nüfuslu Tataristan’a ve 1 milyonun üzerinde nüfusu olan Çeçenistan’a adaletli davranmalıdır. Ayrıca, 19. yüzyılda etnik temizlik uygulayarak Osmanlı topraklarına sürdüğü Kuzey Kafkas halklarının haklarını iade etmelidir. Gürcüstan, kendi sınırları içindeki küçük halklara nasıl davranması gerektiği konusunda tarihsel tecrübelere sahiptir ve Rusya’nın aklına ihtiyacı yoktur. 
        Radikal gazetesi, eğer Türkiye’nin ulusal yayın organıysa, Rusya’nın Kafkasya’da küçük halkları birbirine düşürmek, bölgede barışı ve barışçıl çözümleri engellemek için uyguladığı yöntemleri, propaganda biçimlerini ülkemizin kamuoyuna servis etmemelidir. Türkiye’nin, kendi ulusal çıkarlarını da ön planda tutarak Gürcüstan’la girdiği işbirliğine taş koymamalıdır. Gürcüstan, AB normlarını yerleştirmeye çalışan bir ülkedir ve başta Abhazlar olmak üzere bütün azınlıkların haklarını anayasal güvence altına almaya hazır olduğunu sayısız kez deklare etmiştir. Gürcüler, diasporada ve Gürcüstan’da yaşayan Abhazların ve Osetlerin düşmanı değildir; Moskova yönetiminin ve Radikal gazetesinin aksi çabalarına karşın da düşman olmayacaktır.

-------------------------------------

Radikal Gazetesi'ne Tepkinizi İletmek İçin Tıklayınız..

"TÜRKİYE'DEKİ GÜRCÜLER RADİKAL GAZETESİNİ KINIYORLAR" İçin Tıklayınız...

"Chveneburi.Net Forum" Görüşleriniz İçin Tıklayınız...


İŞTE BÖYLE YAŞADI BİZİM PİROSMANİ
Niko Pirosmani ya da Niko Pirosmanaşvili, pek çok sanatçı gibi, önemi ölümünden sonra anlaşılmış Gürcü halk ressamıdır. Yani eğitim alarak, güzel sanatlar akademisini bitirerek ressam olan kişilerden biri değil. Ama resimleri, insanda farklı bir duyarlık yaratan türden. İçten, basit, hiçbir sanat kaygısı güdülmeden yapılmış. Baktığınızda derin anlamlar aramanız gerekmiyor; açıkça ne olduğunu söyleyen resimler bunlar. Pirosmani, kendi kendini yetiştirmiş biri, resimleri de kendine özgü; onun teknikleriyle hayat bulmuş adeta. Herhangi bir ressamın çalışmalarını onunkine benzetmeniz, onunkiyle karıştırmanız olası değil. İşte böyledir Pirosmani’nin yaptığı resimler; apayrı, bambaşka…
By: admin2

İŞTE BÖYLE YAŞADI BİZİM PİROSMANİ

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Niko Pirosmani ya da Niko Pirosmanaşvili, pek çok sanatçı gibi, önemi ölümünden sonra anlaşılmış Gürcü halk ressamıdır. Yani eğitim alarak, güzel sanatlar akademisini bitirerek ressam olan kişilerden biri değil. Ama resimleri, insanda farklı bir duyarlık yaratan türden. İçten, basit, hiçbir sanat kaygısı güdülmeden yapılmış. Baktığınızda derin anlamlar aramanız gerekmiyor; açıkça ne olduğunu söyleyen resimler bunlar. Pirosmani, kendi kendini yetiştirmiş biri, resimleri de kendine özgü; onun teknikleriyle hayat bulmuş adeta. Herhangi bir ressamın çalışmalarını onunkine benzetmeniz, onunkiyle karıştırmanız olası değil. İşte böyledir Pirosmani’nin yaptığı resimler; apayrı, bambaşka…
        Pirosmani, bir köyde, bağcılık ve şarapçılıkla geçinen annesi ve babası ve iki kız kardeşiyle mutlu bir çocukluk geçirir. Ancak küçük yaşta babasını kaybedince çileli yaşama sürüklenir. Ama bu çileli yaşamın tümü de başkent Tiflis’te geçer. Çocuk yaşlarda, önce evli ablasının, sonra bir iki ailenin yanında kalır. Yetişkin hale gelince, evinde hizmet ettiği dul bir kadına, Elizabet’e âşık olur. Daha sonra Margarita adında Fransız bir şarkıcıya vurulur; varını yoğunu ona adar. Gün gelir Fransız şarkıcı ülkesine döner; Niko’nun yaşamı da bu noktada parçalanır. 
        Erken yaşlardan itibaren sürekli resim yapan Niko, anne ve babasını, kendi mutlu çocukluğunu, âşık olduğu kadınları, hayvanları, yaşadığı eski Tiflis’i, şarap içip kafayı bulduğu eski dükkânları resmeder. Bütün bu resimleri bazen bir şişe şarap, bazen bir öğün yemek karşılığında yaptığı yerde bırakır. Veya resim malzemeleri alır sadece yaptığı resmin karşılığında. Zaten resimlerin çoğunu da Tiflis’in o eski dükkânlarında yapar. Bazen merdiven altlarına sığınıp geçirir geceyi, bazen de bodrum katlarında. Ve giderek sağlığı da bozulur.
        Yaşamının son yıllarına doğru onun sanatının başkalığı ve büyüklüğü fark edilir. Akademi çevresinde yetişmiş Gürcü ressamların topluluğuna kabul edilir. Pirosmani, kısa bir süre onlar arasında kendini mutlu hisseder. Şevkle resimler yapar. Ancak eğitimli kişilerin alaylı tutumuyla karşılaşır ve yüreği, o topluluktan birini bir daha görmemecesine kırılır. Ve eski, çileli yaşamına, bir yandan resim yaparken bir yandan dükkânlarını boyadığı, tabelalarını yazdığı küçük esnafın arasına geri döner. Sonra, bütün bu ağır şartlara Birinci Dünya Savaşı’nın koşulları eklenir. Hayatın ağır yükü iyice çöker Pirosmani’nin üstüne, ağır mı ağırdır yaşam onun için. Son yaşadığı yerde, bir bodrumdaki odada yakalar onu ağır hastalık. Birkaç gün hiç ortalarda gözükmez, komşular merak edip bulur sonunda onu. Ölüm döşeğindedir, hastaneye kaldırırlar. Ama boşuna, o çoktan veda etmiştir hayata, resme ve aşklarına; hastaneye varır varmaz da ölür. Yıl 1918’dir. Pirosmani’nin ölüm yılı…
        Ve ölümünden sonra Pirosmani, dünyanın en özgün ressamları arasında sayılır. Üstüne filmler çekilir, adına müze bölümü açılır. Ruslar, kendi ressamlarıymış gibi tanıtmaya bile kalkışır onu dünyaya. Ama Pirosmani, yaptığı resimlerle, kalender ve çileli yaşamıyla, aşklarıyla tipik bir Gürcüdür; bir Gürcü gibi yaşar ve bir Gürcü gibi ölür.

*

[Daha fazla bilgi ve resim için http://www.konapedia.com/index.php?title=Niko_Pirosmani]

 


“TAV” İLE “TRAK” ARASINDA NE FARK VAR?
Galeri işleten bir dostumuzun eserlerini sattığı sanatçılar arasında Gürcüler de vardır. Bir gün, bu sanatçılardan biri, pazardan veya mağazadan ihtiyacı olan bir şeyi satın almak istediğini söyler. Ne var ki bu dostumuzun Gürcüce’si yetersiz kalır ve konuğunun adını söylediği şeyin ne olduğunu anlayamaz. Devreye jest ve mimikler de girince, galerici dostumuz tarif edilen şeyi anladığına karar verir. Hemen annesine telefon eder ve sorar: “Yorganın Gürcüce adı neydi anne?” Bunu neden sorduğunu da annesine çıtlatır haliyle. Kadıncağız, hayatında ilk kez “tercümanlık” yapacaktır. Heyecanlı biçimde hemen yanıt verir: “Yorgani”.
By: admin2

“TAV” İLE “TRAK” ARASINDA NE FARK VAR?

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Galeri işleten bir dostumuzun eserlerini sattığı sanatçılar arasında Gürcüler de vardır. Bir gün, bu sanatçılardan biri, pazardan veya mağazadan ihtiyacı olan bir şeyi satın almak istediğini söyler. Ne var ki bu dostumuzun Gürcüce’si yetersiz kalır ve konuğunun adını söylediği şeyin ne olduğunu anlayamaz. Devreye jest ve mimikler de girince, galerici dostumuz tarif edilen şeyi anladığına karar verir. Hemen annesine telefon eder ve sorar: “Yorganın Gürcüce adı neydi anne?” Bunu neden sorduğunu da annesine çıtlatır haliyle. Kadıncağız, hayatında ilk kez “tercümanlık” yapacaktır. Heyecanlı biçimde hemen yanıt verir: “Yorgani”. 
        Eski Anadolu tarihiyle ilgili yazılar yazan biri, bir Internet sitesinin ricası üzerine Artvin yöresi tarihiyle ilgili bir yazıyı kaleme alır. Milattan önceki dönemi anlatırken, tarih gereği Hattuşili, Murşili, Argişti, Ardini, Asur-nirani, Tikulti gibi adlardan söz eder. Artvin yöresi sitelerinden olan bu site, yazıyı elden geçirilmiş olarak yazarına geri yollar, yapılan değişikliklerin onayını almak amacıyla. Yazar metindeki adların Hattuşil, Murşil, Argişt, Ardin, Asur-niran, Tikult olarak değiştirildiğini görür ve afallamış halde bu değişiklikleri neden yaptıklarını sorar. Aldığı yanıt şöyledir: -Valla abi, Gürcüce adları “i”siz yazıyoruz. 
        Gürcüce’nin konuşulduğu coğrafya, doğudan Karadeniz’e komşudur ve haliyle mizahla da iç içe yaşar. Ancak kendi coğrafyası içinde sözcüklerin sonundaki “i” harfi bir mizah unsuru olmamış ve dilbilimsel anlam dışında bir içerik de üstlenmemiştir. Kendi coğrafyasında, gündelik yaşamda kimsenin “i” harfine aldırdığı filan da yoktur. Ama Gürcüce’nin Türkçe ile iç içe geçtiği topraklarda “i” harfi biraz mizahi bir karaktere de sahip olmuştur. Bu topraklarda yaşayıp dillerini öğrenemeyen ya da unutan Gürcüler, “Herhangi bir Türkçe kelimenin sonuna “i” harfi ekle, al sana Gürcüce” derler. Öte yandan “i” harfi, Sovyetler Birliği yerine Gürcistan’ın komşumuz olmasından sonra başımıza açılan dertlerden biri haline gelmiş, özel bir anlam kazanmış, üstelik Internet sitelerinde üzerine sayfalarca yazılar yazılmıştır. Artık “i” harfi, ihtiyaçları olduğunda annelerine bile telefon etmeyen kişilere göre, semboller ve örtük anlamlar yüklenmiş bir harftir. Gürcü dilinin Türk diliyle iç içe geçtiği coğrafyada bu mesele, -Gürcüce bir kelimeyi “i”li mi yoksa “i”siz mi yazıyorsun, söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim- muhabbetine dönüşmüştür. 
        Bu mesele, Gürcüce’yi “köylü dili” sananlar açısından cahili bir meseledir. Bu “cahil aklam”ın yazdıklarından hareketle, “i” harfinin, Gürcüce’de bazı sözcüklerin sonuna keyfi biçimde getirilen bir harf ya da ek olduğu sonucuna bile varılabilir. Sonunda “i” harfi bulunan kelimelerin, bu harfin dışında kalan kısmının, dilbilgisi açısından “gövde” veya “kök” olduğu bile yazılıyor. Muhtemelen bu kişiler, Gürcüce’nin öneklerle de kelime türeten ve dilbilgisi son derece karmaşık bir dil olduğundan habersiz, bu değerlendirmelerle kendilerini haklı da sanıyorlar. Bu mesele, her şeyden önce, Gürcüce’yi “köylü dili” sananlar için bu nedenle cahili bir meseledir. Bir konuda “ahkam kesme”den önce “muhkem durmak” gerektiğini de bilmiyorlar. Burada Gürcüce’nin dilbilgisinden uzun uzadıya söz edecek değilim, ancak merak ediyorum, aralarında Gürcüce sayı saymayı bilenler varsa, nasıl sayıyorlar acaba? Şöyle mi: Ert, or, sam, oth, hut, ekvs, şvid… at. Bilmeyenler için ben burada, nasıl sayıldığını yazayım. Erti ori, sami, othi, huti, ekvsi, şvidi… ati. Sekiz (rva) ve dokuz (tshra) sayıları “i” harfiyle bitmiyor, ancak “Macahela” ve benzeri sözcüklerde “a” harfini gereksiz bulanlar açısından bakıldığında Gürcüce sekiz ve dokuz sayılarının nasıl sayılacağını varın siz düşünün. 
        Bir başka dildeki adları ve kelimeleri, kişinin kendi dilinde nasıl yazması gerektiği, katı kurallarla belirlenmiş değildir. Ama yaygın olarak kullanılan ve kabul gören kurallar vardır. Latin alfabesi kullanan dillerdeki özel adlar ve sözcükler, Türkçe’de, özgün dildeki gibi yazılır. Latin alfabesi kullanmayan dillerin sözcükleri ise okunduğu gibi. Bu, Türkçe’de kabul görmüş bir eğilimdir. Bir Rus soyadı olarak Şostakoviç yazarsınız, ama söz konusu kişi bu arada kazara ABD’ye sığınırsa Türkçe yazım açısından bu soyadı Shostakovich olur. Öte yandan, lise çağlarından da anımsadığımız iki ünlü Batılıyı Monteskiyö ve Şekspir yazmaya kalkıştığınızda, sanırım örtük işaretler vermeye çalıştığınızı düşünmez hiç kimse. En fazla tebessümle karşılanırsınız; belki biraz da alaya alınırsınız. Ancak bu topraklarda Osmanlıca yazıldığı vakitler, bu adları eğer Shakespeare ve Montesquieu biçiminde yazmanız mümkün olsaydı, o zaman tebessümle karşılanırdınız. Çünkü, Osmanlıca dediğimiz Arap harfli Türkçe’de, Latin harfli dillerdeki adlar da okunduğu gibi yazılıyordu. Bir bakıma “Cahiliye” dönemi yani.
        Peki, Gürcüce adların ve sözcüklerin Türkçe’de nasıl yazılacağına nasıl karar vereceğiz. Hiç kuşkusuz her şeyden önce, siyasi ve ideolojik yaklaşımdan bağımsız bir anlayışla. Zaten Türkçe’nin, yukarıda da söylediğim gibi, Latin harfleri kullanmayan dilleri nasıl kabul edeceği eğilimi mevcuttur ve temel yaklaşım okunduğu gibi yazmaktır. Bu arada, Gürcü dilini ve dilbilgisini yarım yamalak bilenlerin ileri sürdüğü bir noktaya değinmeden de edemeyeceğim. Gürcüce’de “i” aynı zamanda bir durum ekidir ve yalın durumda bulunur; ama bu da sonunda bu harfin bulunduğu sözcükler için geçerlidir. Bir kelimenin başka ad durumları söz konusu olduğunda bu ekin yerini başka ekler alır. Ancak biz, Türkçe’de sadece yalın durumdaki Gürcüce sözcükleri yazıyoruz ve başka ad durumlarındaki halini yazmamız gerekmiyor (eğer dilbilgisi öğretmiyorsak). O zaman, yalın durumdaki Gürcüce sözcüklerin, bundan dolayı da “i” eki olmadan yazılması gerektiği savı “laf ü güzaf”tan ibarettir ve bu kılıf, çalınmış minareye uymuyor. Zaten bu meseledeki asıl mesele, komşu ulusun diliyle, kültürüyle barışık olmayan, öte yandan kendi kökleriyle ve geçmişiyle bağ kuramayan ama köklerini ve geçmişini açıkça inkâr da edemeyen kişilere özgü “hâlet-i ruhiyye”nin, kendisi yerine masum “i” harfiyle hesaplaşmasıdır. Ancak asıl hesaplaşmanın yapılması gereken yer vicdan tahtasıdır, “i” harfi değil.
       Yazımı gene bir anekdotla bitirmek istiyorum. Buralı iki Gürcü genç oturmuş bu “i” meselesini tartışıyorlar. Benim bu yazıda yaptığım gibi, biri diğerine, bu “i”siz yazma meselesinin saçma sapan bir konu olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bakıyor ki karşısındaki, kendisi ne anlatırsa anlatsın fikr-i sabit halde karşı çıkıyor, sinirlenip kelimeleri karşısındakinin savunduğu biçimde telaffuz ederek soruyor. -Peki diyor, “tav” ile “trak” arasında ne fark var? Fikr-i sabit yapıştırıyor cevabı: -İkisi de “i”siz yazılır.


 


İKİ TROYA: ATLARIN VE SANDIKLARIN HİKAYESİ
Troya Atı örneği bize, savaşların yalnızca askeri güçle kazanılamayacağını gösterir; zafere giden yolda zekâ, hile ve kurnazlık da gereklidir. Benim burada “Troya” dediğim bir başka kentin ele geçirilişinde de bunları görüyoruz. 
Yazımın başlığındaki iki Troya’dan ilki, bildiğiniz Troya, Batı Anadolu’da ve Ege Deniz’i kıyısında. İkincisi, bilmediğiniz “Troya”, Kafkasya’da ve Hazar Denizi kıyısında.
Batı Anadolu’daki Troya’nın düşüşüne yol açan bardağı taşıran son damla, Paris’in, Menelaos’un güzel karısı Helena’yı baştan çıkarması ve Troya’ya kaçırmasıyla ilişkilidir.
By: admin2

İKİ TROYA: ATLARIN VE SANDIKLARIN HİKÂYESİ

FAHRETTİN ÇİLOĞLU


        Troya Atı örneği bize, savaşların yalnızca askeri güçle kazanılamayacağını gösterir; zafere giden yolda zekâ, hile ve kurnazlık da gereklidir. Benim burada “Troya” dediğim bir başka kentin ele geçirilişinde de bunları görüyoruz. 
        Yazımın başlığındaki iki Troya’dan ilki, bildiğiniz Troya, Batı Anadolu’da ve Ege Deniz’i kıyısında. İkincisi, bilmediğiniz “Troya”, Kafkasya’da ve Hazar Denizi kıyısında.
        Batı Anadolu’daki Troya’nın düşüşüne yol açan bardağı taşıran son damla, Paris’in, Menelaos’un güzel karısı Helena’yı baştan çıkarması ve Troya’ya kaçırmasıyla ilişkilidir. Birlik olan Yunan halkları, denizyoluyla Troya’ya ulaşır, kenti kuşatır, ama hiçbir sonuç alamazlar. Sonunda iş hileye kalır. Zekicedir bu hile. Yunanlılar tahta bir atı, bir armağanmış gibi kentin aşılamayan surlarının içine sokmayı başarırlar. Gecenin bir saatinde Troya Atı’ndan çıkan kırk savaşçının yaptığı ilk iş, Troya kentinin aşılamayan kapısını açmak olur. Yunanlı savaşçılar kente girer, herkesi öldürür, her şeyi yakıp yıkarlar. Troya, kanlı biçimde düşer.
Derbent

Derbent

        İkinci “Troya”nın düşüşüne yol açan bardağı taşıran son damla ise, bir Gürcü tüccarın soyulmasıyla ilişkilidir. Gürcü tüccar, “Kafkas Troyası”na mallarını satmaya giderken soyulunca, kentin hakimi Lezgi beyinin huzuruna çıkar. Uğradığı haksızlığın giderilmesini ister. Lezgi beyi tüccara nereli olduğunu sorar,tüccar Gürcü olduğunu söyler. “Madem öyle,” der Lezgi beyi, “git, kralın Davit’in ayaklarına kapan ve kendisinden hakkını korumasını iste.” Tüccar, “eğer Davit’e söylersem, bu senin için hiç de iyi olmaz,” diye karşılık verir. Lezgi beyi, surlarının ve kentinin kapısının sağlamlığından öylesin emindir ki, alaylı biçimde “Neden,” der, “yoksa kralın gelip kentimin kapısını mı söker?”
        Tüccar, Kral Davit’e gider ve her şeyi anlatır. Davit, küçümsenmiş olmaktan dolayı öfkelenir ve “Kafkas Troyası”nı almaya karar verir. Bin at getirtir, sahici, tahtadan olmayan ve her birine, içinde birer iyi savaşçının bulunduğu ikişer sandık yükletir. At başına birer savaşçıyı da tüccar kılığına sokar ve kervan, Hazar Denizi kıyısındaki kentin kapısına dayanır. Bu ikinci “Troya”yı almaya gidenler de, diğerinde olduğu gibi batından giderler; kentin kapısı da gene batıdadır. Ama kullanılan yol denizyolu değil karayoludur. Bin atlı tüccara, yeni mallar getirdiklerini sanarak hemen kapı açılır ve böylece üç bin savaşçı kente girer. Gecenin bir saatinde silahlı savaşçılar sandıklardan çıkar ve ilk iş olarak kentin, Lezgi beyinin sağlamlığından hiç kuşku duymadığı kapısını açarlar. Kral Davit kenti ele geçirir ve Lezgi beyini tutsak alır. “Kafkas Troya”sı kansız biçimde düşer.
        Kral Davit, kentin demir kapısını söktürür ve bizzat Lezgilere taşıtarak Gürcüstan’nın Gelati kentine götürür. Ama bir süre sonra Lezgi beyini bağışlar ve serbest bırakır. Lezgi beyi, “Madem bu kadar iyilik yaptın bana, yerleşmem için, bir öküz derisi kadar bir de yer ver,” der. Kral Davit kabul eder bunu. Lezgi beyi bir öküz derisi getirtir, onu ince şeritler halinde keser ve birbirine ekler. Sonunda “Kafkas Troyası”nın etrafını çevreleyecek uzunlukta bir ipe sahip olur. Kral Davit, bu hile, kurnazlık ve zekâ karşısında söyleyecek söz bulamaz, Lezgi beyi kentine yeniden sahip olur.
        İşte, iki Troya’nın hikâyesi böyledir. Bunlardan biri bugün yerinde yeller esen bir kent. Diğeri hâlâ ayakta duran Derbent.


GÖZYAŞI YOLU
Tarih kitapları, insanoğlunun barbarlığını anlatan sayfalarla dolu olmalı aslında; ama gelin görün ki anlatılanlar neredeyse sadece kahramanlıklar. Nedense, kahramanlıkların göğsümüzü kabarttığı kadar etki yapmıyor trajediler yüreğimizde. Doğu’dan Cengiz Han, Batı’dan Büyük İskender, adeta dünyayı ele geçiriyorlar ve insanlık tarihi de sanki onlarla yüceliyor. O kadar ki, şu veya bu olarak onları kimseye kaptırmıyoruz. Gerilerde kalan zaman dilimi içinde Roma İmparatorluğu dünyaya hükmediyor, Araplar Kuzey Afrika boyunca İspanya’ya kadar ilerliyor, Ruslar Kafkasya’yı aşıp daha aşağılara iniyor; Avrupalılar Amerika’yı keşfediyor veya fethediyor, Osmanlılar dünyanın en büyük imparatorluklardan birini kuruyor. Ve biz bu sırada, bu fetihler sırasında ne kadar insanın öldüğünü bilmiyoruz bile. Ne kadar insan acı çekmiştir, ne kadar insan doğduğuna pişman olmuştur, hiçbir fikrimiz yok.
By: admin2

GÖZYAŞI YOLU

FAHRETTİN ÇİLOĞLU


        Tarih kitapları, insanoğlunun barbarlığını anlatan sayfalarla dolu olmalı aslında; ama gelin görün ki anlatılanlar neredeyse sadece kahramanlıklar. Nedense, kahramanlıkların göğsümüzü kabarttığı kadar etki yapmıyor trajediler yüreğimizde. Doğu’dan Cengiz Han, Batı’dan Büyük İskender, adeta dünyayı ele geçiriyorlar ve insanlık tarihi de sanki onlarla yüceliyor. O kadar ki, şu veya bu olarak onları kimseye kaptırmıyoruz. Gerilerde kalan zaman dilimi içinde Roma İmparatorluğu dünyaya hükmediyor, Araplar Kuzey Afrika boyunca İspanya’ya kadar ilerliyor, Ruslar Kafkasya’yı aşıp daha aşağılara iniyor; Avrupalılar Amerika’yı keşfediyor veya fethediyor, Osmanlılar dünyanın en büyük imparatorluklardan birini kuruyor. Ve biz bu sırada, bu fetihler sırasında ne kadar insanın öldüğünü bilmiyoruz bile. Ne kadar insan acı çekmiştir, ne kadar insan doğduğuna pişman olmuştur, hiçbir fikrimiz yok. Acı, geçen zamanla birlikte yok oluyor anlaşılan, geriye kahramanlıklar kalıyor ve bizler, aslında o acıyı çekenlerin torunlarının torunları olarak da, bu kahramanlıklarla övünüp duruyoruz yalnızca.
        Dünyada sayısız örneği var, ama bizim en yakından bildiğimiz örnekleri anımsayalım istiyorum. Ruslar Kuzey Kafkasya’yı ele geçirince, genel olarak Çerkesler diye adlandırdığımız Kuzey Kafkas halklarının büyük bölümü topraklarından sürülüyor. Bu sürgün insanlar, Osmanlı topraklarına dağıtılarak yerleştiriliyorlar. Geride bıraktıkları evlerini, tarlalarını, elleriyle diktikleri ağaçları, kendilerini her zaman evinde hissettikleri toprakları bir daha göremeden bu dünyadan da göçüp gidiyorlar. Ruslar sonra Kafkas Dağlarının güneyine iniyor ve bu kez de Müslüman Gürcüler, tıpkı Çerkesler gibi Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kalıyorlar. Benzer göçler Balkanlar’dan oluyor, gene Osmanlı topraklarına. Sonra Birinci Dünya Savaşı başlıyor ve sürgünün ne olduğu çok iyi bilen Osmanlı yönetimi birkaç yüz bin Ermeni’yi, şimdi bizim yaşadığımız topraklardan sürüyor. Bunun adına da Tehcir deniyor. Sonra İkinci Dünya Savaşı’nda, savaşın hüküm sürdüğü topraklarda zorunlu yer değiştirmelerin yanı sıra, Sovyetler Birliği sınırları içinde bir yerden başka bir yere topluca sürülen halklar var. Ve hepimizin tanıklık ettiği yeni zorunlu göçler… Eski Yugoslav topraklarındaki savaşlarda on binlerce insan yer değiştirmek zorunda kalıyor. Azerbaycan kendi topraklarındaki Ermenileri, Ermenistan da Azerileri sürgün ediyorlar. Abhazya’da 250 bin Gürcü evlerinden ediliyor; üstelik kendi ülkeleri sınırları içinde. Ne var ki, bu sürgünlerin hiçbirinin, trajedinin boyutunu anlatacak bir adı bile yok. 
        Maceraya susamış Avrupalılar ora seni bura benim deyip dünyada soyup soğana çevirmedikleri yer bırakmıyorlar. Gidip Kuzey Amerika’da, bugün dünyanın tek süper gücü dediğimiz ABD’yi kuruyorlar. ABD’liler, Kızılderili dediğimiz yerli halka etmediklerini bırakmıyorlar. Pek çok kabileden oluşan bu Yerlilerin soyunu kurutuyorlar adeta ve sonra da geriye kalan bir avuç Kızılderili’yi koruma altına alıyorlar. Amerikan yönetimi 1830 yılında bir tür zorla göç uyguluyor bu Yerlilere. Nedense sürgüncüler bir de yasa çıkarıyor sürgünden önce, her şey kanuna uygun hale geliyor herhalde böylece. Amerikan yönetimi de böyle yapıyor. Yer Değiştirme Yasası (bunu Tehcir Kanunu diye de okuyabilirisiniz) diye bir yasa çıkarıyor o tarihte. Tabii ki yeri değiştirilecek olanlar Kızılderililer. Yer değiştirme biçimi de şöyle uygulanıyor: Sonbaharda başlatılıyor ve kış boyunca sürüyor. Önceden hiçbir düzenleme yapılmıyor ve önlem alınmıyor. Askerlerin nezaretinde yapılan yürüyüş boyunca hep gıda sıkıntısı çekiliyor. Askerler, hastaların ve yürümekten bitkin düşenlerin dinlenmesine bile izin vermiyor ve bu yürüyüş tam 116 gün boyunca aralıksız sürüyor. Ve binlerce insan yaşamını yitiriyor.
        İşte, ABD’deki bu sürgünün adı “Gözyaşı Yolu” ve bu ad bence, bütün sürgünlerin trajedisini, tek başına anlatmaya yetiyor.

 


KIPÇAKLAR VE “SON KIPÇAKLAR”…
Bir miktar tarih kitabı, ansiklopedi karıştırırsanız, bir zamanlar Aral Denizi ile Karadeniz’in kuzeyinde geniş bira alana uzanan ve Deşt-i Kıpçak denilen topraklarda yaşayan Kıpçakların tarih sahnesinden silindiğini, onlardan geriye yalnızca Codex Cumanicus adlı bir sözlük ve metin derlemesinin kaldığını okursunuz. Eğer kafanız “codex” ve “Cumanicus” sözcüklerine takılırsa, o zaman biraz daha sözlük taraması yapar, bu sözcüklerin Latince olduğunu, “codex”in kodeks, “Cumanicus” Kumanca ve Kumanlarla ilgili olduğunu öğrenirsiniz. Sonra Kumanları merak ederseniz; o zaman da Kıpçaklar dediğimiz topluluğun aslında bir konfederasyon olduğu, içinde değişik boyların bulunduğu bilgisine ulaşırsınız.
By: admin2

KIPÇAKLAR VE “SON KIPÇAKLAR”…
 

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Bir miktar tarih kitabı, ansiklopedi karıştırırsanız, bir zamanlar Aral Denizi ile Karadeniz’in kuzeyinde geniş bira alana uzanan ve Deşt-i Kıpçak denilen topraklarda yaşayan Kıpçakların tarih sahnesinden silindiğini, onlardan geriye yalnızca Codex Cumanicus adlı bir sözlük ve metin derlemesinin kaldığını okursunuz. Eğer kafanız “codex” ve “Cumanicus” sözcüklerine takılırsa, o zaman biraz daha sözlük taraması yapar, bu sözcüklerin Latince olduğunu, “codex”in kodeks, “Cumanicus” Kumanca ve Kumanlarla ilgili olduğunu öğrenirsiniz. Sonra Kumanları merak ederseniz; o zaman da Kıpçaklar dediğimiz topluluğun aslında bir konfederasyon olduğu, içinde değişik boyların bulunduğu bilgisine ulaşırsınız. Biraz kafanız karışır gibi olur, ama olsun, zaten tarih biraz kafa karıştırıcı bir sosyal bilim dalıdır. 
        Codex Cumanicus’un ne olduğunu biraz daha netleştirmek için, ulaştığınız düzgün kaynakların sayfalarını biraz daha çevirirsiniz. Bu yapıtın birinci bölümünde Latince-Farsça-Kumanca sözlüğün bulunduğunu okursunuz. İkinci bölümde Kumanca-Almanca bir sözlüğün olduğu, metinlerin Latin, Got ve Yunan alfabesiyle yazıldığı bilgisine de ulaşırsınız. Sonra, Kumanca Hıristiyan duaları, vaazlar, ilahiler de vardır Codex Cumanicus‘ta. Bunun tek nüsha bir eser olduğunu ve Venedik’te San Marco Kütüphanesi’nde saklandığını öğrenirsiniz. Yazılış tarihi 1303’tür bu tek nüsha eserin. Sonra kafanıza bir soru daha takılır. Bir Türk boyu olan Kumanlar, 14. yüzyılda Hıristiyan mıydı, diye. Bunun sizin için bir önemi varsa, biraz daha okur, öğrenirsiniz. Ama bu soruyu kendinize sormayabilirsiniz de.
        Tarihin, bu ilginç sayfalarından çıkıp günümüze, Kumanlara göre daha yaygın kullanıma sahip Kıpçaklara dönerseniz, 13. yüzyılın ilk çeyreğindeki Moğol istilaları sırasında Kıpçakların büyük bölümünün Macaristan, Bulgaristan, Rusya, Gürcüstan, Suriye ve Mısır’a dağılarak zamanla yerli halk arasında eridiğini öğrenirsiniz. Kalan bölümünün, aynı topraklarda Moğolların kurduğu Altın Orda Devleti içinde kaldıklarını görürsünüz. 
        Tarihin dışına çıkarsanız, günümüzde de geçmişleri Kıpçaklara dayananların olduğunu sağda solda okursunuz. Kıpçakların soyundan geldiğini ileri süren bu “Son Kıpçaklar”ı, tarihin ciddiyeti içinde anlamanız mümkün olmayabilir. Çünkü Kıpçakların soyunun, neden sadece Gürcüstan’ın güneybatı kesiminde sürdüğü, ama başka yerlerde sürmediği size çok anlaşılır gelmeyebilir. Muhtemelen, Kıpçakların soyunun kendileriyle sürdüğünü iddia eden “Son Kıpçaklar”, ince bir mizah ürünüdür. “Son Kıpçaklar”ın en başta gelen özelliği de mizahı sevmeleridir. Gelin, biz de bu mizahın hakkını verelim. 
        “Son Kıpçaklar”, Acara değil Acaristan demeyi severler, ama aralarında “Muslim Georgia” diyenlerine de rastlanır. Örneğin Acara’ya gidip fotoğraflar çeker ve yazdıkları yazıya da, “Ajara: Muslim Georgia” derler. Henüz İngilizce Acaristan yazmayı öğrenememişlerdir. “Son Kıpçaklar”, bazı yer adlarının, sonuna –i getirilerek yazılmasından hoşlanmazlar. Henüz “Muslim” olmamış Georgia’nın doğusundaki bir kentin adının bile nasıl yazılması gerektiğini bu “Son Kıpçaklar”a sormanız gerekir. Kazara Telavi yazmışsanız, –i harfini atar, bu kentin adının Telav olduğunu anında size bildirirler. Buranın, bir zamanlar “tel” ile çevirili bir “av” sahası olduğunu belirtip, kelimenin hemen etimolojisini de yaparlar. “Son Kıpçaklar”, Gürcistan yerine Gürcüstan yazanlara da kızarlar, ama sadece kızarlar. Gürcistan içindeki sözcüğün Gürci olduğunu ve bunun da yanlış olduğunu, 1950’lerden önce resmi yayınlarda bile Gürcüstan yazıldığını duymak istemezler.
        “Son Kıpçaklar”, Kıpçakça’da olmayan bazı kelimeleri de kullanırlar. Gamarcoba derler, lamazi, simindi, gogo, kali. Kendilerine Gürcü dedikleri anlara da rastlanır, çünkü “Kıpçak” demeye dillerini bir türlü alıştıramamışlardır. Öte yandan lamazi, simindi, kali gibi kelimelerden –i harfini atmayı henüz akıl edememişlerdir. Artvin yöresindeki kiliselerin ve manastırların, Kıpçaklar tarafından yapıldığını ileri sürmek yerine, oralarda kilise-manastır benzeri yapıların olmadığını söylerler. İçlerinde dilleri sürçüp biz Gürcüyüz diyenler, anında lafı çevirip köklerini ilk insan Adem’e dayandırırlar. Köklerini bazen Nuh’a kadar uzatmakla yetinenler de vardır. Nuh zamanında Tufan olduğu için, sonra kökler karışmıştır, onun için kökenlerinin ne olduğunu tam olarak bilemezler. Neden sadece “Son Kıpçaklar”ın yaşadığı yerlerdeki insanların köklerinin karışıp, mesela Araplarınkinin neden karışmadığını kendilerine sormazlar. Acara’da Hüseyin adını taşıyan herkesin Türk olduğunu söylerler, ama Arabistan’daki Hüseyin’lerin neden Türk olmadığını açıklayamazlar. 
        “Son Kıpçaklar”, ailelerinde Kıpçak adını hiç duymamışlardır ve Codex Cumanicus’tan tek bir kelime bile okumamışlardır.

 


TARİHİ YENİDEN YAZMAK, NE İŞE YARAR?
Bir kelimenin peşine düşmüş İnternet ortamında dolaşırken, kendimi Dünya Abaza Birliği sitesinde (www.abhazbirligi.com) buldum. Burada, Abhazya hakkındaki kısa bilgiler dikkatimi çekti. Bu bilgilerin, sonradan yaratılmaya çalışılan bir ulus devletin inşası sürecinde başvurulan yöntemlerle kaleme alındığı açıkça görülüyor. Bu yöntemin başta gelen özelliği, şanlı ve köklü bir tarih kurgulamaktır. Bu türden bir tarihe, önce devlet inşası projesinin sahipleri kendileri inanır, sonra halkı inandırmaya çalışırlar. Başkalarının da bu tarihe inanmasını ve bunun kendilerinin gerçek tarihi olduğunu kabul etmesini beklerler; ama başlangıçta bunu çok önemli saymazlar.
By: admin2

TARİHİ YENİDEN YAZMAK, NE İŞE YARAR?

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Bir kelimenin peşine düşmüş İnternet ortamında dolaşırken, kendimi Dünya Abaza Birliği sitesinde (www.abhazbirligi.com) buldum. Burada, Abhazya hakkındaki kısa bilgiler dikkatimi çekti. Bu bilgilerin, sonradan yaratılmaya çalışılan bir ulus devletin inşası sürecinde başvurulan yöntemlerle kaleme alındığı açıkça görülüyor. Bu yöntemin başta gelen özelliği, şanlı ve köklü bir tarih kurgulamaktır. Bu türden bir tarihe, önce devlet inşası projesinin sahipleri kendileri inanır, sonra halkı inandırmaya çalışırlar. Başkalarının da bu tarihe inanmasını ve bunun kendilerinin gerçek tarihi olduğunu kabul etmesini beklerler; ama başlangıçta bunu çok önemli saymazlar. Bu tür bir tarih kurgulamada kullanılan dil, kesin ve ödünsüz bir dildir. Bilimsel tarih yazıcılığı, tarihi farklı argümanlar üzerinde kurarken, böylesi tarih yazanlar, kesin doğruları söylüyormuş gibi bir dil kullanırlar. Ve öyle bir atmosfer yaratırlar ki, yazdıklarının aksini söyleyenler, eğer o halktan biriyse vatan haini, dışarıdan biriyse düşman gibi görünür. 
        Şimdi bu web sitesinde, “Tarihsel Kimlik” adı altında verilen saptamaya bakalım: “Arkeolojik ve antropolojik bulgular, Abhazya’nın otohton halkı Abhazların uygarlık tarihinin 5 bin yıl gerilere uzandığını gösteriyor.” 
        Yukarıda söylediğim tam da bu. Burada öyle bir geçmiş yaratılmış ki, o topraklarda Abhazlardan daha eski bir halkın bulunması mümkün değil. Abhazlar, bölgenin en eski halkı ve o toprakların da kadim sahibi olarak gösteriliyor. Zaten baştan amaçlanan da bu. Peki, Abhazya ve Abhazlar için durum gerçekten böyle olabilir mi? Eğer bu bölge, Mısır, Peru ve Kamboçya gibi piramitlerden tutun da kral mezarlarına kadar, pek çok tarihsel kalıntıyı barındırmıyorsa, bunu söylemek mümkün değil. Abhazların, gün ışığına çıkmış antik bir tarihi yok ve hele beş bin yıllık tarihi hiç yok. Sümer, Hitit, Mısır gibi devletlerin veya ülkelerin beş bin yıllık tarihinden söz ederken, dünyanın gerçekten en eski yazılı buluntularından da söz ediyoruz. Bu noktada, çiviyazısı tabletler ve yazıtlar bize önemli bilgiler aktarıyor. Eğer Abhazya’da böyle köklü bir tarihsel geçmiş varsa bile, biz henüz bunu bilmiyoruz. Çünkü bunun kanıtları olarak ortaya çıkarılmış yazılı buluntular mevcut değil. Ayrıca, burada ortaya çıkacak tarihsel buluntuların, kendilerini “Apsua” olarak adlandıran Abhazlara ait olduğunu kanıtlamak da öyle kolay değil. Çünkü yazılı bir geleneği olmayan bir toplumun tarihsel geçmişini aydınlatmak hiçbir zaman mümkün olmayabilir. Yani bir halk, beş bin yıllık tarihe hiçbir zaman sahip olamayabilir. Bu sadece küçük halklar için geçerli değil, örneğin Rusların tarihi de böyledir ve bu da doğal bir durumdur.
        Yeniden web sitesine dönüp, “Etnik Kimlik” başlığı altında aktarılan bilgelere göz atalım: “Abask ve Apsil halklarının bileşiminden meydana gelen Abhazlar, ülkelerine ‘Apsnı’ kendilerine de ‘Apsua’ diyorlar.”
        Buradaki en ilginç saptama, iki halkın birleşip tek halk meydana getirdiği saptamasıdır. Oysa, tarihte tam da bunun tersi olduğunu gösteren bilimsel veriler vardır. Gerek birbirine yakın halkların, gerekse dillerin, eski bir halktan veya dilden geldiği kabul edilir. Peki, bu web sitesinde neden bu sav ileri sürülmüştür? Çünkü, Abhazya’nın en eski halklarının Abazglar ve Apşiller olduğu yazılı kaynaklardan bilinmektedir. Burada, kurgulanan bu tarihle, Abhazların geçmişinin, o bölgenin en eski halklarına dayandırılması amaçlanmıştır. Oysa Abhazlar, bir Kuzey Kafkas halkıdır. Kuzey Kafkasya’da, Rusya sınırları içinde yaşayan Abazaların konuştuğu Abazaca ile Abhazca, etnologları ve dilbilimcileri, Abhaz ve Abazaların muhtemelen tek bir halktan geldiğine inandıracak kadar yakın dillerdir. Ve dolayısıyla, bu saptamadan hareketle, bir Kuzey Kafkas halkı olan Abhazlar, büyük bir olasılıkla bugünkü Abhazya’ya sonradan gelip yerleşmişlerdir. Abhazya’nın adı, Abazglardan gelmektedir; Apsualar ise, daha sonra bölgenin adından dolayı Abhaz olarak adlandırılmıştır. Bu güçlü bir tezdir ve kurgu tarih yazanları rahatsız eden de budur. Abhazların, Abazg ve Apşil halklarının bileşiminden meydana geldiği tezi bundan dolayı ileri sürülmektedir. Kuzey Kafkasya’dan göçler bilinen bir gerçektir. Osetlerin güneye göçü de böyledir. Bu göçlerin temel nedeni, öncelikle savaşlar ve Kuzey Kafkas halklarının maruz kaldığı kıyım, biraz da sosyal ve ekonomik şartlar olmuştur. Son 15 yılda Çeçenlerin Gürcüstan’a göçü de benzer bir olgudur ve göç eden Çeçenler, tam da Çeçenya’nın güneyine düşecek yerlere yerleşmişlerdir.
        Bu kurgulanmış tarih tezini okumaya, “Siyasal Kimlik” başlığındaki bilgelerle devam edelim: “Abhazlar M.S. 730'da kurulan ve yüzyıllarca Karadeniz’in en güçlü devletlerinden biri olarak yaşayan Abhazya Krallığı'ndan beri, tarih sahnesinde devlet ve siyasi yapılanmasına sahip bir halk olarak varlıklarını sürdürdüler.”
        Burada dikkat çekici ilk nokta, ulusal devlet inşası sürecinde başvurulan yöntem dediğim yaklaşımdır gene. Abhazya Krallığı’nın Karadeniz kıyısında yüzyıllarca güçlü bir devlet olduğunu ileri sürmek, efsanevi tarih yaratmaktan başka bir şey değil. Halk arasında böyle efsanelere sıkça rastlanır, örneğin benim de zaman zaman yazdığım Kraliçe Tamar hakkındaki söylencesel tarih buna iyi bir örnektir. Üstelik, Kraliçe Tamar, gerçekten de bölgenin en güçlü devletini kurmuş bir hükümdardır, ama onun kurduğu bu küçük imparatorluk da yüzyıl bile varlığını koruyamamıştır. Peki, bu web sitesinde yapılan nedir? Ulusal devlet inşa sürecinin ihtiyacı varsayılan, şanlı bir tarih kurgulamak ve halkı buna inandırmaktır. Abhazya Krallığı’yla ilgili daha ilginç nokta ise, bu krallığın etnik Abhaz krallığı olduğunu gösteren hiçbir kanıtın bulunmamasıdır. Örneğin bu krallığın başkenti, Gürcüstan’ın ortasında yer alan Kutaisi’dir. Ortaçağdaki pek çok devlet gibi, Abhazya Krallığı’nın da etnik bir kimliği olup olmadığı tartışma konusudur. Çünkü ortaçağ devletlerinin, henüz varolmayan bir kavram olan ulusal devletle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Ortaçağ devletleri hanedan devletledir ve bu devletlerin, aynı etnik kökenden gelmeyen hanedanlar arasında el değiştirmesi de sıkça rastlanan bir durumdur. Öte yandan Abhazya Krallığı, bütün Batı Gürcüstan’ı yöneten bir devletti. Bu devletin sınırları içindeki Abhazların nüfusu, muhtemelen küçük bir topluluktan ibaretti.
        Ulusal devlet inşa sürecinde tarih kurgulamanın da yeterli olmadığı açıktır. Buna başka alanları da katma ihtiyacı doğar. Nitekim bu web sitesinde de ilginç nüfus sayıları bulunmaktadır. 1989’daki Sovyet sayımına göre Abhazya’nın nüfusu 525 bindi. Savaşın ardından yaklaşık 250 bin Gürcü bölgeden zorla göç ettirildi. Bu sayı, nüfusun yaklaşık yarısıydı. Aynı sayıma göre Abhazların nüfusu yaklaşık 93 bindi. Şimdi bu sitede Abhazya’nın nüfusu 390 bin ve Abhazların sayısı da 130 bin olarak veriliyor. Başka ülkelerden buraya göç olmadığı, hatta Abhaz yönetiminin Türkiye’deki Abhazlar dahil dışarıdan gelen Abhazları yerleştirmek istemediği biliniyor. Böyle olunca 15 yılda Abhaz nüfusunun yüzde 40 oranında nasıl arttığı ciddi bir sorudur. Böyle bile olsa, geriye kalan 260 bin nüfusun kimler olduğu belirsiz. Göç ettirilen Gürcülerden yalnızca Gali bölgesine dönen az sayıda nüfus var. 1989 sayımında diğer büyük topluluklar Ruslar ve Ermenilerdi. Onların toplam sayısı da yaklaşık 150 bindi. Gürcülerin dışında epey kişinin savaş ortamından kaçtığı ve geri dönmediği de bilinen bir gerçektir. Böyle olunca, bu sayılar yerli yerine oturmaktan uzaktır. Burada yapılan şey, bir tür “nüfus yazıcılığı”dır. Siyasal beklentiye uygun bir nüfus profili yaratmak amaçlanmıştır.
        Burada tartıştığımız süreç, ulus devlet inşa etmeye özgü bir süreç olmakla birlikte, inşa edilen devlet aslında bir ulus devlet değildir. Çünkü Rusya, Güney Kafkasya’daki stratejik çıkarlarına uygun olarak, üstelik başka ülkelerin sınırları içinde göstermelik devletler yaratmıştır; ama bu göstermelik devletlerin ulus devlet olmasına izin vermeyeceğini zaten Çeçenya örneği göstermiştir. Böyle olduğu için, Rusya’nın vaatleri gibi, sürecin kendisi de gerçek bir süreç değildir.

 


ZALİMİN GÜNÜ
Çalışma masamda oturmuş, bu yazıyı yazıyorum. Kaloriferim yanıyor, elektriğim kesik değil, suyum akıyor. Bir yandan Gürcüce televizyon kanallarını izliyorum. Neredeyse bütün ülkenin elektriği ve doğalgazı kesik. Savaş ortamından kaçan Çeçenlerin sığındığı Gürcüstan’ın Pankisi Vadisinde teröristlerin barındığını devamlı ileri süren Rusya’nın kendi topraklarında üç “terör eylemi” eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Gürcüstan’a giren iki doğalgaz boru hattı ve bir yüksek gerilim hattı, sınıra yakın bir yerde, Rusya tarafında aynı anda havaya uçuruluyor. Tarih, 22 Ocak 2006.
By: admin2

ZALİMİN GÜNÜ

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Çalışma masamda oturmuş, bu yazıyı yazıyorum. Kaloriferim yanıyor, elektriğim kesik değil, suyum akıyor. Bir yandan Gürcüce televizyon kanallarını izliyorum. Neredeyse bütün ülkenin elektriği ve doğalgazı kesik. Savaş ortamından kaçan Çeçenlerin sığındığı Gürcüstan’ın Pankisi Vadisinde teröristlerin barındığını devamlı ileri süren Rusya’nın kendi topraklarında üç “terör eylemi” eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Gürcüstan’a giren iki doğalgaz boru hattı ve bir yüksek gerilim hattı, sınıra yakın bir yerde, Rusya tarafında aynı anda havaya uçuruluyor. Tarih, 22 Ocak 2006.
        Moskova yönetiminin bu sabotajla bir biçimde ilişkili olmadığını söylemek mümkün değil. Nitekim bu sabotajın ardından Moskova hiçbir resmi açıklama yapmıyor. İki gün sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik üsluptan yoksun bir açıklaması geliyor. Gürcüstan devlet başkanı Saakaşvili’nin bu sabotajın ardından, Rusya’nın Gürcüstan’a yönelik politikalarına dikkat çekmesi, bu diplomatik üsluptan yoksun açıklamanın konusunu oluşturuyor. Açıklamada Saakaşvili’nin bir histeri içinde olduğu söyleniyor. Ortaya çıkan durumdan dolayı ne bir üzüntü, ne de sabotaj eylemini gerçekleştirenlerin ortaya çıkarılacağına ilişkin bir iki laf; hiçbir şey söylenmiyor. 
        Bu sabotaj, Gürcüstan yönetiminin Moskova’dan, Rus güçlerinin Tshinvali bölgesindeki istikrarsızlığın asıl nedeni olduğu gerekçesiyle, bölgede “barış gücü” adı altında bulunan askerlerini çekmesini istemesinin hemen ardından yapılıyor. Rusya’nın, Çarlık dönemi yöntemleriyle bölgeyi kontrol altında tutmaya yönelik emperyal güçlerinin hiçbir çekincesi yok. Her şey apaçık olup bitiyor. Doğalgaz ihtiyacının yüzde kırkını Rusya’dan karşılayan Almanya’nın önde gelen medyası, bu olayla özellikle ilgileniyor ve başka ülkelerin medyası da. Moskova yönetimi, zarar gören hatların onarılmaya başladığını açıklıyor dünya kamuoyu karşısında, ama hatların onarımı uzadıkça uzuyor ve nedeni konusunda tatmin edici bir açıklama yapılmıyor. Gürcü yetkililerin bu hatların onarımı için işbirliği talebi kabul edilmiyor. Azerbaycan kendi imkânlarıyla Gürcüstan’a doğalgaz vermek için elinden geleni yapıyor, ama Rusya yönetimi Azerbaycan üzerinden Gürcüstan’a doğalgaz sevk etmeyi kabul etmiyor. 
        Türkçe televizyon kanalları arasında gidip geliyorum yeniden. İsviçre’nin Davos kasabasındaki ekonomi zirvesi dahil, çeşitli toplantılarda ve açıklamalarda, enerji kaynakları, bu kaynakların kullanımı, enerji politikaları tartışılıp duruyor. Ukrayna’nın yaşadığı sorundan sonra doğalgaz daha bir konuşulur oluyor pek çok ülkede. Bu ülkeler arasında Türkiye de var. Türkiye’nin de bir doğalgaz darboğazıyla karşı karşıya kalabileceği söyleniyor. Pek çok Avrupa ülkesi gibi Türkiye de doğalgazda Rusya’ya bağımlı bir ülke. Son günlerde Rusya’dan ihtiyacın altında doğalgaz geldiği söyleniyor ve İzmit’teki sanayi kuruluşlarına doğalgaz kesintisi uygulanıyor.
        Yeniden Gürcüce kanallara dönüyorum. 22 Ocak gününe bir ad veriyorum: ZALİMİN GÜNÜ. En ağır kışın yaşandığı bir zamanda, bir ülkenin enerji sistemini çökertmek başka nasıl adlandırılabilir. Gürcüstan’ın çocukları ve yaşlıları, kısacası bütün bir halkı elektriksiz, susuz, doğalgazsız. Bu zalimin günü değilse nedir? Fırınlarda ekmek çıkarılamıyor, hastanelerde hastalar ameliyat edilemiyor. Ve bütün bir halk donuyor.
Bu ZALİMİN GÜNÜ değilse, nedir?

26 Ocak 2006

-------
Fotoğraf: İrakli Gedenidze / Reuters

 


ÜÇ MACAHELA...
        Bir keşiş ile bir derviş, Konya mı büyük Macaheli mi diye iddiaya tutuşmuşlar. Derviş Konya daha büyük diyormuş, keşiş ise Macaheli’nin yanında Konya’nın büyüklüğünün lafı bile edilmez diye tutturuyormuş. Sonunda derviş biraz gücenmiş bir halde, “Konya’yı görseydin böyle konuşmazdın” demiş. Keşiş de, “sen eğer Macaheli’yi Konya’ya benzer biçimde çarşaf gibi açmayı hayal edebilseydin, asıl sen böyle konuşmazdın” deyip üste çıkmış.
        Burası Macaheli ya, hikâyesi çok. Bir Bektaşi dervişi Macaheli’ye gitmiş, ama şarap kasesini koyacak düz bir alan bulamamış. Sormuş, siz nereye koyuyorsunuz diye. Hazırcevap Macahelili lafı ağzına tıkamış dervişin: “Kantzit gvino, tu ara har utvino”. Türkçe söylersek “Şarap boynuzla içilir, a kafasız” demiş. Öyle ya, geleneğe uygun içtiğinizde, şarabı boynuzla bir dikişte içiyor ve “kantzi”yi de istediğiniz yere koyabiliyorsunuz. “Kantzi” mi? O, şarap içilen boynuzun adı.
By: admin2

ÜÇ MACAHELA…

FAHRETTİN ÇİLOĞLU


        Bir keşiş ile bir derviş, Konya mı büyük Macaheli mi diye iddiaya tutuşmuşlar. Derviş Konya daha büyük diyormuş, keşiş ise Macaheli’nin yanında Konya’nın büyüklüğünün lafı bile edilmez diye tutturuyormuş. Sonunda derviş biraz gücenmiş bir halde, “Konya’yı görseydin böyle konuşmazdın” demiş. Keşiş de, “sen eğer Macaheli’yi Konya’ya benzer biçimde çarşaf gibi açmayı hayal edebilseydin, asıl sen böyle konuşmazdın” deyip üste çıkmış.
        Burası Macaheli ya, hikâyesi çok. Bir Bektaşi dervişi Macaheli’ye gitmiş, ama şarap kasesini koyacak düz bir alan bulamamış. Sormuş, siz nereye koyuyorsunuz diye. Hazırcevap Macahelili lafı ağzına tıkamış dervişin: “Kantzit gvino, tu ara har utvino”. Türkçe söylersek “Şarap boynuzla içilir, a kafasız” demiş. Öyle ya, geleneğe uygun içtiğinizde, şarabı boynuzla bir dikişte içiyor ve “kantzi”yi de istediğiniz yere koyabiliyorsunuz. “Kantzi” mi? O, şarap içilen boynuzun adı.
        Bunca lafı etmemin nedeni, sözü Macahela’ya getirmek. Macaheli, bilmeyenler için söyleyelim, Artvin’in Gürcüstan sınırında, eski bir Gürcü yerleşmesi ve son yıllarda dağ turizminin en gözde yerlerinden biri. Macahela ise, bu vadinin ve buradaki derenin eski adı. Buranın da pek çok Kraliçe Tamar öyküsü var, ama bu yazımda Tamar efsanelerine girmeyeceğim. Çünkü bu yörenin, efsaneleri aratmayacak kadar hoş öyküleri var.
        Bir görüşe göre, doğanın kendi iç ritmi var ve insan da bu ritmin bir parçası. Doğanın ritmi de bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Macaheli’nin iç ritminin sırrı ise, Macahela Deresinde yatıyor. Macaheli bölgesi, çok kar alan yerlerden biri. Baharda karların erimesiyle Macahela Deresinin güldür güldür aktığı, burada kopan gümbürtünün tüfek sesinin dağlarda yankılanışını andırdığı bilinir. İşte, doğanın bu iç ritimlerinden biri olan “tüfek yankıları” Macahelileri etkilemiş ve buranın insanlarını tüfek yapımına sevk etmiş. Geçmiş yüzyıllar boyunca bu bölgede üretilen, Asya ve Avrupa’da ünlü olan tüfeklerin adı da Macahela. Macahela tüfeklerinin yapım tezgâhları, ben görmedim ama günümüzde Gürcüstan’ın Yukarı Çhutuneti’deki etnografya müzesinde sergileniyormuş.
        Doğanın iç ritmi öyle kararlı, değişmez ve düzenli olmadığı için Macahela’nın ritmi de yazın iyice değişiyor ve derenin akışı, güneşli günlerde tatlı şırıltıya, yağmurlu günlerde ise biraz öfkeye dönüşüyor. Ama şırıltılı hali de, öfkeli hali de hep çoksesli. Macahela’nın bu halinin yöre insanına yansıması ise kendini şarkılarda göstermiş. Bu yörenin insanları, kendilerini bildi bileli çoksesli şarkılar söylüyorlar. Öyle kendi hallerinde, kimselerin haberi olmadan. Bu insanların çoksesli geleneksel Gürcü şarkıları söylediği, başkalarının unuttuğu eski parçaları koruduğu daha yeni fark edildi. Yaşlı köylülerden derhal bir grup oluşturuldu. Çalgısız, ama çalgılar eşlik ediyormuş gibi muhteşem şarkılar söyleyen bu yaşlılar İstanbul ve Tiflis’te de konserler verdiler. Televizyonlarda boy gösterip belgesellerin parçası haline geldiler. Haliyle bu yaşlılar gurubunun da bir adı olmuş: Macahela.
        Gökten üç elma düşmüş. Biri dere olup çağlamış, biri tüfek olup gümbürdemiş, biri insan olup şarkı söylemiş.

---------
Not: Bu yazıyı, VS dergisinin Aralık-Ocak sayısı için yazdım. Burada sizlerle de paylaşmak istedim.

 


BİZİM KUŞLAR SICAĞI SEVERDi
Kuş türünün sıcakla ilk teması, ateşle temasıdır. Anka, Phoenix ve Simurg gibi adlarla anılan bu kuş, kendini ateşe verip alevlerin içinden yeniden doğmakla ünlüdür. Avlanmak amacıyla filleri bile kaldırabildiğine göre Anka zaten tuhaf bir kuş olmalı. Üstelik tarihi boyunca yeryüzünde yalnızca bir Anka bulunur, o da en az beş yüz yıl yaşarmış. Kendisini ateşe verdiği zaman ise, ömrünün dolduğu zamandır. Ateşle yaşamına son verirken, kendisini yeniden ya da yeni bir Anka kuşunu yaşama döndürür. Bu efsanede Anka’nın ölümsüzlüğü ya da en azından uzun bir yaşamı simgelediği açıktır. Bundan dolayıdır ki Moğol imparatoru Kubilay Han, Anka’nın bulunmasını buyurur. Bu işle görevlendirilen kişiler, Anka gibi yeniden doğamayacaklarını bildiklerinden, bu kuşu bulamadıklarını söylemeye cesaret edemezler ve bir palmiye yaprağını Anka’nın tüyü diye imparatora sunarlar.
Bizim kuşlarımız, Anka kadar iri, Anka kadar uzun ömürlü, Anka gibi ölümsüz değildir. Sıradan kuşlardır. Ateşten uzak durup havada uçar, avcı kuşlardan kaçarlar. Yaşamlarında bir kez bile Anka kuşuyla karşılaşmamışlardır. Bunlardan ilki, bugünkü Tiflis kenti yakınlarında görünür. Ne zaman mı? Beşinci yüzyılda. O tarihlerde Gürcüstan’ın başkenti, Mtsheta adını taşıyan bir kenttir.
By: admin2

BİZİM KUŞLAR SICAĞI SEVERDi

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Kuş türünün sıcakla ilk teması, ateşle temasıdır. Anka, Phoenix ve Simurg gibi adlarla anılan bu kuş, kendini ateşe verip alevlerin içinden yeniden doğmakla ünlüdür. Avlanmak amacıyla filleri bile kaldırabildiğine göre Anka zaten tuhaf bir kuş olmalı. Üstelik tarihi boyunca yeryüzünde yalnızca bir Anka bulunur, o da en az beş yüz yıl yaşarmış. Kendisini ateşe verdiği zaman ise, ömrünün dolduğu zamandır. Ateşle yaşamına son verirken, kendisini yeniden ya da yeni bir Anka kuşunu yaşama döndürür. Bu efsanede Anka’nın ölümsüzlüğü ya da en azından uzun bir yaşamı simgelediği açıktır. Bundan dolayıdır ki Moğol imparatoru Kubilay Han, Anka’nın bulunmasını buyurur. Bu işle görevlendirilen kişiler, Anka gibi yeniden doğamayacaklarını bildiklerinden, bu kuşu bulamadıklarını söylemeye cesaret edemezler ve bir palmiye yaprağını Anka’nın tüyü diye imparatora sunarlar.
        Bizim kuşlarımız, Anka kadar iri, Anka kadar uzun ömürlü, Anka gibi ölümsüz değildir. Sıradan kuşlardır. Ateşten uzak durup havada uçar, avcı kuşlardan kaçarlar. Yaşamlarında bir kez bile Anka kuşuyla karşılaşmamışlardır. Bunlardan ilki, bugünkü Tiflis kenti yakınlarında görünür. Ne zaman mı? Beşinci yüzyılda. O tarihlerde Gürcüstan’ın başkenti, Mtsheta adını taşıyan bir kenttir. Kral Vahtang, bütün diğer krallar gibi savaşmadığı zamanlarda ava çıkar. Ne de olsa bu, savaşı başka alanda sürdürmektir. Kral, eğitimli atmacasıyla sülün avlamaktan hoşlanır. Bir gün, uzun uzun uçan bir sülünün peşine takılır ve başkentten de hayli uzaklaşır. Sonunda atmacayı sülünün üzerine salar. Aradan saatler geçer, ne atmacanın ne de sülünün izine rastlanır. Adamlarına emir verir ve kuşları aratmaya başlar. Sonunda iki kuşu da bir su birikintisinin içinde bulurlar. Su sıcaktır (yani tbili) ve iki kuş da haşlanarak ölmüştür. Kral bu bölgeyi çok beğenir ve ülkenin başkenti olsun diye burada yeni bir kent kurdurur. Adını da bu sıcak sudan dolayı Tbilisi (Tiflis) koyar.
        Sıcağı seven ikinci kuşumuz Borçkalıdır. Üstelik sülün değil, daha mütevazı bir kuştur. Yalnızca bir güvercindir. Ama o da tarihe adını yazdırmayı bilir. Ne zaman mı? On üçüncü yüzyılda. Ünlü Gürcü kraliçesi Tamar’ın Borçka yakınlarında, Otinko (Otingo) denilen ormanlık yerde bir sarayı vardır. Kraliçe, belki kocasına küs olduğu, belki de savaşmaktan yorgun düştüğü için bir kışı bu sarayda geçirir. Hükümdarın erkek ve kadın olma farkından olsa gerek, Tamar avlanmaktan değil sarayda güvercin beslemekten hoşlanır. Bir gün güvercinlerinden birinin hastalandığını ve ölmek üzere olduğunu görür.  Yüreği onun ölümünü görmeye dayanamayacağı için kuşu uzak bir yerlere götürüp bırakmalarını söyler. Söylediğini de yaparlar.  Ne var ki güvercin üç gün sonra iyileşmiş olarak saraya geri döner. Kuşun ıslak olması kraliçenin gözünden kaçmaz. Etrafa adamlarını salar ve kısa süre sonra da bu mucizeye neyin neden olduğunu öğrenir. Sarayın yakınlarında bir sıcak su kaynağı vardır. Kraliçe hemen bir havuz yaptırır ve kuşu hayata döndüren sıcak su, böylelikle insanlara derman olmaya başlar. Ne zamanki burası Osmanlıların eline geçer durum değişir. Kaplıcaya Müslüman olmayan kadınlar gelmeyi sürdürünce hocalar bunun Müslüman kadınlara kötü örnek olduğuna karar verir ve bunun üzerine havuz taşlarla doldurulur.
        Günümüzde Gürcüstan’da Tiflis’in kuruluş öyküsünü bilmeyen yoktur. Oysa Otinko kaplıcasının öyküsünü Borçkalılar bile bilmez. Bu öyküler bir bakıma, masalları, efsaneleri, tarihi nasıl yitirdiğimizin de öyküsüdür. Geriye, bir zamanlar yanan ateşin alevleri değil külleri bile kalmamıştır. Anka buralara hiç uğramaz, güvercin cami avlusunda yem dilenir, sülün boyu uzun boynu bükük aramızda dolanır.

----
Not. Bu yazı, VS Dergisi’nin, Ekim-Kasım 2005 sayısı için yazılmış ve yayımlanmıştır. Burada POLİTKİDOBANİ okurlarıyla da paylaşmak istedim.

 


ŞU MÜBAREK BATUMLULAR!..
Bir atasözü vardır, “Kol kırılır yen içinde kalır” der. Eğer bir olayı bu atasözüne uyarak göğüslerseniz, bu demektir ki yen içinde kırık bir kolla dolaşıyorsunuz. Ama kırık kol yen içindedir ve bundan dolayı da kolunuzun kırık olduğunu kimse görmez, bilmez. Ama siz o kolun acısını hayat boyu hissedersiniz.
Sözü bir televizyon programına getirmek istiyorum aslında. Bursa’dan yayın yapan Olay TV adlı televizyon kanalının 30 Ekim 2005 akşamı yayımlanan programına. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bu programın adı “Sizin Sesiniz” idi. Geniş bir salonda çekimi yapılan programın konukları, kimi benim de “buralı Gürcü” olarak tanıdığım “Batumlular” idi. Bu programda katılımcılardan “Batumlular” olarak söz edildiği için, yazımın başlığına “Şu Mübarek Batumlular” dedim. Bu başlık Demirtaş Ceyhun’un “Ah Şu Kara Bıyıklı Türkler” ve Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı kitaplarının adını anımsatsa da, niyetim bu kitap adlarından esinlenmek değildi. Ama esinlendiğim bir nokta oldu haliyle. O da bu program boyunca konukların o günkü kandili ve birkaç gün sonra başlayacak olan Şeker Bayramı’nı son derece ağdalı sözlerle kutluyor olmalarıydı.
By: admin2

ŞU MÜBAREK BATUMLULAR!..

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Bir atasözü vardır, “Kol kırılır yen içinde kalır” der. Eğer bir olayı bu atasözüne uyarak göğüslerseniz, bu demektir ki yen içinde kırık bir kolla dolaşıyorsunuz. Ama kırık kol yen içindedir ve bundan dolayı da kolunuzun kırık olduğunu kimse görmez, bilmez. Ama siz o kolun acısını hayat boyu hissedersiniz.
        Sözü bir televizyon programına getirmek istiyorum aslında. Bursa’dan yayın yapan Olay TV adlı televizyon kanalının 30 Ekim 2005 akşamı yayımlanan programına. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bu programın adı “Sizin Sesiniz” idi. Geniş bir salonda çekimi yapılan programın konukları, kimi benim de “buralı Gürcü” olarak tanıdığım “Batumlular” idi. Bu programda katılımcılardan “Batumlular” olarak söz edildiği için, yazımın başlığına “Şu Mübarek Batumlular” dedim. Bu başlık Demirtaş Ceyhun’un “Ah Şu Kara Bıyıklı Türkler” ve Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı kitaplarının adını anımsatsa da, niyetim bu kitap adlarından esinlenmek değildi. Ama esinlendiğim bir nokta oldu haliyle. O da bu program boyunca konukların o günkü kandili ve birkaç gün sonra başlayacak olan Şeker Bayramı’nı son derece ağdalı sözlerle kutluyor olmalarıydı. Bu geçen Ramazan boyunca, TRT1 kanalında birkaç akşam “İftara Doğru” programını seyrettim. Bu programın dili bile bu kadar ağdalı gelmemişti bana. Bu arada, aslında programın bir gün önce canlı olarak yayımlanmış ve canlı telefon bağlantılarının yapılmış olduğu anlaşılıyordu. Çünkü Cumhuriyet Bayramı ve kandil kutlamaları o güne ilişkindi.
        “Deveye ‘boynun eğri’ demişler; ‘nerem doğru ki’ demiş”. Bu programı izledikten sonra, kendi kendime bu nasıl bir program diye sorduğumda aklıma gelen yanıt bu deyim oldu. Ancak yazımda, bu programın bütün eğrilerinden söz edecek değilim, yalnızca, eski bakanlardan Refaiddin Şahin’in canlı telefon bağlantısında söylediği sözler üzerinde duracağım. Önce neler söylediğini hatırlatayım. Tırnak içinde birebir vermek isterdim, ama ne yazık ki not etmedim. (Ancak Refaiddin Şahin’in sözleri sizlerden bana ulaşırsa, bu yazıya olduğu gibi ekleyeceğim.)
        Refaiddin Şahin, Anadolu’daki “Ermeni tehciri”ni, bu konuda “soykırım” biçiminde yöneltilen suçlamaları hatırlattı önce ve “Ermeni tehciri”ne benzeterek, “Batumlular”ın dedelerinin topraklarından kovulmuş olduklarını söyledi. Bu arada o yöreye Batum değil Acara demenin daha doğru olduğunun hatırlattı katılımcılara. Sonra Katoliklerin de aynı biçimde yerlerinden edildiğini ve bu Katoliklerin İstanbul’da bir kilisesi olduğunu ekledi. Bütün bunları da Ortodoksların yaptığının altını çizdi. Bu sözleri söylerken, bu konuyu incelediğini de belirtti. Konuşmasının biraz muğlak gibi görünmesi, benim aktarma eksikliğimden kaynaklanmıyor. Refaiddin Şahin açık seçik konuşmamayı kendisi benimsememiş gibi geldi bana. Örneğin ilkokula gidinceye kadar Türkçe bilmediğini söyledi, ama o yaşa kadar hangi dili konuştuğunu belirtmedi.
        Şimdi konuyu ben biraz açayım. 19. yüzyılda Osmanlıların Kafkasya cephesinde Ruslara iki kez yenilmesi sonucunda ortaya çıkan iki Gürcü göçü vardır. Biri, 1828-1829  Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlıların Ahıska dedikleri bölgeyi kaybetmelerinin ardından Katolik Gürcülerin göçü. Bunun temel nedeni, Ortodoks olan Rusların Katoliklere özgürce ibadet hakkı tanımamalarından kaynaklandığı söylenir. Katoliklerin o tarihlerde daha özgürce yaşadığı Osmanlı topraklarına (İstanbul’a) göç etmiştir Katolik Gürcüler ve İstanbul’da Bomonti denilen yerde bir kilise ile manastır kurmuşlardır. Katolik Gürcülerin İstanbul öyküsü de anlatılmaya değer, ama burada bu konuya girmeyeceğim. Ancak, Ortodoks Çarlık yönetiminin, kendi topraklarına kattığı Gürcüstan’daki Ortodoks Gürcülere de dinsel baskı uyguladığını belirtmeden geçemeyeceğim. Çünkü Çarlık yönetimi, farklı bir kiliseye sahip Gürcülerin Ortodoksluk anlayışına hoşgörü göstermemiştir.
        İkinci göç ise, Müslüman Gürcülerin göçüdür. Programa “Batumlular” adıyla konuk olan kişilerin dedelerinin de göçüdür bu. 1878-1879 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlılar Ruslara yenilince (Osmanlı takvimine göre 1293 yılında başladığı için bu savaşa Doksanüç Harbi de deniyor), Müslüman Gürcülerin yaşadığı topraklar Çarlık yönetiminin eline geçti. Rus yönetimi, kendi sınırları içinde Müslüman bir kitle istemediği için, Müslüman Gürcülerin göç etmesi için yaşam koşullarını ağırlaştırmıştır. Buna karşın, halkın evlerinden toplanıp zorla göç ettirilmesi söz konusu olmamıştır. Üstelik bu göç, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan anlaşma doğrultusunda yapılmış bir göçtür. Çünkü Osmanlı Devleti, son yüzyılda kaybettiği topraklar yüzünden iyice azalan nüfusunu artırmak için sınırlarının dışında kalan Müslümanların göçünü teşvik etmiştir. Müslüman Gürcülerin göçünün iki devlet arasındaki anlaşmaya dayandığını aslından söz konusu programda İnegöl derneği başkanı M. Nuri Tayyar da söyledi. Ama Refaiddin Şahin’in sözlerine, “Kol kırılır yen içinde kalır” diye belki de, hiç kimse itiraz etmedi.
        Ben burada bu göçün bir yanının altını özellikle çizmek istiyorum. Müslüman Gürcülerin göç etmesini isteyen Rus yönetimidir. O tarihlerde Ortodoks Gürcü aydınların göçün engellemeye yönelik kampanyası vardır. Gürcü aydınlar, Müslüman Gürcülerin yaşadığı bölgelere bizzat giderek onlara göç etmemelerini, atalarının topraklarını bırakmamalarını söylemişlerdir. Öte yandan Osmanlı yönetiminin görevlendirdiği hocalar ise, Müslüman Gürcüleri göç etmeye teşvik etmiştir. Sonuç olarak, Müslüman Gürcülerin büyük bölümü göç etmiş, daha küçük bir bölümü yerinde kalmıştır. Göç edilen topraklar yalnızca Batum ve çevresi değildir, o tarihte Çarlık yönetimi altına girmiş olan Artvin ve çevresi de bu topraklar arasındadır. Ağırlıklı olarak Karadeniz kıyı kuşağı boyunca ve Marmara Bölgesinde yerleşmiş bulunan Müslüman Gürcülerin atalarının geldiği yerlerin bir bölümü bugün Türkiye sınırları içindedir.
        Müslüman Gürcülerin göçü ve göç öncesi durumları üzerine fazla araştırma yapılmamıştır. Önce bu gerçeğin altını çizmem gerekir. Ancak tamamen de karanlık bir tarih değildir bu dönem. Örneğin benim çevirimle yayımlanan İvane Caiani’nin Borçka Mektupları ilginç bir kitaptır. Bu kitaptaki yazılar, o tarihlerde (yani göçün yaşandığı yıllarda) Rus ordusunda görev yapan bir Gürcü subayı olan Caiani’nin gözlemlerini ve tanık olduğu olayları aktarması bakımından önemlidir. İsteyen bu kitabın Gürcüce’sini de elde edebilir (წერილები შავშეტიდან adıyla yayımlanmıştır). Keda köyünden bir Müslüman Gürcü olan Abdul Mikeladze’nin “Acara Mektupları” da benzer bir kitaptır. Bu kitap, Türkçe’ye çevirmiş olmama karşın ne yazık ki henüz yayımlanamamıştır. İsteyen Gürcüce’sine ulaşabilir ve okuyabilir (წერილები აჭარიდან). Ancak bu konuda temel bir eksiklik vardır, o da göç eden kişilerin bizlere yazılı bir şey bırakmamış olmalarıdır. Bu tür konularda, sonradan yazılmış araştırmalardan çok, tarihe doğrudan tanıklık eden kişilerin yazdıklarının, birinci elden kaynak olması açısından önemli olduğunu belirtmeliyim. Refaiddin Şahin’in, iddialı sözlerini dayandırdığı ve bizim bilmediğimiz birinci elden kaynakları olabilir. Refaiddin Şahin’in bu kaynaklara dayalı incelemelerinden bugüne kadar habersiz olmamız, belki de “Kol kırılır yen içinde kalır” yaklaşımından dolayıdır. Ama ben, okuduğum kaynaklardan hareketle, Müslüman Gürcülerin göçünden Rus yönetiminden sonra, Ortodoks Gürcülerin değil Osmanlı yönetiminin sorumlu olduğunu söyleyebilirim.
        Sonuç olarak Refaiddin Şahin’in, Müslüman Gürcülerin (kendisi Müslüman Gürcüler kavramını doğrudan kullanmamıştır) ve Katolik Gürcülerin (kendisi Katolik Gürcüler kavramını doğrudan kullanmamıştır), Ortodokslar tarafından (Ortodokslardan kastettiği Ortodoks Gürcüler olmalı) “Ermeni tehciri”ne benzer biçimde göç ettirildiğini gösteren kaynaklarını, incelemesini kamuoyuyla paylaşması gerektiğini düşünüyorum. Dedeleri göç ettirilmiş olan “Batumlular”ın da bunu bilmek isteyeceklerine inanıyorum. Sanırım Refaiddin Şahin, bu konuşmasında “soykırım” sözcüğüne dolaylı bir göndermeyi boşuna yapmamıştır.


BİR GÖÇMEN PATATES, MISIR, İZABELA VE İSYAN
Tarihin oyununa uyup Gürcüstan’ın batı kesimlerinden Anadolu’ya göç eden  Gürcüler, yanlarında getirip yetiştirdikleri beyaz patatesi, Batum’dan olan ya da Batumlu anlamında “Batumeli” olarak adlandırmıştır. Daha sınırlı bir bölgede bu böyle adlandırılmıştır demeliyim belki de... En azından benim bildiğim kadarıyla Ünye’nin bazı köylerinde yaşayan Gürcüler bu patatese “Batumeli mitshapay” der. Tırnak içindeki ikinci sözcük, yöresel ağızda patates anlamına gelir. Ama burada patatesin nasıl adlandırıldığı değil, bir göçmen olması önemlidir.
By: admin2

BİR GÖÇMEN PATATES, MISIR, İZABELA VE İSYAN

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

        Tarihin oyununa uyup Gürcüstan’ın batı kesimlerinden Anadolu’ya göç eden  Gürcüler, yanlarında getirip yetiştirdikleri beyaz patatesi, Batum’dan olan ya da Batumlu anlamında “Batumeli” olarak adlandırmıştır. Daha sınırlı bir bölgede bu böyle adlandırılmıştır demeliyim belki de... En azından benim bildiğim kadarıyla Ünye’nin bazı köylerinde yaşayan Gürcüler bu patatese “Batumeli mitshapay” der. Tırnak içindeki ikinci sözcük, yöresel ağızda patates anlamına gelir. Ama burada patatesin nasıl adlandırıldığı değil, bir göçmen olması önemlidir.
        Bu göçmen patatesin öyküsü, “yalnızcı” bir öykü değildir; beyaz mısırın, kokulu siyah üzümün öyküsüyle de örtüşür. “İzabela” olarak adlandırılan kokulu siyah üzüm, asma olduğu için bağlar gibi özel bir bakım istemez. Gürcüstan’ın batısında asma yaygınken, doğusunda bağcılık yapılır. Gürcüstan’daki bütün isyanlar da, tarih boyunca neredeyse batı bölgesinde boy atmıştır. Derler ki, ülkenin batısındakiler iş güç olmadığı için asma altına uzanıp acaba yarın ne yapsak diye düşünürlermiş. Akıllarına gelen ilk şey de yabancı egemenliğine karşı isyan etmek olurmuş. Başını kaşıyacak zamanı bile olmayan doğudakilerin batıdaki isyandan ancak beş on yıl sonra haberleri olurmuş. İki bölge halkının yaptığı tek ortak iş ise, bugün de olduğu gibi olgunlaştığında üzümleri sıkıp şarap yapmakmış.
        Beyaz patates, işte isyanları olgunlaştıran bu asma ve beyaz mısırla birlikte gemiye biner ve geri dönmemek üzere Batum limanından ayrılır. Limana kadar da yolculuk etmiştir haliyle. Üstelik yolda evlerini bırakmamaları öğüdünü dinlemeyen kalabalığın kağnılarında, atların ve belki de insanların sırtında… Geminin yanaştığı bir kıyıda, büyük bir olasılıkla Ordu limanında gemiden iner beyaz patates. Oradan karayoluyla Ünye sahiline gelir. Ünye sahilinin havası ve toprağı hem patates için, hem de kendisini oraya getiren insanlar için uygun değildir. Sıtma, sanki bir tür patates hastalığıdır aynı zamanda. Beyaz patates, ekildiği toprakla daha tam olarak dost olamadan kıyıdan ayrılır ve daha yüksek yerlere, sanki tam da kendi ülkesine çıkar. Yayla havasının egemen olduğu o topraklarda yıllarca yeniden üretir kendini. Sulu yemeklere, suda haşlanmaya, közde pişmeye, eğer sulu yemek değilse elma ve armut pekmezine banılarak yenilmeye alışır. Sonra, beyaz mısır, siyah kokulu üzüm ile birlikte Gürcülere komşu köylerde bulur kendini. Böylece beyaz patates, “Batumeli” olmaktan çıkar ve yörenin patatesi haline gelir. Bir süre sonra sarı patatesle aynı muameleyi görür. Oysa beyaz patatesin çok farklı bir özelliği vardır, közde pişirildiğinde kristal parçacıklardan oluşmuş gibidir ve görüntüsü toz şekeri andırır. Aslında tadı da bir o kadar özeldir, lezzetlidir. “Batumeli”nin en çok böyle kristal görünümlüsü sevilir ve tercih edilir. Bu yüzden iki kız kardeş bir gece yatmadan önce közde pişmiş patatesleri yerken kavgaya tutuşurlar. Kavganın nedeni en kristal patatesi, yani “punçhula” patatesi kimin yiyeceğidir. Hani, o “… zararla oturur” biçiminde biten atasözünde olduğu gibi, iki kız kardeş zararla oturmuşlardır. Çünkü bütün patatesleri birbirlerinin başlarında parçalamışlardır. Ama bu öykünün asıl önemi, iki kız kardeşin öfkesi değil, beyaz patatesin “punçhula” olanının o insanlarda sahip olduğu önemdir. Buna, beyaz patatesin asaleti de diyebiliriz.
        Her göç, iki tarihi yok eder. İlki terk edilen yerin tarihini... İkincisi ise, gidip yerleşilen yerin tarihi… Çünkü yeni yerleşilen yerde oluşturulan tarih, o mekânın gerçek tarihinin bir parçası değildir, aksine terk edilen yerin tarihinin bir parçasıdır. Ne var ki bu iki parça birbirine eklemlenemez ve ikisi de yok olur. Beyaz patatesin tarihi de böyle olmuştur. Yerini, geldiği topraklarının sahibine, sarı patatese bırakmıştır.

        ---------
        NOT: Bu yazı, VS dergisinin Eylül 2005 sayısı için yazıldı. Bu dergiyi göremeyecek POLİTKİDOBANİ okurları için burada yeniden yayımlıyoruz.


HEY GİDİ KARADENİZ!..
Hey gidi Karadeniz, Karadeniz!
Takalarında yelkeniz, yelkeniz
Suyun dibini görür geceleri
Gündüzleri bulutlarına değeriz…
By: admin2

HEY GİDİ KARADENİZ!..

Kâzım Koyuncu’ya

Hey gidi Karadeniz, Karadeniz!
Takalarında yelkeniz, yelkeniz
Suyun dibini görür geceleri
Gündüzleri bulutlarına değeriz…
 
Yeşilini özledim Karadenizin
Derin vadiler sarar üç yanımdan
Sularının taşıdığı çakıl taşları
Sesi gelir aşkımızın deniz kenarından

Yeşilin maviyle öpüştüğü yer
Şimdi orada bekliyormuşum seni
Bu belki sen değil annemin sesi
Dağlarda gidişimin son nefesi

Karşı yaka yukarı mor bulutlar
Pervane rüzgâr taşır bu yana
Biri durmuş çay bahçelerinde
Şarkılar söylüyor yana yana

Bir rüyadaymışım uyanırmışım
Almış taşıyorlar beni omuzlarına
Hiç kendimi böyle düşünmemişim
Karadeniz boğulmuş gözyaşlarına

Üç yaşındaymışım yürüdüğümde
On üçünde olmuşum deli divane
Yirmi üçünde yanmış tenim teninde
Bir tek sesim kaldı otuz üçümde

Tanrı varsa eğer bana bakmalı
Yüreğimde yüreğini yakmalı
Elimden çekmeli sıcak elini
Sevdiğim uzakta dünyada kaldı
 
Hey gidi Karadeniz, Karadeniz!
Takalarında yelkeniz, yelkeniz
Suyun dibini görür geceleri
Gündüzleri bulutlarına değeriz…

Fahrettin Çiloğlu


YALANLARIN BİLGELİĞİ ve TÜRKİYE BASININDA KAFKASYA
Eğer biri çıkıp iki satır yazsa, inanın ben Kafkasya konusunda yazmayacağım. Kafkasya’nın coğrafi tanımını değiştiren, bölgenin uzak ve yakın tarihini tarihsel olgu ve olayları çarpıtarak ele alan, güncel gelişmeleri kamuoyunu yanıltıcı yazılarla aktaran “kalem erbabı”na karşı hiç kimse, bir tek satır bile yazmıyor. Bizim kamuoyumuz mu ciddiye alınmıyor, yoksa kamuoyumuz mu onları ciddiye almıyor, çözebilmiş değilim. Eğer hiç kimse, bu yazıları ciddiye almadığı için yanıt vermiyorsa, nasıl oluyor da bu tür yazılar neredeyse bütün basın organlarımızda yıllardır kesintisiz yer alabiliyor. Bizim gazetelerin ve dergilerin yayın yönetmenleri, kendi yayın organlarında yer alan bu yazıları hiç mi okumuyorlar? Yoksa biz, yalanları bilgelik sayan bir toplum haline mi geliyoruz?!
By: admin2

YALANLARIN BİLGELİĞİ ve TÜRKİYE BASININDA KAFKASYA


FAHRETTİN ÇİLOĞLU


        Eğer biri çıkıp iki satır yazsa, inanın ben Kafkasya konusunda yazmayacağım. Kafkasya’nın coğrafi tanımını değiştiren, bölgenin uzak ve yakın tarihini tarihsel olgu ve olayları çarpıtarak ele alan, güncel gelişmeleri kamuoyunu yanıltıcı yazılarla aktaran “kalem erbabı”na karşı hiç kimse, bir tek satır bile yazmıyor. Bizim kamuoyumuz mu ciddiye alınmıyor, yoksa kamuoyumuz mu onları ciddiye almıyor, çözebilmiş değilim. Eğer hiç kimse, bu yazıları ciddiye almadığı için yanıt vermiyorsa, nasıl oluyor da bu tür yazılar neredeyse bütün basın organlarımızda yıllardır kesintisiz yer alabiliyor. Bizim gazetelerin ve dergilerin yayın yönetmenleri, kendi yayın organlarında yer alan bu yazıları hiç mi okumuyorlar? Yoksa biz, yalanları bilgelik sayan bir toplum haline mi geliyoruz?!
        Kime sorsanız, Kafkas Dağları’nın ikiye böldüğü Kafkasya bölgesinin kuzeyinde kalan topraklara Kuzey Kafkasya, güneyinde kalan topraklara da Güney Kafkasya diyeceğini iddia edecek değilim. Bunu bilmemeniz, hayatınızın yönünü değiştirmez, bunun da ayrımındayım. Ama benim takıldığım bir iki nokta her zaman var oldu. Bunlardan biri, Kafkas Dağları’nın güneyinde kalan Abhazya ve Güney Osetya’nın nasıl olup da Kuzey Kafkasya’da gösterildiğidir. Bir gazetede çıkan dizi yazıdaki gibi, Kafkasya’nın sadece Kuzey Kafkasya’dan ibaret gösterilmesine, ama bu “Kafkasya”nın içinde Abhazya ve Güney Osetya’nın da yer almasına nasıl oluyor da kuşkuyla yaklaşmıyoruz? Bu tür yazıları kaleme alanlar “cahil” değilse, okurlar olarak biz “kara cahil” mi sayılıyoruz? Ben, Abhazya ve Güney Osetya’nın nerede olduğunu ve hangi coğrafi bölgede yer aldığını herkesin bilmesi gerektiğine inananlardan değilim, ama Kafkasya konusunda yazı yazanların bunu bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bildiği halde, farklı amaçlarla yalan yazanlar karşısında da başka birilerinin bilmesi gerekiyor.
        Sovyetler Birliği’nin, aslında Çarlık Rusya’sının ardından kurulmuş yeni bir Rus imparatorluğu olduğunu zamanında çok kişi yazmıştı. Sovyetler Birliği dağılınca, bunun doğru olduğuna dair pek çok işaret ortaya çıktı. Rusya, eski Sovyet sınırlarından kopan bütün cumhuriyetleri açık biçimde sürekli tehdit etti ve bir kısmını bugün de tehdit ediyor. Neyi kastettiğimi anlamak için, Ukrayna seçimlerinde Rusya’nın oynadığı rolü hatırlamamız bile yeter. Bugün başkanlık koltuğunda oturan Yuşçenko önce zehirlendi, ardından seçimle devlet başkanı olması engellenmeye çalışıldı, bunun da işe yaramayacağı anlaşılınca Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk bölgesinin Rus nüfusunca ayrılıkçı rüzgârlar estirildi. Ne var ki Rusya yönetiminin oyunu tutmadı, çünkü burası Ukrayna’ydı; Azerbaycan ya da Gürcüstan değil. Bugün, Yuşçenko’nun zehirlenmesinde Rusya istihbarat servisinin parmağı olmadığını hiç kimse söyleyemiyor. Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ, Gürcüstan’ın Acara, Abhazya ve Güney Osetya sorunlarında da herkes, sorunun kaynağının Rusya olduğunu biliyor. Bunu, yalanların bilgeliğini yapan “kalem erbabı” da biliyor, ama aksini söyleme başarısını her zaman gösterebiliyor. Bir zamanlar varolan Osetya’nın Sovyet döneminde ikiye bölündüğü ve bir parçasının (Güney Osetya) Gürcüstan’da kaldığı, Abhazların Tiflis yönetimi tarafından Gürcüleştirilmeye çalışıldığı, eski devlet başkanı Gamsahurdia döneminde Abhazya’nın özerkliğinin kaldırıldığı, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde herkes bağımsızlığını kapıp kaçarken bunu Abhazya’nın beceremediği vs… Bu listeyi daha da uzatmak mümkün. Ne var ki, bütün bunları neresinden düzeltmeye kalksanız, her parçası elinizde kalıyor.
        Sovyetler Birliği dağılınca bağımsızlığını ilan eden sadece birlik cumhuriyetleri oldu, Abhazya birlik cumhuriyeti değildi. Örneğin 4 milyon nüfuslu Tataristan da birlik cumhuriyeti değildi ve bugün Tataristan da bağımsız değil. Eski devlet başkanı Gamsahurdia döneminde Abhazya’nın özerkliği kaldırılmadı, ama Sovyet döneminde yaratılmış bir bölge olan Güney Osetya’nın özerk bölge statüsü kaldırıldı. Eğer Abhazya’nın nüfus yapısından söz ediyorsanız, sadece Gürcülerden söz etmek yetmez, buradaki Rus ve Ermeni nüfusundan da söz etmeniz gerekir. Eğer Abhazların Gürcüleştirilmeye çalışıldığını söylüyorsanız, Abhazların neden Gürcüce bilmediğini de açıklamalısınız. Abhazya savaşında yenilen Gürcü ekserleriyle birlikte Gürcüler de çekip gittiler demek bir saptama değil bir saptırma olabilir, o savaşta Abhazya’daki Gürcülere karşı etnik temizliğe başvurulduğunu ve bütün Gürcülerin zorla kovulduğunu yazmak gerekiyor. Abhazya ve Güney Osetya savaşları, Gürcüstan’a karşı Rusya’nın savaşıydı; Dağlık Karabağ savaşı da gene Rusya’nın Azerbaycan’a karşı yürüttüğü savaştı. Bunu ve bu savaşların nedenlerini, artık “sağır sultan” da biliyor.
        Abhazya ve Güney Osetya’da Moskova’nın isteği dışında bir tek yaprağın bile kıpırdayamayacağını artık bilmeyen yok. Kısa bir süre önce Abhazya’daki seçimlerde zaferle çıkan “muhalif lider” Sergey Bağapş’ın göreve başlamasının fiilen engellenmesi, ardından Rusya’nın muhalif lideri “hizaya sokmasından” sonra seçimlerin yenilenmesi “Rusların Abhazlara oyunu” demekle açıklanamaz. Seçimlerin yenilenmesi sırasında Abhaz milislerin Gali bölgesinde yaşayan Gürcülerin oy kullanmasını engellediğini de yazmak gerekiyor. Abhazya ve Güney Osetya’da kilit görevlere Rusya vatandaşı kişilerin Moskova’dan atandığını da artık bilmeyen yok. Rusya, Gürcüstan üzerinde Abhazya ve Güney Osetya ile kurduğu baskıyla yetinmiyor, Çeçen mültecilerin sığındığı Pankisi vadisini, uluslararası terörün merkezlerinden olduğu gerekçesiyle sürekli bombalama tehdidi savuruyor. Öte yandan, Tiflis yönetiminin bu vadiyi uluslararası güçlerin denetimine açma önerisini de kabul etmiyor. Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın milis güçleri, barış gücü olarak konuşlanmış Rus askerlerinin kontrolündeki tarafsız bölgeleri geçerek Gürcüleri kaçırmaya devam ediyor. Tiflis yönetiminin, Avrupa Konseyi’nin de isteği üzerine Abhazya ve Güney Osetya bölgelerinin özerklik statüsü konusunda hazırlıkları sürerken, Abhazya ve Güney Osetya’nın silahlı güçlerinin provokasyon eylemleri de artıyor. Bütün bu gelişmelerin, iki satır biçiminde bile Türk basınına yansımaması, ama öte yandan Abhazya ve Güney Osetya konusunda yalanlarla dolu uzun yazıların yayımlanması ne anlama geliyor, anlamak mümkün değil.
Haritayı Büyük Görmek İçin Resme Tıklayın
        Abhazya konusundaki ilginç noktalardan biri, neredeyse bütün yazılarda Abhazya’nın Abhazların binlerce yıldır yaşadığı yer olduğunun vurgulanmasıdır. Bunun nedeni, Abhazların Abhazya’nın yerli halkı olmadığı ve Kuzey Kafkasya’dan güneye sonradan göç ettiği biçimindeki bir tezin varlığıdır. Başta Gürcü araştırmacılar olmak üzere, bazı tarihçiler hem Osetlerin hem de Abhazların, Gürcüstan topraklarına sonradan göç ettiğini ileri sürmektedirler. Bu göç tezine ilişkin Osetler konusunda güçlü tarihsel bulgular zaten var. Ama Abhazlar konusu, her zaman tartışmaya açık bir konudur. Öte yandan Abhazların bir Kuzey Kafkas halkı olduğu ve en yakın akrabaları olan Abazaların bugün de Kuzey Kafkasya’da yaşadıkları bilinen bir gerçek. Asıl adları Apsua olan Abhazların güneye göç ettikten sonra bölgenin ve bölge halkının adıyla (Abazgia, Abazglar; Abhazya) anılmaya başladıkları ileri sürülüyor. Kafkasya’nın yerli halkı olmamakla birlikte Osetler de bir Kuzey Kafkas halkıdır. Yukarıda “kalem erbabı” olarak tanımladığım ve yalanların bilgeliğini yapan yazarların, Abhazya ve Güney Osetya bölgelerini Kuzey Kafkasya’da göstermelerinin nedeni de budur. Bu yazarlar da bu iki halkın Kuzey Kafkas halkı olduğunu biliyor ve bugün neden Güney Kafkasya’da yerleşik olduklarını konuşmak istemiyorlar. Onlar bunu konuşmak yerine, bu iki bölgeyi Kuzey Kafkasya’da göstermeyi tercih ediyorlar. Hiç kuşkusuz, bu iki halkın bugün yaşadıkları toprakların kendi toprakları olmadığını söylemiyorum, sadece, Gürcülerin Abhazya ve Güney Osetya bölgelerine sonradan yerleştiği biçimindeki tezlerin neden ileri sürüldüğünün altını çizmek istiyorum.
        Türkiye basını ilginç bir basın; ülkemizin başka ülkelerle ilişkilerinin düzeyini basında çıkan yazılardan anlamanız mümkün. Yakın tarihli ve çarpıcı örnek olarak Yunanistan’ı verebilirim. Yunanistan ile ilişkilerin gergin olduğu dönemler ile ilişkilerimizin iyi olduğu dönemlerde bu ülke hakkında çıkan yazılara dikkatlice bakınız, ne demek istediğimi siz de anlayacaksınız. Türkiye ile Gürcüstan arasındaki ilişkilerin gerçek düzeyini de, Abhazya ve Güney Osetya (bir süre öncesine kadar bunlara Acara da dahildi) hakkında gazete ve dergilerde çıkan yazılardan anlayabilirsiniz. Bu bölgelere ilişkin yanlı yazılar konusundaki görüşler ortalıkta fısıltı halinde dolaşıyor: Sözüm ona Türkiye’deki Abhaz nüfusu, yaptığı lobi çalışmalarıyla bu sonucu alıyor. Peki, Türkiye’de ciddi bir Oset nüfusu yok, onlar nasıl bu sonuca ulaşıyor? Bu noktada, Türkiye’deki Kuzey Kafkas kökenlilerin dayanışmasından ve baskısından söz ediliyor. Türkiye’de Gürcü kökenli nüfus, aslında bütün diğer Kafkas kökenli nüfuslardan sayıca daha fazla. Peki, nasıl oluyor da bu nüfusun varlığı bir baskı unsuru oluşturmuyor, ama diğer Kafkas kökenlilerinki oluşturabiliyor. Aslında bunun tezi de geliştirilmiş durumda. Türkiye’deki Gürcüler “Gürcü”  değil, onlar “Acar”. Gürcüstan’ın özerk cumhuriyeti Acara’da Aslan Abaşidze sorunu yaşanırken, neredeyse bütün gazetelerin istisnasız tezi bu oldu. Ama Acarlar kimdir sorusuna, hiçbir basın organının cevabı yoktu, olamazdı da. Çünkü böyle bir halk yok ve bu Müslüman Gürcülere yakıştırılmış bir ad. Örneğin Abhazların Müslüman olanı ile Ortodoks Hıristiyan olanı aynı adla anılıyor, ama Gürcülerin Müslüman olanına Gürcü demek nedense yanlış oluyor. Abaşidze sorununu çözmeye çalışan Tiflis yönetimine karşı bizim basın sözüm ona “Acarlar”ı desteklemiş ve Türkiye’deki “Acarlar”ın da gönlünü almıştır. Ne var ki basının aslında desteklediği Aslan Abaşidze’nin baskıcı yönetimi ve Rusya’nın Güney Kafkasya’daki çıkarlarıydı.
        Bu noktada birkaç soru sormamız gerekiyor: Kuzey Kafkas kökenliler, Rusya Federasyonu içinde kalan Adigeya, Kabardey-Balkarya, Karaçay-Çerkesya, Alanya (Kuzey Osetya), İnguşetya, Dağıstan cumhuriyetlerinin bağımsızlığı için Türkiye’de neden benzeri çalışmalar yürütmüyorlar? Türkiye’deki Kuzey Kafkas kökenliler, atalarının sürüldüğü topraklardaki cumhuriyetlerin bağımsızlığıyla neden ilgilenmiyor ve bu cumhuriyetlerdeki Rus nüfusunun varlığını neden sorgulamıyorlar? Bölgede gerçek sorunun Ruslaştırma olduğunu neden göremiyorlar? Türkiye basını, Rusya Federasyonu içinde kalan bu (özerk) cumhuriyetlerin bağımsızlık taleplerini destekleyici yazılara neden yer vermiyor? Rusları Çeçenya ve Dağlık Karabağ’da “düşman” sayanlar, nasıl oluyor da Abhazya ve Güney Osetya’da “dost” kabul ediyorlar? Moskova, kendi sınırları içindeki cumhuriyetlerin bağımsızlık talebini kanla bastırırken (Çeçenya örneği), neden Gürcüstan ve Azerbaycan sınırları içindeki bazı bölgelerin bağımsızlığını destekliyor? Acaba asıl gerçek, Rusya’nın bu küçük bölgelerin bağımsızlığını istemesi mi, yoksa stratejik çıkarları doğrultusunda bu bölgelerde yarattığı fiili durumu kullanması mıdır?! Hiç kuşkusuz bu noktadaki önemli sorulardan biri, Rusya’nın Güney Kafkasya’daki çarkını çeviren suyun bir kısmının nasıl olup da bizden de aktığıdır.
        Başka bir yazımda da söylemiştim, şimdi burada yinelemek istiyorum. Kafkasya konusunda Türkiye’deki kadar yalan Kafkasya’da bile yazılmamıştır. Aradaki en belirgin fark ise, bizde yalanın bir tür bilgelik sayılması; gazete ve dergilerde sorgusuz sualsiz yer bulmasıdır.
(25 Ocak 2005)
-----------
Not. Kafkasya’daki gelişmeleri yansız olarak aktaran az sayıdaki yayın organını tenzih ediyorum.


GÜRCÜSTAN"IN OSETLERİ
Gürcüstan gezisi (11-12 Ağustos 2004) öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazılmış “Türkiye Osetlerinden Başbakana açık mektup” adlı bir metin okudum. Bu metin, İstanbul Esenler"de bulunan Poyrazlı Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği adına, derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Mutlu Şahingöz tarafından kaleme alınmış. Şahingöz, “Türkiyeli Osetler ve Kuzey Kafkasyalılar olarak” Gürcüstan yönetiminden duydukları “kaygı”yı dile getiriyor. Sonra, “tarihsel gerçekleri” anlatıyor. Ne var ki, “tarih” tarih değil. Birileri gönlünce yazdığı için tarih olduğundan farklı bir kılığa bürünmüyor.
By: admin2

GÜRCÜSTAN'IN OSETLERİ

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

          Gürcüstan gezisi (11-12 Ağustos 2004) öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazılmış “Türkiye Osetlerinden Başbakana açık mektup” adlı bir metin okudum. Bu metin, İstanbul Esenler'de bulunan Poyrazlı Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği adına, derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Mutlu Şahingöz tarafından kaleme alınmış. Şahingöz, “Türkiyeli Osetler ve Kuzey Kafkasyalılar olarak” Gürcüstan yönetiminden duydukları “kaygı”yı dile getiriyor. Sonra, “tarihsel gerçekleri” anlatıyor. Ne var ki, “tarih” tarih değil. Birileri gönlünce yazdığı için tarih olduğundan farklı bir kılığa bürünmüyor.
          Bu metin, Başbakan’a yazılmış “açık mektup” olmasaydı, üzerinde durmayacaktım. “Yamalı bir bohça”yı andıran bu metnin neredeyse her cümlesi tartışmaya açık, ben yalnızca birkaç noktaya değineceğim. İskitlerin Osetlerin “uzak ataları” olduğu, sanırım bu yamaların ilki. Osetlerin ataları Alanlar değil de İskitlerse, bugünkü Osetlerin kendilerine Alan, Osetya’ya da Alanya demelerini nasıl açıklayacağız. Gerçi “açık mektup”ta “ortaçağda Oset (Alan) Krallığı” dendiğine göre, Alanlar da yok sayılmıyor. Peki bu durumda kim kimin atasıdır? İskitler Alanların mı, Alanlar İskitlerin mi? İskitlerin Osetlerin “uzak ataları” olarak göstermenin bu mektubu Sayın Başbakan için daha cazip kılacağı mı varsayılmış?! Peki tarih ve arkeoloji bu kadar “bakir” bir alan mıdır; ya tarihi ve arkeolojiyi başkaları da biliyorsa! 
          Ciddi tarihsel kaynaklarda, 13. yüzyılda Moğol istilası sırasında Alanların (Osetlerin) dağlık bölgeye çekildikleri belirtiliyor. Acaba bu çekilme hangi yönde olmuştur?  Moğollar güneyden (Gürcüstan’dan) baskı uygulamış ve Osetler de kuzeydeki dağlık bölgeye mi çekilmişlerdir, yoksa Moğollar bugünkü Güney Rusya’dan Alanya’ya girdikleri için Osetler güney yönünde Kafkasların yüksek kesimlerine mi çekilmişlerdir? Osetlerin Moğol baskısı karşısında sığındıkları yer, Gürcüstan’ın kuzey sınırları olan dağlık bölge olmasın? Bugünkü Güney Osetya toprakları, 13. yüzyıl da Osetlerin yerleşmek üzere Kafkas Dağlarının güneyine ilk adımlarını attıkları yer olabilir mi? Ne Gürcülerin tarihi, ne de Osetlerin tarihi “bir varmış bir yokmuş” tarihidir. Bu iki halk, Kafkasya’da birbirleriyle kurdukları yakın ilişkiyi bir başka halkla kurmamıştır. En yakın akrabalıklar, en amansız çatışmalar da bu iki halk arasında varola gelmiştir. Bu iki halk, bazen iki “kardeş”, bazen de iki “düşman kardeş” gibi yaşamıştır. Sıradan tarih kitapları bile, Gürcü kralının Kafkas Dağlarının kuzeyine geçerek Osetya’yı (Alanya) yağmaladığını, Oset kralının Kafkas Dağlarının güneyine inerek Gürcüstan’ı talan ettiğini yazar. Yani Kafkas Dağları iki halk arasında her zaman sınır olmuştur. Bu gerçek, Osetleri Güney Osetya’da “misafir” haline getirmez ve orası Osetlerin yaşadığı yerlerden biri olmaya devam eder. Ama tarih, doğru tarih olarak kalır. Kurgulanmış “bilgi”lerle efsane, destan yazabilirsiniz, ama bu da tarih olmaz. Tarihsel geçmişleri çok eskilere uzanan ve Alanların uygarlığının mirasçısı olan Osetlerin uydurma tarihe ihtiyacı var mı?
          Sayın Şahingöz’ün mektubunun bir başka bölümüne bakalım: “Güney Osetya'nin Gürcülerle olan ‘zoraki’ birliği 19. yüzyıl ortalarında yörenin Çarlık Rusyası tarafından istila edilmesinden sonra başladı. Çarlık Rusyası silah zoruyla işgal ettiği Güney Osetya halkının ulusal topraklarını Gürcü feodallerinin mülkü olarak ilan etti.” Bugün Kuzey Osetya dediğimiz cumhuriyetin başkenti olan Vladikavkaz, 1784 tarihinde Ruslar tarafından bir kale olarak kurulmuş. Bu durumda Vladikavkaz kenti, 18. yüzyılda Osetya’da Rus varlığının bir göstergesi değil midir? İkinci bir Osetya mı söz konusudur Kafkasya’da ve Ruslar orayı da 19. yüzyılın ortalarında mı işgal etmiştir? Sahiden bölgenin tarihi böyle midir? “Güney Osetya” adının Sovyet döneminde ortaya çıktığını Şahingöz hiç kimsenin bilmediğini mi sanıyor? Bütün bunları bilmek için tarih okumak da gerekmiyor, tarih atlaslarından da pek çok şey öğrenebilirsiniz. Tarih atlasları, Osetlerin atalarının yurdu olan Alanya’nın neresi olduğunu da göstermektedir. “Yalan tarih” yazma merakı bütün dünyada var ve tarih boyunca da varolmuştur. Ama Kafkasya konusunda, Türkiye’deki kadar yalan tarihin Kafkasya’da bile yazılmadığını söyleyebilirim.
          Şahingöz’ün Gürcülere yakıştırdığı onca olumsuz sıfat, kime ne yarar sağlıyor anlamış değilim. Gürcüstan’da, Güney Osetya’nın dışında da Osetler var ve Gürcülerle bugün de iç içe yaşıyorlar. Şahingöz’ün Oset nüfusunun Gürcüstan’daki dağılımından haberdar olduğunu da sanmıyorum. Şahingöz mektubunda, “Çatışmaların sonucu olarak günümüzde yüz bine yakın Oset, mülteci halde; yurdunu terk etmeyen Güney Osetyalılar ise Gürcü ambargosu altında olumsuz koşullarında yaşamını sürdürüyor” diyor. Gelin biraz nüfus üzerinde de duralım. 1989 Sovyet nüfus sayımına göre bütün Gürcüstan’da 164.000 Oset vardı. Bu nüfusun 100.000’i, Gürcüstan’ın Güney Osetya dışındaki bölgelerinde yaşıyordu. Eğer günümüzde yüz bine yakın Oset mülteci durumundaysa, bu demektir ki bu kadar Oset Gürcüstan dışına gitmiştir. Gürcüstan’ın Güney Osetya dışındaki kentlerinde ve köylerinde bugün de Osetlerin yaşadığını biliyoruz. (Örneğin 1989 nüfus sayımına göre Tiflis kentinde 33.000 Oset yaşıyordu ve yalnızca bu sayı bile Güney Osetya’daki Oset nüfusunun yarısına eşitti.) Bu durumda Güney Osetya’daki Osetlerin bir kısmı da topraklarını terk etmiş olmalı. Diyelim ki çatışmalar sırasında bu olmuştur ve gerçekten de oldu. Peki, bugünkü Güney Osetya yönetimi nasıl bir yönetimdir ki kendi halkını bile Güney Osetya’ya çekemiyor. Yoksa bunun sorumlusu da Gürcüler midir? Güney Osetya’nın Gürcüstan’dan fiilen kopmuş olduğunu, bölge halkının Rusya pasaportu taşıdığını, Güney Osetya cumhurbaşkanı olan kişinin Rusya vatandaşı Moskovalı bir işadamı olduğunu, bölgede Rus Rublesi kullanıldığını günlük basından da biliyoruz. 
          Bu mektupta ciddiye alınmayan kimlerdir? Başbakanın danışmanları mı, Türkiyeli Osetler mi, Kafkasya konusunda ne yazılsa doğru sanacağı var sayılan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları mı? Yoksa bu mektup, Güney Osetya’nın tarihsel ve arkeolojik geçmişinin yeniden yazılmasının bir parçası mı? Eğer böyleyse, Şahingöz’ün işi hiç kolay değil. Güney Osetya’nın nüfusuna ilişkin Rus kayıtlarını, başta Rus ve Gürcü kaynakları olmak üzere çok sayıda tarihsel kaynağı ortadan kaldırması gerekiyor. Masa başında yazılan tarihe, tarihin böyle yazılmasından siyasal sonuç bekleyenler inanabilir, ama masa başında yazdığınız tarihten önceki tarihleri bilenleri buna inandırmanız mümkün değil! Güney Osetya sorununun çözümüne katkı yapmanın yolu da, -tek amacınız Güney Osetya’yı Kuzey Osetya’ya katmak bile olsa- yalan tarih yazmak olamaz.

------

Türkiye Osetlerinden Başbakana açık mektup

Ajans Kafkas | 05.08.2004 | 16:15:02 | Views: 127 | Türkiye

Türkiye’de yaşayan Osetler tarafından kurulan İstanbul Esenler'de bulunan “Poyrazlı Kafkas Kültür ve Yardım Derneği” Gürcüstan ziyaretine hazırlanan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben bir açık mektup yayınladı. 
          Mektupta Gürcüstan ve Güney Osetya arasında tırmanan gerginlik, Gürcüstan'ın Güney Osetya'ya karşı uyguladığı baskılar dile getiriliyor. 
          Kısa adı Poyder olan derneğin açıklamasını yayınlıyoruz.

T.C. BAŞBAKANLIK

04.08.2004

Sayın Başbakanım,
11-12 Ağustos 2004 tarihleri arasında düzenlemeyi planladığınız Gürcüstan gezisi dolayısı ile bazı duyarlılıklarımızı size iletmek istedik.
Biliyoruz ki tarih boyunca hiçbir barış, savaşarak sağlanmadı. Barış ancak sağduyu içerisinde gerçekçi diyaloglarla mümkün oldu.
Biz Türkiyeli Osetler ve Kuzey Kafkasyalılar olarak, son günlerde Gürcüstan, ve onun ihtilaflı komşusu Güney Osetya'da yaşanan gelişmelerden dolayı son derece büyük kaygı duyuyoruz.
Gürcüstan'ın SSCB döneminde, eski özerk bölgesi olan Güney Osetya ve özerk cumhuriyeti olan Abhazya'yı tekrar üniter Gürcüstan yapısı altında birleştirmek maksadıyla güttüğü saldırgan tutum; kan, şiddet ve istikrarsızlık kaynağı olacak yeni bir savaşı kapımıza getiriyor.
Yıllardır, tarihi vatanlarındaki güneyli Osetler'i Gürcüstan'ı terk etmesi gereken misafirler olarak tanımlayan Gürcü yönetimi bu tutumuyla dünya devlerinin güçler dengesi oyununda bilerek ya da bilmeyerek bir piyona dönüşüyor, 1991'de Gürcüstan'ın saldırıları sonucu bine yakın insanın ölümü, binlercesinin yaralanması ve on binlercesinin de mülteci durumuna düşmesiyle sonuçlanan kanlı oyunu bugün de sahnelemeye çalışıyor.
Resmi Gürcü tezlerinin aksine, güneyli Osetler Gürcüstan'ın misafirleri değil, o coğrafyanın bilinen en eski halklarındandır. Yapılan arkeolojik araştırmalar Osetler'in uzak ataları İskitler'in M.Ö. 7. yüzyıldan beri Güney Osetya'da yasamaya başladıklarını gösteriyor. Ortaçağ'dan beri Oset (Alan) Krallığı komşusu Gürcülerle iyi ilişkilerini sürdüre geldi.
Güney Osetya'nin Gürcülerle olan "zoraki" birliği 19.yüzyıl ortalarında yörenin Çarlık Rusyası tarafından istila edilmesinden sonra başladı. Çarlık Rusyası silah zoruyla işgal ettiği Güney Osetya halkının ulusal topraklarını Gürcü feodallerinin mülkü olarak ilan etti.
1917 Rus devriminden sonra Gürcüstan'da iktidarı elinde tutan Menşevik Gürcü yönetimi zamanında da Güney Osetya tıpkı Abhazya gibi zorla Gürcüstan'a ilhak edilmeye çalışıldı ve ağır baskılara uğratıldı, Osetya yöresi tamamen yakıp yıkıldı, yağmalandı, köy ve kasabalar yerle bir edildi.
Sovyetler Birliği'nin kurulmasından sonra Stalin tarafından böl/yönet politikasının uygulanması ile Oset halkı 1922'de güney ve kuzey olarak ikiye bölündü ve Güney Osetya 20 Nisan 1922'de "özerk bölge" statüsüyle Gürcüstan S.S.C.'ne bağlandı. Kuzey Osetya ise 7 Temmuz 1925'te "özerk bölge" olarak Rusya'ya bağlandı, sonra da 5 Aralık 1936'da statüsü "özerk cumhuriyet" statüsüne yükseltildi. Halen de Osetler, Gürcü ve Rus devletleri arasında paylaşılmış durumda. Ancak dış etkenlerin oluşturduğu bu yapay idari ayrılık dışında Güney Osetya, halen Rusya Federasyonu icinde yer alan Kuzey Osetya Cumhuriyeti ile tam bir etnik, tarihi ve kültürel bütün oluşturmaktadır.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Gürcüstan'la hukuki anlamda hiçbir bağı kalmayan Güney Osetya, halkın %99 katılımıyla gerçekleştirilen referandumla Kuzey Osetya'yla birleşme yönünde iradesini ortaya koydu. Şüphesiz ki bu kararda 80'lerin sonlarında hayatin her alanında maruz kaldıkları "üstün Gürcü ulusu", "tanrı tarafından seçilmiş Gürcü ulusu", "Gürcü topraklarında misafir Osetler", "işgalci Osetler" gibi söylemler de etkili olmuştu.
Ancak Güney Osetya'nin Kuzey Osetya ile birleşme kararı devlet destekli silahlı Gürcü gruplarının, ardından da Gürcü ordusunun Oset yerleşimlerine saldırısı ile karşılık buldu. Çatışmaların sonucu olarak günümüzde yüzbine yakın Oset, mülteci halde; yurdunu terk etmeyen Güney Osetyalilar ise Gürcü ambargosu altında olumsuz koşullarında yaşamını sürdürüyor.
Ekonomik yaptırımlarla başarılı olamayan Gürcüstan devleti son günlerde yaşanan; Osetya seçimlerinin engellenmeye çalışılması, milletvekillerine yapılan saldırılar, asılsız nedenler öne sürerek sınıra asker yığma ve muhtelif provokasyonlar ile, 1992'den beri bağımsız olan Güney Osetya'yi silahlı güce dayalı bir yol izleyerek topraklarına katma sinyalleri veriyor.
Biz Türkiyeli Osetler ve Kuzey Kafkasyalılar olarak Kafkasya'da ve dünyada savaş istemiyoruz.
Bugüne kadar izlemiş olduğunuz barış yanlısı ve objektif politikalar doğrultusunda biliyoruz ki siz de aynı duyarlılığa sahipsiniz. Ulu Önderin "Yurtta sulh cihanda sulh" sözünü şiar edinmiş Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları olarak kapımızda bir savaş çıkarmak için fırsat kollayan, Acarya'dan sonra gözunu Abhazya ve Güney Osetya'ya diken Gürcüstan Devlet Baskanı Mikhail Saakaşvili'yle yapacağınız görüşmede konuyu gündeme getirmenizi bekliyoruz.
Saygılarımızla,
POYRAZLI KAFKAS KULTUR VE YARDIMLASMA DERNEĞİ adına
Yönetim Kurulu Başkanı
Mutlu Şahingöz
_________________________________________________________________________
Poyrazlı Kafkas Kültür ve Yardımlaşma Derneği Atışalanı Cad. 84/1 Esenler – ISTANBUL
Tel: 0212 610 70 23 Fax: 0212 569 18 33


TÜRKİYE’DEKİ GÜRCÜLER ANADİLİNDE YAYININ NERESİNDE?
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli dönüşümlerini yaşıyor. Avrupa Birliği üyeliğine doğru gidilen yoldaki reformların benzerleri, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yapılmıştı. Türkiye, çağdaş ölçütleri temel alan, insan haklarına saygılı ve demokratik ülke olma yolunda önemli yasal ve anayasal dönüşümler gerçekleştirdi. Öte yandan bu yolda atılan adımları uygulamaya da geçiriyor. Çağdaş demokrasiye giden yolun daha başlarında olduğumuz da bir gerçek. Öte yandan, bütün bu değişiklikleri ülkenin hayrına görmeyenler de var. Sanırım bu reformlara kuşkuyla bakanların, bütün bu değişikliklerin ileriye atılmış adımlar olduğunu görmeleri için daha fazla zamana ihtiyaçları var. Gelecekte, küçük bir azınlığın dışında, bu yeni değerleri çoğunluk olarak paylaşacağız. Yaşadığımız ülkenin yurttaşı olmaktan daha da gurur duyacağız ve göğsümüz daha da kabaracak.
By: admin2

TÜRKİYE’DEKİ GÜRCÜLER ANADİLİNDE YAYININ NERESİNDE?

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli dönüşümlerini yaşıyor. Avrupa Birliği üyeliğine doğru gidilen yoldaki reformların benzerleri, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yapılmıştı. Türkiye, çağdaş ölçütleri temel alan, insan haklarına saygılı ve demokratik ülke olma yolunda önemli yasal ve anayasal dönüşümler gerçekleştirdi. Öte yandan bu yolda atılan adımları uygulamaya da geçiriyor. Çağdaş demokrasiye giden yolun daha başlarında olduğumuz da bir gerçek. Öte yandan, bütün bu değişiklikleri ülkenin hayrına görmeyenler de var. Sanırım bu reformlara kuşkuyla bakanların, bütün bu değişikliklerin ileriye atılmış adımlar olduğunu görmeleri için daha fazla zamana ihtiyaçları var. Gelecekte, küçük bir azınlığın dışında, bu yeni değerleri çoğunluk olarak paylaşacağız. Yaşadığımız ülkenin yurttaşı olmaktan daha da gurur duyacağız ve göğsümüz daha da kabaracak.

Türkiye’de farklı etnik kökenden gelenler için 7 Haziran 2004 tarihi, sanırım ülkemizin tarihine farklı renkle yazılacak. Uzun süren tartışmaların ardından, TRT nihayet Türkçe dışındaki dillerde de yayına karar verdi. “Farklı dil ve lehçelerde yayın” adı altında yapılan bu yayın, aslında anadili Türkçe olmayan topluluklara yapılan yayınlar olacak. Başlangıç olarak bu yayınlar Boşnak, Arap, Kurmançi, Zaza ve Çerkes dillerinde yapılıyor. Hiç kuşkusuz, bu yayınların içeriği, yeterli olup olmadığı gibi konularda yeni tartışmalar yaşanacağını şimdiden öngörmemiz gerekiyor. Bütün bunlar da ancak demokrasi içinde olup biter ve bu tür tartışmaların ülkemizin daha ileriye gitmesi için de gerekli olduğunu görmemiz gerekiyor. Bütün demokratik ülkelerde benzer süreçler yaşandı ve benzer olaylar hâlâ yaşanabiliyor. Yeni bir örnek olarak İspanya parlamentosunda bir milletvekilinin Katalanca konuşma yapması nedeniyle yapılan tartışmaları anımsayabiliriz.

Sanırım “Farklı dil ve lehçelerde yayın” konusunda bizim soracağımız ilk soru, neden Gürcüce yayın olmadığı. Bu sorunun yanıtı hem çok zor, hem de çok kolay. Belki öncelikle Türkiye’deki Gürcü nüfusu açısından irdelemeliyiz bu konuyu. Burada Gürcülerin Türkiye’deki nüfusunun ne kadar olduğu konusunda duracak değilim. Çünkü “kuru kalabalık” olarak da niteleyebileceğimiz kitlesel bir görüntünden söz etmenin bir değeri olmadığı açık. Burada sanırım altı çizilmesi gereken nokta, Türkiye’de “nitelikli Gürcü nüfusu”nun ne kadar olduğudur. Sonra bundan kastımızın ne olduğunu açıklamamız gerekiyor. Kitlesel açıdan baktığımızda ülkemizde büyük bir Gürcü nüfusu olduğunu pek çok kişi söylüyor. Üstelik bu nüfusun Gürcüstan’daki Gürcülerden bile fazla olduğu pek çok kez ileri sürüldü. Bu noktada Gürcüstan Devlet Başkanı Miheil Saakaşvili’nin Swiss Oteli’nde 23 Mayıs 2004 tarihinde buralı Gürcülerle buluşmasında yaptığı konuşmayı hatırlayabiliriz. Saakaşvili de Türkiye’deki Gürcü nüfusundan söz ederken benzer bir vurgu yaptı ve herkesin ayakta alkışını aldı. Peki, neden kalabalık olduğumuzu söyleyenleri alkışlıyor ve taktir ediyoruz da, nitelik üzerinde duranları alkışlamıyor ve tekdir ediyoruz?! Sanırım bunun üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekiyor.

Herkesin bildiği bir şey olmasına karşın, ben gene de bilmeyenlerin olduğunu var sayarak bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Türkiye’deki Gürcülerin varlığı iki farklı tarihsel nedene dayanmaktadır. Artvin ve çevresindeki Gürcüler, bölgenin yerli halkıdır. Bu kuşkusuz, bölgede başka kökenli insanların olmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye’de, bu bölgenin dışındaki Gürcüler ise göç yoluyla gelmişlerdir. Göç edilen toprakların bir bölümü bugün gene Türkiye, bir bölümü de Gürcüstan sınırları içindedir. Bu tarihsel gerçektir ve öncelikle bu saptamayı yapmak gerekir. Ayrıca daha erken tarihte Gürcüstan’ın Mesheti bölgesinden (Türkçe’de bilindiği adıyla Ahıska ve çevresi) göç etmiş Katolik Gürcüler var ve bunlar İstanbul’a yerleşmişlerdir. İstanbul’daki Katolik Gürcü Manastırı’nı bu Gürcüler kurmuştur. Türkiye’de, Katolik Gürcülerin dışındaki Gürcüler Müslümandır. Tarih, olduğu biçimde olup bitmiştir ve siz onu yeniden yapamazsınız. Ama tarihi sayısız kez yeniden yazabilirsiniz ve istediğiniz gibi de yazarsınız. Türkiye’de “Türkçü tarih anlayışı” diyebileceğimiz bir tarih yazıcılığı var. Ama bu tarih yazıcılığı ülkemizdeki tek tarih yazıcılığı değildir. Türkçü tarih yazıcılığı, Cumhuriyet öncesinde ortaya çıkmıştır ve bir ulus oluşturma fikri çerçevesinde ülkedeki herkesi Türk (Orta Asya) kökenli saymayı temel alır. Bu anlayış, Soğuk Savaş döneminde daha da kök salmıştır. “Sovyet tehdidi” de bu anlayışa daha sıkı sarılmanın nedenlerinden biri olmuştur. Bu anlayışı, kendi tarihsel süreci içinde doğru anlamak ve değerlendirmek gerekiyor. Ne var ki Türkçü tarih yazıcılığı artık tarihe mal olmuş bir anlayıştır. Bunun bugün de sürdürücülerinin olması bu gerçeği değiştirmiyor. Bir örnek vermek gerekirse, Kürtlerin aslında “Dağ Türkleri” olduğu, karda yürürken çıkardıkları “kart kurt” seslerinden dolayı “Kürt” olarak adlandırıldıkları tezine günümüzde kimseyi inandırmak mümkün değildir.

Türkçü tarih yazıcılığı, Türkiye’deki Gürcüler hakkında da Kürtler üzerine söylenenleri andıran tezler ileri sürmüştür. Bu tezin içinde en yaygın olanı Türkiye’deki Gürcülerin Gürcü değil “Kıpçak Türkü” olduğu görüşüdür. Kıpçakların Gürcülerin arasına karıştığı ve zamanla asimile olduğu bir gerçektir. Dünyada saf ırk olmadığına göre, bu da doğal bir durumdur. Bütün halkların, ulusların başka etnik toplulukları kendi içinde erittiklerini biliyoruz. Bunun Türkiye’deki son örneği Ubıhlardır. Bu Kafkas kökenli halk, Ruslar tarafından Türkiye’ye sürülmüş, ülkemizde de Çerkesler ve Türkler arasında erimişlerdir. Tarihten silinmiş bütün halkların yok oluşu böyle bir süreçte gerçekleşmiştir, bir hayvan soyunun yok oluşu gibi ortadan kalkmamışlardır. Türkçü tarih yazıcılığının Türkiye’deki Gürcüler üzerinde bu kadar önemle durmasının nedeni, geçmişte Sovyet-Türkiye sınırında toprak tartışmalarının yaşanmış olmasıdır. Bugün bu sınır Türkiye-Gürcüstan sınırıdır ve iki devlet arasında da bir sınır anlaşmazlığı yoktur. Ne var ki Artvin ve yöresinin tarihi, Türkçe kaynakların neredeyse tümünde bu Türkçü tarih yazıcılığı tezleri doğrultusunda yazılmıştır ve sonuç olarak bu bölgede bir Gürcü varlığından söz edilmez. Bu noktada asıl ilginç olan durum, Türkiye’de kendilerini bir biçimde Gürcü olarak adlandıran kişi ve kuruluşların da Artvin’in tarihini bu “Türkçü tarih yazıcılığı”nın tarih bilgisiyle vermeleridir. Artvin ve yöresini tanıtan web sitelerine göz attığınızda bunun böyle olduğunu göreceksiniz. Bu anlayışın değişmesi için de bir zamana ihtiyaç olduğu açıktır. Ne dünyada, ne de ülkemizde tarihsel gerçekler, tarihsel olgular sonsuza dek örtülemiyor. Son on yılda ülkemizde ne çok tabuyu, ne çok “tarihsel yalanı” geride bıraktığımızı bir düşünün. Kuşkusuz Artvin ve yöresinin tarihi de yeniden yazılacak; dolayısıyla Türkiye’deki Gürcülerin tarihi de…

Türkiye’deki etnik topluluklar arasında, Gürcüler kadar eski edebiyat geleneğine, devlet geleneğine, ayrı bir alfabeye, dünyaca ünlü sinema ve tiyatroya, köklü ve özgün kültüre sahip kaç topululuk daha var bilemiyorum. Ne var ki böyle bir halkın bir parçası olan buralı Gürcüler, kendilerinin ne olduklarına henüz karar verebilmiş değiller. Bundan dolayı, demokrasilerin de bir gereği olan sivil örgütlenmeleri hâlâ “hemşeri dernekleri” düzeyini aşamamıştır. Yaptıkları bütün etkinlikler de halk dansları gösterilerinden ibarettir. Bu örgütlenmeleri yapan kişilerin etnik kültüre dayalı örgütlenme ile yerel kültüre dayalı örgütlenme arasındaki farkın ne olduğunu bildiklerini söylemek çok zor. Yalnızca İstanbul’da birkaç yüz adet, deyim yerindeyse “Sivas derneği” var ve bu dernekler de çok iyi halk dansları gösterileri ve kültür şenlikleri düzenlemektedir. Bu iki örgütlenme biçimi arasındaki farkı anlamının yolu, kendinin ne olduğunu anlamaktan geçiyor. “Çveneburi” adlandırması tarihin Müslüman Gürcülere yüklediği bir kamburdur ve Türkiye’deki Gürcüler bu kamburu taşıdıkları sürece Türkiye’de anadilinde yayının sıfır noktasında kalacaklardır. Kendi kültürlerine, dillerine ve tarihsel geçmişlerine sahip çıkmayan Gürcülere yönelik olarak TRT’nin yayın yapmasını beklemek de abesle iştigal olur.

Not: Türkiye'de 7 Haziran'nın "Diller Bayramı" olarak kutlanmasını öneriyorum.


SON PİŞMANLIK: NEDAMET!
“Dünya Sineması Kuşağı”nda, 24 Mayıs 2004 tarihinde CNBC-e’de, Gürcü sinema yönetmeni Tengiz Abuladze’nin Pişmanlık adlı filmi gösterildi. Bu film, 1987 yılında İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti, Nedamet adı altında. Aynı festivalde, Abuladze’nin üçlemesinin diğer iki filmi de vardı: Dilek Ağacı ve Yakarış. Dilek Ağacı’nı da izlemiştik, ama Yakarış, dinsel çatışmalara yer verdiği gerekçesiyle festivalin üst denetleme kuruluna takılmıştı ve gösterimden kaldırılmıştı. Yakarış’ın yasaklanması için oy kullananlardan biri de Fatma Girik’ti. Basın toplantısında bir sinema oyuncusunun da yasaklama yönünde oy kullandığı hatırlatılınca, Abuladze, Shakespeare’nin bir dizesiyle yanıt vermişti buna: “Beni öldüren güzel olsun!” Sanırım bu yanıtta, bir sinema yönetmeninin entelektüel derinliğinin nasıl bir şey olduğunu görmek mümkün. 1924-1994 tarihleri arasında yaşamış olan Abuladze de, dünya sinema tarihine büyük yönetmenlerden biri olarak geçmiştir.
By: admin2

SON PİŞMANLIK: NEDAMET!

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

“Dünya Sineması Kuşağı”nda, 24 Mayıs 2004 tarihinde CNBC-e’de, Gürcü sinema yönetmeni Tengiz Abuladze’nin Pişmanlık adlı filmi gösterildi. Bu film, 1987 yılında İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti, Nedamet adı altında. Aynı festivalde, Abuladze’nin üçlemesinin diğer iki filmi de vardı: Dilek Ağacı ve Yakarış. Dilek Ağacı’nı da izlemiştik, ama Yakarış, dinsel çatışmalara yer verdiği gerekçesiyle festivalin üst denetleme kuruluna takılmıştı ve gösterimden kaldırılmıştı. Yakarış’ın yasaklanması için oy kullananlardan biri de Fatma Girik’ti. Basın toplantısında bir sinema oyuncusunun da yasaklama yönünde oy kullandığı hatırlatılınca, Abuladze, Shakespeare’nin bir dizesiyle yanıt vermişti buna: “Beni öldüren güzel olsun!” Sanırım bu yanıtta, bir sinema yönetmeninin entelektüel derinliğinin nasıl bir şey olduğunu görmek mümkün. 1924-1994 tarihleri arasında yaşamış olan Abuladze de, dünya sinema tarihine büyük yönetmenlerden biri olarak geçmiştir. 
Tengiz Abuladze, üçlemesinin üçüncü filmi olan Pişmanlık’ı (Monanieba) 1984 yılında tamamlamıştı, ama film Sovyet rejimi sansürünün kurbanı olmuştu. Film, ancak Gorbaçov’un “glastnos” (açıklık) politikasını uygulamaya başlamasından sonra, 1987 yılında gösterilebilmişti. Abuladze Pişmanlık’ı, 1937’deki trajediyi sorgulamanın hâlâ yasak olduğu bir dönemde çekmişti. Sovyet rejiminin uygulamalarını sorgulayan Tengiz Abuladze ve Nodar Dumbadze gibi sanatçı ve yazarlar, Gorbaçov’un “glasnost” politikalarının da öncüleri sayılmıştır. Filmde totaliter bir yönetici tiplemesi olan Varlam Aravidze’yi ünlü Gürcü oyuncu Avtandil Maharadze canlandırmış. Aravidze, Gürcüstan’da var olmayan, uydurulmuş bir soyadı. Gürcüce’de “hiç kimse” anlamına gelen “aravin”den türetilmiş. Yani Varlam Aravidze, Varlam Hiçkimse’dir. Aslında Aravidze’nin, Neron’dan başlayarak bütün totaliter yöneticilerin ortak adı, bütün diktatörlerin ortak portresi olduğu söylenebilir. Ama Aravidze, en başta entelektüel birikimleriyle de dikkati çeken Sovyet ya da Sovyet tipi rejimlerin yöneticileridir.
Pişmanlık, totaliter yöneticilerin bir toplumu nasıl yıkıma sürüklediğini gösteriyor bize. Ne var ki yalnızca toplumu değil, aynı toplumun bir parçası olan kendi ailesini de yıkıma sürüklüyor bu totaliter yöneticiler. Filmde Varlam’ı bir diktatör olarak değil, topluma yararlı, toplumun baş tacı ettiği bir yönetici olarak gören Aravidze ailesi, Varlam’ın torunu Tornike’nin, dedesinin gerçek kimliğini öğrendikten sonra intihar etmesiyle yıkıma sürükleniyor. Abuladze, filmlerinde dinsel motiflere önemli ölçüde yer veren bir yönetmen. Aravidze’nin baskıcı yönetimi sırasında babasını ve annesini yitiren kadının, bu diktatörün öldükten sonra toprakta yatmayı hak etmediğini söylemesi ve sürekli mezarından çıkarması, dinsel göndermelerden uzak bir yaklaşım değil. Öte yandan, filmin daha başlarında ressam Sandro’nun evindeki Hz. İsa heykeli etrafında gelişen diyalogları da sanırım bu çerçeveye oturtmak gerekiyor. Filmin sonunda yaşlı bir kadının kiliseye gitmeyen bir yolu yol alarak kabul etmemesi ise, daha güçlü bir dinsel vurgu sayılmalı. Filmin sonunda Aravidze’nin, kendi oğlu tarafından mezarından çıkarılarak uçuruma leş kargalarına atılması da bir tür dinsel ceza. Çünkü Aravidze’nin ölüsünün toprağa yakışmadığının kabulüdür bu aynı zamanda. Hiç kuşkusuz filmin asıl vurgusu, diktatörlüklerin yol açtığı toplumsal yıkımlar, insanların çektiği acılardır, toplumda sevginin ve güvenin parçalanmasıdır. Yakınları kayıplara karışmış olan kişilerin, yitirdikleri insanların hayatta olup olmadıklarını öğrenmeleri bile mümkün değildir. Yakınlarını yitiren insanların, çalışma kamplarından gelen kütüklerde kayıp insanların kazılmış adlarını aramaları, bütün bir toplumun ruhunun parçalanması değilse nedir?
Abuladze, bütün bunlara rağmen, iyi ve kötüyü bize mutlak bir biçimde dayatmıyor. Toplumun, insanların iyi ve kötü konusunda her zaman ikiye bölünebileceğini de gösteriyor. Bütün bir ülkeyi yıkıma sürüklemesine karşın, gene de bazılarının bir diktatörü iyi biri olarak anması, film boyunca karşımıza çıkıyor. Filmdeki ikilem bizi, pek çok toplumun ikilemiyle de yüz yüze getiriyor.
Pişmanlık filmini izleyip de bütün bir insanlık tarihini düşünmemek, sorgulamamak elde değil. Filmin sonlarında yaşlı kadının sözlerinden esinlenerek söylersek: Eğer pişmanlık yaşamı sorgulamaya götürmüyorsa insanı, o pişmanlık ne işe yarar!


ALİ VE NİNO: İKİ ROMAN KİŞİSİ
Eğer yazıma Ali ve Nino'nun kim olduklarını sorarak başlarsam, büyük olasılıkla Ali’yi tanıdığınızı, ama Nino’nun kim olduğunu bilmediğinizi söyleyeceksiniz. Ben Ali’nin sizde bir resminin olduğunu düşünüyorum, kalem işlevi gören sinir uçlarınızın beyninize çizdiği bir resim bu. Bu resmin, ülkemizdeki bir kesimin gözünde daha da net olduğunu söyleyebilirim, üstelik kutsal bir konumu olduğunu da... Nino söz konusu olduğunda, çoğunluk kendini sisler altındaki Kapadokya’da bulurmuş gibi geliyor bana. Kapadokya sisler altında olunca, onca doğa harikası, onca insan harikası yapıtlar görünmez olur. Göremediğimiz sürece de onların varlığından haberdar olamayız. Sanırım Nino, tam da bu. Var olan, ama bizim göremediğimiz ve bilmediğimiz bir dünya. Bir başka yaklaşımla söylersek eğer, Ali, Ortadoğu’nun, Balkanlar’ın ve Kafkaslar’ın bizim görebildiğimiz ve bildiğimiz yüzü.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

ALİ VE NİNO: İKİ ROMAN KİŞİSİ


Eğer yazıma Ali ve Nino'nun kim olduklarını sorarak başlarsam, büyük olasılıkla Ali’yi tanıdığınızı, ama Nino’nun kim olduğunu bilmediğinizi söyleyeceksiniz. Ben Ali’nin sizde bir resminin olduğunu düşünüyorum, kalem işlevi gören sinir uçlarınızın beyninize çizdiği bir resim bu. Bu resmin, ülkemizdeki bir kesimin gözünde daha da net olduğunu söyleyebilirim, üstelik kutsal bir konumu olduğunu da... Nino söz konusu olduğunda, çoğunluk kendini sisler altındaki Kapadokya’da bulurmuş gibi geliyor bana. Kapadokya sisler altında olunca, onca doğa harikası, onca insan harikası yapıtlar görünmez olur. Göremediğimiz sürece de onların varlığından haberdar olamayız. Sanırım Nino, tam da bu. Var olan, ama bizim göremediğimiz ve bilmediğimiz bir dünya. Bir başka yaklaşımla söylersek eğer, Ali, Ortadoğu’nun, Balkanlar’ın ve Kafkaslar’ın bizim görebildiğimiz ve bildiğimiz yüzü. Kafkaslar’ın, Ortadoğu’nun ve Balkanlar’ın bir de görünmeyen ve bilmediğimiz yüzü var, sanırım bu bölgelerin görünmeyen yüzüne biz “Nino” diyebiliriz. Neden mi? Yazımın sonlarına geldiğinizde, sanırım bu sorunun yanıtını da almış olacaksınız.
Ali ve Nino, Kurban Said takma adlı bir Azerbaycanlı yazarın romanı. Kitap 1937 yılında, Ali und Nino adı altında Almanca olarak Viyana’da yayımlanmış. Sonra uzun süre unutulmuş bir kitap olarak kalmış. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kafkasya yeniden Batı’nın ilgi odağı haline gelmiş olmalı ki, kitap pek çok Batı diline çevrildi. Batı dünyasında en çok okunan kitaplardan biri oldu Ali ve Nino. Çünkü Ali ve Nino Kafkasya’ya tutulmuş bir ayna gibi, bölgenin hem dününe, hem de bugününe. Geçen yüzyılın ilk çeyreğini anlatan ve 1937 yılında basılan bir kitap bugünkü Kafkasya’ya nasıl ayna tutuyor olabilir ki derseniz, haklı olmazsınız. Sanırım kitabı bu kadar özel kılan ve Batı dünyasında okunur yapan da bu özelliği olsa gerek. Dünya edebiyatlarının en güzel aşk romanlarından biri olarak kabul ediliyor Ali ve Nino. Öte yandan bir okur olarak bu kitapla Kafkasya’yı tanıyor, tarihini öğreniyor, bölgenin kültürü, çatışmaları ve anlaşmazlıkları, farklı halkları ve ulusları üzerine fikir sahibi oluyorsunuz. Avrupa ile Asya’nın yan yana ya da iç içe duruşunun, bu duruşta, moda anlatımla söylersek “medeniyetler çatışması”nın ve medeniyetler uzlaşmasının ne anlama geldiğini, bu küçük bölgenin bu kitaba yansıyan yüzüyle de anlamak mümkün. Gazetelerde ve televizyon haberlerinde aktarılan Kafkasya konusundaki her şeye neden bu denli yabancı olduğumuzun yanıtını da sanırım bu kitapta bulabilirsiniz. Hangi kitapta derseniz, kuşkusuz Ali und Nino, Ali and Nino ya da Ali da Nino’dan değil, Ali ve Nino’dan söz ediyorum. Kitap, Mart 2004’te Everest yayınlarından çıktı. Mehmet Harmancı kitabı İngilizce’sinden çevirmiş. Aslında bu kitap, Ali ve Nino’nun Türkçe’deki ilk baskısı değil, roman otuz yıl önce de Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiş, ardından kitap olarak yayımlanmıştı. Bir süre önce ben bu kitabı Gürcüce’sinden okumuştum. Çok beğendiğim için de iki yayınevine yayımlamaları önerisinde bulunmuştum. Ama Everest bunlardan biri değildi. Ali ve Nino‘da transkripsiyon ve transliterasyon sorunları, benim okuduğum çeviriye göre de, sanırım çeviriden kaynaklanan bazı farklılıklar var. Ne var ki bunlar, bu yazının konusu değil.
Soylu bir aileden gelen ve tam adı Ali Han Şirvarşir olan Ali, bir Azeri ve kendini genç yaşta “Kafkasya’ya özgü” olayların içinde bulur. Gene soylu Kipiaini ailesinden gelen Nino ise, bir Gürcü ve Ali’nin âşık olduğu genç kız. Ali, Asya’nın ve Doğu (aynı zamanda İslam) kültürünün sembolize edildiği bir kişilik. Nino, Avrupa’yı ve Batı (aynı zamanda Hıristiyan) kültürünü temsil ediyor. Bu iki roman kişiliğinde yazar, yukarıda da sözünü ettiğim iki farklı uygarlığın çatışmasını ve uzlaşmasını çok ustaca işliyor. Ali, belki de daha çok Doğu kültürüne özgü sayabileceğimiz bir yaklaşım içinde , iki savaşı birlikte veriyor. Ülkesinin bağımsızlığı için Bolşeviklere, Nino’yu kaçıran kişiye karşı veriyor bu iki savaşı. Öte yandan Kafkasya’nın, romanda da üç ülke tarafından bir biçimde kuşatıldığını görüyoruz. Rusya, İran ve Osmanlı (bugün için Türkiye diyelim). Trajik bir sonla biten roman, ister istemez bildik edebiyatların “Leyla ile Mecnun” gibi halk hikâyelerine de götürüyor bizi. Roman aynı zamanda ustalıkla yakalanmış ve işlenmiş semboller ve ironilerle yüklü. Kitapta izlerine rastlamasak da, Ali ve Nino adlarının rast gele seçilmediği açık. Azerilerin Şii olmalarından dolayı Hz. Ali’ye, Gürcülere Hıristiyanlığı götüren Kapadokyalı Azize Nino’ya gönderme yapılmış. Kitapta, bunun gibi sayısız keşif yapmak olası, bunlar da artık size kalsın. Bu arada, yazarın yaşamının, gerçekte kim olduğunun da roman gibi ilgi çekici olduğunu belirtelim.
Ülkemizin bütün sınır komşuları Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar’da yer alıyor. Bu bölgeler, etnik ve kültürel açıdan çok renkli, çok zengin ve bir o kadar da karmaşık yapıya sahip. Bu çokkültürlülük, çoketnililik bir tür prizma, ama pek çok nedenden dolayı bu prizmanın bir, bilemediniz iki yüzünden yansıyan ışıklar ulaşıyor bize. Ali ve Nino, bu açıdan da çok önemli bir kitap ve bu romandaki Nino, prizmanın diğer yüzlerindeki ışıkları sembolize ediyor. Sanırım artık, Kapadokyalı olmasalar bile, Balkanlar ile Ortadoğu’daki “Nino”ları da tanıma ihtiyacımız var.
NOT. Bu yazı, Radikal İki için yazdığım bir yazının küçük değişikliklerle yeniden düzenlenmiş biçimidir.


GEORGIA NERESİ, ETİKA ODESA'YA KOMŞU MU?!
Bir sanatçı dostum Atatürk Havalimanı’nda pasaport kontrolünde pasaportunu verir. Görevli memur İngilizce “Georgia neresi” diye sorar. Dostum biraz şaşırmış, biraz da kırılmıştır. Türkiye’de öğrendiği Türkçe’siyle yanıt verir. “Bu Gurcistan, sizin komşunuz” der. Nereden bilsin sanatçı dostum, bizim buralarda kendi ülkemizi, apartman komşularımızı bile çok iyi tanımadığımızı. Okuduğum pek çok yazıda, haberlerde, Türkçe altyazılı ya da Türkçe dublajlı filmlerde bu anekdotu sıkça anımsıyorum. Hafız Esad ölüp yerine oğlu devlet başkanı seçilince, bu yeni devlet başkanının adının ne olduğu ve nasıl yazılması gerektiği bir türlü çözülememişti. Ben şimdi sizi o günlere götürmek ve bu yeni devlet başkanının adını hiç değilse üç ayrı biçimini yazarak hafızalarınızı tazelemek istiyorum: Başar, Bişar, Beşar. Eğer “ş” harfini şeddeli yazarsanız, üç isim daha elde edebilirsiniz.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

GEORGIA NERESİ, ETİKA ODESA'YA KOMŞU MU?!

Bir sanatçı dostum Atatürk Havalimanı’nda pasaport kontrolünde pasaportunu verir.  Görevli memur İngilizce “Georgia neresi” diye sorar. Dostum biraz şaşırmış, biraz da kırılmıştır. Türkiye’de öğrendiği Türkçe’siyle yanıt verir. “Bu Gurcistan, sizin komşunuz” der. Nereden bilsin sanatçı dostum, bizim buralarda kendi ülkemizi, apartman komşularımızı bile çok iyi tanımadığımızı. Okuduğum pek çok yazıda, haberlerde, Türkçe altyazılı ya da Türkçe dublajlı filmlerde bu anekdotu sıkça anımsıyorum.
Hafız Esad ölüp yerine oğlu devlet başkanı seçilince, bu yeni devlet başkanının adının ne olduğu ve nasıl yazılması gerektiği bir türlü çözülememişti. Ben şimdi sizi o günlere götürmek ve bu yeni devlet başkanının adını hiç değilse üç ayrı biçimde yazarak hafızalarınızı tazelemek istiyorum: Başar, Bişar, Beşar. Eğer “ş” harfini şeddeli yazarsanız, üç isim daha elde edebilirsiniz. Nitekim bu da yapılmıştı. Öyle ya, bir zamanlar Çeçen lider Dudayev’in adının yazılışında da karar kılamamıştık. Cohar, Cevher ve Cehar, onun adının muhtelif yazılışlarıydı. Bazen, bizim Cumhuriyet ile birlikte yüzümüzü Batı’ya döndüğümüzü, Doğu’dan koptuğumuzu düşünüp avunuyorum. Batı dillerinden aktardığımız metinlerde Süryani yerine genellikle Suriyeli dememizin altında da bunun yattığına inanmak istiyorum. Ne var ki, bir televizyon programında Homeros’un ünlü destanının geçtiği adanın adının Etika, destanının ve bu destanın kahramanının adının Odesa biçiminde Türkçeleştirildiğini duyunca, bu avuntum tuzla buz oluyor. Yunan uygarlığıyla aramızın pek de iyi olmadığını düşünerek bunları da normal karşılamaya çalışıyorum. Ne de olsa biz, Amerika’ya daha yakın sayılırız. Artık oraya da yakın mıyız, bilemiyorum. Bu yakınlık duyguları içindeyken Türkçe dublajlı bir televizyon filmi çıkıyor karşıma. Amerikan İç Savaşı yıllarında geçiyor filmin konusu. Filmin kahramanlarından biri ötekini Hindistan’a (Indian kökenli sözcükler başka nasıl çevrilebilir ki), yani kendi yaşadığı yere davet ediyor. Bu kadarı da fazla diyorsanız, ABD’deki Hindistan’dan Georgia’ya geçebiliriz. 
Ne var ki bizim Georgia’mız o Georgia değil. Bizim Georgia’mız, kitlesel eylemlerle iktidar değişiklikleri gerçekleştiren ve siyasal tarihe Sırbistan’dan sonra özgün bir örnek olarak giren Gürcüstan. Gerçi Gürcüstan da artık ikinci Georgia sayılır ya, her neyse!.. Ama asıl dersimiz, Gürcüstan’ın Türkiye sınırındaki Acara özerk cumhuriyeti. Neredeyse bütün yazılarını zevkle okuduğum bir köşe yazarı, Acara diye bir yerin varlığını öğrenince şaşırıp kalmış ve demek öyle bir yer de varmış demiş. Yazarın şaşkınlığının nedeni, yazdığı gazetede çıkan haberlerde bu bölgeden sürekli Acarya diye söz edilmesinden midir bilinmez. Aslında ben, bu tür yolunu şaşırmış yazılara şaşırmaktan çok, bu tür terminolojinin yaratıcılarının kimler olduğunu ve bu tür sözcükleri nasıl türettiklerini merak ediyorum. Eğer bütün bu yazdıklarımın ne önemi var derseniz, ben de bu durumda Bulgaristan’ı Bulgarya, Yunanistan’ı Yunanya, Suriye’yi Suristan biçiminde  yazalım derim. Şu bizim “acar” gazetecilerimiz Acarlar, Acar lider diye yazdıklarında ne demek istiyorlar acaba, onu da merak ediyorum. Aynı gazeteciler, Batum’daki gösterilere katılmak üzere Hulo ve Kobuleti’den Gürcülerin gittiğini yazarken, bunlara neden Acar demiyorlar. Ne de olsa bu iki yerleşim de Acara özerk cumhuriyetinde yer alıyor. Belki de bu terminoloji artık o kadar eskidi ki, hiçbir yeri yama tutmuyor ve bundan dolayı da bir yanı mutlaka açık kalıyor.
Öte yandan bir büyükelçi gelişmeler gerekli kılarsa Türkiye’nin Acara’ya asker gönderebileceğini söylemiş. Neyse ki, Gürcüler sağduyulu davrandılar ve kimsenin asker göndermesi gerekmediğini gösterdiler. Bu arada, Acara’daki Gürcülere farklı bir etnik kimlik giydirmeye çalışan Türkiyeli teorisyenlerin teorileri de sanırım boş çıktı. Bu uğurda harcadıkları emeği ve parayı Kızılay’a yönlendirseydiler, daha hayırlı bir iş yapmış olurlardı.


BANİ: UZUN BİR YOL
Ömrün kendisi kısa, ama yaşam uzun bir yol. Bu uzun yolda bize, en yakınımızda, şiir ve müzik eşlik ediyor, bu uzun yoldaki yolculuğumuza. Bir bakıma müzik ve şiir, ömrün o kadar da kısa olmadığını, yaşamın yaşanası olduğunu da gösteriyor. Yaşamımın şu anına, bu yazıyı yazdığım ana “Bani”nin şarkıları eşlik ediyor. Bir yandan “Bani”nin şarkılarını dinliyorum, bir yandan yazıyorum. “Bani”nin melodisi, ritmi sinsin istiyorum bu yazı yolculuğuna. “Bani” de zaten bir yol havasıyla başlıyor, “Mgzavruli” ile. Ve yaşamın en ateşli yanını yeniden ateşliyor bu yol havası: “Şen rom tsetshli momikide / Mithar rogor davanelo” (“Sen ateşe verdin beni / Söyle nasıl söndüreyim”).
By: admin2

BANİ: UZUN BİR YOL

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

Ömrün kendisi kısa, ama yaşam uzun bir yol. Bu uzun yolda bize, en yakınımızda, şiir ve müzik eşlik ediyor, bu uzun yoldaki yolculuğumuza. Bir bakıma müzik ve şiir, ömrün o kadar da kısa olmadığını, yaşamın yaşanası olduğunu da gösteriyor. Yaşamımın şu anına, bu yazıyı yazdığım ana “Bani”nin şarkıları eşlik ediyor. Bir yandan “Bani”nin şarkılarını dinliyorum, bir yandan yazıyorum. “Bani”nin melodisi, ritmi sinsin istiyorum bu yazı yolculuğuna. “Bani” de zaten bir yol havasıyla başlıyor, “Mgzavruli” ile. Ve yaşamın en ateşli yanını yeniden ateşliyor bu yol havası: “Şen rom tsetshli momikide / Mithar rogor davanelo” (“Sen ateşe verdin beni / Söyle nasıl söndüreyim”).
Bayar Şahin’in müzik ateşi ise çocukluk yıllarında yanmaya başlamış. Mısır ayıklama, yün eğirme imecelerinde, yayla yolculuklarında, Maçaheli’de. Bu ateşi söndürmek istememiş Bayar, onu beslemiş ve daha alevli hale getirmiş. Sevmiş çünkü bu çocukluk ateşini, içinde hep yandığını duyumsamış. Çeşitli yerlerde söylemiş Bayar, çeşitli çalgılar çalmış. Ama bunların hiçbiri çocukluk ateşini dışarı çıkaramamış. Ta 1998 yılına kadar, “Horona Çağrı”yı yayımlayıncaya kadar içinde yanıp durmuş bu çocukluk ateşi. “Horona Çağrı”daki şarkılarla biraz olsun kendini göstermiş. Sonra “Rüzgâra”ya gelmiş sıra. Rüzgâr daha da ateşlemiş onu ve müzik yolculuğunu, “Bani”ye sürüklemiş. “Bani” de kendi içinde bir yolculuk, bir bakıma bir yol hikâyesi.
Benim için “Bani”nin en güzel parçalarından biri ‘Lale’. Gürcüce bir şarkı olan ‘Lale’de insan çalgıların içinde bir yerde çaldığını ve bir sesin bu şarkıyı içinde bir yerde söylediğini duyumsuyor. İnsan, müziğin içinde bir yerde bulunduğunu, yüreğinin bir parçası olduğunu anlıyor. Bakın ne diyor ‘Lale’: “Annesi gelmiş, dayanmış kale kapısına / Göster diyor amire, oğlumu göster / Mümkün değil diyor, gösteremem hiçbir anneye / Meydanda gör onu, kurşuna dizmeye götürdüğümüzde / Bunu duyan anne, yığılıp kalıyor yere / Orada doğurdum orada gömdüm, ne yapayım kader böyle.”
Ama hep böyle acıklı değil “Bani”nin şarkıları. Örneğin ‘Özledim’de hüzünlü, ‘Lobia’da neşeli. “Bani”, biraz da...
“Hayde sevduğum hayde”!


ACARA VE ABAŞİDZE
Acara konusundaki gelişmeleri, orada neler olup bittiğini merak eden pek çok kişin gibi ben de basından izliyorum. Bu konuda çıkan haberleri okuyorum, televizyon haberlerini takip ediyorum. Bir an, Gürcüstan’a hiç gitmemiş, Gürcüler hakkında hiçbir fikri olmayan biri olarak düşünüyorum kendimi. Kafam iyice karışıyor, “Acara”, “Acarya”, “Acaristan”, “Acarlar”, “Acar lider” gibi kavramlarla. Medyadaki bu kargaşa, Acara’da olup bitenlere neredeyse taş çıkartıyor. Bir de “Acar dili” denirse, kafamdaki bu kavram kargaşası da son bulacak ve orada ayrı bir halkın bağımsız bir devleti olduğuna karar vereceğim.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

ACARA VE ABAŞİDZE

Acara konusundaki gelişmeleri, orada neler olup bittiğini merak eden pek çok kişin gibi ben de basından izliyorum. Bu konuda çıkan haberleri okuyorum, televizyon haberlerini takip ediyorum. Bir an, Gürcüstan’a hiç gitmemiş, Gürcüler hakkında hiçbir fikri olmayan biri olarak düşünüyorum kendimi. Kafam iyice karışıyor, “Acara”, “Acarya”, “Acaristan”, “Acarlar”, “Acar lider” gibi kavramlarla. Medyadaki bu kargaşa, Acara’da olup bitenlere neredeyse taş çıkartıyor. Bir de “Acar dili” denirse, kafamdaki bu kavram kargaşası da son bulacak ve orada ayrı bir halkın bağımsız bir devleti olduğuna karar vereceğim. Bu durumda Tiflis yönetiminin (buna Gürcü yönetimi de diyebilirsiniz basının bakış açısıyla) Acara’ya yayılmacı amaçlarla baskı uyguladığı sonucunu çıkaracağım. Aslan Abaşidze de bu yayılmacı Tiflis yönetimine karşı halkını ve ülkesini korumaya çalışan bir lider konumuna yükselecek gözümde. Üstelik bir tek dostu olan bir mazlum lider. Moskova’daki dostları da olmasa yapayalnız kalmış bir lider. İnsanın acıma duyguları kabarıyor Abaşidze’nin içine düştüğü durum karşısında.
Ne var ki, durum benim için böyle değil. Gürcüstan’ı daha Sovyetler Birliği yıkılmadan önce görmüş biriyim. Acara’yı da öyle. Sonra Gürcüstan’ın eski Sovyet cumhuriyetlerinden biri olduğunu biliyorum. Sovyet döneminde bu cumhuriyetin sınırları içinde iki özerk cumhuriyetin ve bir özerk bölgenin bulunduğunu da. Özerk cumhuriyetlerden biri Abhazya, diğeri Acara idi. Özerk bölge ise Güney Osetya. Bu tür idari yapılanma Sovyet sisteminin bir parçasıydı. Sovyetler Birliği, 15 Sovyet cumhuriyeti dışında, etnik temele dayalı özerk cumhuriyet ve özerk bölgelerden oluşuyordu. Bütün Sovyetler Birliği içinde bir tek istisna bir durum vardı, o da Acara özerk cumhuriyetiydi. Hatta o zamanki adıyla söylersek Acara Sovyet Sosyalist Özerk Cumhuriyeti. Neden istisna olduğuna gelince. Acara özerk cumhuriyeti etnik temele dayalı olarak değil, tarihsel geçmişinden kaynaklanan bir nedene, dinsel farklılık temeline dayalı olarak oluşturulmuştu. Osmanlı’dan devralınan bölge ve bu bölgenin Gürcüleri, bu tarihten önce yaklaşık üç yüz yıl Osmanlı yönetimi altında kalmıştı ve buradaki Gürcüler de din değiştirmişti. Gürcüler artık Ortodoks Hıristiyan değil, Sünni Müslümandı. Bütün ibadetleri yasaklayan, kiliseleri ve camileri kapatan Sovyet rejiminin neden dinsel temele dayalı bir özerk cumhuriyet oluşturduğu sorusuna gelince. Kısaca söyleyecek olursak Moskova ile Ankara arasında varılan anlaşma diyebiliriz buna yanıt olarak. Benim burada dinsel temele dayalı olarak ifade ettiğim farklılık, aslında tarihsel ve dinsel geçmişten kaynaklanan kültürel farklılıktır. Yoksa Acara Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunda dine (Sünni İslam’a) bir atıfta bulunulmuş değil.
Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sürecinde Gürcüstan sınırları içindeki Abhazya ve Güney Osetya, Rusya’nın askeri ve siyasal desteğiyle merkezi Tiflis yönetiminden koptular ve fiilen bağımsız hale geldiler. Bu süreçte bu iki bölgede yaşayan bütün Gürcüler yerlerinden edildi. Abhazya ve Güney Osetya Gürcü nüfusundan arındırıldı (siz buna etnik temizlik de diyebilirsiniz). Acara özerk yönetiminin başına geçen Aslan Abaşidze ise bağımsızlık ilan etmedi, ama o da Moskova’ya sırtını dayayarak bağımsız bir devletin başkanı gibi hareket etti. Bu arada Sovyet yönetimi sırasında Acara’daki tarihsel ve dinsel geçmişten kaynaklanan kültürel farklılık da neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Acara’nın nüfusu da yaklaşık yarı yarıya Müslüman ve Hıristiyan olmuştu. Hiç kuşkusuz Acara, hakim nüfusu (Müslüman ve Hıristiyan) Gürcüler olmakla birlikte az sayıda Azeri, Ermeni ve Abhaz gibi farklı etnik toplulukları da barındırıyor. Yakın tarihlerde Yunanistan’a göç etmelerinden önce Acara’da Yunanlılar (Rumlar) da yaşıyordu. Acara’nın demografik yapısı bu. İdari olarak da hâlâ özerk bir cumhuriyet. Ama özerk yönetimler, dünyanın her yerinde merkezi yönetime bağlıdırlar. İspanya da pek çok özerk yönetsel birimden oluşmaktadır. Bunların bazıları daha geniş haklara sahiptir. Örneğin Bask Ülkesi böyledir ve üstelik Basklılar etnik olarak ayrı bir halktır. Ama sonuç olarak merkezi yönetime, Madrid’e bağlıdır Bask Ülkesi. Rusya Federasyonu’nda Tataristan da bir cumhuriyettir. Üstelik Tatarlar etnik olarak ayrı bir halktır. Ama Tataristan devlet başkanı örneğin Çin’in başkenti Pekin’e gidip merkezi Moskova yönetimine karşı siyasal veya askeri destek istemez. İsterse de sanırım vatana ihanetle falan suçlanır. Bu durum Acara ve Abaşidze için de geçerli. Ama Abaşidze’nin 15 yıldır Tiflis’e adım bile atmadığını düşünürsek, fiilen ne kadar geçerli olduğu tartışılır.
Acara’da neler olduğunu ve Abaşidze’nin kim olduğunu anlamak için, sanırım Acara’dan geçen görüntülere bakmak bile yeterli. Acara’da otomatik silahlı ve kafalarına kar maskeleri geçirmiş olan adamlar kimdir? Anayasal bir yönetimin olduğu ve yasaların uygulandığı bir yerse Acara, bu adamlar neden yüzlerini gizliyor. Kar maskeli silahlı kişilerin dolaştığı bir ülke nasıl bir ülke olabilir? Bu tür soruları çoğaltabiliriz ve bu soruların yanıtları da bizi, bırakın demokrasiyi bir yana, anayasanın ve yasaların var olduğu bir ülkeye bile götürmez. Bu kar maskeli otomatik silahlı adamlar, Abaşidze yönetiminin bizim de görebildiğimiz bir yanıdır. Görünmeyen yanlarını ise, hayal gücünüzü kullanarak görebilirsiniz.
Son söz. Aslan Abaşidze, Acara özerk cumhuriyetinin devlet başkanı olarak ya anayasal sınırlar içine çekilerek görevini sürdürmeli ya da istifa etmelidir. Ama asıl yapması gereken şey, hiç değilse finali bir Gürcü yurtseveri olarak getirmesidir. İstifa etmeli ve Acara’da demokrasiye inanan genç siyasetçilerin önünü açmalıdır.


GÜRCÜSTAN’IN YENİ BAYRAĞI VE YENİ RUHU
Beyaz zemin üzerine beş haçtan oluşan bayrak, Gürcüstan’ın artık yeni bayrağı. Ama bu bayrak aslında yeni bir bayrak değil, geçmişi ortaçağa kadar uzanıyor. Gürcüstan’da ulusal bayrağın değiştirilmesi düşüncesi de yeni değil. Benim bildiğim, 1997 yılında bile bunun tartışılıyor olduğu. Tartışma noktalarından biri, bayraktaki sembollerdi. Çoketnili ve çokdinli bir ülkede dinsel sembollü, daha doğrusu Hıristiyanlıkla ilgili sembolün bulunduğu bir bayrağın doğru olup olmadığı.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

GÜRCÜSTAN’IN YENİ BAYRAĞI VE YENİ RUHU

Beyaz zemin üzerine beş haçtan oluşan bayrak, Gürcüstan’ın artık yeni bayrağı. Ama bu bayrak aslında yeni bir bayrak değil, geçmişi ortaçağa kadar uzanıyor. Gürcüstan’da  ulusal bayrağın değiştirilmesi düşüncesi de yeni değil. Benim bildiğim, 1997 yılında bile bunun tartışılıyor olduğu. Tartışma noktalarından biri, bayraktaki sembollerdi. Çoketnili ve çokdinli bir ülkede dinsel sembollü, daha doğrusu Hıristiyanlıkla ilgili sembolün bulunduğu bir bayrağın doğru olup olmadığı. Evet, bunlar da tartışılıyordu birkaç yıl önce. Öte yandan, dinsel sembolün değil, geçmişte Gürcüstan’ın parlak döneminde kullanılmış bir bayrağın yeniden dalgalandırılmasının önemli olduğu argümanı vardı.
Bu türden tartışmaları sonuçlandırmak kuşkusuz mümkün değil. Sanırım burada can alıcı nokta, Gürcülerin bugünkü sosyo-psikolojik durumları. Yoksulluğa, yolsuzluğa, yenilgilere sürüklenen Gürcüler, tarihlerinden güç almak istiyor. Gürcülerin buna şiddetle gereksinimi var. Ne var ki, bir halkın yeniden ayağa kaldırılması, yalnızca manevi değerlerle başarılamaz, bunu tamamlayan unsurlara gereksinim var ayrıca. Ekonomik ve siyasal yeniden yapılanmayla, bu ruhsal pompalamanın mutlaka altının doldurulması gerekiyor.
Rusya’nın eliyle Gürcülere kendi topraklarındaki azınlık nüfuslar karşısında yenilgiler tattırılması, bir tür toplumsal depresyona yol açmıştı. Bir halkın bir tür ruhsal çöküşü de diyebiliriz buna. Şimdi Gürcülerin kendilerini güçlü hissetmeye gereksinimleri var. Bunun ilk şartlarından biri, Rus askeri varlığının ülkeden çıkarılmasıdır. Ama bu, Rusya ile ilişkilerin sürdürülmesinin, hatta ilişkilerin iyileştirilmesinin önünü kapamamalıdır. Bu noktada doğru bir uluslararası siyasetin izlenmesi gerekiyor. Sonra Gürcüler, yenilmiş bir halk olarak değil, yeniden ayağa kalkmış bir halk olarak ülkenin sorunlu bölgelerindeki sorunları çözmeli. Kendi topraklarında yaşayan farklı etnik topluluklara haklarını verme, onların haklarını tanıma biçiminde olmalı bu. Gürcülerden “zor yolu”yla alınmış duygusu veren hakların iadesi, bir tür “toplumsal şizofreni”ye yol açacak ve kalıcı bir barışı engelleyecek.
Gürcüstan’ın “ruhsal canlanışı”nı önemli buluyorum, ama bunun altını yeni devlet başkanı Miheil Saakaşvili yönetimi dolduramazsa, bu yükseliş hızlı bir düşüşle de sonuçlanabilir. Sanırım bundan sonrası da, toplumsal bir “paranoya” olur.


KONUŞ BENİMLE
Benim de üyesi olduğum Helsinki Yurttaşlar Derneği, 19-20 Aralık 2003’te İstanbul’da bir toplantıya öncülük etti. “Avrupa Birliği Sürecinde Dil Hakları” başlıklı bir paneldi bu. 21 Aralık 2003’te de “Türkiye’de Dil Hakları” başlıklı bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirildi. Paneli izledim ve yuvarlak masa toplantısının konuşmacılarından biri oldum. Öte yandan 19-26 Aralık 2003 tarihleri boyunca ziyaret edilebilen, Avrupa’da azınlık dillerinde basılan süreli yayınlardan örnekler içeren bir sergi düzenlendi. Panel, Avrupa ülkelerinde yaşanan deneyimleri, dil haklarının tasarrufuna ilişkin farklı modelleri, yaklaşımları ve söylemleri gözden geçirmeyi amaçlıyordu.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

KONUŞ BENİMLE

Benim de üyesi olduğum Helsinki Yurttaşlar Derneği, 19-20 Aralık 2003’te İstanbul’da bir toplantıya öncülük etti.  “Avrupa Birliği Sürecinde Dil Hakları” başlıklı bir paneldi bu. 21 Aralık 2003’te de “Türkiye’de Dil Hakları” başlıklı bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirildi. Paneli izledim ve yuvarlak masa toplantısının konuşmacılarından biri oldum. Öte yandan  19-26 Aralık 2003 tarihleri boyunca ziyaret edilebilen, Avrupa’da azınlık dillerinde basılan süreli yayınlardan örnekler içeren bir sergi düzenlendi. Panel, Avrupa ülkelerinde yaşanan deneyimleri, dil haklarının tasarrufuna ilişkin farklı modelleri, yaklaşımları ve söylemleri gözden geçirmeyi amaçlıyordu. İnsan hakları, yurttaşlık ve adalet açılarından tartışıldı. Panel programı ve sergi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda gerçekleştirildi. “Türkiye’de Dil Hakları” başlıklı yuvarlak masa toplantısı ise, dil hakları, farklı dillerde yayın ve eğitim konuları bağlamında Türkiye’ye odaklanmayı hedef aldı. Yuvarlak masa toplantısı İstanbul Pera Palas Oteli’nde gerçekleştirildi.
Bu uluslararası destekli ve içerikli toplantıdan çok yararlandım. Avrupa Birliği ülkelerinden gelen konuşmacılar, kendi ülkelerindeki deneyimleri ve uygulamaları anlattılar. Tabii ki burada konuşulan konuların başında dil özgürlüğü geliyordu, insan hakları olarak dil özgürlüğü. Öte yandan, Avrupa Birliği adayı olan ülkemizde yasal bir hak olarak tanınan kendi dillerimizde yayın hakları. Bu bir hak ve özgürlük, hiç kimse kullanması için zorlanmıyor. Ama kullanmak istiyorsanız yasalar buna izin veriyor. Henüz yasal düzenlemeler son biçimini almamakla birlikte, belki siz istemeseniz de devlet televizyonlarında ülkemizde konuşulan dillerde yayınlar izleyebileceğiz. Bu panelin yapıldığı günlerde Ankara’da Kafkas derneklerinin bir toplantısı vardı. Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya kökenlilerin. Bu toplantıda Türkiye’de 5 milyon Çerkesin olduğu belirtildi ve ülkemizde başka dillerde yayın hakkının yalnızca Kürtçe için deklare edilmiş olması eleştirildi. İstanbul’da yaşayan Ermeniler de radyo yayınları için çalışmalar başlatmış bulunuyor. Ülkemizin yakında bir de Ermenice yayın yapan radyosu olacak.
Bütün bu toplantıları ve gelişmeleri izlerken aklıma takılan sorular oldu. Türkiye’de kendi kültürlerine en duyarsız toplumun Gürcüler olduğu kesin. Nüfusları üzerine bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü hiç kimseye kendi rızası dışında bir Gürcülük yakıştıracak değilim. Kim kendini, bu ülkenin yurttaşı olmanın yanında Gürcü hissediyorsa ve bu ülkenin yurttaşı olmak ile kendini aynı zamanda Gürcü hissetmek arasında bir uzlaşmazlık görmüyorsa, sanırım onlar Gürcüdür ülkemizde. Ama bütün bunları, kendilerini Gürcü olarak deklare eden dernekler ve vakıflar için söyleyemeyeceğim. Şimdi bazı yerlerde bulunan Gürcü dernekleri ile vakıfları bu toplantıdan haberdar oldular mı bilmiyorum. Bu önemli kuşkusuz, ama her şey değil. Haberdar değilseniz dernek ve vakıf olarak, bu konulara ne kadar ilgi gösterdiğiniz anlaşılır buradan. Ama benim asıl sorum şu:
Türkiye’deki Gürcü dernekleri ve vakıfları ne işe yarıyor? Bunları kuranlar ve yönetenler, neden bu dernekleri ve vakıfları kurduklarını belki de bize açıklamakla sorumludurlar. Hiç kimse onları bir Gürcü derneği ya da vakfı kurmaya zorlamış olmadığına göre, bunları kendi istekleriyle kurmuş olmalılar. Peki neden ve ne yapmayı düşünüyorlar? Sanırım bu soruyu hem kendimize, hem de bu dernek ve vakıflara sormanın zamanı geldi.
Burada size aktarmaya çalıştığım panelin sloganı şöyleydi:
Konuş Benimle!
(24 Aralık)


ÇVENEBURİ GECESİ
Olaylar ve olgular, biraz prizmalar gibidir. Değişik ışıkları ve yansımaları vardır. Nereye baktığımız gösterir bize biraz da bütün bunları. 13 Aralık akşamı İstanbul’da Conrad Oteli’ndeki “Çveneburi Gecesi”ni de çokgen prizma gibi görebiliriz. çveneburi dergisinin bu yemeğine ben bu yazıda beyaz ışıklar açısından bakmak istiyorum. Şimdiye kadar katıldığım bu tür yemeklerin pek çoğundan farklı geldi bu yemek bana. Başta çok renkli bir gece olduğunu söylemeliyim.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

ÇVENEBURİ GECESİ

Olaylar ve olgular, biraz prizmalar gibidir. Değişik ışıkları ve yansımaları vardır. Nereye baktığımız gösterir bize biraz da bütün bunları. 13 Aralık akşamı İstanbul’da Conrad Oteli’ndeki “Çveneburi Gecesi”ni de çokgen prizma gibi görebiliriz. çveneburi dergisinin bu yemeğine ben bu yazıda beyaz ışıklar açısından bakmak istiyorum. Şimdiye kadar katıldığım bu tür yemeklerin pek çoğundan farklı geldi bu yemek bana. Başta çok renkli bir gece olduğunu söylemeliyim. Bir rastlantı sonucunda gerçekleşmesine karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın yemek salonunu ziyaret etmeleri de, geceye farklı atmosfer kattı.
Gecenin programını sunan Lela Dadiani, çok başarılıydı ve yemeği düzenleyenler bu konuda çok doğru bir seçim yapmışlardı. Ta eskilerde Gürcüce şarkı söyleyen, bir zamanlar çeşitli gruplar içinde dinlediğim, kimini ise hiç dinlememiş olduğun kişilerin birlikte sahneye çıkıp şarkı söylemeleri, çok etkileyiciydi. Fotoğraf albümünde çok eskilerde yerini almış resimleri, yeniden görmek ve o resimlerin çekildiği günleri yeniden hatırlamak gibiydi bu insanları dinlemek. Ta yirmi yıl önce bile sesine ve danslarına hayran olduğum Ergün Atabay’ın heyecanından ve sesinden hiçbir şey yitirmemiş olmasını, şimdi bir kez daha hatırlamak istedim. Gürcü müzikçiler Nargiza Abzianidze’yi, Miheil Çumburidze’yi burada anmamak olmaz. Daha önce varlığından bile haberim olmayan Eteri Goradze’nin gür ve etkileyici sesi, beni Gürcüstan dağlarına taşıdı. Bayar Şahin’i ilk kez çok beğendim. Çünkü bu gecede Bayar Şahin, benim bugüne kadar izlediğim konserlerinden farklı bir şey yaptı. Yalnızca Gürcüce iyi parçaları seçip okudu, benim daha önce dinlediğimde bu Gürcü müziği olamaz dediğim türden şarkılar söylemedi. Daha da önemlisi Bayar Şahin, kendini değil müziği ve okuduğu parçaları öne çıkarmayı bildi. Bunların yanı sıra, şimdi anne ve baba olarak sahneye çıkıp bize eski günleri anımsatanların çocukları, artık çalıyor ve söylüyorlar. Bu da farklı bir duyguydu ve bu insanlar bize yerlerini kimlere bıraktığın gösterdiler bir bakıma.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, ayrı ayrı geldiler ve yaklaşık yarımşar saat kalıp gittiler. Bu kişileri, öncelikle Çveneburi Gecesi’nin konukları olarak görmek gerekir ve yemeğe katılanların coşkusu, ev sahiplerinin konuklarına gösterdiği coşkudur. Ama bu ziyaretlerin bunun ötesinde bir anlamı da var. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın yanı sıra kendilerini Gürcü olarak kabul eden insanları düzenledikleri gecede ziyaret etti. Başbakanın bu insanlara hitaben yaptığı kısa konuşmada Gürcüstan’dan söz etmesi, Türkiye-Gürcüstan ilişkileri üzerinde durması çok anlamlıdır. Hiç kuşkusuz bu anlam sembolik bir anlamdır. Ama bu anlam, gecede bulunan kişilerin Gürcü kökenli olduğunu, Gürcüstan ile duygusal ve tarihsel bağlarının bulunduğunu kabul etmeyi ve tanımayı da içinde barındırır.
Bu yemeğe katılanların bir kısmı, bundan on yıl önce çveneburi dergisinin yeniden yayımlanması için yapılan toplantılarında bulunan kişilerdi. Sanırım hiçbiri, o toplantıların yapıldığı günlerde, on yıl sonra böyle bir geceyi hayal bile edemezdi. Aslında prizmanın başka ışıklarına baktığımızda, on yılda ülkemizin ve bizim ne kadar çok değiştiğimizi de görebiliriz.
(14 Aralık 2003)


SİYASETTE ETİK YOK MU
Gürcüstan, tarihi boyunca karmaşanın egemen olduğu bir ülke. Tarihine göz gezdirince, insan bu ülkenin nasıl varlığını koruduğunu ve sürdürdüğünü anlamakta güçlük çekiyor. Ülkenin merkezi bir yönetim tarafından yönetildiği zamanlar, öyle çok fazla değil. Hemen hatırlanacak dönem ortaçağ olabiliyor. 1089-1125 arasında hüküm süren Kurucu Davit, 1184-1213 arasında egemen olan Kraliçe Tamar, ilk akla gelenler. Her ulusun tarihinde, “altın çağ” olarak adlandırılan en parlak dönem vardır.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

SİYASETTE ETİK YOK MU

Gürcüstan, tarihi boyunca karmaşanın egemen olduğu bir ülke. Tarihine göz gezdirince, insan bu ülkenin nasıl varlığını koruduğunu ve sürdürdüğünü anlamakta güçlük çekiyor. Ülkenin merkezi bir yönetim tarafından yönetildiği zamanlar, öyle çok fazla değil. Hemen hatırlanacak dönem ortaçağ olabiliyor. 1089-1125 arasında hüküm süren Kurucu Davit, 1184-1213 arasında egemen olan Kraliçe Tamar, ilk akla gelenler. Her ulusun tarihinde, “altın çağ” olarak adlandırılan en parlak dönem vardır. Bu dönemde ülke, en geniş sınırlarına ulaşmış, sanat ve kültürde zirveyi yakalamış, ticaret ve denizcilikte ileri atılımları gerçekleştirmiş olur. Gürcülerin tarihinde bu “altın çağ”, Kraliçe Tamar dönemidir. Bir ulusa en parlak dönemini yaşatan yöneticiler, o ulusun edebiyatına, efsanesine, destanına birer “kahraman” olarak girerler. Her ulusun tarihinde, bir de bunun karşıtı kişiler vardır. Ülke topraklarını parçalayanlar, “düşman”la işbirliği yapanlar, ülke topraklarını “satan”lar ya da ulusal serveti kişisel çıkarları için kullananlar. Böyle kişiler de tarihsel kişilerdir, ama ulusun tarihinde birkaç cümleyle yer alırlar. Biyografileri, ülkelerine “nasıl ihanet” ettiklerini anlatır. Kişisel tarihleri de genellikle trajik bir sonla biter, ama hiç kimse onların bu trajik sonlarına üzülmez, gözyaşı dökmez.
Evet, Gürcülerin tarihi de böyledir, pek çok ulusa göre biraz daha böyledir. Tarihinin kayıtlara geçirildiği dönemden modern zamanlara kadar. Zaten insanı şaşırtan da budur, bu denli sarsıntılı tarihin içinden gelen bir halkın varlığını koruyabilmesi ve sürdürebilmesi. Bunu açıklayan pek çok unsurun olduğunu biliyorum, ama bu yazıda “Gürcüler nasıl ayakta kaldı” konusunu yazmayacağım. Benim anlamaya çalıştığım, daha doğrusu anlayamadığım bir konu üzerinde durmak istiyorum. Bir ülkenin tarihine “karşı kahraman” olarak geçen kişilerin nasıl kişiler olduğunu merak ediyorum. Bu son dönemde, “Kadife Devrim”in ardından Gürcüstan’da olup bitenlere bir bakın. Abhazya ve Güney Osetya, yeni sorunlar değil kuşkusuz. Uluslararası hukuk açısından Gürcüstan’ın birer parçası olan Abhazya’yı ve Güney Osetya’yı, 1990’ların başından beri Rusya Federasyonu’na katmak isteyen siyasetçiler var. Acara da yeni sorun değil, ama yeni gibi görünüyor, bugüne kadar fazla “deşifre” edilmediği için. “Kadife Devrim”den sonra, yeni yönetimi kendilerine “tehdit” gibi göstermeye çalışan Abhazya ve Güney Osetya’nın “devlet başkanları” bu durumdan yararlanmak istiyorlar. Hukuken Rusya Federasyonu’na katmak istiyorlar bu iki bölgeyi, hukuken diyorum, çünkü fiilen zaten böyle. Şimdi de Aslan Abaşidze aynı şeyi yapmak istiyor. Moskova’yla Acara’yı Rusya Federasyonu’na katma görüşmeleri yapıyor. İşte tam bu noktada, yazının başlığı olarak kullandığım cümle aklıma takılıyor: Sahi siyasette etik yok mu?
Bir bölgenin bağımsızlığı için siyaset yapmayı anlıyorum, özellikle de farklı etnik kökenden gelen halk için. Bu açıdan bakınca, Abhazların ve Osetlerin bağımsız olma çabalarına anlam verebiliyorum. Ama öte yandan, Abhazların ve Osetlerin asıl çıkış noktalarının başından beri bağımlsızlık olmadığını biliyoruz. O iki bölgeyi Gürcüstan’dan fiilen koparmayı başaranlar, sürekli bu iki bölgeyi Rusya Federasyonu’na katma uğraşı içinde oldular. Ne olursa olsun, insan kendi yaşadığı toprakları nasıl bir başka devlete vermek isteyebilir, bunu anlayamıyorum. Bu temele oturan bir siyaset nasıl yapılabilir, toplumsal statüsü ne olursa olsun, bir insan nasıl atalarının ruhunu ve çocuklarının geleceğini satabilir? Abhazya’da Abhazlar, Güney Osetya’da Osetler ve Acara’da Gürcüler, bu üç bölgenin halkları, atalarının ruhunu ve çocuklarının geleceğini pazara çıkaran kişileri nasıl lider olarak kabul edebilirler!
Belki asıl soru da yanıt da buradadır: Yaşadığımız toprakların hiç mi kutsallığı yok bizim için? Var mı dersiniz?
(9 Aralık 2003)


ŞEVARDNADZE’DEN YURTSEVERLİK DERSLERİ VE ASLAN ABAŞİDZE
Kitlesel gösteriler sonucunda devlet başkanlığından istifa ede Eduard Şevardnadze, daha sonra yaptığı açıklamada Tiflis’te evinde yaşamını sürdüreceğini ve ülkesine hizmet etmeye devam edeceğini söyledi. İstifa kararını ailesiyle birlikte, eşiyle ve çocuklarıyla konuşarak aldığını belirtti. Güç kullanmaktan neden kaçındığını açıkladı: “İsteseydim güç kullanabilirdim, ama o zaman kendime karşı dürüst olmazdım. Çünkü onlar benim çocuklarım.” Bunlar sahiden sevindirici sözler ve Gürcüstan’da yeni bir dönemin işareti sayılmalıdır. Şevardnadze’nin ülkesinde kalarak siyasal deneyimlerini daha genç yöneticilerle paylaşması, hiç kuşkusuz Gürcüstan’ın kazancı olacak. Keşke Acara devlet başkanı Aslan Abaşidze de bunu görebilse. Keşke o da yakın çevresiyle konuşup artık yönetimi farklı vizyona sahip yeni kuşak yöneticilere bırakması gerektiğini anlayabilse.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

ŞEVARDNADZE’DEN YURTSEVERLİK DERSLERİ VE ASLAN ABAŞİDZE

Kitlesel gösteriler sonucunda devlet başkanlığından istifa ede Eduard Şevardnadze, daha sonra yaptığı açıklamada Tiflis’te evinde yaşamını sürdüreceğini ve ülkesine hizmet etmeye devam edeceğini söyledi. İstifa kararını ailesiyle birlikte, eşiyle ve çocuklarıyla konuşarak aldığını belirtti. Güç kullanmaktan neden kaçındığını açıkladı: “İsteseydim güç kullanabilirdim, ama o zaman kendime karşı dürüst olmazdım. Çünkü onlar benim çocuklarım.” Bunlar sahiden sevindirici sözler ve Gürcüstan’da yeni bir dönemin işareti sayılmalıdır. Şevardnadze’nin ülkesinde kalarak siyasal deneyimlerini daha genç yöneticilerle paylaşması, hiç kuşkusuz Gürcüstan’ın kazancı olacak.
Keşke Acara devlet başkanı Aslan Abaşidze de bunu görebilse. Keşke o da yakın çevresiyle konuşup artık yönetimi farklı vizyona sahip yeni kuşak yöneticilere bırakması gerektiğini anlayabilse. Ne var ki Abaşidze, başından beri Gürcüstan’ın hassas dengeleriyle oynamayı ve iktidarını bu oyunlarla pekiştirmeyi bilen biri oldu. Öyle görünüyor ki, şimdi de bu hassas dengeler üzerine yeni politikalar geliştiriyor ve Tiflis’teki yeni yönetimi, Acara’nın varlığına bir tehdit olarak gösteriyor.
Hiç kuşku yok ki, Tiflis’teki “Kadife ve Güller Devrimi” Aslan Abaşidze’ye de karşı bir hareket sayılır. Çünkü Abaşidze, hileli seçimlerin sonuçlarının arkasında durdu ve bu seçimlerle oluşan parlamentonun açılışına destek verdi. Üstelik, hassas dengeleri kullanarak Şevardnadze’yi destekleme görüntüsüyle Tiflis’e insanlar gönderdi. Kendisi Tiflis’e adımını bile atmıyorken, bu hareketin gerçek nedeni ne olabilirdi. Hiç kuşkusuz iktidarının sürekliliğini sağlamak... Çünkü bu hileli seçimlerden karlı çıkan partilerden biri de kendi partisiydi. Sanırım, artık Acara’da da gerçek demokrasi ve açık yönetimin zamanı geldi. Şimdi Aslan Abaşidze’ye düşen görev, bir yurtsever olabilmek. Abaşidze, kendisine de karşı sayılan gelişmeyi Acara’ya karşıymış gibi göstermekten vazgeçmeli ve Acara’daki Gürcülerin de önünü açmalıdır.
Son 15 yılda savaşlar, etnik çatışmalar, iç çekişmeler ve yolsuzluklar sonucunda, ekonomik ve toplumsal açıdan tam bir çöküşe sürüklenen Gürcüstan’ın ve Gürcülerin, artık geleceğe daha doğru baktıklarına inanıyorum. Gürcüstan’ın ekonomik, toplamsal ve siyasal açıdan bölgede öncü rol oynayabilecek bir potansiyeli var ve bunu doğru biçimde kullanabilmelidir. Şimdi Aslan Abaşidze’ye düşen görev, Gürcüstan’ın ve Gürcülerin önünü açmaktır. Aynen Şevardnadze gibi, ülkesine iktidar dışında kalarak hizmet etmelidir ve Gürcüler ona, hiç kuşkusuz hak ettiği değeri verecektir.
(25 Kasım 2003) 


GÜLLER DEVRİMİ
Güller Devrimi. Evet böyle adlandırıldı Gürcüstan’daki halk devrimi. Kitlesel gösterilerde kenetlenen Gürcüler, Gürcüstan’ın hileli seçimlerle oluşan yeni parlamentoyla devam edemeyeceğini gösterdi ve Eduard Şevardnadze istifa etmek zorunda kaldı. İstifasının ardından yaptığı açıklamada Şevardnadze, ülkesine ihanet etmediğini, elindeki gücü kullanmayacağını, kan dökülmesini istemediğini ve bu durumda istifasının daha doğru olduğunu söyledi. Öte yandan muhalefet hareketinin başını çeken Miheil Saakaşvili de başından beri makul ve barışçıl açıklamalar yaptı. Şevardnadze’ye sözlü saldırıda bile bulunmadı, yalnızca kararlı biçimde devlet başkanının istifa etmesini istedi. Şevardnadze’nin “büyük bir tarihsel figür” olduğunu söyledi ve kendisi ile ailesinin güvenliğini garanti ettiğini belirtti. Gürcüstan’da sağduyu egemen oldu ve yaşanan kriz şiddete yol açamadan noktalandı sayılır.
By: admin2
FAHRETTİN ÇİLOĞLU

GÜLLER DEVRİMİ

Güller Devrimi. Evet böyle adlandırıldı Gürcüstan’daki halk devrimi. Kitlesel gösterilerde kenetlenen Gürcüler, Gürcüstan’ın hileli seçimlerle oluşan yeni parlamentoyla devam edemeyeceğini gösterdi ve Eduard Şevardnadze istifa etmek zorunda kaldı. İstifasının ardından yaptığı açıklamada Şevardnadze, ülkesine ihanet etmediğini, elindeki gücü kullanmayacağını, kan dökülmesini istemediğini ve bu durumda istifasının daha doğru olduğunu söyledi. Öte yandan muhalefet hareketinin başını çeken Miheil Saakaşvili de başından beri makul ve barışçıl açıklamalar yaptı. Şevardnadze’ye sözlü saldırıda bile bulunmadı, yalnızca kararlı biçimde devlet başkanının istifa etmesini istedi. Şevardnadze’nin “büyük bir tarihsel figür” olduğunu söyledi ve kendisi ile ailesinin güvenliğini garanti ettiğini belirtti. Gürcüstan’da sağduyu egemen oldu ve yaşanan kriz şiddete yol açamadan noktalandı sayılır. Bundan sonra ne olacağı da çok önemli kuşkusuz. Anayasa gereği 45 gün içinde yeni devlet başkanlığı seçimleri yapılacak ve parlamento seçimleri de yenilenecek. Bu kitlesel gösterilerde muhalefetin başından beri anayasa çerçevesinde hareket edileceği açıklaması, sanırım gösterilerin barışçıl çizginin dışına çıkmayacağının en önemli göstergesiydi. 1992 yılında benzer bir durumla karşı karşıya kalan devlet başkanı Zviad Gamsahurdia istifa etmemiş ve ülke iç savaşa sürüklenmişti. Gürcülerin barışın ve demokrasinin korunmasının önemi konusunda çok yol aldıkları açıkça görülmektedir.
Güller Devrimi, Gürcüstan’da yeni bir sayfa açtı. Şimdi, öncelikle yolsuzluk ve yoksulluk konusunda önemli adımların atılması gerekiyor. Öte yandan ekonomik refahın ve siyasal istikrarın sağlanması önem taşıyor. Eğer bu konularda bir değişim yaratılamazsa, Gürcüler her şeyin boş olduğunu düşünecek ve gelecek konusundaki umutlarını belki de tamamen tüketecek. Ama ben bunun değil, olumlu gelişmelerin olacağına inanıyorum. Gürcüstan’da iyi bir gelecek yaratmanın her türlü potansiyeli var çünkü. Eğer Tiflis kısa sürede olumlu sonuçlar alır ve ülkenin koşullarını olumlu yönde değiştirirse, bu olumlu hava Batum’da, Sohumi’de ve Tshinvali’de de yankı bulacaktır. Gürcüstan’ın insanları, yaşadıkları topraklarda otoriter yöneticilere müsamaha göstermeyecek ve ülkenin sınırlı olanaklarını kişisel çıkarları için kullananlar kolay uyku uyuyamayacaklar.
Gürcüler, yalnızca ülkedeki otoriter yöneticilere değil, Kafkasya’daki tüm otoriter yönetimlere, eski Sovyet cumhuriyetlerinin çoğuna, dünyanın pek çok ülkesine de demokrasi dersi verdiler. Bir ülkenin adaletsiz ve haksız yönetimini, ülkenin olanaklarını kişisel çıkarları için kullanan yöneticilerini iktidardan kansız biçimde uzaklaştırmanın dünyada birkaç örneği var yalnızca. Gürcüstan’da bunun son örneğine tanıklık ettik.
Bu yazıyı, Eduard Şevardnadze’nin 1991 yılında yayımlanan, ertesi yıl Türkçeye de çevrilen kitabını adıyla bitirelim:
“Gelecek Özgürlüktür”!
(23 Kasım)


SİVİL DARBE Mİ?
Gürcüstan’da yeni gelişmelerle, ama çok da sürpriz olmayan yeni gelişmelerle karşı karşıyayız. Sanırım, bu bir sivil darbe ya da bir halk devrimi. Ama gene de bir yargıya varmak için henüz erken. Gelişmeler ve iktidar yanlıları ile muhalefet arasındaki ilişkiler belirleyecek bunun ne olduğunu. Umarım, bu sivil itaatsizlik barışçı gösterilerle sürer ve çatışmalara yol açmaz. Umarım, hem iktidar yanlıları, hem de muhalefet buna meydan vermez. Şimdilik bütün işaretler gösterilerin barışçı bir ortamda sürdüğü yolunda, ama burası Kafkasya ve tarihi boyunca “Büyük Oyun”un oynandığı yer. Bunu da unutmamak gerekiyor.
By: admin2
FAHRETTİN ÇİLOĞLU

Gürcüstan’da yeni gelişmelerle, ama çok da sürpriz olmayan yeni gelişmelerle karşı karşıyayız. Sanırım, bu bir sivil darbe ya da bir halk devrimi. Ama gene de bir yargıya varmak için henüz erken. Gelişmeler ve iktidar yanlıları ile muhalefet arasındaki ilişkiler belirleyecek bunun ne olduğunu. Umarım, bu sivil itaatsizlik barışçı gösterilerle sürer ve çatışmalara yol açmaz. Umarım, hem iktidar yanlıları, hem de muhalefet buna meydan vermez. Şimdilik bütün işaretler gösterilerin barışçı bir ortamda sürdüğü yolunda, ama burası Kafkasya ve tarihi boyunca “Büyük Oyun”un oynandığı yer. Bunu da unutmamak gerekiyor.
Bilindiği gibi Gürcüstan 1990’da bağımsızlığını ilan etti. Sovyet cumhuriyetleri içinde ilk çokpartili seçimleri yapan ülkeydi. Seçimlerde, Sovyet karşıtı olarak tanımlayabileceğimiz Zviad Gamsahurdia devlet başkanı seçildi. Gamsahurdia döneminde Abhazya ve Güney Osetya bölgelerindeki ayrılıkçı hareketler, Rusya’nın desteği ve Tiflis yönetiminin yanlışlarının da katkısıyla, iyice güçlendi. Bu arada, 1992’de Gamsahurdia kanlı bir darbeyle devrildi ve Eduard Şevardnadze önce Devlet Konseyi başkanı, sonra devlet başkanı oldu. Gürcüler, deneyimli politikacıdan ülkenin bütünlüğünü korumasını, ekonomik refahı ve siyasal istikrarı sağlamasını bekliyordu. Ama tam tersi gelişmeler oldu. Abhazya ve Güney Osetya, fiilen bağımsız hale geldi. Bırakın ekonomik refahı, Şevarnadze yönetimi 11 yılda ülkenin elektrik sorununu bile çözemedi. Gürcüstan’ın bütünlüğü sağlama değil, daha çok parçalanması doğrultusunda gelişmeler oldu. Abhazya ve Güney Osetya’nın ülkenin birer parçası olmaktan çıkmasının yanı sıra, tarihsel Mesheti bölgesinde yaşayan Ermeniler merkezi yönetimi tanımaktan uzak durdular. Azerilerin topluca yaşadığı bölgede de kıpırtılar oldu, ama Azerbaycan’nın bu kıpırtılara arka çıkmaması nedeniyle burada bir hareket gelişmedi. Bu arada Acara’daki gelişmeler de dikkat çekiciydi. Acara Özerk Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Aslan Abaşidze, iktidarının arkasındaki destek gibi görünen Rusya’nın Acara’daki üssünün varlığını korudu ve Tiflis yönetimini tanıma konusunda kuşkular yarattı. Bütün bu gelişmeler herkesçe biliniyordu ve Gürcüstan hayli hassas dengeler üzerinde yönetiliyordu.
2 Kasım seçimleri bardağı taşıran son damla oldu aslında. Batılı kurumların da kuşkuyla karşıladığı bu hileli seçimleri Şevardnadze’nin görmezlikten gelmesi ve yeni parlamentoyu açmak istemesi, Gürcüstan yönetiminde nasıl bir siyasal anlayışın hüküm sürdüğünü de gösteriyordu. Öte yandan Şevardnadze’nin, demokratik olmayan Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya’dan destek istemesi, ülkeyi demokratikleştirmesi beklenen bir liderin nasıl demokrasi yolundan sapabileceğinin bir göstergesi olarak algılanabilir. Acara’da bir tür hanedanlık kuran Abaşidze’nin Şevarndaze’yi desteklemesi de ancak demokrasi istemeyen iki liderin dayanışması olarak görülebilir. Seçimlerin hileli olduğu tartışma götürmeyecek kadar açıkken, bu tür hareketler ve dayanışmalar başka nasıl açıklanabilir.
Gürcüstan’daki gösteriler ve parlamento baskını, yalnızca hileli seçimleri kabul etmeme eylemi olarak da görülemez. Sovyet sonrası bu ülkeyi yönetenler, Gürcü halkını tam bir yoksulluğa sürüklediler ve ülkeyi de tam bir yolsuzluk batağına çevirdiler. Bu gösteriler, aynı zamanda açlık sınırına sürüklenen kitlelerin gösterisi olarak da algılanmalı. Sovyet cumhuriyetleri içinde en zengin ve refah düzeyi en yüksek ülke Gürcüstan’dı. Ne var ki, etnik savaşlar ile iç çatışmalar ve çekişmeler, Gürcüstan’ı bölgenin en yoksul ülkesi haline getirdi. Daha önce de belirttiğim gibi, Gürcü yöneticiler bu duruma seyirci kaldı ve yalnızca küçük çıkar gruplarının iktidarı olarak ülkeyi yönetmeyi sürdürdüler.
Şimdi Gürcüstan, geleceğini belirleyecek en önemli dönemeçte. Demokrasinin ve adaletin mi, yoksa baskı rejiminin ve adaletsizliğin mi kazanacağını birlikte göreceğiz.
(22 Kasım 2003)


GÜRCÜ NÜFUSU NEREYE GİDİYOR?
“Dünyada Ne Kadar Gürcü Var” başlığı altında bir yazıyı bundan yaklaşık sekiz yıl önce yazmıştım ve çveneburi dergisinin Ocak-Şubat 1995 tarihli sayısında yayımlanmıştı. Gürcü nüfusu konusunu Yeni Köprü (ახალი ხიდი) derginsinin 2003 yılının 2. sayısı yeniden ele almama neden oldu. Bu sayıda “Ne Kadarız?” başlığı altında kısa bir yazı var ve bu yazıda Gürcüstan’nın 2002 yılı nüfus sayımının bir özet değerlendirmesi yapılmış. Bu sayım sonuçlarına göre Gürcüstan’ın nüfusu 4.371.000. Bu sayıya ülkenin kontrol edilemeyen bölgelerindeki (Abhazya ve Güney Osetya) 230 bin kişi de eklenince, toplam nüfusun 4.601.000 olduğu ortaya çıkıyo. Gürcüstan’ın 1989’daki nüfusu ise 5.400.000 idi.
By: admin2
FAHRETTİN ÇİLOĞLU

“Dünyada Ne Kadar Gürcü Var” başlığı altında bir yazıyı bundan yaklaşık sekiz yıl önce yazmıştım ve çveneburi dergisinin Ocak-Şubat 1995 tarihli sayısında yayımlanmıştı. Gürcü nüfusu konusunu Yeni Köprü (ახალი ხიდი) derginsinin 2003 yılının 2. sayısı yeniden ele almama neden oldu. Bu sayıda “Ne Kadarız?” başlığı altında kısa bir yazı var ve bu yazıda Gürcüstan’nın 2002 yılı nüfus sayımının bir özet değerlendirmesi yapılmış. Bu sayım sonuçlarına göre Gürcüstan’ın nüfusu 4.371.000. Bu sayıya ülkenin kontrol edilemeyen bölgelerindeki (Abhazya ve Güney Osetya) 230 bin kişi de eklenince, toplam nüfusun 4.601.000 olduğu ortaya çıkıyor. Gürcüstan’ın 1989’daki nüfusu ise 5.400.000 idi. Gürcüstan’ın 1959 genel sayımlarına göre nüfusunun 4.044.000 olduğuna bakılınca, ülke nüfusu 50 yılda neredeyse artmamış gibi. 1989 genel nüfus sayımı Sovyet döneminin son nüfus sayımıydı. Bu tarihten sonra Gürcüstan’da ilk kez 2002 yılında sayım yapıldı. Bu dönemde ülke nüfusunu 800.000 kişi azalmış. Ama asıl sayım sonucu 4.371.000 olan nüfusu alırsak, 1989 sayına göre ülke nüfusu 1.029.000 azalmış. Bunu oransal olarak ifade edersek yaklaşık yüzde 15. Kent nüfusu 700 bin, köy nüfusu da 329 bin azalma göstermiş. Bunun başlıca nedenleri arasında Rus askeri nüfusunun ülkeden ayrılması, göç, doğum oranının düşmesi gösteriliyor.
Bir başka açıdan bakıldığında Gürcüstan’da Gürcü nüfusunun 4 milyonun altında olduğu açıktır. 2002 sayım sonuçlarıyla bunun kesin sayısı biliniyordur, ama bu veri benim elimde mevcut değil. Bu, üzerinde durmak istediğim konu açısından da fazla önem taşımıyor. Dünyada siyasal ve dinsel nedenlerle nüfusu parçalanmış ve dağılmış birkaç ulus var. Bunlardan biri de Gürcü ulusu. Bu parçalanmanın üç temel noktası var. İran işgalleri ve nüfusun bir kısmının İran’a sürülmüş olması. İkincisi Osmanlı Devleti’nin Gürcüstan’ın güneybatısını ele geçirmesi ve sonraki dönemlerde büyük göç ile sınır değişikliği. Üçüncüsü de 1917 Sovyet Devrimi’ni izleyen süreç ve 1921’de Gürcüstan’ın bağımsızlığının son bulmasına bağlı Batı ülkelerine göç.
Böylesi bir tarih, bir ulus için talihsiz bir tarihtir ve Gürcüler bunu yaşamıştır. Ama böylesi bir talihsizliği, değişen tarihsel koşullar bir miktar rehabilite edebilir. Gürcüstan 1990’da bağımsızlığını ilan edince, bu rehabilitasyon sürecinin başlaması beklenirdi. Ne var ki tam tersi olmuştur. Gürcüstan sınırları dışındaki Gürcü nüfusunun ülkeye çekeceğine, içerideki Gürcü nüfusunun önemli bir bölümünü sınırları dışına itmiştir. Ne yazık ki bu süreç halaâ sürmektedir. Şimdi Gürcü nüfusunun parçalanması ve dağılmasına bir neden daha eklenmiştir. 1990’lardaki siyasal ve ekonomik bunalım. Ne demeli!

Not. Gürcüstan ve Kafkasya ülkelerinin nüfusu konusunda Etnik Çatışmalar (Haz. Fahrettin Çiloğlu; 1998, Sinatle Yayınları) adlı kitapta ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.


ႫႻႨႬႠႰႤ ႫႡႤႧႳႬႠႾႠႥႨ / UYUYAN GÜZEL
ერთ მშვენიერ ქვეყანაში მეფე-დედოფალს დიდი ხნის უშვილობის მერე ქალიშვილი შეეძინა. Güzel bir ülkede, uzun süre çocukları olmayan kral ve kraliçenin bir kızı olmuş. გახარებულებმა დიდი წვეულება მოაწყეს და ნათლიებად ფერიები დაპატიჟეს. Sevinç içinde büyük bir ziyafet vermişler ve vaftiz anneleri olarak perileri çağırmışlar. პირველმა ფერიამ თავის ნათლულს სილამაზე უბოძა, მეორემ _ მშვენიერი ხმა, მესამემ _ სიმარდე და სისწრაფე, მეოთხემ... Birinci peri vaftiz çocuğuna güzelliği armağan etmiş, ikincisi – güzel sesi, üçüncüsü çabukluğu ve dördüncüsü hızılılığı....
By: admin2
ერთ მშვენიერ ქვეყანაში მეფე-დედოფალს დიდი ხნის უშვილობის მერე
ქალიშვილი შეეძინა. Güzel bir ülkede, uzun süre çocukları olmayan kral ve
kraliçenin bir kızı olmuş.
გახარებულებმა დიდი წვეულება მოაწყეს და ნათლიებად ფერიები დაპატიჟეს.
Sevinç içinde büyük bir ziyafet vermişler ve vaftiz anneleri olarak perileri çağırmışlar.
პირველმა ფერიამ თავის ნათლულს სილამაზე უბოძა, მეორემ _ მშვენიერი
ხმა, მესამემ _ სიმარდე და სისწრაფე, მეოთხემ... Birinci peri vaftiz çocuğuna
güzelliği armağan etmiş, ikincisi – güzel sesi, üçüncüsü çabukluğu ve dördüncüsü
hızılılığı....
ვერ მოასწრო ვერაფრის თქმა, როცა დაუპატიჟებლად, გაჯავრებული, ბებერი
ჯადოქარი შემოვიდა და პრინცესას უდროო სიკვდილი აღუთქვა თითისტარის
ჩხვლეტისაგან. Dargın yaşlı cadı davetsiz olarak içeri girmiş ve kimse sesini
çıkaramadan prensese iğ saplanmasıyla erken bir ölüm dilemiş.
ამის მერე გაუჩინარდა. Bundan sonra ortadan yok olmuş.
ყველა შეძრწუნდა, მაგრამ გამოვიდა მეოთხე ფერია და განაცხადა, რომ თუმცა ჯადოქრის წყევლას
მთლიანად ვერ გააუქმებდა, მაინც შეამსუბუქებდა _ პრინცესა კი არ მოკვდებოდა, მხოლოდ დაიძინებდა
ასი წლით, სანამ მას პრინცი გამოაღვიძებდა კოცნით. Herkes dehşete düşmüş, ama dördüncü peri ortaya çıkmış
ve cadının lanetini tümden ortadan kaldıramayacağını, ancak hafifletebileceğini söylemiş – prenses ölmeyecek,
yalnızca yüz yıl uyuyacak, bir prens onu öpüp uyandıracaktı.
თხუთმეტი-თექვსმეტი წლის მერე პრინცესა ტყეში დანავარდობდა. Onbeş-onaltı yıl sonra prenses ormanda
koşuyormuş.
აქ მას ერთი კეთილი მოხუცი ქალი შეხვდა თითისტარით ხელში (სინამდვილეში, ეს ჩვენი ნაცნობი
ბოროტი ჯადოქარი იყო გადაცმული). Burada elinde iğ bulunan iyi bir kadına rastlamış (gerçekte, bizim tanıdığımız
kötü cadı kılık değiştirmiş).
პრინცესას თითისტარი არასოდეს ენახა, რადგან ბოროტი ჯადოქრის წინასწარმეტყველების შემდეგ მეფემ
აკრძალა თითისტარები მთელ ქვეყანაში
და გამოქანდა მისკენ _ ჯადოქარი უკვე ქირქილებდა ბოროტად საბედისწერო ჩხვლეტის მოლოდინში.
Prenses hiç iğ görmemişmiş, çünkü kral kötü cadının kehanetinden sonra bütün ülkede iğ bulundurmayı yasaklamış ve cadı iği ona doğru fırlatmış – cadı artık kıkır kıkır gülüyormuş kötü kaderin gerçekleşmesi bekletisiyle.
მაგრამ პრინცესა ისე სწრაფად მოქროდა _ ის, ხომ ქვეყნად ყველაზე სწრაფი იყო _ რომ თავი ვერ შეიკავა
და ასი კილომეტრით იქით გადაირბინა. Ama prenses öyelsine hızlı koşmuş ki, - o, ülkedeki herkesten daha
hızlıydı – kendini tutamamış ve yüz kilometreye öteye varmış.
ბოროტი ჯადოქარი ბოღმისაგან იქვე მოკვდა და თქვენი ჭირი წაიღო. Kötü cadı hırsından orada ölmüş ve sizin
derdinizi alıp götürmüş.
პრინცესა კი ამდენი სირბილისაგან ისე დაიღალა, რომ წამოწვა და დაიძინა ასი წლით. Prenses ise çok
koştuğu için öylesine yorulmuş ki, uzanmış ve yüz yıl uyumuş.
მერე, რასაკვირველია, მოვიდა მშვენიერი პრინცი და კოცნით გააღვიძა. Sonra, kuşkusuz, yakışıklı prens
gelmiş ve öperek onu uyandırmış.

Türkçesi: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


GÜRCÜSTAN SEÇİMLERİ
Gürcüstan, yeni bağımsızlık döneminin en önemli sınavını veriyor. Bugüne kadar geldiği yol değil, ama bundan sonra izleyeceği yolun demokratik bir yol olup almayacağını gösterecek bu sınav. Seçim sonuçlarını kabul etmeyen kitleler barışçı gösterilerle yönetimi bu yola çekmeliler. Anayasa mahkemesi ve yerel mahkemeler, Kutaisi örneğinde olduğu gibi seçimleri iptal etme ya da geçersiz sayma yolunda adım atmalılar. Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze yönetimi, bu demokratik ve yasal engelleri görmezlikten gelemeyecektir.
By: admin2
FAHRETTİN ÇİLOĞLU

GÜRCÜSTAN SEÇİMLERİ

Gürcüstan, yeni bağımsızlık döneminin en önemli sınavını veriyor. Bugüne kadar geldiği yol değil, ama bundan sonra izleyeceği yolun demokratik bir yol olup almayacağını gösterecek bu sınav. Seçim sonuçlarını kabul etmeyen kitleler barışçı gösterilerle yönetimi bu yola çekmeliler. Anayasa mahkemesi ve yerel mahkemeler, Kutaisi örneğinde olduğu gibi seçimleri iptal etme ya da geçersiz sayma yolunda adım atmalılar. Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze yönetimi, bu demokratik ve yasal engelleri görmezlikten gelemeyecektir.
Bir ülkenin yasalarının demokratik olması, anayasasının dünyanın en uygar anayasalarından biri olması, demek ki o ülkenin demokratik bir ülke olmasına yetmiyormuş. Gürcüstan örneği bize bunu bir kez daha gösterdi. Şimdi Gürcüstan bize, bunun aksini de göstermeli. Kâğıt üzerinde imrenilecek yasalarının ve anayasasının uygulamada da var olduğunu göstermeli. Aksi taktirde Gürcüstan, Ortadoğu ülkelerinden farklı bir ülke olmayacak. Eğer bu seçim bunalımı demokrasi sınırları içinde atlatılamazsa, Gürcüstan’ın orta vadede bile bir gelecek şansı olmayacak. Ben o topraklarda artık bir sağduyunun var olduğuna ve insanların hafızalarını silmemiş olduğuna inanmak istiyorum. 1989 ve 1992 üzerinden sanırım çok zaman geçmedi.
1992’den beri devlet başkanı olan Eduard Şevarnadze gerçekten istifa etmeli. Ama bu hileli seçimlerdeki tutumundan önce, 11 yıldır Gürcüstan’ın elektrik sorununu bile çözemediği için istifa etmelidir. Yalnızca bu nedenle Gürcüstan’dan özür dilemeli ve istifa etmelidir.
(14 Kasım 2003)


ELEŞTİRİNİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Noe’s Kidobani adı altında yazdığım eleştiri yazılarının yanı sıra, POLİTKİDOBANİ köşesindeki yazılarıma da sert tepkiler geldi. Ayrıca çveneburi (Ocak-Mart 2004; 51. sayı) dergisinde çıkan “Eleştiri ne işe yarar” yazısı rahatsızlıklar yarattı. Hiç kuşkusuz yazdığım yazılara karşı eleştirel bir tutum bekliyordum. “Dünyanın en doğrusu” ben olmadığıma göre, yazdığım bütün yazılar da “salt doğrular” değil. Birilerinin yazarak ya da sözlü olarak, varsa bana yanlışlarımı ve yanılgılarımı göstermesinden daha doğal ne olabilir. Ne var ki yüz yüze geldiğim tepkiler böyle değil. Gelen telefonlar ve e-mektuplar daha çok beni “uyaran” türden. Bu uyarının dozunu iyice artırmış olanlar da var. Sanırım temel sorun, eleştirilerde ne yazıldığı değil, kimin yazdığı ve neden yazdığı biçimindeki bir düşüncenin etkisi altında kalmakla ilişkili. Bütünüyle negatif bir algılama olduğu da açık. Başka toplumlarda nasıl olduğunu bilemiyorum, ama içinde yaşadığımız toplumun bazı kesimlerinin ve bu toplumun bireylerinin bir bölümünün eleştiriye tahammülsüz olduğunu söylersek, sanırım abartmış olmayız.
By: admin2

ELEŞTİRİNİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

FAHRETTİN ÇİLOĞLU

Noe’s Kidobani adı altında yazdığım eleştiri yazılarının yanı sıra, POLİTKİDOBANİ köşesindeki yazılarıma da sert tepkiler geldi. Ayrıca çveneburi (Ocak-Mart 2004; 51. sayı) dergisinde çıkan “Eleştiri ne işe yarar” yazısı rahatsızlıklar yarattı. Hiç kuşkusuz yazdığım yazılara karşı eleştirel bir tutum bekliyordum. “Dünyanın en doğrusu” ben olmadığıma göre, yazdığım bütün yazılar da “salt doğrular” değil. Birilerinin yazarak ya da sözlü olarak, varsa bana yanlışlarımı ve yanılgılarımı göstermesinden daha doğal ne olabilir. Ne var ki yüz yüze geldiğim tepkiler böyle değil. Gelen telefonlar ve e-mektuplar daha çok beni “uyaran” türden. Bu uyarının dozunu iyice artırmış olanlar da var.
Sanırım temel sorun, eleştirilerde ne yazıldığı değil, kimin yazdığı ve neden yazdığı biçimindeki bir düşüncenin etkisi altında kalmakla ilişkili. Bütünüyle negatif bir algılama olduğu da açık. Başka toplumlarda nasıl olduğunu bilemiyorum, ama içinde yaşadığımız toplumun bazı kesimlerinin ve bu toplumun bireylerinin bir bölümünün eleştiriye tahammülsüz olduğunu söylersek, sanırım abartmış olmayız. Ne var ki “etnik angajman”ları olan kişilerde bu tahammülsüzlük kat be kat fazla. Eleştiri yazılarına tepkiyi, yazı yazmanın “etik kuralları” içinde kalmış birini “tehdit” etmeye kadar vardırmanın başka bir açıklaması olabilir mi? Bunun neden böyle olduğunun ayrıca sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Ben yalnızca Kafkasya konusunda yazan biri değilim, başka alanlarda da eleştiri yazılarım yayımlanıyor. Ne var ki Kafkasya kökenlilerden aldığım türden tepkileri, başka kesimlerden aldığımı söyleyemem. Acaba, bu “öfke”nin nedenleri nedir?
Bu saptamalarımı biraz örneklemek istiyorum. En uç noktada tepkilerin gösterildiği yazılarımdan biri, POLİTKİDOBANİ köşesindeki “Siyasette etik yok mu” yazısı. Gelen e-mektuplar arasında Abhazya ve Güney Osetya üzerine söz söylemenin bana düşmediğini yazanlar bile var. Daha doğrusu, bu konularda söylediğim sözlere Türkiye’de “aşırı tepki” verecek kişilerin bulunduğu hatırlatılıyor. Oysa bu yazıya ben, farklı eleştirel yaklaşım beklerdim. Örneğin, Abhazya ve Güney Osetya’nın tarihsel olarak Gürcüstan’ın birer parçası olmadığı savlanır ve yaptığım yorumun anlamsız olduğu belirtilebilirdi. Bir başka yaklaşımla Abhazya ve Güney Osetya’nın Gürcüstan’ın parçası olsa bile, Abhazların ve Osetlerin geleceklerini Rusya Federasyonu içinde gördükleri ileri sürülebilir ve bu iki bölgenin Rusya Federasyonu’na katılmaları yönündeki çabalarını destelemek gerektiği vurgulanabilirdi. Üstelik söz konusu yazıda bağımsızlık isteklerini anladığımı, ama başka bir ülkeye katılmayı anlamadığımı yazmıştım. Ülkemizde kimsenin angaje olmadığı başka bir ülkeden örnek vermek gerekirse, Bask Ülkesi’nin İspanya’dan bağımsızlık kazanmaya çalışmasını anlıyorum. Ne var ki eğer Basklılar ülkelerini Fransa’ya katmak isterlerse, bunu ahlaki bulmuyorum ve bunu Bask Ülkesi’nin tarihsel geçmişine, Basklıların atalarına da saygısızlık olarak görüyorum. Bu benim kişisel görüşüm ve etik anlayışım. Siz benim bu görüşlerime katılmayabilir ve bunu da gerekçeleriyle yazabilirsiniz.
Noe’s Kidobani köşesinde (Ekim-Aralık 2003) yazdığım bir yazıya çveneburi dergisinde (Ocak-Mart 2004) bir yanıt yayımlandı. Muhammed Yunus Kaya’nın kaleme aldığı yazının başlığı “Gürcüstan’daki Müslümanlarla İlgilenilmesi Kimi Rahatsız Ediyor?”. Bu yanıt yazısı yayımlanmadan önce Yunus Kaya’dan bir e-mektup almış ve bu mektubunu yanıtlamıştım. Haliyle bu okurların bildiği bir şey değil. Ben burada o yanıtta söylediğim görüşü tekrarlayacağım. Yaşadığımız ülkenin dışındaki bir ülkenin toplumsal, dinsel ve siyasal yaşamına karışma hakkımız olmadığını düşünüyorum. Bundan dolayı da kendi ülkemde başka ülkelere yönelik faaliyetleri, başka ülkelerde de yaşadığım ülkeye yönelik faaliyetleri eleştiriyorum. Nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan olan Gürcüstan’ın İngilizce adına “Müslüman” sözcüğü getirilerek “www.muslimgeorgia.org” adı altında bir web sitesinin açılmasını ahlaki bulmuyorum. Ayrıca böyle bir anlayışın Gürcüstan’a karşı dostluk duyguları taşıdığına da inanmıyorum. Daha iyi anlaşılır bir örnek vermem gerekirse, nüfusunun çoğu Müslüman olan Türkiye’deki Hıristiyanlara yönelik olarak birilerinin “www.christianturkey.org” gibi bir web sitesi açması bende nasıl duygular uyandırırsa, “www.muslimgeorgia.org” adlı web sitesi de aynı duyguları uyandırıyor. Noe’s Kidobani köşesinde yazdığım eleştirinin özü buydu. Bu eleştiriyi yanıtlarken başka alanlara sarkmanın, yazının başlığıyla okurlarda başka bir duygu yaratmaya çalışmanın, eleştirimin “düşünce özürlüsü” (Yunus Kaya “düşünce malulü” demeyi tercih etmiştir) bir yazı olduğunu söylemenin fazla bir değeri yok. Yazacağınız yanıtta “www.muslimgeorgia.org” adı altında bir web sitesi açmayı, Türkiye’de basılan dini kitapları Gürcüstan’daki Müslüman Gürcülere göndermeyi doğru bulduğunuzu söylersiniz, olur biter. Veya bunun yanlış olduğunu fark eder, gider Gürcüstan’a yerleşirsiniz ve dinsel çalışmalarınızı orada sürdürürsünüz. Kitaplarınızı Gürcüstan’da basarsınız, Batum’da bir kitapevi açarsınız, kitaplarınızı orada satar ya da ücretsiz dağıtırsınız, Batum’a geldiğimde size uğrar çayınızı büyük bir keyifle içerim. “Doğru yolu” bulmanızda benim de katkımın olduğunu bana orada itiraf edebilirsiniz!?
Burada aktaracağım üçüncü örnekleme “Eleştiri ne işe yarar” adlı yazımla ilişkili. Çünkü en sert tepkilerin gösterildiği yazılarımdan biri de bu oldu. Yazıyı okuduğunuzda göreceğiniz gibi, eleştiride “somut, ama hayali” iki örnek kullanmıştım. Birisi bir yayın organı, ikincisi bir kurumdu. Bu örneklerin yerine, Türkiye’de Gürcü kökenlilerin çıkardığı herhangi bir yayın organını (gazete, dergi) ve kurdukları herhangi bir teşekkülü (dernek, vakıf) koyabilirsiniz. Eğer yönelttiğim eleştirilerin dışında kalıyorsa bu teşekküller ve yayın organları, yazımı okur geçersiniz. Kalmıyorsa, bu demektir ki yaptığım eleştiriler haklıdır ve oturur çalışmalarınızı yeniden gözden geçirirsiniz. Yanlışlarınızı ve eksikliklerinizi görmenizde eğer benim de katkım olduğu sonucuna varırsanız, içinizden gelirse bana da teşekkür edersiniz. “Açık toplum” ve demokrasi böyle bir şeydir, açık toplum ve demokrasilerde “öfke” pek hoş karşılanmaz. Kimler tarafından mı? Sizin de çevrenizde bulunan açık toplum yanlıları ve demokrasiye inananlar tarafından.
Türkiye’deki Kafkasya kökenliler, çeşitli sıfatlarla kendi kendilerine methiyeler düzeceklerine, bu tahammülsüzlüğü ve fanatizmi sorgulasalar sanırım daha iyi olur. Kafkasya kökenlilerin, içinde yaşadığımız toplumun çoğunluğunun demokrasi ve açık toplum anlayışının çok gerisinde olduklarını artık görmeleri gerekir.


ELEŞTİRİ NE İŞE YARAR?!
Bildiğiniz gibi çveneburi dergisinin beş sayısında (46-50. sayıları) “Noe’s Kidobani” adı altında yazılar yazdım. Bu yazılarımın bir kısmı, özellikle “Bedi Kartlisa” başlığı altında yazdıklarım, eleştiri yazılarıydı. Burada eleştiriden kastım, analitik bir yaklaşımla bir konuyu ele almak, bir konunun başka bir yanını göstermek, bize gösterilmeyen yanına dikkat çekmek gibi yaklaşımlarla yazılan yazılardır. Hiçbir şeyin siyah ya da beyaz olmadığını biliriz, bilgi olarak biliriz de, bazen böyle değilmiş gibi davranırız. Bir şeyin yalnızca siyah yanını göstermek ne kadar yanlışsa, sanırım beyaz yanını göstermek de o kadar yanıltıcıdır. Böyle olunca, bu iki renk arasında kalan gri tonları da görmek gerekiyor. Eleştiri biraz da gri tonların varlığına dikkat çekmektir.
By: admin2

ELEŞTİRİ NE İŞE YARAR?!

FAHRETTİN ÇİLOĞLU


Bildiğiniz gibi çveneburi dergisinin beş sayısında (46-50. sayıları) “Noe’s Kidobani” adı altında yazılar yazdım. Bu yazılarımın bir kısmı, özellikle “Bedi Kartlisa” başlığı altında yazdıklarım, eleştiri yazılarıydı. Burada eleştiriden kastım, analitik bir yaklaşımla bir konuyu ele almak, bir konunun başka bir yanını göstermek, bize gösterilmeyen yanına dikkat çekmek gibi yaklaşımlarla yazılan yazılardır. Hiçbir şeyin siyah ya da beyaz olmadığını biliriz, bilgi olarak biliriz de, bazen böyle değilmiş gibi davranırız. Bir şeyin yalnızca siyah yanını göstermek ne kadar yanlışsa, sanırım beyaz yanını göstermek de o kadar yanıltıcıdır. Böyle olunca, bu iki renk arasında kalan gri tonları da görmek gerekiyor. Eleştiri biraz da gri tonların varlığına dikkat çekmektir. Evet, biraz da budur eleştiri!
Böyle bir yazıya neden gereksinim duyduğumu açıklamalıyım bu arada. “Noe’s Kidobani” köşesinde yazdığım eleştirilerimden rahatsızlık duyan kişilerin, yazılı ve sözlü sitemleri oldu. Bu sitemleri anlamıyor değilim, ama eleştirinin kendisi de zaten siyah ya da beyaz değildir. Yani eleştirinin mutlaka itibar gördüğü, doğru kabul edildiği gibi bir ön şartlanmadan söz edemeyiz. Bununla birlikte, öyle görünüyor ki sitem eden “dostlarımız” yazdığım eleştirileri yalnızca siyah olarak algılıyorlar ve eleştirilerimi bir tür “kötüleme” olarak görüyorlar. Yazdığım eleştirilere gelen sitayişler de bunun tam aksi bir atmosfer sergiliyor, eleştirilerimi yalnızca beyaz gibi algılıyorlar. Söylediğim gibi, oysa eleştiri tek başına ne siyah ne de beyazdır. İçinde gri tonları da barındırır. Sanırım yazdıklarıma böyle de bakmak gerekiyor. Birine yöneltilen eleştiri biraz, saç tıraşı bittikten sonra berberin müşterisinin ensenize tuttuğu ayna gibidir çünkü. Bu ayna, ense tıraşının iyi ya da kötü olduğunu görmesini sağlar insanın.
Önce teslim etmem gereken bir nokta var. Yazarların bencil olduğu biçiminde genel bir kanı vardır. Sanırım bunun doğruluk payı var, ama bundan ibaret değildir yazar. Eleştirinin yazarın “ego”sunu tatmin eden bir noktasının bulunduğu bir gerçek. Çünkü eleştiriyi yazan kişi, başkasının yapmadığını yapmıştır, pek çok insanın cesaret edemediği ya da etmek istemediği konuda cesaret göstermiştir. Bir topluluk içinde herkese övgüler düzerek bulunmak, daha kolay bir yoldur ve daha muteberdir. Oysa eleştiri yazarı, zor olanı seçer ve topluluk içinde itibar görmemeyi de göze alır. Eğer böyleyse, o zaman bir yazar neden eleştiri yazmayı benimser ya da göze alır, diyeceksiniz?
Sanırım bunun gerekliliğine inanır önce. Sonra eleştiri “açık toplum” olmanın da gereklerindendir. Açık toplum olmanın gerekliliğini ise burada tartışacak değilim, bunu bir veri olarak kabul ediyorum ve bu noktada uzlaştığım kişiler açısından yazıyorum bu yazıyı. Şimdi, neden gerekli olduğu konusunu somut, ama hayali bir örnekle ele alalım.
Sürekli okuduğunuz ve izlediğiniz bir gazetenin bulunduğunu var sayalım. Bu gazetede Acara ve Aslan Abaşidze konusunda diyelim ki dört-beş yazı okudunuz. Abaşidze’nin Acara’nın özerkliğini korumayı savunan kişi olduğunu ve bunun da orada yaşayan Müslüman Gürcüler açısından önemli olduğunu yazıyor bu gazete. Bunun aksini yazan hiç kimse yok, yazılmış yazılara eleştiri yazan biri de bulunmuyor. Eğer bu konuda kendinize özgü bir yorumunuz yoksa, bu gazetenin ileri sürdüğü görüş sizin için geçerli görüştür. Peki, bütün bunlar böyleyken, Tiflis’te yönetimin değişmesinin ardından Abaşidze’nin soluğu Moskova’da alması ve Acara’yı Rusya Federasyonu’na bağlamak istemesi karşısında neler hissedersiniz. Kesin olarak bilemiyorum, ama sanırım herkes değişik derecelerde şaşkınlık yaşar. İşte eleştirel yaklaşım, tam da bu noktada gerekli olur. Eğer siz, farklı yazılar ya da okuduğunuz yazıları eleştiren başka yazılar da okumuş olsaydınız, Acara’ya ve Abaşidze’ye bakışınız bir “dogma” olmazdı.
Başka hayali bir örnek daha verelim. Diyelim ki, İstanbul’da bir kuruluş var ve siz bu kuruluşu Gürcü kültür merkezi olarak biliyorsunuz. Ne var ki, bu kuruluşun çalışmalarıyla ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz, ama çeşitli etkinlikleri olduğunu sanıyorsunuz ya da umuyorsunuz. Peki, bu kuruluşun beş yıl boyunca hiçbir şey yapmadığını öğrendiğinizde ne düşünürsünüz? Hiç kimsenin bu konuda yazmamış olmasını yadırgamaz mısınız? Sanırım yadırgarsınız. İşte eleştiri böyle durumlarda size bir kanal açar ve bir tutum geliştirmenize yardımcı olur. Belli bir konumda bulunan kişiler de eleştiri alacaklarını bilirler ve çalışmalarında bunu hesaba katmak zorunda kalırlar. İşte, bu noktada da eleştiri gereklidir.
Eleştirinin herkesi rahatsız ettiği de bir gerçek. Ne var ki, bütün bu rahatsız edici yanlarına karşın, eleştiriye maruz kalan kişinin durup geriye bakmasını da sağlar eleştiri. Bu noktada geriye bakış biçiminiz, sizin bu noktadan sonra ileriye bakış biçiminizi de etkileyebilir. Çünkü eleştiri bize, kendi başımıza göremediğimizi görmemizi de sağlar. Aslında eleştirilmekten en çok rahatsız olanlar bile, eleştiriden yararlanırlar. Bundan dolayı eleştiri yazarı, aynı zamanda bir danışman gibidir, ama insanların hemen yanı başında görmek istemediği bir danışman.
Eleştirileri en hafif biçimde geçiştirmenin yolu da var sonra, “Meyve veren ağaç taşlanır” dersiniz, olur biter. Yani ensemizi karartmaya gerek yok!
------
NOT: Bu yazı çveneburi dergisi için yazıldı ve Ocak-Mart sayısında (51. sayı) yayımlandı. Ne var ki çveneburi dergisinde Noe’s Kidobani köşesinde yazdığım yazılar ile POLİTKİDOBANİ köşesinde yazdığım yazılara gelen eleştiriler iç içe geçtiği için bu yazıyı buraya alma  zorunluluğu doğdu.


GURAM RÇEULİŞVİLİ: BİR ÖYKÜ - ႢႳႰႠႫ ႰႹႤႳႪႨႸႥႨႪႨ: ႤႰႧႨ ႫႭႧႾႰႭႡႠ
İlk kar tabakası çok inceydi. O gece kar dinmedi. Sabahleyin her yeri kar kaplamıştı. Artık ayakları gömülüyordu. Acıkmıştı yavru tavşan. Üşüyordu. Karı eşeledi ve arka ayakları üzerinde zıplayarak vadiye doğru koştu. Rüzgâr esiyordu. Hiçbir şey bulamadı. Acıkmıştı. Çok, çok arzuladı otu. Hiç değilse biraz ot olsaydı, daha da arzuladı kuru otu ya da sürgünü. Acıkmıştı. Ne de lezzetli olurdu ot. Artık vadinin ortalarına gelmişti.
By: admin2

ႲႩႨႥႨႪႨ? – ႠႰႠ.
ႰႠႶႠႺ ႣႠ ႢႠႧႠႥႣႠ

პირველი თოვლი სულ თხელი იყო. იმ ღამეს არ გადაიყო. დილისთვის მთელი ველი დაფარა. ახლა უკვე ფეხი ეფლობოდა. მოშივდა ბაჭიას. ციოდა. თოვლი გაქექა და უკანა ფეხებზე ხტომით დაეშვა ჭალისაკენ. ქარი უბერავდა. ვერაფერი იპოვა.
შიოდა.
ძალიან, ძალიან მოუნდა ბალახი; თუნდაც სულ ცოტა, უფრო მოუნდა ან თივა, ან ყლორტი.
შიოდა.
რა გემრიელი იქნებოდა ბალახი.
ახლა შუა ველზე მიკუნტრუშობდა.
შიოდა.
უცებ იგრძნო რაღაც.
ტკივილი? - არა.
რაღაც და გათავდა.
ვანომ თავის შვილს დაუძახა და მოკლული ბაჭია აბგაში ჩაუდო:
-მამა ფეხები მომეყინა, - თქვა ბიჭმა.
-ნუ გეშინია, ერთ საათში შინ ვიქნებით, - დაამშვიდა მამამ.


AĞRI MI? - HAYIR.
BAŞKA BİR ŞEYDİ VE DİNDİ

İlk kar tabakası çok inceydi. O gece kar dinmedi. Sabahleyin her yeri kar kaplamıştı. Artık ayakları gömülüyordu. Acıkmıştı yavru tavşan. Üşüyordu. Karı eşeledi ve arka ayakları üzerinde zıplayarak vadiye doğru koştu. Rüzgar esiyordu. Hiçbir şey bulamadı.
Acıkmıştı.
Çok, çok arzuladı otu. Hiç değilse biraz ot olsaydı, daha da arzuladı kuru otu ya da sürgünü.
Acıkmıştı.
Ne de lezzetli olurdu ot. Artık vadinin ortalarına gelmişti.
Acıkmıştı.
Aniden bir şey hisseti.
Ağrı mıydı? - Hayır.
Başka bir şeydi ve dindi.
Vano oğluna seslendi ve ölü tavşan yavrusunu heybesine koydu:
- Baba ayaklarım yoruldu, dedi çocuk.
- Korkma, bir saat sonra evdeyiz, diye yatıştırdı çocuğu.

Türkçesi: FAHRETTİN ÇİLOĞLU


Özel Dosyalar

GÜRCÜLER KENDİ ÜLKESİNDE MÜLTECİ
Gori'deki Mülteci Çadır KampıBM Mülteciler Yüksek Komiserliği Gori kenti ve çevresinde meydana gelen insanı koşullardan kaygı duyulduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada Gori ile Tshinvali Bölgesi (Güney Osetya) arasında Rus güçleri tarafından oluşturulan sözde güvenlik bölgesindeki köylerden toplam 4200 Gürcü’nün kayıt edildiği ve Gori’de barındırma kapasitesinin dolduğu bildirildi. Açıklamanın devamında kayıt edilenlerin içindeki 450 Gürcü’nün Oset milislerin kendilerine saldırmaları, evlerini soymaları ve yakmaları sonucu köylerinden ayrıldığı ifade edildi.
By: msxaladze

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Gori kenti ve çevresinde meydana gelen insanı koşullardan kaygı duyulduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada Gori ile Tshinvali Bölgesi (Güney Osetya) arasında Rus güçleri tarafından oluşturulan sözde güvenlik bölgesindeki köylerden toplam 4200 Gürcü’nün kayıt edildiği ve Gori’de barındırma kapasitesinin dolduğu bildirildi. Açıklamanın devamında kayıt edilenlerin içindeki 450 Gürcü’nün Oset milislerin kendilerine saldırmaları, evlerini soymaları ve yakmaları sonucu köylerinden ayrıldığı ifade edildi.

Hazırlayan: Chveneburi.Net Haber Merkezi


UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİKafkasya'da, Gürcüstan'da Rusya'nın barbarlığı. Bu politikaları destekleyen, barbarlığa ortak olanların utanması gereken "UTANÇ KARELERİ"

By: admin

Kafkasya'da, Gürcüstan'da Rusya'nın barbarlığı. Bu politikaları destekleyen, barbarlığa ortak olanların utanması gereken "UTANÇ KARELERİ"

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ

UTANÇ KARELERİ


ABHAZYA – DOKUZ SORU DOKUZ CEVAP

ABHAZYA İLE İLGİLİ MERAK EDİLEN KONULARDA DOKUZ SORU VE DOKUZ CEVAP....

By: msxaladze

SORU 1: Abhazya, Gürcistan’ın ayrılmaz bir parçası mıdır yoksa yapay bir şekilde Gürcistan hâkimiyeti altına sokulmuş ayrı bir ülke midir?
 
CEVAP 1: Abhazya, Gürcistan’ın hem tarihi hem de kültürel olarak ayrılmaz bir parçasıdır. Geçmişte Gürcistan birleşik bir devlet iken Abhazya bu devletin bir eyaleti, parçalanma dönemlerinde ise Gürcü devletlerinden biriydi.

SORU 2: Gürcüler Abhazya’nın yerel (otokton) halklarından mıdır yoksa Abhazya’ya sonradan gelmiş sömürgeciler midir?

CEVAP 2: Bölge tarihinin en erken dönemlerinden beri Gürcüler ve onların ataları, Abhazya’nın yerel (otokton) haklarından biridir. Yerel topluluklara mensup insanlar arası evliliklerin fazlalığından dolayı Abhazya halkı karışık bir etnik yapı geçmişine sahiptir. 
 
SORU 3: 1992–1993 savaşı öncesi ve sonrası Abhazya’daki etnik bileşim nasıl değişmiştir?

CEVAP 3:

 ABHAZYA’DAKİ ETNİK BİLEŞİM (1 0CAK 1992)

ABHAZYA'DAKİ ETNİK BİLEŞİM (1 OCAK 1992)

 

 

 

 

 ABHAZYA’DAKİ ETNİK BİLEŞİM (1 0CAK 1997)

ABHAZYA'DAKİ ETNİK BİLEŞİM (1 OCAK 1997)

 

 

 

 

1 Ocak 1992 tarihinde, Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nin toplam nüfusu 535.061 idi. 1 Ocak 1997 tarihinde ise Abhazya’daki toplam nüfus 145.986 olmuştur. Yani, 1 Ocak 1992 tarihinden 1 Ocak 1997 tarihine kadar olan süreçte Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nin toplam nüfusu 388.075 (% 72,5 veya 3,67 kat) azalmıştır. Bu süreçte Abhazya’da mevcut etnik grupların tümünün nüfusu azalmıştır. Fakat sayı ve dolayısıyla oran olarak Gürcüler ilk sırada yer almaktadır.

SORU 4: Apsualar geçmişte Gürcüler tarafından ayrımcılığa tabi tutuldular mı?

CEVAP 4: Uzak tarihle ilgili bu konuda, Abhazya krallarının tamamının Apsua– Gürcü karışımı bir geçmişe sahip oldukları olgusu hariç, hiç bir bilgi bulunmamaktadır. 20. yüzyıl boyunca Apsualar temsil, istihdam v.b. konularda kendilerine tanınan birçok ayrıcalıktan yararlanmışlardır.

SORU 5: Abhaz ayrılıkçı hareketinin arkasında başlangıcından itibaren kimler bulundu?

CEVAP 5: Rusya ve Türkiye’deki Kuzey Kafkasya kökenlilerden bazı gruplar, en başından beri Abhaz ayrılıkçı hareketinin arkasında yer aldılar.
 
SORU 6:  1992–1993 savaşı Apsualar ve Gürcüler arasındaki etnik bir savaş mıydı yoksa Apsua taleplerini sözde resmi gerekçeler olarak kullanan bir Rus saldırısı mıydı?

CEVAP 6: Bu savaş elbette ki Apsua taleplerinin sözde resmi gerekçeler olarak kullanıldığı bir Rus saldırısıydı. Rusya, bu savaşta İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin işgal ettikleri ülkelerde yaygın bir şekilde kullandığı “Böl ve Yönet” yöntemini uyguladı.  
 
SORU 7: 1992–1993 savaşına katılmış gruplardan hangileri etnik temizlik uyguladı?

CEVAP 7: Abhazya’da etnik temizlik sadece ayrılıkçı Apsualar ve onların yabancı destekçileri tarafından uygulandı.
 
SORU 8: Abhazya’nın şimdiki statüsü nedir?
 
CEVAP 8: Bugün itibariyle Abhazya, resmi olarak Gürcistan’ın parçasıdır. Fakat Abhazya topraklarının büyük bir kısmı, Rus yanlısı Apsua kukla rejimin ve Rus sözde barış güçlerinin etkin kontrolü altındadır. Rus sözde barış güçlerinin gerçek bir barış gücü olması mümkün değildir çünkü bu güçler çatışma taraflarından birini temsil etmektedirler.

SORU 9: Abhazya Savaşı’nda yer alan grupların talepleri nelerdir? Ne tür bir uzlaşma zemin aramaktadırlar?

CEVAP 9: Abhazyalı Gürcüler ve Abhazya’nın Apsua olmayan diğer halkları Gürcistan’ın parçası olmak istemektedirler ve özerk statüye önem vermemektedirler. Tiflis’teki Gürcü Hükümeti, Abhazya’ya geniş özerklik vermek ve sorunu barışçı yollardan çözmeyi istemektedir. Moskova yanlısı Apsua ayrılıkçıları ise uzlaşma istemediklerini ve “Rusya içinde özgürlük” taleplerinde ısrar ettiklerini defalarca açıklamışlardır.

Hazırlayan: Yasin Öncü (მსხალაძე)


ZVİAD GAMSAHURDİA"NIN HAYATI

Zviad Gamsahurdia, 31 Mart 1939 tarihinde Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te doğdu.

Zviad Gamsahurdia’nın babası Konstantine Gamsahurdia (1893–1975), 20. yüzyıl Klasik Gürcü Edebiyatı’nın en güçlü temsilcilerinden biriydi. Tanınmış bir bilim adamı (filolog, edebiyat eleştirmeni, politolog ve filozof) ve hayırsever olan K. Gamsahurdia, Tiflis Üniversitesi Batı Dilleri Fakültesi kurucularındandı ve Berlin Üniversitesi felsefe doktoru ünvanına sahipti. Şota Rustaveli Gürcistan Devlet Ödülü’nün de sahibi olan K. Gamsahurdia, Gürcistan Bilimler Akademisi akademisyenlerindendi. K. Gamsahurdia, Ulusal Özgürlük Hareketi’nin (1920–1930) liderlerindendi. 1924–1925 ve 1926–1928 yılları arasında KGB tarafından baskı altında tutuldu. “Büyük Liderin Otoritesi” (1939), “Kurucu Davit” (1942–1961) ve diğer başka önemli yapıtların yazarı olan K. Gamsahurdia’nın yazıları, 1912 ve 1919 yılları arasında Alman basınında yayımlandı. 1918 ve 1919 yıllarında Almanya’da, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Büyükelçiliği birinci sekreterliği, 1920 yılında İtalya’da, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Delegasyonu “tam yetkili elçi” görevlerinde bulundu. K. Gamsahurdia’nın siyaset bilimi alanında yazdığı iki kitap, “Dünya Savaşı’nda Kafkasya” (Weimar 1916),  “İngiltere ve Rusya’nın Doğu Politikaları” (Berlin 1917) Almanya’da yayımlandı.

By: msxaladze

Zviad Gamsahurdia, 31 Mart 1939 tarihinde Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te doğdu.

Zviad Gamsahurdia’nın babası Konstantine Gamsahurdia (1893–1975), 20. yüzyıl Klasik Gürcü Edebiyatı’nın en güçlü temsilcilerinden biriydi. Tanınmış bir bilim adamı (filolog, edebiyat eleştirmeni, politolog ve filozof) ve hayırsever olan K. Gamsahurdia, Tiflis Üniversitesi Batı Dilleri Fakültesi kurucularındandı ve Berlin Üniversitesi felsefe doktoru ünvanına sahipti. Şota Rustaveli Gürcistan Devlet Ödülü’nün de sahibi olan K. Gamsahurdia, Gürcistan Bilimler Akademisi akademisyenlerindendi. K. Gamsahurdia, Ulusal Özgürlük Hareketi’nin (1920–1930) liderlerindendi. 1924–1925 ve 1926–1928 yılları arasında KGB tarafından baskı altında tutuldu. “Büyük Liderin Otoritesi” (1939), “Kurucu Davit” (1942–1961) ve diğer başka önemli yapıtların yazarı olan K. Gamsahurdia’nın yazıları, 1912 ve 1919 yılları arasında Alman basınında yayımlandı. 1918 ve 1919 yıllarında Almanya’da, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Büyükelçiliği birinci sekreterliği, 1920 yılında İtalya’da, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti Delegasyonu “tam yetkili elçi” görevlerinde bulundu. K. Gamsahurdia’nın siyaset bilimi alanında yazdığı iki kitap, “Dünya Savaşı’nda Kafkasya” (Weimar 1916),  “İngiltere ve Rusya’nın Doğu Politikaları” (Berlin 1917) Almanya’da yayımlandı.

Konstantine Gamsahurdia

Gürcistan’da, insan hakları ve ulusal bağımsızlık hareketlerinin gelecek yıllardaki seçkin liderleri, Zviad Gamsahurdia ve Merab Kostava, daha 15–16 yaşlarında iken aynı düşüncedeki bazı insanlarla birlikte, Gürcistan’da meydana gelen insan hakları ihlallerini anlatan, Sovyet ve diktatörlük karşıtı bildiriler bastılar ve dağıttılar. “Gorgasliani” eylemcileri, 1956 yılında meydana gelen olaylar hakkında ve insan hakları ile ulusal bağımsızlık konularında toplumu bilinçlendirmeye çalıştılar. Bu vatansever grubun son derece riskli faaliyetleri, KGB’nin dikkatinden kaçmadı ve 3–5 Nisan 1957 tarihlerinde “Gorgasliani” üyeleri tutuklandı. KGB tecridinde altı ay kaldıktan sonra yaşlarının küçük olması ve Gürcü yazarların protestoları sonucu serbest bırakılan Zviad Gamsahurdia ve Merab Kostava, Sovyet baskıcı rejimi tarafından sürekli izlendiler.

Gamsahurdia, 1957 yılında Tiflis Üniversitesi’ne (Romen ve Germen Dilleri) girdi ve 1962 yılında İngiliz ve Amerikan Edebiyatı alanlarında uzman olarak mezun oldu.

1966’dan itibaren Tiflis Üniversitesi’nde ve Yabancı Diller Enstitüsü’nde konferanslar vermeye başladı. Aynı yıl Gürcistan Yazarlar Birliği’nin bir üyesi haline geldi.

1973 yılında “Rustaveli ve Rustaveli’nin eserinin İngilizce çevirisinin Dünya’daki Yeri” konulu tezi ile Tiflis Üniversite’nde Bilimler Adayı derecesi aldı ve terfi etti. Aynı yıl Tiflis’te kendisinin ve Merab Kostava’nın liderliğinde, Kafkasya’daki ilk yasal ve kamusal insan hakları örgütü kuruldu. Gamsahurdia, 70’li yılların Sovyetler Birliği’nde, muhalif ve demokratik hareketin aktif bir üyesi haline geldi. Ayrıca önde gelen Moskova muhalifleri Andrey Saharov, Andrey Tverdohlebov, Sergey Kovalev, Gleb Jakunin, Aleksander Ginsburg, Juri Orlov, Juri Gastev, Aleksander Lavrit v.b. ile yakın ilişkileri oldu. Moskova’da Sergey Kovalev ve diğer muhaliflerin yönetimindeki “Şimdiki Olayların Tarihi” adlı gizli ve muhalif dergiye katıldı.

1974’de Soljenitsin’in “Gulag Takımadaları” adlı kitabının ve diğer muhalif dergi çalışmalarının gizli ofset baskılarının yapılmasını sağladı. Demokratik hareketin diğer üyeleri ile birlikte bu baskıların Tiflis’te ve Moskova’da dağıtımına başladı. Zviad Gamsahurdia ve önde gelen Gürcü muhalif Merab Kostava, Tiflis’te insan haklarını savunan öncü grupta yer aldılar. İnsan hakları ihlalleri, Gürcü kültürü ve dilinin Sovyet totaliter Hükümeti tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılması konularında Batı medyasını bilgilendirmeye başladılar. Gamsahurdia ve Kostava, Şevardnadze ve Komünist Parti Kültür Komitesi’nin Ruslaştırma politikasına karşı milli dil ve milli kültürün savunmasını üstlendiler.

Zviad Gamsahurdia 1975 yılında, Moskova’da V.Turçin ve A.Tverdoklebov tarafından kurulan “Uluslararası Genel Af” adlı ilk Sovyet örgütünün üyesi oldu. Aynı yıl “Altın Post” adındaki gizli edebi ve politik dergiyi yayımlamaya başladı fakat yine aynı yıl Tiflis Üniversitesi’ndeki işinden muhalif faaliyetleri nedeni ile çıkartıldı.

1976’da Gürcistan’da ilk Helsinki Grubu’nu kurdu ve yönetiminin kendisinde olduğu “Gürcistan Gündemi” adlı gizli politik dergiyi yayımlamaya başladı.

Merab Kostava

1977 yılının Nisan ayı’nda Sovyet karşıtı faaliyetleri nedeni ile Yazarlar Birliği’nden atıldı ve Merab Kostava ile beraber Gürcü KGB’si tarafından tutuklandı. Hapiste iken pek çok kez açlık grevine gitti ve 1977 Ağustos’unda Moskova Letfortovo Hapishanesi’ne gönderildi. Sonra dört ay kalacağı Serbski KGB Psikiyatri Enstitüsü’ne gönderildi. Akli dengesini koruduğu kabul edildikten sonra, hakkında alınmış üç yıl hapis, iki yıl sürgün kararı ile birlikte Tiflis Cezaevi’ne gönderildi. Aynı yıl Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, Zviad Gamsahurdia’yı Sovyetler Birliği’ndeki Helsinki topluluklarının diğer üyeleri ile birlikte Nobel Barış Ödülü’ne aday olarak önerdi. Ayrıca yine aynı yıl içinde A.Saharov ve V.Turçin, aralarında Zviad Gamsahurdia’nın da adının bulunduğu dokuz önemli politik tutuklunun serbest bırakılması ile ilgili olarak dünya kamuoyuna çağrıda bulundular. Bütün bu tutuklular Batı ülkelerine gönderildiler. Zviad Gamsahurdia’nın Batı’da sürgün bulunması Gürcistan’ın milli ve demokratik hareketi’ne büyük zarar verecekti. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nde kalabilmek için yaptıklarından pişmanmış gibi göründü. Oysa bu bir taktikti. Onun bu adımı Merab Kostava ve diğer vatanseverler tarafından da uygun bulundu. Gamsahurdia, Nogay Çölü’ne (Kuzey Hazar Denizi Kıyısı), Koçubey Köyü’ne gönderildi ve yaklaşık bir yılını sürgünde geçirdi. Serbest bırakıldıktan sonra Tiflis’e geri döndü. Politik faaliyetlerine ve insan haklarını savunmaya devam etti. “Sakartvelo” (1983), “Matiane” (1987, 1988), “Vestnik Gruzii” (Rusça–1989) adlı muhalif dergileri tekrar yayımlamaya başladı. 1987–1990 yılları arasında Gürcistan’da, toplantıları ve gösterileri, açlık grevlerini, grevleri ve hemen hemen bütün protesto faaliyetlerinin aktif iştirakçilerinden ve düzenleyenlerinden biri Gamsahurdia diğeri Merab Kostava idi.

9 Nisan 1989 tarihinde Sovyet askeri birliklerinin katliamla sona erdirdiği bir mitingin düzenleyicisi olduğu için tutuklandı. Halkın sürekli protestoları sonucu kırk gün sonra serbest bırakıldı ve faaliyetlerine yılmadan devam etti.

13 Ekim 1989’da Merab Kostava KGB tarafından organize edilen bir “araba kazası(?)” sonucu öldü. Aynı dönemde Zviad Gamsahurdia’ya da çeşitli saldırılar yapıldı. Onu yok etmek için iki başarısız teşebbüs oldu fakat ulusal hareketin yandaşları onu korumak için gruplar kurdular ve KGB planlarını gerçekleştiremedi.

1990’da Zviad Gamsahurdia çok partili seçim kanununun hazırlanmasına, kabulüne ve gerçekleştirilmesine katkıda bulundu. Aynı yıl Sovyet yanlılarının ülkedeki demokratik seçimleri engelleme girişimlerine karşı düzenlenen Batı Gürcistan’daki demiryolu grevinin (Samtredia Eylemi) ve üniversitedeki öğrenci protesto eylemlerinin organizasyonunda yer aldı. 1990 Parlamento seçimlerinde Gürcistan seçmeninin mutlak çoğunluğu Mrgvali Magida (Yuvarlak Masa) politik örgütlerini destekledi ve Zviad Gamsahurdia lider olarak kabul edildi. İlk milli parlamento oturumunda Zviad Gamsahurdia oybirliği ile Gürcistan Anayasa Konseyi Başkanı seçildi.

31 Mart 1991’de Anayasa Konseyi Gamsahurdia’nın önderliğinde Gürcistan’ın bağımsızlığının yeniden kurulması için ilk referandumu düzenledi ve Gamsahurdia bu referandumu % 90 oy oranı ile kazandı. 9 Nisan 1991’de Anayasa Konseyi Gürcistan’ın bağımsızlığının yeniden inşasını benimsedi. 14 Nisan’da Anayasa Konseyi Zviad Gamsahurdia’yı Gürcistan Devlet Başkanı seçti. Bu durum 26 Mayıs 1991’de uluslararası gözlemciler tarafından da denetlenen, halkın geniş ölçüde katıldığı Devlet Başkanlığı seçimlerinde geçerli hale geldi. Aynı yıl Zviad Gamsahurdia’ya Gürcistan Bilimler Akademisi tarafından Filoloji Doktorluğu derecesi verildi.

20 Ağustos 1991 tarihindeki sözde “Moskova Darbesi” sırasında, Devlet Başkanı Gamsahurdia Batılı devletlere ve hükümetlere, Sovyet imparatorluğunun içerisinde bulunan cumhuriyetleri tanıma ve onlarla diplomatik ilişkiler kurma çağrısı yaptı. Baltık Devletleri ve Gürcü liderler, Çeçenlerin bağımsızlık taleplerine destek verdiler. Fakat Çeçen İçkerya Cumhuriyeti resmi olarak yalnızca Zviad Gamsahurdia Gürcistan’ı tarafından tanındı.

C.Dudayev ve Z.Gamsahurdia

Eylül–Ekim 1991’de, Eduard Şevardnadze liderliğindeki Komünist Nomenklatura, Yuvarlak Masa’ya düşman eski milli muhafız ordusu ve işbirlikçi partilerin oluşturduğu paramiliter suç örgütleri beraber, Aralık ayında “Mhedrioni” suç örgütü ve Transkafkasya Bölge Ordusu’nun Sovyet askeri kuvvetleri tarafından da desteklenerek, Tiflis’de kanlı bir darbe başlattı. Parlamento bombalandı ve saldırıya uğradı. On altı gün süren mücadeleden sonra Zviad Gamsahurdia daha fazla kan dökülmesini önlemek ve iç savaşın önüne geçmek için Tiflis’den ayrıldı. Gamsahurdia, 6–15 Ocak arasında Ermenistan’da kaldı. Sonra ailesi ile beraber (iki çocuğu ve karısı ile), Grozni’ye, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Cahar Dudayev’in kendisine geçici sığınma izni verdiği Çeçenya’ya gitti. Gamsahurdia’nın Tiflis’deki evi, suç örgütleri “Mhedrioni” ve “Guard” üyeleri tarafından soyuldu ve yakıldı.

Gamsahurdia, Şevardnadze rejimine karşı yükselen güçlü halk direnişine önderlik etmek üzere 24 Eylül 1993’te Gürcistan’a geri döndü. Yasal Hükümet ve Meclis arkalarında güçlü bir halk desteği ile faaliyetlerine Zugdidi’de (Batı Gürcistan) yeniden başladı.

1993 Kasım’ında Rus Birlikleri Batı Gürcistan’ı işgal etti. Devlet Başkanı Gamsahurdia, Zugdidi’den ayrılmak zorunda kaldı.

Zviad Gamsahurdia 31 Aralık 1993’te Batı Gürcistan’da bulunan Samegrelo Bölgesi’nde Hibula Köyü’nde hayatını kaybetti (öldürüldü?). Daha sonra aynı bölgede bulunan Cihaskari köyüne defnedildi. İngiliz Basını’na göre bedeni kafasında bir kurşun yarası ile bulunmuştu. Gamsahurdia’nın ölümü 5 Ocak 1994’te halka duyuruldu. Gamsahurdia’nın bedeni Cihaskari köyünde bulunduğu yerden çıkartılarak Çeçenya Başkenti Grozni’ye götürüldü ve orada tekrar defnedildi. 3 Mart 2007’de Çeçenya’nın Rusya yanlısı Devlet Başkanı Ramzan Kadirov tarafından Gamsahurdia’nın Grozni’deki mezarının yerinin bulunduğu açıklandı. 28 Mart 2007’de Gamsahurdia’nın naşı anavatanı Gürcistan’a geri getirildi ve 1 Nisan 2007’de Tiflis’te bulunan Mtatsminda Kilisesi’ndeki Panteon’a defnedildi.

Hazırlayan: Yasin Öncü (ივერი მსხალაძე)

Linkler:

http://www.geocities.com/shavlego/zgbiog_1.html
http://www.geocities.com/z_g.geo/z_g.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Zviad_Gamsakhurdia


BATI GÜRCİSTAN"DA RUSYA–GÜRCİSTAN SAVAŞI
Kremlin’in 1990–1994 yılları arasında, otokton İbero–Kafkasyalı etnik gruplara yönelik aşırı milliyetçi, ırkçı ve soykırıma yönelik politikaları, demokratik dünya ve insan hakları örgütleri tarafından bilinmemektedir. Rusya’nın etkin ve aşırı milliyetçi medyasının “Katil Kafkasyalılar” diye aşağılayarak isimlendirdiği herhangi bir Kafkasya dili veya lehçesi konuşan Kafkasya uluslarının durumuna bazı batılı politikacıların dikkatlarini yöneltmelerini sadece Çeçen halkının Rus tecavüzlerine karşı kahramanca direnişi sağlamıştır.
By: admin2

BATI GÜRCİSTAN'DA RUSYA–GÜRCİSTAN SAVAŞI
(MEGRELYA–ABHAZYA–SVANETİ)


Bessarion Guguşvili
Türkçesi: Yasin Öncü (Msxaladze)

* GİRİŞ
* TARİHSEL BAKIŞ
* ETNO-TARİHSEL BAKIŞ
* ABHAZYA'NIN ETNO-POLİTİK COĞRAFYASI
* ABHAZYA SAVAŞI'NIN POLİTİK TEMELLERİ
* ABHAZYA SAVAŞI'NA HAZIRLIK
* ABHAZYA SAVAŞI'NIN İLK BASAMAĞI
* ABHAZYA'NIN ELE GEÇİRİLMESİ
* ABHAZYA'DA ETNİK TEMİZLİK
* KREMLİN'İN ROLÜ
* DAĞLIK SAMURZAKANO SAVUNMASI
* MEGRELYA'DA MÜLTECİ SORUNU
* MEGRELYA'NIN İŞGALİ
* SAMURZAKANO'DA ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIM
* ÖZET
* MEGRELYA'DA YENİ SOYKIRIM TEHLİKESİ
 

GİRİŞ (1)

       Kremlin’in 1990–1994 yılları arasında, otokton İbero–Kafkasyalı etnik gruplara yönelik aşırı milliyetçi, ırkçı ve soykırıma yönelik politikaları, demokratik dünya ve insan hakları örgütleri tarafından bilinmemektedir. Rusya’nın etkin ve aşırı milliyetçi medyasının “Katil Kafkasyalılar” diye aşağılayarak isimlendirdiği herhangi bir Kafkasya dili veya lehçesi konuşan Kafkasya uluslarının durumuna bazı batılı politikacıların dikkatlarini yöneltmelerini sadece Çeçen halkının Rus tecavüzlerine karşı kahramanca direnişi sağlamıştır.
      
       Bu yazının amacı aslında Çeçenya trajedisinden ibaretmiş gibi görünen Kremlin’in Kafkasya politikasını Gürcistan örneği üzerinde (aslında ırkçı ve yayılmacı siyaset eski Sovyet toprakları üzerinde geniş bir alanda uygulanmıştır) göstermektir. Bu politikanın son örneği şu sıralarda meydana gelmektedir. Buna benzer olaylar daha önce Samaçablo’da (Güney Osetya), İnguşeti’de ve Abhazya’da (keza Azerbaycan’da ve Ermenistan’da) meydana gelmişti. 
       
       Dünya kamuoyu, bu olaylar sonrasında oluşan gidişata ne yazık ki önceden hazırlıklı değildi ve bu olayların temeline, suçu işleyenlere dikkat çekmedi. Bu gerçek yeni canavarlıklar gerçekleştirmede Kremlin’i cesaretlendirdi.
      
       Bu konular üzerinde karşıt–etkin basının sahip olduğu kadar Gürcistan’ın yasal hükümetinin de (Cumhurbaşkanı, Parlamento, Bakanlar Kabinesi) geniş bir resmi belge arşivi vardır. Bu belgeler batılı bilim adamları tarafından da bulunabilir belgelerdir. Hatta bir kısmı batı medyası tarafından neşredilmiştir. Fakat batılı bilim adamları hiçbir zaman bu belgeleri kullanmamış, onun yerine her zaman Kremlin yanlısı basının ve temsilcilerin yalanlarını kullanmışlardır.
      
       Sözde “Perestroyka” (2) ve “Demokratizatsiya” (3) dönemlerinde, Kremlin yanlısı ana ideolojik ve büyük kısmı kanlı olan silahlı saldırılar, Gürcistan’a ve Gürcü ulusuna (ulusal bağımsızlık hareketine) yönelikti. Bunun nedenleri şunlardır;
       
1.Sovyet ulusları içinde en gelişmiş ve kurumlaşmış ulusal self-determinasyona (kendi kaderini tayin hakkı) ve kitlesel güdülenmeye sahip ulus Gürcülerdir. Nedenleri;
      
       a.Kültür (Gelişmiş Hıristiyan gelenekler ve ideoloji, şiir, müzik, edebiyat v.s.)
       b.Ulusal bağımsızlık geleneği (bağımsız devlet)

 2.Yüksek entelektüel birikim.

 3.Eski Sovyet ulusları ve milliyetleri arasında yüksek bir tanınma oranı.

 4.Eski Sovyetlerin bütün güney sınırları içinde ve Kafkasya’da anahtar jeopolitik konum.

       İşte bu nedenlerden dolayı Kremlin, Gürcistan’da (en tehlikeli koloni) dikkatli bir şekilde ve kuvvetli bir gizli servis ağı kurmuştur. Lenin “Gürcistan’daki Bolşevik örgütü, bütün örgütler içerisinde en savaşkan (güçlü) olanıdır.” demiştir. Komünist parti üyeleri arasında sadece Ermeniler ve Yahudiler, Gürcülerden daha yüksek bir çoğunluk oranına sahip idiler. Bu temsilcilerin çekirdeğini Nomenklatural (4) (Bürokrasi, bilim, kültür, spor v.s.) elitler oluşturuyordu. Bahsi geçen bu elitler ve Nomenklatura örgütü “Perestroyka” dönemi sonrası ortadan kalkmadı. Hatta bu elitler finansal güçleri ve piyasa güçlerini ele geçirerek daha da güçlü hale geldiler ve yerlerini sağlamlaştırmak için yeni alanlara sahip oldular.

TARİHSEL BAKIŞ

       Gürcü uygarlığının ve ulusal self-determinasyon anlayışının (kendi kaderini tayin hakkı) oluşum eğilimi ve oluşma dönemleri içindeki; dönem, etno ve ulus anlayışı, Avrupa ile bütünüyle aynı değildir. Dolayısıyla Gürcistan’daki durumu Avrupa ile aynı temelde analiz etme çabaları (keza Amerika’yı ve Afrika’yı) anti-sosyolojiktir. 

       Gürcistan temelde ulus olarak IV.yy.dan (Hıristiyanlık resmi devlet dini olduğunda) itibaren kurulmuştur. En yüksek seviyesine ise XII.yy.da Hıristiyanlık uygarlığı ve ideolojisi temelinde (uluslaşma sürecindeki ana etmen Gürcü Hıristiyanlık ve Kafkasya kültürüdür) ulaşmıştır.

       Dar dilsel ve etnik temeller Gürcüler için ulusal iradenin oluşumunda asıl etmenler değildir. Ana etmen uygarlık varlığı ve birliği idi. Hala da öyledir. (Gürcistan’ın bazı bölgelerinin İslam İmparatorlukları tarafından işgali ve işgal edilen bu bölgelerdeki otokton Gürcü halkının İslam İmparatorlukları tarafından Müslümanlaştırılması sonrası bile ulusal iradenin oluşumunda din etmeni önemli değil idi. Örneğin Acaralı Müslüman Gürcüler ve İngilolu Müslüman Gürcüler Gürcüdürler.)
      
       Hatta bu etmen doğrudan doğruya olmasa da Kremlin tarafından da tanınmıştır. Onlara göre “Kafkasya dili veya lehçesi” konuşan herkes “Kafkasya Ulusu” üyesidir.
      
       Avrupa’da devletlerin uluslaşma süreçleri XVII-XVIII.yy.larda ve hatta XIX.yy.da, piyasa sistemi ile saf dilsel/etnik temeller üzerinde gerçekleşmiştir.

       Gürcü etnosu, İbero–Kafkasyalı etno–kültürel bütünlüğünün ve uygarlığının, sonuç olarak (küçük) Kafkas ırkının bir parçasıdır. Diğer İbero–Kafkasyalılar ise Abhazlar, Abazinler, Adigeler, Kabardeyler, Vainahlar (Çeçenler ve İnguşlar), Kuzey Kafkasya’daki ve Azerbaycan’daki Dağıstanlı halklardan Lezgiler, Tabasaranlar v.s. dır.

       XVII.yy.a kadar İbero–Kafkasyalılar hemen hemen bütün Kuzey ve Güney Kafkasya üzerinde (Azerbaycan ve Ermenistan’ın bir kısmı hariç) meskûn idiler.

       Etnik temelde ve etnik temizlik çerçevesinde yapılan savaşların (Avrupalı ulusların sürekli ve birbirlerine karşı olan savaşları gibi) Kafkasya için bilinmeyen bir durum olduğunu anlamak son derece önemlidir. Kafkasyalı uluslar (devletler) her zaman birbirlerine karşı hoşgörülü bir tutum ve saldırgan imparatorluklara karşı birbirlerinin yanında yer alan bir yapı içinde olmuşlardır.

       Rus İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya’ya doğru genişlemesi, etnik temizlik ve soykırımın ilk önce Kuzey Kafkasya’da, daha sonra ise Güney Kafkasya’da gerçekleştirildiği sözde Kafkasya Savaşları’na yol açtı. XIX.yy.dan itibaren Kuzey Kafkasya’nın geniş toprakları (Stavropol Bölgesi, Krasnador) İbero–Kafkasyalılardan (Çoğunlukla Adigelerden ve Kabardeylerden) temizlendi ve yerlerine Ruslar (kolonizasyon) yerleştirildi.           

       Rusların Kafkasya’ya hangi yönlerden yayıldığını bilmek konumuz açısından önemlidir. Bu çoğunlukla iki yol kullanılarak olmaktadır. Kuzey Kafkasya’da kuzeybatıdan güneye ve güneybatıya, Güney Kafkasya’da ise Karadeniz kıyısı boyunca.
 
       Rus İmparatorluğu’nun Kafkasya’yı istilası sırasında, Abhaz–Adige ve Kadardey (Kafkasya’nın kuzeydoğusunda yaşayan halklar) etnoları üzerinde çok sert, kanlı ve uzun bir baskı kuruldu. Bu halkların büyük bir bölümü yok edildi. Bir bölümü ise güneydoğuya (Çoğunlukla Gürcistan’a ve Osmanlı Devleti’ne) göç etti. Abhaz kabileleri yurtlarının % 80’ini bıraktılar ve Gürcistan topraklarına doğru itildiler. Çeçenlere ve Dağıstanlılara yönelik saldırılar ise çoğunlukla Gürcistan’ın, Ermenistan’ın ve Azerbaycan’ın işgalinden sonra başladı.
      
       Ayrıca XVII. ve XVIII.yy.larda Rus Kazakların baskısı altında tarım arazilerinin büyük bölümünü kaybeden Oslar (Sözde Hianlar (Mülteciler)), Prens Maçabeli egemenliği altında (Samaçablo) yurt bularak Gürcistan’a göç ettiler. Kremlin propagandası ve etkili çevreler, anlatılan bu gerçeklerin üzerini kapatmışlardır.

       Rus İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya’da gerçekleştirdiği kolonizasyon, etnik temizlik ve soykırım, çoğunlukla Rus Kazakların yardımı ile yapıldı. Ayrıca Rus İmparatorluğu, Kafkasya’da Kuzey ve Güney Kafkasya ulusları arasında suni çatışmalar yarattı ve bu çatışmaları kendi amaçları doğrultusunda kullandı. Yerel Kafkasyalı nüfusun yaşadıkları topraklar, Rus baskısı altında bir felaketle sonuçlanarak azaltıldı. Bu felaket yerel Kafkasyalı ulusların arasında meydana gelen sert iç rekabet ve şiddetli içsel çelişkiler idi. Rus güçleri bu gerçeği bir avantaj olarak kullandı.

       Rus İmparatorluğu’nun 19.yy.da gerçekleştirdiği etnik temizlik, özellikle de Kuban’da Abhaz–Adige halklarının yok edilmesi Güney Kafkasya’yı altüst etti. XVII. ve XIX.yy.lar arası Rus İmparatorluğu, yaklaşık 2,5 milyon İbero–Kafkasyalı ırka ait insanı yok etti.

       Kafkasya’nın Rusya tarafından işgali sadece demogratif bir felaket değildi. Aynı zamanda çevresel bir felaket idi. Örneğin Kuzey Kafkasya’da (özellikle İnguşeti’de ve Çeçenya’da) mevcut ormanların yaklaşık % 60’ı itaatsiz ve savaşkan Kafkasyalı oymaklara karşı olan savaşı daha da kolaylaştırmak için yakıldı. Rusya, yerel halk için oldukça geleneksel olan çevreci, çok profilli ve dengeli tarım anlayışı yerine bölgenin hassas Alpin ekosistemine çok büyük bir zarar getiren tek kültürlü bir ekonomik sistem kurdu.

       Çarist Rusya, Kafkasya Politikası’nın niteliğini hiç gizlemedi ve yaygın bir şekilde şu terminolojiyi kullandı; “Kafkasya’nın Ele Geçirilmesi”, “Kafkasya’nın Fethi”, “Kafkasya’nın Kolonizasyonu”, “Kafkasya’nın Ruslaştırılması”. Hatta aynı terminoloji hala kullanılmaktadır.

       Kremlin’in Kafkasya Politikası’nın niteliği, Bolşeviklerin Rusya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra da değişmedi. Sadece kullanılan terminoloji farklılaştı; “Halkların Kardeşliği”, “Uluslararası İletişim Dili (Rusça)”, “Enternasyonalizm”. Rusya’nın aynı ırkçı ve sömürgeci politikası bu sloganların arkasına gizlenmişti. Bolşevik Kremlin, Çeçenlere, İnguşlara, Gürcülere ve diğer Kafkasyalı uluslara karşı korkunç cinayetler işledi.
      
       Lenin o dönemde şöyle yazıyordu; “Kafkasya’ya! Bakü’nün petrolüne, Gürcistan’ın magnezyumuna ihtiyacımız var.”
      
       Hatta Bolşevikler Kafkasya’yı kolonileştirme (Ruslaştırma) sürecini daha etkin bir şekilde tamamladılar. Endüstrinin (Özellikle de maden minerallerinin ilk defa çıkartılıp işlenmesi) ve kolonist tek kültürlü tarım türünün gelişmesi, S.S.C.B.’de (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) milli otonomilerin demografik yapısını oldukça değiştirdi. Rusça konuşan nüfus bu bölgelerde sayı olarak arttı ve üstün hale geldi.
      
       Kremlin, Kafkasya maden havzalarından milyonlarca ton petrol, manganez ve diğer maden türlerinden çıkardı. Milyarlarca metreküp gazı yağmaladı. Kremlin, milli otonomilerin (Genellikle Kuzey Kafkasya’daki yerel halklar için şu anda da olmakta olduğu gibi) topraklarının geniş bir bölümünü ekonomik ve çevresel felaket bölgelerine çevirdi. Birçok milli otonominin (Çeçenya ve İnguşeti) sosyo–ekonomik, kültürel, eğitimsel gelişmişlikleri ve sağlık koruma seviyeleri en altta bulunmaktaydı. Bu Kremlin’in gizli ve dolaylı soykırım ve etnik temizlik politikasıydı.

       Kremlin’in “Yeni Perestroyka” politikası aynı saldırgan, uzlaşmaz ve kanlı durumu devam ettirmiştir. Moldova, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Tacikistan, İnguşeti ve Çeçenya toprakları üzerindeki olaylar bu politikanın kanıtlarıdır.

       Kremlin yeni ve yağmacı piyasa imparatorluğunu oluşturmaya çalışır iken, 1992 ve 1993 yılları arasında, Gürcistan’ın batı bölgelerinde meydana gelen olaylar, Svanların ve Megrellerin karşı karşıya geldikleri durum, Kafkasya uluslarının yeniçağdaki ortak trajedilerinin bir parçasıdır. Bu çağ yeni ulus katliamlarının çağıdır.

ETNO-TARİHSEL BAKIŞ

       Gürcü etnosu iki tarihi koldan oluşmaktadır; Batı Gürcüleri (Antik Kolhlar) ve Doğu Gürcüleri (Antik İberyalılar).

       Kolhların ardılları, tarihi Çanlar–Zanlar–Lazlar, Sanlar–Svanlar, günümüzde iki alt grubu oluşturmaktadır. Bunlardan birincisi Megreller (Zanlar) ve Lazlar, ikincisi ise Svanlardır.
      
       Bu her iki alt etnonun kendilerine ait olan dilleri vardır ve bu diller Kartvelgil Dil Grubu içinde yer alırlar. İbero–Kafkasya Dil Ailesi içindeki Kartvelgil Dil Grubunda Gürcüce, Megrelce, Svanca ve onlarca lehçe yer almaktadır. Gürcistan’da bulunan her alt etnik kol, sınırları genellikle coğrafi nedenlerle (vadiler ve sıradağlar) belirlenmiş tarihi eyaletlerde meskûndur. Pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Gürcistan’da da bu eyaletlerden onlarca vardır. Örneğin Abhazya, Samurzakano, Megrelya, Svaneti, Raça, Leçhumi, İmereti, Guria v.s.

       Lazlar yoğun bir biçimde kendi tarihi anayurtları olan Karadeniz’in güneybatı kıyısında, Trabzon’dan Hopa’ya kadar olan bölgede (Bugün Türkiye’de) meskûndurlar. Lazlar o bölgenin otokton halkıdır.

       Megreller ise Batı Gürcistan’ın otokton halkıdır. Megreller, antik çağlardan beri Enguri Nehri’nin iki yakasında, Soçi’den Rioni Nehri’ne kadar olan bölgede yaşamışlardır. Megrellerin ve ülkelerinin adı (Egrisi) Enguri Nehri’nden kaynaklanmaktadır. (Enguri-Enguri-Egr, Egr-isi, M-egr-el, and M-egr-el-ia).
      
       Megrellerin Gürcistan’daki yaklaşık nüfusu 1,2 milyondur. Megreller Ortodoks Hıristiyan’dırlar. Hıristiyanlık Batı Gürcistan’a II. ve III.yy.larda yayılmıştır. Lazlar, XVI. ve XVII.yy.lara kadar Hıristiyan idiler. Fakat sonradan Müslümanlaştırılmışlardır.

       Megreller ve Lazlar antik ticaret kavşakları üzerinde yaşadılar. Aktif olarak dünya ticareti içinde yer aldılar. Ayrıca Megreller ve Lazlar yüksek ekonomik faaliyetleri ile tanındılar. Denizcilik yaptılar. Çok kültürlü ve profilli tarım ile uğraştılar. Çiftlik hayvanları ürettiler.

       Megrelya Gürcistan’a bilimde, kültürde ve sporda birçok seçkin kişi, politikacı ve din adamı verdi. Megrelya, Gürcü ulusunun oluşum sürecinde aktif bir şekilde yer aldı.
      
       Abhazya’da yaşayan Megreller teritoryal etmenlerden dolayı kendilerini Abhaz olarak saydılar ve Megrelce konuştular. Megreller, Abhazları “Apsua”, “Apsar”, “Apsnı” diye adlandırdılar. Bu nedenle “Abhaz” ismi Abhazya’nın bütün yerel halkı için, keza Gürcüler ve Abhazlar için ortak bir isim idi.

       Svanlar dağlıdırlar. Yoğun olarak Kodori ve Enguri nehirlerinin (Dağlık Samurzakano–Abhazya Svaneti’si) yukarı kesimlerinde yaşarlar. Svanlarının ülkelerinin ismi Svaneti’dir. Svaneti nüfusu yaklaşık olarak 200.000’dir ve Svanların tamamı Ortodoks Hıristiyandır. Svanlar savaşma kabiliyetleri ve geleneksel ataerkil yaşamları ile ünlüdürler. Birçok Batı Avrupa ülkesindeki dağlı halklar gibi mevsimsel işlerle uğraşırlar.

       Svaneti, Gürcistan için her zaman destekleyici ve koruyucu bir kale niteliğinde olmuştur. XIX.yy.a kadar Svaneti toprakları yabancı işgalciler tarafından ele geçirilememiştir.

       Abhazlar, Abhaz–Adige etnik grubu içinde yer alırlar. Abhaz dili, İbero–Kafkasya Dil Ailesi’nin Abhaz–Adige grubunda yer alır. Yani daha bilindik haliyle İbero–Kafkasya Dilleri’nin kuzey grubundandır ve bu da Abhazların gerçek kökenine işaret eder (Güney Kafkasya Dilleri Kartvelgil dillerdir.).

       Çoğunlukla sığır yetiştiriciliği ile uğraşırlar. Abhaz–Adigeler tarihsel olarak Batı Kafkasya’nın Kuzey ve Güney kesimlerinde, dağ eteklerinde ve kanyonlarında yaşamışlardır.
      
       Kuzey Kafkasya’daki Rus kolonizasyonu sırasında ve özellikle İmam Şamil’in (XVII.yy. ve XVIII.yy.) Ruslara yenilmesinden sonra Abhaz–Adigelerin Karadeniz kıyısı oymaklarının tamamı Ruslar tarafından yok edildi. Bir kısmının ise Osmanlı Devleti’ne göç etmekten başka seçeneği yoktu. (Örneğin Ubıhlar)

       Gürcü topraklarında yaşayan Abhaz oymakları bu korkunç kaderin önüne iki şekilde geçtiler;

       * Abhaz oymakları Gürcistan’ın politik koruması altında idi.

       * Abhaz oymaklarının çoğunluğu Hıristiyan idi. (Resmi olarak tamamı Hıristiyan idi)

       Önemli bir konu da Abhazların hatırı sayılır çoğunluğunun (Yaklaşık %60’ı), Megreller ile etnik ve kültürel olarak çok yakın olmasıdır. Bir bölümü ise Kolhların ardıllarıdır. Bunların Megrelce soyadları vardır ve Abhazca kadar Megrelceyi de akıcı bir biçimde konuşurlar. Abhazların nüfusu yaklaşık olarak 95.000’ dir.
      
       Gürcüler, Abhazlara her zaman saygı duydular ve onları kendi akrabaları gibi gördüler. Gürcü şairler ve yazarlar, Abhazların soyluluğuna, dürüstlüğüne ve cesaretine birçok çalışma ithaf ettiler. Bunlar arasında Konstantine Gamsahurdia ve Akaki Tzereteli sayılabilir. Bir çok Abhaz edebiyat adamı Gürcistan’ın gerçek vatanseverleri idiler.
      
       Abhazya ile bağlantılı politik problemler, politik haklarının eşit olması gereken iki otantik grup; Abhazların ve Gürcülerin (Megreller ve Svanlar) varlığının dikkate alınması ile gerçeğe uygun bir biçimde incelenebilir ve çözülebilir. Bu çok önemli nedenden dolayı Gürcistan’ın yasal otoriteleri, Cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia, bu bölgede Gürcistan’ın bağımsızlık hareketini engelleyebilecek bir savaşın çıkmasını önlemek için aynı toprak üzerinde iki yerel ulus formülünü önerdi.
      
       Sovyetler Birliği’nde, Stalin ve Post–Stalin rejimleri altında Megreller ve Abhazlar sürekli olarak zulme uğradılar ve baskı altında (Örneğin 1950’lerin başından itibaren başlayan ve iyi bilinen Megrelya Sorunu) tutuldular. Bu zulümlerin amacı Gürcü ulusunu parçalamak, Megrel ve Laz ayrımcılığını kışkırtmak, Gürcülerin küresel politik iklimi üzerindeki Megrel etkisini (Megreller, Gürcistan’ın en güçlü ve bağımsızlık bilinci en yüksek alt etnik gruplarındandır) zayıflatmaktı.
      
       Kremlin, Kafkasya uluslarının emperyalizm karşıtı ortak savaşını parçalamak için sistematik olarak Abhaz–Gürcü (Os–Gürcü, Os–İnguş çatışmaları v.s.) çatışmalarını kışkırtmıştır. Hatta bu kışkırtmalar günümüzde de devam etmektedir.
      
        Megrellerin ve Svanların sorunları ile bunların insani ve etnik haklarına tecavüz, demografik durumları ile ilişkilidir. Bu nedenle aşağıdaki maddelerin özellikle altını çizmek istiyoruz;
       
       * Gürcüler, düşük doğum oranları ile (özellikle Megreller ve Svanlar) küçük uluslar sınıfında yer alırlar. (1965 ve 1985 yılları arasında Gürcülere ait doğum oranı % 0,11’i geçmedi ve bu oran sistematik olarak küçülüyordu.) Gürcüler, bu nokta ile komşu Kafkasya ve Yakındoğu uluslarından radikal bir şekilde farklıdırlar.

       * Gürcüler ülkelerine aşırı bir şekilde bağlıdırlar ve Gürcü ulusu en konsolide olmuş (birleşmiş ve sağlamlığı pekişmiş) uluslardan birisidir. Bu durum sadece eski S.S.C.B ulusları arasında değil, bütün Dünya ulusları arasında da böyledir.

       * Toplam nüfusu 3,5 milyonun üzerinde olan Gürcüler, I.Dünya Savaşı’nda yaklaşık 150.000, II. Dünya Savaşı’nda yaklaşık 250.000 kayıp verdiler (Her savaşta nüfusunun yaklaşık % 10’unu). Yaralı olanların sayısı ölenlerin iki katı olduğu gibi bu yaralıların büyük çoğunluğu da tekrar üreyemeyecek derecede hasta olan (Gürcistan’da herhangi bir askeri faaliyet meydana gelmemesine rağmen) erkeklerdi.

       * Gürcüler resmi olarak dünyanın en eğitimli halkıdır. Yüksek eğitim diplomalı insan sayısı oranı bakımından ilk sırada yer alırlar.

       Dolayısı ile bahsi geçen maddeleri hesaba kattığımızda, Gürcü etnosunun durumunun genel olarak, Megrel ve Svan etnolarının durumlarının ise özel olarak kritik olduğunu kolaylıkla anlarız. Herhangi bir afet türünün bu etnolar üzerinde meydana gelmesi, etnonun, ulusun, ırkın ve buna benzer olarak bunların yarattığı uygarlığın yok olmasına önderlik edebilir.  

ABHAZYA'NIN ETNO-POLİTİK COĞRAFYASI

       Abhazya Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 1921 yılının Mart ayında Gürcistan SSCB’nin içinde oluşturuldu. Bu Stalin’in sınırları birbirlerine karıştırma ve etnik kümeler oluşturma stratejisinin bir örneği idi. Kremlin için bu politika, zamanı gelince etnik çatışmaları kışkırtmakta kullanılan “Yavaş–Etkili Mayınlar” politikasıdır.

       Abhazya OSSC, Gürcistan SSC içerisinde kurulunca, Soçi’den Psou Nehri’ne kadar olan Abhazya toprakları Rusya SFSC’ye verildi. Diğer taraftan Enguri Nehri’nin doğu tarafında kalan ve hiçbir zaman Abhazya içine dâhil olmamış Samurzakano Bölgesi (tarihi Gürcü bölgesi) Abhazya OSSC’ye dâhil edildi. (Abhaz ayrılıkçıların en fanatikleri bile Gali Bölgesi’nin Abhazya’ya ait olmadığı konusunda hemfikirdirler.)

       Etno–coğrafik bakış açısı ile Abhazya toprakları geleneksel olarak Gürcüler ve Abhazlar arasında bölünmüştür. Abhazlar (dağlı sığır yetiştiricileri) dağ kanyonlarında ve dağlık kıyı bölgesi Gudauta’da meskûn idiler. Megreller (vadi çiftçileri), Abhazya’nın bütün topraklarındaki kıyı vadilerinde ve ovalarında meskûn idiler.

       1930’lu yıllardan itibaren Abhazya’da kıyı turizmine yönelik sosyalist ekonominin gelişmesi, çay ve turunçgiller gibi koloniyel kültür bitkilerinin yöre coğrafyasına ekiminin özendirilmesi ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Abhazya içinden geçen Moskova–Tiflis demiryolu hattının yapılması sonrası bu durum değişmiştir. Bütün bu olanlar Abhazya’nın politik, sosyo–ekonomik ve jeopolitik konumunu değiştirmiştir. Aynı zaman periyodunda Abhazlar dağlık bölgelerden inmişler, çok miktarda Rus, Ermeni ve Rum akın akın Abhazya’ya gelmiştir. 
       
       Samurzakano Bölgesi’nin dağlık kuzey kesiminde Svanlar (dağlı sığır yetiştiricileri) meskûn idiler. Güney kıyı kesiminde ise Megreller yaşıyorlardı. Yani tarihsel olarak Samurzakano toplam nüfusunun % 95’i, Abhazya Savaşı’na kadar, Kartvelgil etnik gruplardan oluşuyordu.
      
       Abhazya toprakları üzerinde (Samurzakano dışında) ise Gürcüler yoğun bir biçimde Leselidze–Gagra, Sohumi, Gulripş, Oçamçire bölgelerinde yaşıyorlardı. Bu bölgelerde Gürcüler tarihsel olarak çoğunluktular.
      
       Abhazya Savaşı’ndan önce Abhazya OSSC’nin nüfusu 540.000 idi. Gürcüler toplam nüfusun % 45,7’sini (246.800), Abhazlar ise % 17,5’sini (94.500) oluşturuyordu. Nüfusun geri kalan kısmını yani % 36,8’ini Ruslar, Ermeniler ve Rumlar oluşturuyordu. Abhazya OSSC’nin yüzölçümü 8600 km2 dir ve Gürcistan topraklarının %12,4’ünü oluşturur.
      
       Sonuç olarak Abhazya’da etnik ve milli çoğunluk Gürcüler idi. Abhazya Savaşı’nda Gürcülere karşı yapılan etnik temizlik ve soykırım gerçekte etnik ve milli çoğunluğa karşı yapılmıştır.

       Abhazya Savaşı’nın ideolojik zeminini hazırlayan Abhazya uzmanı ve Kremlin yanlısı etkin ajanlar arasında yer alan Prof. B. George Hewitt, “Kimlik ve Sahiplenme Problemi Olarak Abhazya” kitabında (267–323 shf.) Abhazya nüfusu oranları hakkında yanlış veriler vermektedir. Abhazya toprakları bir nüfus sayımından diğer sayıma kadar olan süreçte değiştirilmiştir. Dolayısıyla Hewitt kitabında konu ile ilgili objektif veriler vermemektedir. Soçi’nin dâhil olduğu Abhazya topraklarına el konulmuş yani bu topraklar Abhazya OSSC’den alınmış ve Samurzakano Bölgesi toprakları Abhazya OSSC’ye verilmiştir. Bu durum Abhazya’da Gürcülerin etnik temizlik hazırlığına öncülük eden Kremlin yanlısı gerçeklerden sadece birisidir.

       Aynı eğilim Çeçenya’da da gözlemlenebilir. Çeçenlere yönelik soykırım ve Çeçenleri Cumhuriyetin kuzeybatı kesiminden çıkarma teşebbüsleri yanında Kremlin, Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’nin kuzey bölgelerini ele geçirmek için sürekli tehdit etmektedir. Bu bölgelerde önemli sayıda Kazak nüfus yaşamaktadır. Diğer tehditler ise şunlardır. 30.000 Rus uzman, Grozni ve Çeçenya’nın endüstri geçiş noktalarına yerleştirilecektir veya çok güçlü stratejik savunma bölgeleri (yani askeri üsler veya silahlandırılmış Rus yerleşim bölgeleri) oluşturulacaktır.

ABHAZYA SAVAŞI'NIN POLİTİK TEMELLERİ

       Yukarıda anlatıldığı gibi Kremlin, Abhazya Savaşı’nın güçlü altyapısını, Abhazya OSSC’nin kuruluşu ve sınırlarının oluşturulması sırasında zaten hazırlamıştı.

       Abhazya’daki ve Samaçablo’daki savaşları hazırlayan en kötü politik–ideolojik etmenlerden biri Andrey Saharov’un düşüncesiydi. Bu düşünce “Gürcistan bir azınlık imparatorluğudur ve bölünmelidir.” idi.
      
       80’li yılların ortalarında Abhazya’da çeşitli çatışmalar provoke edildi ve kızıştırıldı. (Bu kışkırtma Nagorni Karabağ’daki olaylar ile eş zamanlıdır. Bu gerçek olayların koordine edildiğini ve planlandığını göstermektedir.)
      
       Aynı tarihlerde, Rusya SSFC içinde, Kafkasya Dağlı Halklar Konfederasyonu (KDHK) bir kamu örgütü olarak kuruldu ve resmi olarak tescil edildi. Bu örgütün kurulmasının altındaki hedef gelecekte Gürcistan’a ve İnguşeti’ye karşı olacak savaşlarda Kremlin’in bu savaşlara direkt olarak karışması durumunu gizlemekti.

       1990–1991 yıllarında KDHK paramiliter bir örgüte dönüştürüldü. KDHK örgütüne Kuzey Kafkasya’daki Sovyet ordusuna ait cephane depolarından gizlice çeşitli silahlar (ağır silahlar da dâhil olmak üzere) tedarik edildi ve örgüt, Kremlin tarafından paralı askerlerin ve gerillaların ihtiyaçları ve bakımları için cömertçe finanse edildi.

       Önemli bir nokta, KDHK örgütünün, Abhazya’da ve İnguşeti’de meydana gelen Kremlin kışkırtması savaşlar hariç Kuzey Kafkasya’daki hiçbir çatışma ile ilgilenmediği gerçeğidir. KDHK örgütü, Kuzey Kafkasya halklarının (Çeçenler, İnguşlar ve diğerleri) kendi kaderlerini tayin ve bağımsızlık hakları için yaptıkları savaşlara hiç katılmadı ve bu halklara yardım etmedi.
      
       Moskova ve Grozni arası ilişkiler keskinleşir keskinleşmez Ardzınba Hükümeti’nin KDHK örgütüne ve KDHK örgütüne ait fikirlere yakınlık göstermeye başladığı bir gerçektir.
      
       Önemli bir noktada şudur; Kremlin tarafından Çeçenya tıpkı Abhazya gibi KDHK örgütünün kalelerinden biri olarak planlandı ve Kremlin, Grozni’yi KDHK örgütünün ikinci başkenti (Sohumi’den sonra) olarak planladı. Gerçekten de kısa bir süre içinde Grozni’ye, KDHK örgütünün kadrosu, parlamentosu, hükümeti yerleştirildi ve Kuzey Kafkasya’daki Rus Silahlı Kuvvetleri tarafından yoğun bir biçimde silahla (Kuzey Kafkasya’da kaybolan gizemli silahlar) donatılan Kafkasya’daki temel silahlı güçler bu şehirde toplandı. Bu silahlı gruplar ve hatta ağır silahların bir kısmı (tanklar ve Grad füzesi rampaları da dâhil olmak üzere), Rusya’ya ait otoyolları ve demiryolları alenen kullanılarak, Çeçenya’dan Abhazya’ya nakledildi. Daha sonra, özellikle de Abhazya Savaşı’ndan sonra Dudayev güçleri bu silahların bir kısmını ele geçirdi.
      
       1991–1993 yılları arasında Grozni’de iki hükümet vardı. Bu hükümetlerden biri Moskova’dan gittikçe daha bağımsız politikalar inşa eden Dudayev Hükümeti idi. İkinci hükümet ise KDHK örgütü Hükümeti (Bu hükümet Abhazya Savaşı sırasında büyük politik etki, güç ve para elde etti) idi.
      
       1992 yılının sonunda ve 1993 yılı başlangıcında KDHK örgütü öylesine güçlendi ki Dudayev’e açıkça saldırmaya başladı. 1993 yılının İlkbaharında, KDHK örgütünün Grozni’deki Dudayev Hükümeti’ne darbe (Putch) girişimi (Tiyatro Meydanı Darbesi), Çeçenya’daki tüm güce son vermek için KDHK örgütünün bir teşebbüsü idi. Fakat bu girişim başarısız oldu. Çeçenya’daki KDHK örgütü kalelerine, Dudayev güçleri tarafından karşı saldırı düzenlendi ve büyük miktarlarda silah ve teçhizat ele geçirildi. Çeçenya’nın ikinci adamı ve aynı zamanda KDHK örgütünün ilk başkanı olan Yusuf Soslambekov (KDHK Parlamentosu Başkanı ve Çeçenya Parlamentosu Dışişleri Bakanlığı Komisyonu Başkanı), Çeçen Halk Kongresi tarafından (Çeçenya’daki en güçlü kamu örgütü) vatan haini olarak suçlandı ve Moskova’ya göç ettirildi. Aslında KDHK örgütünün darbe girişimi, KDHK örgütü ve Çeçenya arasında meydana gelen bir savaştı ve aynı zamanda Çeçenya’da KDHK örgütünün varlığının sona ermesi idi.
      
       Aynı tarihlerde Abhazya’daki KDHK örgütüne bağlı savaşçıların büyük bir kısmı (Aralarında 300 kadar Çeçen savaşçı da vardı.) yürüttükleri savaşın Şevardnadze rejimine karşı bağımsız Abhazya için olmadığı, Gürcü halkına ve Kremlin için Abhazya’nın işgaline yönelik olduğu kanısına vardı. Bu savaşçılar Çeçenya’ya geri döndüler ve Dudayev’in ordusuna katıldılar. Popüler bir Çeçen şarkısının sözleri şöyledir; “Abhazya’ya KDHK örgütünün uluslararası bir savaşçısı olarak gittim, Çeçen vatanseveri ve milliyetçisi olarak döndüm.”
      
       Çeçenya Savaşı, KDHK örgütünün Kremlin yanlısı niteliğini daha açık bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Abhazya Savaşı’nda Gürcü kuvvetlerinin yenilmesini sağlayan bu sözde kuvvetli paramiliter organizasyon, kuvvetsiz ve adeta felçli bir duruma geldi ve Çeçenya Cumhuriyeti’ne değil askeri anlamda, politik ve manevi bir yardım bile yapmadı. Bu da KDHK örgütünün, Kremlin’in Gürcistan’a askeri bir müdahalede bulunmak için kullandığı bir perde olduğunu kanıtlamaktadır. Rusya’nın yeni–emperyalist planı, KDHK örgütünü kullanarak Gürcistan’dan Samaçablo (Güney Osetya) ve Abhazya topraklarını koparmak, Sovyetler Birliği dağılırken kendine bağlı ve Kremlin yanlısı askeri ve stratejik yerleşim bölgeleri (Moldova’da Pridnestrovje ve Gagavuzya, Ukrayna’da Kırım, Azerbaycan’da Karabağ ve Nagorni v.s.) yaratmak idi. Bu planda, Abhazların ve Osların rolü sözde Rusça konuşan nüfuslar olmaları idi.

       Kazaklar, Kafkasya’daki çatışmalarda ve özellikle Abhazya’da en sevimsiz rolü oynadılar. Sosyalizm düşmanı gerçek Kazaklar (Kulaklar), 1920 ve 1930 yılları arasında Bolşevikler tarafından yok edildiler. Perestroyka döneminde, çoğunlukla Sovyet Ordusundan emekli subaylardan (emekli olduktan sonra gizli servis içinde yer almış) oluşan Kremlin yanlısı paramiliter organizasyonlar (sahtekâr Kazaklardan oluşan) kuruldu.
      
       Bu paramiliter organizasyonlar, Kremlin tarafından cömertçe finanse edildi ve silahlandırıldı. Bu organizasyonlar Moldova, Abhazya, Samaçablo (Güney Osetya), İnguşeti savaşlarında aktif bir şekilde yer aldılar. Aynı Kazaklar Çeçenya’ya karşı da yoğun bir şekilde kullanıldılar.
      
       Şu noktayı anlamak çok önemlidir. Kremlin için “Etnik Çatışma” maskesini kullanmak sonuç almada çok etkilidir. Bu maske, Kremlin’i direkt sorumlu yapmadan ona inanılmaz derecede zulüm yapma ve kan dökme fırsatı vermektedir. Uluslararası düzeyde etkin medya her zaman bu olayları “Milliyetçilerin Etnik Zulmü” olarak tanımlamakta fakat Kremlin’in zulmünden hiç bahsetmemektedir.
      
       Kafkasya’da Rusların kışkırtması sonucu meydana gelen savaşların “Etnik Çatışmalar” olarak isimlendirilmesi, Kremlin’in propagandasının bir sonucudur. Örneğin Newsweek Dergisi’nin 4 Ocak 1992 tarihli sayısında şu şekilde yazıyordu. “1992–Kardeş Katli Yılı, Komşundan Nefret Et: Etnik Çatışmalar”. Gürcistan’daki çatışmaları “Etnik Çatışma” olarak tanımlamak kesinlikle yanlıştır. Böyle bir bilgi Kremlin’in Gürcistan, Azerbaycan ve İnguşeti topraklarında, yüz binlerce çocuk, kadın ve yaşlı insanı öldürmesine katkıda bulunmuştur.
      
       1995 yılından sonra durum biraz değişmiştir. Özellikle bir türlü bitmeyen Çeçenya Savaşı sonrası petrol probleminin keskinleşmesi Rusya’nın amacına ulaşmasını engelledi ve bu zaman periyodu içinde “Petrolün Taşınması için Sürekli Politik Bölge” inşa etme planı başarısız oldu.
      
       Çeçenya Savaşı, gerçeğe uygun yorumları arttırdı. Bazı araştırmacılar, Kafkasya’daki politik durumu gerçeğe uygun olarak anlatan resimler vermeye başladılar fakat hala iftiralarına devam ediyorlar.
      
       Örneğin Ariel KOHEN’in (Politika Analisti) 25 Ocak 1996 tarihli “Kafkasya ve Orta Asya’daki Petrol Politikaları” yazısına bir bakalım;
 
       “Şu anda Dünya, doğal kaynakların Doğu ve Batı tarafından birlikte işletilmesi veya kan ve zenginlik içinde bir gelecekle sonuçlanabilecek boş bir çaba ile karşı karşıyadır. Kafkasya’daki ve Orta Asya’daki bölgesel çatışmalar, Dünyanın XXI.yy.da ihtiyaç duyacağı çok önemli petrol ve gaz rezervlerinin, Batı’ya geçişinin sağlanmasını tehdit ediyor. Rus Ordusu tarafından (Neden Politikacılar tarafından değil?–Bessarion Guguşvili) Çeçenya’da, Ermenistan ve Azerbaycan arasında, Gürcistan’da savaşlar başlatıldı veya şiddetlendirildi. Bu savaşların sonuçları, gelecekte boru hatlarının güzergâhlarını kontrol edecek olanları belirleyebilir. Moskova, (kontrol edecek olanın) Rusya olacağını umuyor. Moskova’daki güçlü çıkar grupları, Avrasya’nın enerji kaynaklarının taşınması için oluşturulacak güzergâhın Rusya içinden geçmesini sağlamak için büyük gayret sarf ediyorlar.”

       “Gürcistan’daki Drama. Potensiyel petrol güzergâhlarını etkileyecek bir başka çatışma, Kafkasya’da, Gürcistan Cumhuriyeti’nde oluyor. Rusya, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye geçen ve Batı rotasına giden Azerbaycan ve Kazakistan petrolünü engellemek istemektedir. Moskova’nın, Gürcistan’daki sivil çekişmelere destek vermesi, onun Kafkasya’daki çatışmaları sürdürme amacı ile direkt olarak bağlantılıdır.

       1991 yılından 1993 yılına kadar Gürcistan, Gürcistan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze (Kremlin yanlısı ajan–Bessarion Guguşvili) taraftarları ile devrik başkan Zviad Gamsahurdia (Kremlin karşıtı–Bessarion Guguşvili) taraftarlarının birbirleri ile çatıştığı kanlı bir sivil savaşın ortasında kaldı. Politik şiddet kronik hale geldi. Neticede yenilen Gamsahurdia 1993 yılında ya intihar etti ya da gizemli bir şekilde öldürüldü (Dudayev gibi). Fakar Şevardnadze, Gamsahurdia’ya karşı elde ettiği zaferden sonra savaş lordlarının ve milislerin ona meydan okumaları ile karşı karşıya kaldı.
      
       Rusya’nın bu siyasi değişiklikteki nihai desteğini sağlamak için Şevardnadze, şiddetle karşısında olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu’na (BDT) 1993 yılının Ekim ayında katılmaya mecbur kaldı (Aslında BDT’ye katılmak Şevardnadze’nin amacı idi
–Bessarion Guguşvili). Şevardnadze bu adımdan vazgeçtiğini ilan eden bir bildiri okumaya teşebbüs ettiğinde, Rus diplomatları bildiriyi Şevardnadze’nin ellerinden aldılar ve ona okuması için Moskova’nın onayladığı bir metin verdiler (Zavallı Şevardnadze!–Bessarion Guguşvili). Şevardnadze’nin Rus patronlarının ellerindeki bağımsızlığının derecesi böyle idi.
      
       1995 yılında Moskova, Gürcistan topraklarından geçen bir boru hattı (Azeri petrolü için) inşa edilmemesi için Şevardnadze’yi sıkıştırdı. Gürcüler, petrolü Türkiye’ye sonradan tankerler ile taşınabileceği Gürcistan Supsa Limanı’na (Poti ve Tiflis arasında) getirmek istediler. Ruslar yine de itiraz ettiler. Şevardnadze, boru hattı planının iptal edilmesini kabul etmemesinden hemen sonra bir suikast teşebbüsü (Örneğin Kremlin’in düzenlediği bir suikast–Bessarion Guguşvili) ile yaralandı. 29 Ağustos 1995 tarihinde kendi otomobilinin yanındaki bir aracın içinde bulunan bir bomba patlamıştı.
      
       Şevardnadze, yaşamına kasteden bu girişimin arkasında Rusya’nın bulunduğunu defalarca dile getirdi. Şevardnadze’nin güvenlik şefi, şüpheli sanık İgor Giorgadze Rusya’ya kaçtı. Giorgadze, Şevardnadze’nin hayatını tehdit etmeyi hala sürdürüyor. Şevardnadze, şüphelinin Rusya’dan iadesini talep etti ve Rusya Genel Savcılığı Giorgadze’nin tutuklanması için bir emir çıkarttı. Bütün bunlara rağmen, Rusya İçişleri Bakanlığı Giorgadze’nin ülkesine geri verilmesini kabul etmedi ve Giorgadze hala serbesttir (Fakat Zviadistler Tiflis’e geri verilmiştir–Bessarion Guguşvili).

       Abhazya’da Savaş. Gürcistan’ın ayrılıkçı bölgesi Abhazya, başka bir tehlikeli çatışma dolayısıyla için için yanıyor. Abhazya’da 1992 yılında başlayan zamansız savaş 35.000’in üzerinde cana mal oldu. Savaş, Tiflis’teki Gürcü Hükümeti’ne (Kremlin yanlısı–Bessarion Guguşvili) karşı Rus Ordusunun (Kremlin’in–Bessarion Guguşvili), ayrılıkçı Abhaz azınlığı desteklemesi sonucu hız kazanmıştır. Rusya’nın savaşa karışmasının amaçlarından biri Gürcistan’ı zayıflatmak, bölgedeki Türk ve Batı etkisini frenlemek idi. Fakat Rusya için daha da önemli olan petrol yollarını kontrol altında tutma hedefi idi. Rusya, bu hedefe uygun hareket ederek Abhazya’nın uzun Karadeniz kıyı hattı üzerindeki kontrolü fiili olarak elde etti.

       Ayrıca Moskova, Rusya’nın Karadeniz kıyısı limanları Novorossisk ve Tuapse’yi koruyordu ve Gürcistan’ın petrol ihraç ettiği Supsa, Batum ve Poti Limanlarına yakınlaşıyordu. 1995 yılının Ağustos ayında, Gürcistan’ın etrafı kuşatılan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, Gürcistan toprakları üzerinde dört adet Rus askeri üssünün kurulmasına razı oldu. Böylece Karadeniz kıyısı üzerinden geçen petrol geçiş güzergâhları Rusya’nın kontrolüne giriyordu.
      
       1994 ve 1995 yıllarında, Rusya’nın başı Çeçenya’da belaya girince ve Çeçenlere operasyon emirleri, Abhazya’da mevcut bulunan Çeçen eğitim kamplarında eğitim veren Çeçen Komutan tarafından verilince (Çeçenler için Çeçenya’da eğitim kampları kurulması için yer ve para mevcut değil mi?–Bessarion Guguşvili), Moskova Çeçenlerin müttefiki olan Abhaz isyancılara (Çeçenya’yı ne kadar destekliyorlar? Elinizde sunabilecek veri var mı?–Bessarion Guguşvili) daha az destek vermeye başladı.
      
       Fakat yine de Rusya ne Abhazya sınırını kapatmayı kabul etti ne de Abhazya Başkenti Sohumi’deki ayrılıkçı hükümete finansal ve askeri desteğini esirgedi. Şevardnadze, Ruslara Gürcistan toprakları üzerinde üs kurma izni vermesi karşılığında Rusların Abhazya konusunda taviz vereceğini ümit etmişti.”

       Okuyucunun da görebileceği gibi, bu çok fazla gerçekçi makalede bile Gürcistan’ın ve Çeçenya’nın ulusal bağımsızlık hareketlerine karşı olan düşmanlığı ve Şevardnadze rejimine olan desteği görebiliriz.

       Belirtilmesi gereken bir konu da Gürcistan’ın yasal otoritelerinin 1991 yılının başından beri Batı’ya petrol konusunda gerçek bir konum sağladığı, Kremlin’e ise boykot uyguladığıdır. Gürcistan ve Azerbaycan Hükümetleri arasında müzakereler başlatılarak, Bakü ve Batum arası petrol boru hattının inşasını da kapsayan Bakü–Poti geçiş kompleksinin inşası bağımsız bir şekilde hazırlanan plan dâhilinde başlatılmıştı. Zaten 1992 yılına ait devlet bütçesinde bu projelerin finansmanı sağlanmıştı.
      
       Fakat bazı batılı politikacılar, Kremlin ve Gürcistan Nomenklaturaları ile rüşvet üstüne kurulu ilişkiler geliştirerek Gürcistan karşıtı propagandaya başlıyor ve Gürcistan’ı devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı. Batı, 1994 yılına kadar “Yüzyılın Petrol Dağıtımı Projesini” gizlemiştir.
      
       Cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia liderliğindeki yasal otoriteler, Abhazya’da Kremlin Politikasının karşısında durarak, Abhazya’yı federalizmin yumuşak dengeli politik çizgisine doğru götürüyorlardı. Otonom Cumhuriyete (Abhazya’ya), geniş bir politik ve ekonomik bağımsızlık tanınıyordu ve Abhazlara (Milli Azınlık), Abhazya Parlamentosu’nda çoğunluk kotası veriliyordu. Bu politik ölçütler, Abhazya’da barışın ve istikrarın sürmesi konusunda Gürcistan’ın yasal otoritelerine yardım etti.
      
       Abhazya Savaşı’nın ve Abhazya’nın Gürcistan’dan koparılmasının asıl nedeni, 1991 ve 1992 yıllarında Tiflis’te gerçekleştirilen hukuk dışı ve askeri nitelikli darbe idi. Bu darbe, SSCB’nin çöküşü (Belovez Entrikası) ile eşzamanlı olarak, Kremlin istihbaratı tarafından gerçekleştirildi ve Eduard Şevardnadze tarafından yönetildi.
      
       Gürcistan’ın yasal hükümet güçlerinin devrilmesi ve Rus ordusunun arkasında bulunduğu suçluların başarısı, Kremlin’in propagandası sonucu, “Demokratik Güçlerin Zaferi” olarak resmedildi. Etkin Batı medyası ve Şevardnadze taraftarı istihbarat ajanları, demokrasi ve insan hakları ilkelerine ihanet ederek bu tezi desteklediler.
      
       Bir sonraki “Askeri Konsey–Gürcistan Devlet Konseyi” başkanı, gaspçı ve çetelerin yakın dostu Eduard Şevardnadze, Helsinki Kararlarının imzalanmasına izin verdi. Sadece bu gerçek bile bu belgelere saygısızlıktır.
      
       Gürcistan, eski SSCB toprakları üzerinde suç örgütü Nomenklatura’nın, diğer bir deyişle Kremlin’in çok kuvvetli bürokrasisinin ve Rusya’nın aşırı milliyetçi (ırkçı) güçlerinin arka çıktığı, Komünist Parti’nin mafya ile yakın ilişkiler içerisindeki şiddet yanlısı üyelerinin (KGB Şefi Eduard Şevardnadze ve ünlü çete lideri J.İoseliani) iktidara geldiği ilk ülke idi. Gürcistan’ın yasal otoriteleri, suç örgütü Nomenklatura anarşisinin Gürcistan’dan diğer eski SSCB bölgelerine ve hatta Batı’ya yayılması tehlikesi konusunda Dünya Demokratik Kamuoyunu ve İnsan Hakları Organizasyonlarını uyarıyorlardı. Batılı çevreler ısrarla “Diktatör Gamsahurdia’nın Devrilmesi ve Gürcistan’da Demokratik Güçlerin Zaferi” saçmalığının reklâmını yaptılar.
      
       Gürcistan’da, suç örgütü Nomenklatura’nın “demokratik” (!) darbesi ve askeri ihtilal, tüm eski SSCB topraklarında ve hatta Batı’da bu kanlı senaryonun ilk ve en başarılı sonucu idi. Kremlin’in bu oyunu işledi. Çünkü Dünya Demokratik Kamuoyu ve İnsan Hakları Örgütleri, insan haklarına ve demokrasiye karşı işlenen bu tecavüzleri görmezden geldiler. Gürcistan’daki “demokratik” (!) darbeyi, Azerbaycan’da, Tacikistan’da ve Çeçenya’da, benzer “demokratik” (!) darbe serileri izledi. Bununla birlikte, Çeçenya’da halk ve hükümet, 1991 ve 1992 yıllarında Gürcistan’da neler olup bittiğini kavramıştı ve bu senaryo orada işlemedi. Bu nedenle Rusya’nın, Çeçenya’da ordusunu kullanmaktan başka bir seçeneği yoktu.
      
       Gürcistan’ın yasal olan bütün hükümet makamlarının (Cumhurbaşkanı, hükümet, yargıtay, bölgesel hükümetler) devrilmesi, yürürlükteki Anayasanın iptali ve 1921 Anayasası’nın kabulü (Abhazya’nın statüsünün hiç bahsedilmediği) ile Gürcistan’da Eduard Şevardnadze liderliğindeki Kremlin yanlısı güçlerin tamamı, gittikçe yaklaşan bir Abhazya Savaşı ile Gürcistan’ın bozguna uğraması için Kremlin çıkarları adına en iyi zemini garantilediler.
       
       * Gürcistan, Abhazya üzerindeki bütün yasal ve anayasal haklarından yoksun bırakılmıştı.

       * Tiflis’in yasal olmayan otoriteleri ile Abhazya’nın yasal otoriteleri arasında çelişki meydana gelmişti.

       * Kremlin’in kiralık katilleri, ülkenin toprak bütünlüğünün garantisi olan vatansever silahlı güçlerin çekirdeğini darbe sırasında yok ettiler.

       * Daha sonra SSCB’ye ait Karadeniz Filosu’nun paylaşım süreci sırasında Gürcistan tek kişilik askeri tekneleri bile elde edemedi ve yaklaşan Abhazya Savaşı’nda tamamen zayıf kaldı.

       Abhazya Savaşı’nın uluslararası açıdan en önemli tarafı (Gürcistan’da meydana gelen diğer politik ve “etnik” (!) çatışmaların da), Gürcistan’ın Rus İmparatorluğu için her zaman çok önemli bir jeopolitik ve jeostratejik bir kavşak noktası olduğu ve olacağı gerçeğidir.

ABHAZYA SAVAŞI'NA HAZIRLIK

       Tiflis'te yasal ve demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş otoritelerin devrilmesinden sonra Şevardnadze’nin suç örgütü niteliğindeki askeri cunta yönetimi, egemenliğini bütün Gürcistan’a yaymayı başaramadı. Batı Gürcistan’da, özellikle Megrelya’da, Acara’da ve Abhazya’da, yerel yasal yapılar (Abhazya’da ve Acara’da mevcut yapılar tüm kolları ile) kendilerini muhafaza ettiler. Şevardnadze rejimine karşı baş eğmemenin ve muhalefetin (direnişin) merkezi bu bölgede güçlü bir şekilde yaratıldı. Özellikle Abhazya tamamen yasal hükümetin (Gamsahurdia’ya bağlı) kontrolü altında idi ve Abhazya’da Gamsahurdia taraftarlarının gazeteleri yayımlanıyordu.

       1992 ve 1993 yıllarında Şevardnadze rejimi baş eğmez Megrelya’ya, geniş çapta ve çok sert üç saldırı düzenledi. Bu saldırılar sırasında, Şevardnadze’nin arkadaşı ve yardımcısı olan ünlü çeteci J.İoseliani liderliğindeki Mhedrioni çetesi, içlerinde çocukların, kadınların ve yaşlıların olduğu yüzlerce sivili öldürdü. Ayrıca yüzlerce evi kundakladı ve soydu, binlerce aileye saldırdı.

       Etkin medya organları, yoğun bir şekilde Megrel karşıtı propaganda yaptılar. Doğu Gürcistan (Tiflis), Batı Gürcistan’a (Megrelya) karşıt bir konuma oturtuldu. “Tiflis'te yaşayanlar en üstün (en yüksek) etno–kültürel kökene sahiptir ve bu nedenle Gürcistan’ın tamamını yönetme hakkı onlara aittir.” şeklindeki “Tiflis'in gerçek sakinleri” ve “gerçek kent sakinleri” gibi Faşist düşünceler halk arasına adeta ekildi. Yasal hükümet yandaşları ise taşralı, kaba, sıradan, pis kokan, ilkel insanlar olarak adlandırıldı.
      
       Megrelya’ya karşı yapılan bu sert hakaretler yine de tepkiye neden oldu. Megrelya halkı yoğun bir şekilde silahlanmaya başladı. Halk sadece politik olarak değil, silahlı bir direniş için de organize edildi. Bu durum, Abhazya’daki ve Megrelya’daki yasal hükümet yandaşlarının Mhedrioni saldırılarına karşı kendilerini savunmalarını sağladı.
      
       Şevardnadze rejimi için en tedirginlik verici etmen, Abhazya’da bulunan yasal hükümet yandaşlarının yüksek düzeyde sürdürdükleri faaliyetlerdi. Sohumi merkezinde yapılan protesto gösterileri, darbenin başladığı günden sona erdiği güne kadar (Abhazya Savaşı’na kadar) 200 gün boyunca devam etti.
      
       Ayrıca Megrelya’nın ihtiyacı olan erzak, araç ve gereç, teçhizat Abhazya’dan elde edildi. Şevardnadze rejimi, Megrelya’yı ekonomik ve bilgisel abluka yolları ile boğmayı başaramadı. Abhazya, Megrelya için iyi bir arka saf ve geride kalan halk ile iletişim kurmada iyi bir köprü idi.
      
       Şevardnadze rejiminin Abhazya’da savaş planlamasının bir nedeni daha vardı. Abhazya’da bir savaş meydana gelmesi Şevardnadze’yi derin bir politik krizin dışına itebilirdi. Tiflis medyası, savaştan kısa bir süre önce Şevardnadze’nin tehdidini yayımladı; “Gürcistan, eğer Megrelya yatışmaz ise Samaçablo’da uğradığından daha ağır fiyaskolara uğrayacaktır.”
      
       Böylece, Şevardnadze rejimi ve Kremlin, Abhazya’da bir savaşı kışkırtarak şu hedeflere ulaşmayı planlıyordu;

       * Abhazya’yı Gürcistan’dan kopararak Rus ordusu tarafından işgal ve ilhak edilmesi için Kremlin’e gereken zemini (ortamı) sağlamak.

       * Megrelya halkını, özellikle de Abhazya’daki Megrelleri cezalandırmak.

       * Batı Gürcistan’daki direniş merkezini yok etmek.

       * Suç örgütü Nomenklatura rejimini ve mafyayı Gürcistan’da güçlendirmek.

       Fakat Liberty Radyosu’nun Gürcü personeli, Abhazya’daki savaşın Gamsahurdia tarafından başlatıldığı yönünde bugüne kadar yanlış bilgi vermiştir.

ABHAZYA SAVAŞI'NIN İLK BASAMAĞI

       İktidarı şiddet kullanarak ele geçiren, hatta hiçbir resmi, hukuki ve yasal temele sahip olmayan Şevardnadze rejimi, Sovyet ordusuna ait silah depolarından etkileyici miktarlarda hafif ve ağır silah yardımı aldı.

       Abhazya Savaşı, en başından beri suçlu ve vahşi bir nitelik taşımıştı. Savaşın başlangıç günlerinden itibaren çok miktarda personel (yaklaşık 3000 adam ve çok sayıda ağır askeri teçhizat–yaklaşık 150 adet tank ve diğer silahlı araçlar, geniş kalibreli namluya sahip yüzlerce top, onlarca uçak ve helikopter, yaylım ateş için kullanılmak üzere roket (füze) yuvaları) kullanılmıştı. Bu silahlar ve toplar Abhaz askeri güçlerine karşı kullanılmadı. Barış isteyen halka, bunlara ait köyleri ve kasabaları yok ederek kullanıldı.
      
       Şevardnadze rejiminin çete üyeleri, askeri faaliyetlerden öte soyguna karışmışlardı. Bu çete üyeleri Gürcülere saldırıp, onları soyuyorlardı. Savaşın daha başlangıç evrelerinde, Abhazya’daki Gürcü nüfusun sadece tarafsız kalmayıp, birçok olayda J.İoseliani ve T.Kitovani çetelerine silahlı bir direniş gösterdiği gerçeği önemle belirtilmesi gereken bir noktadır.
      
       Barış içinde ve karşılıklı anlayış çerçevesinde yaşamaya alışmış olan Abhazlar ve Gürcüler (Megreller) arasında düşmanlık yaratmak için Kitovani ve İoseliani katilleri (çoğunluğu uyuşturucu bağımlısı idi), uluorta ve herkesin gözü önünde Abhazlara karşı zulüm yaparak onları kışkırttılar. Diğer taraftan, Abhaz ayrılıkçılar ve KDHK örgütüne bağlı kiralık katiller daha da fazlasını yaptılar.
      
       Cumhurbaşkanı Gamsahurdia, Dünya kamuoyuna yazdığı mektupta, Kremlin yanlısı Şevardnadze rejiminin ve Ardzınba’ya bağlı ayrılıkçıların kışkırttığı Abhazya Savaşı’nın amacının Abhazya’daki Gürcü nüfusu soykırıma uğratmak olduğu yönünde uyarılarda bulunmuştu.
      
       Gürcistan’ın yasal hükümet otoriteleri ve Dudayev Hükümeti, savaşın en başında barış sürecini başlattı. Sohumi’ye karma bir delegasyon gönderildi ve görüşmeler başlatıldı. Fakat Kremlin bu görüşmeleri başarısızlığa uğrattı. Dudayev, savaşın ilk günlerinden itibaren Çeçenya’nın Abhazya’ya savaşmak için insan göndermediğini ilan etti. Abhazya’daki, Kremlin ve Şevardnadze politikalarını sert bir şekilde eleştirdi ve birçok defa barış görüşmeleri başlattı.

ABHAZYA'NIN ELE GEÇİRİLMESİ

       Abhazya Savaşı’nın ilk basamağı, Gagra’nın kaybedilmesinden ve Şevardnadze ile Ardzınba arasında imzalanan Soçi Antlaşması’ndan sonra sona erdi. Antlaşmaya göre Abhazya’daki Gürcü askeri güçleri ağır silahlardan arındırıldı. Ayrıca bu güçler Abhazya topraklarının tamamından ayrılmak zorunda idi. Böylece, Abhazya’nın Gürcü nüfusu, Abhaz ayrılıkçıların, KDHK örgütüne bağlı güçlerin ve Kazakların ellerinde rehine olarak kalıyordu.

       O sıralarda ateşkes hattı Gumista Nehri (Sohumi’nin sağ yanı) boyunca çizildi. Zaten bu hattın Batı tarafında kalmış olan Gürcü nüfusu ya tamamen yok edilmişti ya da kaçmayı başarmıştı.
      
       Gagra’nın Gürcü nüfusu, Rus paralı askerler, Kazaklar ve Abhaz ayrılıkçılar tarafından çevrelendi (kuşatıldı) ve olağanüstü bir zulümle yok edildi. Birkaç saat içinde binlerce Gagra sakini, çoğunluğu çocuk olmak üzere, kadınlar ve yaşlı insanlar öldürüldüler. Ceset tepeleri ya toplu mezarlara buldozerlerle gömüldü ya da denize boşaltıldı.
      
       Abhazya’dan gelen ilk mülteci akınını oluşturan yaklaşık 15.000–20.000 kişi Megrelya’ya ulaştı. Bu bölgenin fakir sosyo–ekonomik koşullarını daha da kötü hale getirdi.

       Şevardnadze rejiminin Abhazya’da meydana gelen bu açık fiyaskosu, bütün Gürcistan’da protesto gösterilerine neden oldu.

       Megrel direnişçiler, Abhazya’dan panik içinde kaçan ve Megrelya’dan geçen, Şevardnadze’nin yenilmiş çetecilerinden önemli miktarda hafif silah ve bir miktar da ağır silah ele geçirdiler.
      
       1993 Yazı itibari ile Megrelya topraklarının hemen hemen tamamı, Cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia’ya sadakatle bağlı Gürcistan Milli Muhafız Ordusu’nun kontrolü altında idi. Şevardnadze rejiminin Abhazya’dan ayrılan askeri güçleri açık bir biçimde yasal otoriteleri desteklemeye başladılar.

       1993 yılının Eylül ayı başlarında Yasal Meclis ve Bakanlar Kabinesi Zugdidi’de çalışmaya başladı. Batı Gürcistan’ın direniş bölgesi, Sohumi’den Tshenistshali ve Rioni Nehirlerine ulaşan ve yasal güçlerin kontrolü altında olan geniş bir bölgeye dönüştü.

ABHAZYA'DA ETNİK TEMİZLİK

       1993 yılının Eylül ayı ortasında, yasal otoritelerin Batı Gürcistan’da güçlenmesinden rahatsız olan Kremlin’e bağlı emperyalist güçler, Abhazya’da başka bir savaşı provoke ettiler. Şevardnadze önleyici tedbirler aldı söz dinler Parlamentoyu dağıtarak tek adam diktatörlüğü kurdu. Bu, Abhazya’da yapılacak yeni bir katliamın ilk işareti idi.

       Abhazya’da, Gürcü nüfusa uygulanan soykırımın son basamağının, Ekim ayında Moskova’da yapılan silahlı askeri darbe ile eşzamanlı gerçekleştirilmesi çok önemlidir.
      
       Yasal otoriteler aceleyle Dünya Kamuoyuna seslendi. Abhazya’da savaşın canlanacağı ve Abhazya’daki Gürcü nüfusun soykırıma uğrayacağı yönünde onları uyardı.
      
       Gerçekten de birkaç gün içinde Sohumi ve Oçamçire Bölgelerinde acımasız ve yoğun bir şekilde bombardıman başladı. Bu bombardımanda ağır toplar, uçaklar ve füzeler kullanıldı. Soçi Antlaşması’na göre Abhazlar bu tür teçhizata sahip olmamalıydı. Kremlin bunu garanti etmişti.
      
       Gürcü halkının yok edilme tehdidi altında olduğunu sezen Cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia, sürgünde olduğu Grozni’den (Çeçenya) ayrıldı ve Gürcü halkının yasal ve askeri savunmasını organize etmek üzere Zugdidi’ye (Batı Gürcistan) geldi. Onun bu adımı hayati risk taşıyordu.
      
       Zviad Gamsahurdia, gelişinden hemen sonra Gali ve Oçamçire bölgelerindeki cephe hatlarını ziyaret etti. Gürcü Silahlı Kuvvetleri’nde mevcut komutanların tamamı ile (Şevardnadze rejimine bağlı olanlar da dâhil olmak üzere) görüştü ve onları Oçamçire Bölgesi’nde birleşik savunma hattı oluşturmaları yönünde zorladı.
      
       Cumhurbaşkanının bu çabaları ilk sonuçlarını verdi. Gürcistan’ın birleşik askeri güçlerinin ortak operasyonu bir sonraki gün başarı ile başladı.
      
       Fakat Şevardnadze rejimine bağlı askerler sonraki gün ihanet ettiler. Tiflis'ten gelen emirleri dinleyerek pozisyonlarından ayrıldılar ve Kutaisi–Tiflis yönüne ilerlediler. Yasal otoritelere bağlı askeri güçler kuşatıldı. Bu güçler İnguri Nehri’nin diğer tarafının gerisinde kendi yöntemleri ile savaştılar. Bu arada halkı korumak için yapabileceklerinin en iyisini yaptılar.
      
       Abhazya coğrafyasının Sohumi’den Gali’ye kadar olan bölümünde savunmasız Gürcü halkının yoğun bir şekilde yok edilmesine başlandı. Silahsız nüfusa yönelik olan bu ağır infaz, ayrılıkçı Abhazlar, KDHK örgütüne bağlı paralı askerler, Kazaklar, Ermeniler ve Rus askerleri tarafından gerçekleştirildi. Yaklaşık sayısı 25.000 civarında insan, çoğunluğu çocuk, kadın ve yaralı olmak üzere, birkaç gün içinde vurularak öldürüldü.

Abhazya’da Katledilen Gürcüler 
       “İkisi Abhaz, birisi Sohumi’den diğeri Erevan’dan (Karabağ’da savaşmak için yaşı oldukça genç olan) iki Ermeni, geride kalanları ya Kuzey Kafkasya’dan ya da Sibirya gibi yerlerden gelen grup dışı on iki cephe hattı askeri idiler.

       Onlar ne ile motive edildiler? Yağma ve ganimet ile...

       Onlara mandalina bahçeleri içinde evler vaat edildi.

       Onlara arabalar vaat edildi.”(5)

       Göçmenler akın akın Megrelya’ya kaçtılar. Yüksek dağların dondurucu soğuğunda ve karında binlercesi, Kodori ve Lia Nehirlerinin dar ve derin vadilerinden, yüksek dağ geçitlerinden geçtiler ve kendi yollarını kendileri açtılar. Yüzlercesi dondurucu soğuğa ve açlığa dayanamadı.

       Göçmenlerin çoğu yanlarına giysi, eşya, mal, para, belge, değerli eşya almayı başaramamıştı. Birçoğu rejim yanlısı soyguncular tarafından yolda soyuldu.
      
KREMLİN'İN ROLÜ

       Abhazya Savaşı’nın sonuçlarına göre altı çizilmesi gereken hususlar şunlardır;

       1. Rus askeri gemileri, Sohumi’nin düşmesi öncesinde Sohumi ve Gulripş bölgelerinden sadece Rusça konuşan halkı tahliye etmişlerdir. Gürcüler, çocukları ile birlikte gemilere yaklaştıklarında ise üzerlerine makineli tüfeklerle ateş açılmıştır. Bu olay sırasında çekilen video görüntüleri Zugdidi Televizyonu tarafından yayınlanmıştır.

       2. Abhazya Savaşı sırasında bölgede barışı sağlamak için yeterli sayıda askeri kuvvet Rus askeri üslerinde (Soçi Antlaşması’na göre Abhazya’da barışın garantörü Rusya idi) mevcuttu. Bu kuvvetler hiçbir girişimde bulunmadılar.

       3. Rus askeri güçleri, Abhaz ayrılıkçıları ve KDHK örgütüne bağlı paralı askerleri ağır silahlar ve teçhizat ile donatmakla kalmadı. Onları askeri birliklerle ve ateş gücü ile düzenli olarak destekledi. Rus askeri gemilerinin geceleri Oçamçire’yi bombaladığı ve füzelerle vurduğu iyi bilinen bir gerçektir.

       4. Etnik temizlik savaşın son aşaması olarak önceden planlandı. Çünkü bu aşama kış mevsiminin başlangıcında yer almalıydı. Batı Gürcistan için yoğun ve yüksek seviyede kar anlamına delen kış şartlarında halkın Doğu Abhazya’daki veya Samurzakano’daki dağ ormanlarında veya dağ eteklerinde saklanmak gibi bir olasılığı yoktu.

       Böylece, Gürcistan’ın yasal otoritelerinin bütün politik ve askeri çabalarına ve Cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia’nın bütün fedakârlıklarına rağmen Gürcü halkının (Megrellerin) Abhazya’da uğradığı etnik temizlik ve soykırım, Kremlin’in ve Kremlin’in Tiflis'teki kuklalarının planladığı gibi gerçekleşmiş oldu.

       Rusya’nın emperyalist güçleri insan haklarını katlederek 1940 yılında yapılanları bile geride bıraktı. Abhazya’nın otokton ulusal azınlığı önemli bir oranda yok edildi ve kendi anayurdundan mahrum bırakıldı.

       Bu cinayet, Stalinizmin Çeçenlere, İnguşlara ve diğer Kafkasya uluslarına karşı işlediği cinayetleri acımasızlıkta geçti. Vandalizm eğilimli bu hareketlerin Dünya Kamuoyu ve politik çevreler tarafından görmezlikten gelinmesi Çeçen halkının Ruslar tarafından soykırıma uğratılması için uygun bir zemin yaratmıştır. Bu önemli bir gerçektir.


DAĞLIK SAMURZAKANO SAVUNMASI

       Şiddetli saldırılarına rağmen, Abhaz ayrılıkçılar, KDHK örgütüne bağlı paralı askerler ve Rus paralı askerler, çoğunlukla Svanların yaşadığı Dağlık Samurzakano’nun diğer bölgelerini ve Kodori Nehri’nin çok yüksek, dar ve derin koyaklarını kontrol etmeyi başaramadı.

       Gürcü askeri kuvvetlerinin geri çekilmesi sonrası bu kuvvetlerin önemli bir kısmı bu bölgede toplandı. Abhazya’nın diğer bölgelerinden gelen ve savaşma kapasitesine sahip olan bazı birlikler de aynı bölgede kaldılar. Derin ve dar koyaklarda bulunan tüneller ve köprüler havaya uçuruldu. Kasım başlarından itibaren kar yağmaya başladı. Bütün bunlar Dağlık Samurzakano’yu ele geçirilmesi imkânsız bir kaleye dönüştürdü.
      
       Bölgenin aylarca süren saldırı ve Rus “Grad”-“Uragan” füzelerinin yoğun bombardımanı altında kalması gerçeğine, dondurucu soğuğa ve açlığa rağmen Dağlık Samurzakano bütün bunlara direndi.

MEGRELYA'DA MÜLTECİ SORUNU

       Şevardnadze rejimi, Megrelya’yı kontrol altına almayı başaramadı. Bu nedenle bölgeyi cezalandırmaya yönelik tedbirler aldı. Megrelya’ya 1991 yılından sonra çok sert sosyal ve ekonomik yaptırımlar uygulandı. Bölge, tamamen ekonomik ve bilgisel abluka altına alındı.

       Abluka, Gürcistan’ın yasal otoritelerinin restorasyonu sonrası daha da güçlü bir hale getirildi. Megrelya, 1993 yılının yaz mevsimi boyunca buğday, un ve diğer besin türlerinden, ilaç, benzin, para gibi materyallerden yoksun bırakıldı (yılda %10.000 ila %20.000 gibi güçlü enflasyon oranları koşulları altında). Bölgedeki durum gerçekten çok zordu.
      
       Abhazya Savaşı’ndaki yenilgiden sonra Megrelya’daki ekonomik ve sosyal koşullar daha da kötü hale geldi. Yaklaşık 220.000 mülteci muhtelif günlerde bölgeye gelirken, Megrelya’nın mukim nüfusu yaklaşık 450.000 idi. Ekim ortalarında ise Zugdidi’deki ve Tsalenciha’deki mülteci nüfusu hemen hemen mukim nüfusla aynı idi.
      
       Yasal otoriteler ve Megrelya’nın mukim nüfusu, mültecilere barınak ve besin sağlamak için radikal ve sonuç verici önlemler aldılar. Mültecilerin bir tanesi bile barınaksız değildi. Zugdidi Bölgesi’ndeki Megrel aileler, aile başına 20 kişiye barınak sağladılar. Yasal güçlerin bölgede yeniden yapılanması sonucu Megrelya’nın köyleri ve kasabaları sıcak su ve elektrik temininde sıkıntı çekmedi. Sağlık koruma sistemi, okullar, demiryolu, posta, telgraf ve bölgesel televizyon düzenli bir şekilde çalışıyordu.
      
       Bu durum Dünya ölçeğinde de nadir görülen bir deneyim idi. Bölge, hiçbir yardım görmeden mukim nüfusunun % 25’ i kadar mülteci aldı.

       Şevardnadze rejimi, Megrelya’daki mülteci varlığını utanmadan gizlemiştir. Etkin medya organları sanki Megrelya’da tek bir tane bile mülteci yokmuş gibi göstererek bütün dünyayı yanlış bilgilendirmiştir.
      
       Mülteci sayısının fazlalılığı ve bölgenin abluka altında olması, Megrelya’nın sosyo–ekonomik durumunu kritik hale getirdi. Halk açlık çekiyordu ve bazı yerlerde salgın hastalıklar ortaya çıktı.
      
       Yasal otoriteler defalarca Dünya Kamuoyuna başvurdu ve yardım için taahhüt aldı. Uluslar arası Kızıl Haç, Birleşmiş Milletler örgütü uzmanları ve temsilcileri Megrelya’daki durum konusunda bilgilendirildi. Yine de yeterli yardım temin edilemedi.
      
       Yasal otoriteler, bahsi geçen bu ağır koşullar altında ablukayı yarmak ve yakın yollar ile demiryolu kavşakları üzerinde kontrolü ele geçirmek için acil önlemler almak zorunda kaldılar.
      
       Samtredia demiryolu kavşağı ve Poti Limanı savaşmadan kurtarıldı. Önemli miktarda gıda ürünü ve benzin bu kasabalarda muhafaza edildi. Poti’nin kurtarılmasından sonra Türkiye’den un, buğday ve benzin satın almak için girişimde bulunuldu.
      
       Alınan bu önlemler, binlerce mültecinin ve Megrelya halkının açlıktan ölmesini önledi ve hastalıklardan korunmasını sağladı. Bir kişi bile açlıktan ölmedi. Un ve şekerin bir bölümü halka ücretsiz olarak dağıtıldı. Bir bölümü ise çok düşük bir fiyattan satıldı.
      
       Kremlin ve Şevardnadze yanlısı etkin medya organları, Zviadistlerin Poti Limanı’nı ve Batum–Tiflis Demiryolu’nu abluka altına alarak Ermenistan’da açlığa neden oldukları yönünde propagandaya başladılar. Yasal otoriteler Ermenistan Başbakan Yardımcısını Poti’ye çağırdılar. Ermenistan mallarının nakliyesine destek amaçlı karma komisyon oluşturuldu. İzleyen günlerde bu mallar (Şevardnadze tarafından kontrol edilerek) Kutaisi’ye gönderildi.
      
       Fakat Moskova, Rus (Batı Gürcistan’da mevcut), Ukrayna ve Ermenistan ordularını (Azerbaycan Hükümeti reddetmiştir.) uluslararası iletişim hatlarını savunmak için, Batı Gürcistan’a uluslararası müdahalede bulunmaya çağırdı.

MEGRELYA'NIN İŞGALİ

       Abhazya’daki (önceden planlanmış olan) yenilginin ardından Şevardnadze rejimi Gürcistan’da mevcut itibarının tamamını kaybetti. Ordu ise savaşma kapasitesini kaybederek demoralize oldu.

       Abhazya’dan gelen ve umudunu kaybetmiş on binlerce mülteci, kendi çıkarlarına ihanet eden suçlu Şevardnadze rejimini devirmeyi, Gürcülerin haklarının restorasyonu ve mültecilerin yaşadıkları yerlere geri dönüşü konularında Abhazya tarafı ile görüşmelere başlanmasını talep etti. Megrelya halkı bu talebi destekledi.
      
       Savaşma kapasitesine sahip mülteci birlikleri de dâhil olmak üzere yasal otoritelere sadakatle bağlı silahlı birlikler doğuya doğru hareket etmeye başladılar. Tarihi eyaletler İmereti ve Guria savaşmadan ve kan dökülmeden kurtarıldı. Halk, birlikleri kurtarıcıları olarak karşıladı. Tiflis'e kadar önemli sayıda Şevardnadze taraftarı birlik yoktu.
      
       Yasal otoritelere bağlı silahlı birlikler Kutaisi’ye (Batı Gürcistan’ın önemli kenti) vardığında, Şevardnadze Rus askeri yardımı talep etti. (Bu durum ABD Hükümeti tarafından da desteklendi) Boris Yeltsin yardım etmeyi memnuniyetle kabul etti. (Yeltsin, o sıralarda Parlamentoyu zaten dağıtmıştı ve pratikte bir diktatör idi.)
      
       Rusya, Gürcistan’ın içişlerine açık ve etkin bir şekilde karışmaya başladı. Kremlin, binlerce Gürcünün Abhazya’da katledildiği sırada soğukkanlı bir gözlemci idi. Fakat Kremlin yanlısı Şevardnadze rejimi tehdit altına girdiğinde, duruma hemen müdahale ederek bu tehdide engel oldu.

       Kutaisi’deki ve Batum’daki Rus askeri üslerinde mevcut zırhlı taşıyıcı tümenler (30’dan fazla tank), cephe hattının tamamı boyunca konuşlandırıldı. Rus deniz kuvvetleri Poti Limanı’nı abluka altına aldı. Amiral Baltin komutasındaki büyük bir Rus çıkarma kuvveti Sevastapol’den Poti Limanı’na çekildi. Rus askeri saldırısının başlamasının sebepleri şunlardı;

       * Yasal otoriteleri yok etmek,

       * Megrelya halkının soykırımını tamamlamak.

       Rus birlikleri, yasal otoritelere bağlı birliklerin cephe hattını bombalamakla kalmadı. Sivil insanların yaşadıkları yerleri de bombaladı. “Grad” füzeleri ile gerçekleştirilen Senaki bombardımanı sonucunda yaklaşık 120 ev yok edildi ve yüzlerce sivil insan öldürüldü veya yaralandı.
      
       Rus özel birlikleri, askeri saldırılarının yanı sıra yasal otorite yandaşı olan aktif politik destekçilerin de izini sürdü ve bunlara yönelik jandarma baskınları düzenledi.
      
       Megrelya halkının mülteciler de dâhil olmak üzere yok edilmesi tehlikesi ve Dünya Kamuoyunun Gürcistan’da meydana gelen olaylara bütünüyle kayıtsız kalması karşısında yasal otoriteler ve Cumhurbaşkanı Zviad Gamsahurdia askeri direnişi durdurmaya karar verdi.
      
       Suç işlemek üzerine kurulmuş Şevardnadze rejiminin Rus tankları korumasındaki kontrol dışı kalmış sürüleri, sivilleri soymak ve onlara işkence etmek için Megrelya’ya saldırdı.
      
       1993 yılının aralık ayında Gürcistan TV, yaklaşık 1200 Zviadistin Rus birlikleri yardımı ile tutuklandıklarını gururla duyurdu.
      
       Megrelya’da, yasal otorite destekçilerine karşı uygulanan sert baskı hala sürdürülmektedir. Abhazya’dan gelmiş mülteciler için gönderilen insani yardımlar, Şevardnadze’ye bağlı suç örgütleri ve mafya arasında paylaştırılmıştır.
      
       Megrelya’da meskûn 80.000’ den fazla insan, yaşadıkları yerlerden ayrılmaya ve Gürcistan dışında sığınacak bir yer bulmaya zorlanmıştır. Megrelya, elektrikten ve nakliyattan aylarca yoksun kalmıştır.
      
       Abhazya’dan gelen mülteciler, Gürcistan’ın diğer bölgelerinde ve çok kötü koşullar altında hayatlarını sürdürmektedir.
      
       Şevardnadze rejimi, Megrelya’nın yerli insanları ile mülteciler arasında düşmanlık yaratmaya çalışmaktadır. Keza ayrılıkçı hareketler teşvik edilmektedir.

SAMURZAKANO'DA ETNİK TEMİZLİK VE SOYKIRIM

       Samurzakano dağlarında kendilerine sığınacak ve barınacak yerler bulmayı başaran Svanlar ve Abhazya mültecileri, Kremlin yanlısı Abhaz ayrılıkçılardan ve Rus paralı askerlerden yurtlarını korumayı başardılar.

       Svanlar, 1993 ve 1994 yıllarının sert kış koşullarına dayandılar ve 1994 yılının ilkbahar ve yaz mevsimlerinde ilaç ve besin yardımı olmadan göğüs gerdiler.

       Dağlık Samurzakano’da mevcut köylere ve yerleşim yerlerine, 1993 yılının kasım ayından 1994 yılının ağustos ayına kadar her gün füze bombardımanı yapıldı.

       Dağlık Samurzakano’da Rus Barış Güçleri (Abhazya’daki Rus Barış Güçleri) tarafından sürdürülen etnik temizlik, 1994 yılının sonbahar mevsiminde tamamlandı. Dağlık Samurzakano binlerce yıldır ilk defa kendi otokton halkından (Svanlardan) yoksun bırakılmıştı.

ÖZET

       Dağlık Samurzakano’da tamamlanan etnik temizlik, Abhazya’nın tamamında ve Samurzakano’da gerçekleştirilen etnik temizliğin son basamağı idi. Binlerce yıldır ilk defa Enguri Nehri’nin batı tarafında Gürcü nüfus (Adı Enguri Nehri’nden gelen Megreller) bulunmamaktadır.

       Planlı soykırımın bir sonucu olarak Megreller, nüfuslarının yaklaşık % 7’sini, yaşadıkları yerlerin % 40’ından fazlasını kaybettiler. Svanlar ise nüfuslarının yaklaşık % 5’ini, yaşadıkları yerlerin % 25’ini kaybettiler.

       Demokratik Dünya Kamuoyu, İnsan hakları örgütleri, politik çevreler ve etkin medya organları, Abhazya’da, Kremlin ve Kremlin taraftarı Şevardnadze rejimi tarafından Gürcü nüfusuna yönelik gerçekleştirilen soykırımı doğru bir şekilde analiz edemedi. Bu gerçek, Rusya’nın Çeçenya’da soykırım yapmasını daha da kolay hale getirdi ve bir bakıma Rusya’nın şovenist (ırkçı) ve totaliter politikalara yeniden dönmesini sağladı.

MEGRELYA'DA YENİ SOYKIRIM TEHLİKESİ

       Kremlin ve Şevardnadze’nin başında olduğu Kremlin taraftarı güçler, Megrel halkına yönelik soykırımın bir sonraki basamağını ve Gürcistan’ı parçalara ayırmayı planlıyor. Bu, Gürcü Ulusu’nun yok edilmesine yönelik planının bir parçasıdır.

       Enguri Nehri boyunca sistematik olarak çatışmalar provoke ediliyor. Mültecilerin Abhazya’ya dönüşü geciktiriliyor. Şevardnadze, hayal ürünü olan “Abhazya’dan Dudayev’e askeri yardım yapılıyor” tezini Çeçenya’daki savaşla ilişkilendirerek, bu tez üzerine propaganda yapıyor.

       Megrelya’da, yeni bir askeri çatışmanın kışkırtılması beklenmektedir. Bu çatışmaların nihai hedefi Megrellerin ayrılıkçı akımlar oluşturmalarını sağlamaktır. Bu çatışmalara, Gürcistan dışından gelebilecek gruplar da dâhil olabilir.

       Svaneti halkı, çatışmalara kesinlikle karışmış olacaktır.

       Tarihin bu dönemi Gürcistan için çok zor geçmektedir. Batı ve doğu arasındaki bu düzensiz yayılma hattı (ve kirli entrikalar) Gürcistan’da yerleşmiştir. Gürcistan’ın çıkarlarına ise aldırılmamaktadır.

Dipnotlar:
 
(1) Bu yazı, 1994 yılının Ekim ayında ve 1995 yılının Şubat ayında Litvanya’nın Vilnius şehrinde, 1996 yılının Ekim ayında Finlandiya’nın Helsinki şehrinde hazırlanmıştır. Yazının, yazıldığı dönem koşullarına göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

(2) “Perestroyka”, Türkçe “Yeniden Yapılanma” anlamına gelen Rusça bir sözcüktür. Gorbaçov, 27 Ocak 1987 tarihindeki SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi toplantısında sunduğu bir raporla yönetimi eleştirdi. Gelişme hızının düştüğünü, sorunların biriktiğini, yönetimde tıkanıklıklar olduğunu, bu durumun ekonomiyi, sosyal, kültürel ve düşünsel yaşamı etkilediğini belirtti. Bu tıkanıkların ancak “Perestroyka” politikası ile aşılabileceğini savundu. (Kaynak: Büyük Larousse)
 
(3) “Demokratizatsiya”, Türkçe “Demokratikleşme” anlamına gelen Rusça bir sözcüktür.
 
(4) “Nomenklatura” Türkçe ‘Adlar Listesi’ demek olan Rusça bir sözcüktür. Nomenklatura’da yer alan ayrıcalıklı kişiler toplumdan iyice kopmuş ve çıkarcı bir katman oluşturmuşlardı. Brejnev döneminde alabildiğine beslenmişlerdi. (Kaynak: Anatüzeye Giriş – Prof. Dr. Cem EROĞUL)

(5) Gürcistan’da Mevcut Durum ve Birleşmiş Milletlerin Politikasına Yönelik Suçlamalar Üzerine Brifing – Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Komisyonu – 25 Ekim 1993 Pazartesi – Shf.7

BİLİNMEYEN SAVAŞ

BATI GÜRCİSTAN'IN BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU (BDT)
BİRLEŞİK ORDUSU VE DONANMASI TARAFINDAN
1993 YILINDA İŞGAL EDİLMESİ

BATI GÜRCİSTAN'IN RUS ORDUSU TARAFINDAN
İŞGAL EDİLMESİ SÜRECİNİN KRONİĞİ


G. Gulbani

(26 Mayıs 1994 tarihinde “Gürcistan Bugün” gazetesinde yayımlanmıştır.)
Türkçesi: Yasin Öncü (Msxaladze)


        Rus Birliklerinin Batı Gürcistan’ı işgal etmek için hazırlanması, Transkafkasya’da (Özellikle Batı Gürcistan’ın Kutaisi kentinde) konuşlanmış Rus tank alayının bir bölümünün Dapnari Köyü’ne ilerlemesi ve ailelerini Kutaisi’den Batum’a nakletmek için bölge içinden geçerek Vani Köyü’ne gitmek talebi ile Milli Muhafız Ordusu’na izin başvurusu yapmaları sonrası başladı.

        22 Ekim tarihinde silahlı aynı grup (aileleri yanlarında olmadan) Vani Köyü’nden geri döndü ve Dapnari Köyü yakınındaki savunma hattını yararak Samtredia yönüne doğru yola devam etti.

        Aynı tarihte, Rus hava kuvvetleri ve topçu sınıfı tarafından desteklenen Rus tank alayının ikinci kısmı, Kutaisi yönünden gelerek Samtredia ve Honi’ye saldırdı. İstilacılar, askeri müdahale süresinin tamamında Milli Muhafız Ordusu mevzilerini bombalamakla kalmayarak askeri alan dışındaki sivil yerleşim yerlerini de bombaladılar. Bu önemli bir husustur. Böylece Milli Muhafız Ordusu, kontrolü altında bulunan bölgeden ayrılmaya zorlanmıştır.

        Aynı zaman sürecinde Rus Hava İndirme Birliklerine ait iki alayın Gürcistan’a yönelik gerçekleştirilen askeri faaliyetlere katıldığı gözlemlenmiştir.
 
        23 Ekim’de Samtredia ve Honi kasabalarını ele geçiren Rus birlikleri, Abaşa ve Martvili bölgelerinde hava bombardımanına başladılar.

        24 Ekim’de Rus birlikleri, Abaşa ve Martvili bölgelerindeki savunma hatlarını yardılar.

        25 Ekim’de Rus birlikleri Senaki’yi işgal etti.

        26 Ekim’de Rus birlikleri Hobi’yi işgal etti.

        28 Ekim’de Rus birlikleri Poti’yi işgal etti.

        26 Ekim’de “Dzerzhinski Tümeni” ilave kuvvetleri Rusya’dan transfer edildi.

        27 Ekim’de Gürcistan Milli Muhafız Ordusu karşı saldırıya başladı.

        28 Ekim’de Hobi kasabası, Milli Muhafız Ordusu tarafından kurtarıldı. Senaki için sert çarpışmalar yapıldı.

        30 Ekim’de Senaki de kurtarıldı.

        Rus kuvvetlerinin de içinde bulunduğu askeri operasyonların sonucunda Rus kuvvetlerinin Milli Muhafız Ordusu’nun sürekli saldırılarına karşı koymada yetersiz olduğu apaçık ortaya çıktı. Ruslar, ilave kara birliklerinin gelmesinden önce Senaki Bölgesi’ne ağır hava bombardımanına başladılar. (Milli Muhafız Ordusu üç adet Rus uçağını (SU–27) düşürdü.)        

        2 Kasım’da Karadeniz Filosu’na ait özel kara indirme grubu (Ukrayna’nın Sevastopol Limanı’nda konuşlanmış) Poti’ye transfer edildi.

        Aşağıda teker teker sayılan Karadeniz Filosu’na ait askeri gemiler, Ukrayna Cumhurbaşkanı Kravçuk’un verdiği resmi onay ile Gürcistan Cumhuriyeti’ne yönelik yapılan saldırılara katılıyorlardı; Karadeniz Filosu Komutanı Amiral Baltin komutasında, BDK “N.Olshanski”, SKR “Pitliviy”, SKR “Sderzhanniy”, BDK “Ts.Kunikov”, BDK “69”, SDK “02”, MTS “Zenitchik”, MPK “127”, TM “Sventa”, SB “524”.

        Bu gemiler, Karadeniz Donanma Taburları ile kuvvetlendirildi. 1910 OPRMP ve 126 DBO...

        Deniz piyade taburlarının bünyesinde 36 adet askeri ünite vardı. 7 tank “PT 76”, 10 silahlı taşıyıcı (BTR), 3 BRDM, 3 SAU “Nona”, 4 SAU “2 S-l”, 3 ESU “Shilka”, 6 PTUR nakil aracı (BRDM temelli) ve kamyonlar.

        Personelin hemen hemen % 70’i Ukrayna vatandaşı (Ukrayna’ya sadakat yemini ile bağlı) idi fakat emirler Rusya vatandaşlarından (Rusya’ya sadakat yemini ile bağlı) geliyordu.

        Aynı gün (2 Kasım), “Dzerzhinski Tümeni”’ne bağlı iki tabur (700 kişi) asker Çhorotsku ve Tsalenciha bölgelerini işgal etti.

        3 Kasım’da Karadeniz Donanmasına bağlı çıkarma birlikleri Aneklia’ya (denizden) vardı. Böylece Gürcistan Cumhuriyeti’nin yasal askeri kuvvetlerinin etrafı tamamen sarılmıştı.

        Milli Muhafız Ordusu Senaki’den ayrıldı.

        4 Kasım’da Rus birlikleri Hobi savunma hattını yardılar.

        6 Kasım’da Rus birlikleri herhangi bir direnişle karşılaşmadan Zugdidi’yi işgal etti. Milli Muhafız Ordusu kentten ayrılmıştı.

        Böylece Gürcistan’ın tümünün işgali tamamlanmıştı.


******************************************************

        Karadeniz Filosu Komuta Kademesi, askeri harekatın bittiği ve gemilerin bölgeden geri çekileceği yönünde açıklama yapmasına rağmen Karadeniz Filosu Komuta Kademesi Bürosu ve MPK “127” çıkarma grubu bölgede muhafaza edildi.

        15 Kasım’da BDK “54”, Poti’den ayrıldı ve Donuvlov’a vardı.

        17 Kasım’da SKR “Sderhanni”, Amiral Baltin’i Sevastopol’e getirdi.

        Donanmanın öncü grubu (SDK “82”, MTS “Zenitchik”, BDK “Ts. Kunikov”, BDK “N.Olshanski”, BDK “67”), ihtiyaç duyulduğu zaman askeri faaliyet alanlarına geri getirilmeye hazır bir vaziyette Sevastopol Bölgesi’nde konuşlandırıldı.

        Batı Gürcistan’ın Rus ve Ukrayna birlikleri tarafından işgal edilmesinden sonra Şevardnadze cuntasının silahlı çetelerine, Gürcistan’ın yasal ve anayasal egemenliğinin sürdüğü bölgelerin halkını soyma, korkutma, yıldırma ve onlara işkence yapma fırsatları verilmişti.

        Vahşice gerçekleştirilen infaz, cinayet ve işkence olaylarından bazıları şunlardır;

        * Milli Muhafız Ordusu’nun üç üyesi Hobi’de canlı canlı toprağa gömülmüştür.

        * Diğer bir yaralı asker Besik İorarnişvili hastanede doktorların önünde ateş edilerek öldürülmüştür.

        * Yaralı asker Kvtitiso Matureli, yatırıldığı akıl hastanesinden Mhedrioni ve Milli Demokratik Parti üyeleri (Gia Çanturia liderliğindeki) tarafından alınmış ve bir daha kendisinden haber alınamamıştır.

        * 24 Ekim’de Hobi için yapılan savaş sırasında Temuri adındaki asker (Çhorotsku Bölgesi, Sarakoni köyü yerlisi) esir alındı. Şevardnadze’nin katilleri, bu askerin ellerini, ayaklarını ve kafasını kestiler.

        * 27 Ekim’de, Doktor Ezope Siçinava Hobi’de, kendi evinde vurularak öldürüldü. Aynı gün Ressam Vahtang Nodia vahşive katledildi. Önce sağ eli sonra da kafası kesildi.

        * Milli Muhafız Ordusu Tümen Komutanı Tengiz Bulia, Şevardnadze katilleri tarafından esir alındı. (Tiflis Televizyonu onun gönüllü olarak taraf değiştirdiğini duyurdu.) Tengiz Bulia korkunç işkencelerle öldürüldü. İlk önce parmakları kesildi. Sonra ise kalbi vücudundan çıkarıldı.

        * Milli Muhafız Ordusu üyesi Zviad Leladze, İnguri Kağıt Fabrikası avlusunda idam edildi. Cesedi üç gün ailesinden saklandı.

       Samtredia, Abaşa, Senaki, Martvili yerleşim yerlerinin, havadan ve karadan bombalanması sonucu evler yıkılmıştır. Sivil halk arasında mağdur insanlar mevcuttur. Nosiri gibi bazı köyler tamamen yıkılmıştır.
      
       Poti, Samtredia, Abaşa, Senaki, Hobi, Martvili, Honi, Çhorotsku, Tsalenciha, Zugdidi kentlerinde neredeyse her aile soyulmuştur. Zugdidi’de 20 ev tamamen yıkılmıştır. Darçeli Köyü’nde 15 ev yıkılmıştır.
      
       Megrelya’nın bu zor koşulları altında yaşayan ve evleri soyulmuş pek çok kişi hayatlarını kurtarmak için bölgeden ayrılmışlardır.
      
       Bu günlerde onlar, kendi anayurtlarında mülteci durumundadırlar.

 


Yorumlar

TAMADA
Gürcü Sofrası (Pirosmani)25 Eylül 2010, Cumartesi günü, Beyoğlu'nda, Gürcü Kültür Merkezi’nce düzenlenen  "Tamada" gecelerinin üçüncüsüne katıldık. Onur konuklarından DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ile birlikte Gürcü şaraplarıyla dolu kadehler kaldırılıp, sadğerdzelolar  söylenince, Gürcüstan'da tamadalık ve Türkiye'de tamadalık  üzerine yazılanlar, söylenenler ve anılarım gözümün önünde canlandı.
By: admin

Gürcü Sofrası (Pirosmani)TAMADA*

Mustafa Yakut

        25 Eylül 2010, Cumartesi günü, Beyoğlu'nda, Gürcü Kültür Merkezi’nce düzenlenen  "Tamada" gecelerinin üçüncüsüne katıldık. Onur konuklarından DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ile birlikte Gürcü şaraplarıyla dolu kadehler kaldırılıp, sadğerdzelolar  söylenince, Gürcüstan'da tamadalık ve Türkiye'de tamadalık  üzerine yazılanlar, söylenenler ve anılarım gözümün önünde canlandı.

        1987 yılında, Tiflis'te tamada sofrasıyla ilk tanışmam aklıma geldi. Tamadamız, aynı yıl benden birkaç ay önce, rahmetli Demirtaş Ceyhun'a da tamadalık yapmış olan, Gürcüstan Yazarlar Birliği başkanı Giorgi Tsitsişvili idi. Gürcü sofrasında tamadanın ne olduğunu, alaverdiyi, sadğerdzeloyu vb., G. Tsitsişvili'nin başkanlığında Gürcü yazarlar ve dostlarla birlikte İverya Oteli'nde deneyimledik.

        Demirtaş Ceyhun, “Bütün Dünyadan Özür Diliyorum”   adlı kitabı yazmasına ve “Gürcü Halkından özür diliyorum”  diyerek aynı tamada başkanlığındaki  Gürcü sofrasında konuşmasına vesile olan bu anıları ile ilgili olarak bana yazdığı “Gürcüstan’ı anımsamak mı?... Unutmadım ki Anımsayayım…”** başlıklı  mektubunda şöyle diyor:

        “… Sevgili  dost,  Gürcüstan’da unutamadığım  bir şey de, bilmem nasıl anlatsam, ilk kez orada gördüğüm Pirosmani’nin resimleri oldu. Çünkü, hem Gürcülerin doğa canlısı o insan ısısı sanki başka türlü anlatılamazmış gibi, hem de konukseverliklerini, gönül zenginliklerini, açık yürekliliklerini, yaşama sevinçlerini, coşkularını tam kavrayabilmek için Pirosmani’nin resimlerini mutlaka çok iyi özümsemek gerekmiş gibi, bence…

        … Doğrudur böyle bir kitap yazmaya Tsitsişvili dostun tamadalığını yaptığı Tiflis’teki o yemekte karar  vermiştim, gerçekten de. Hatta beni böyle bir kitap yazmaya zorlayan iç hesaplaşmasını da gene Gürcüstan’da, Kafkaslarda dünyaya tepeden bakan  bir Gürcü Ortodoks kilisesinin kalıntısını gezerken yaşadığım bir olay başlatmıştı düşüncemde…”

        Bu kitap, Türkolog Lia Çlaidze tarafından özet olarak Gürcüceye çevrilerek,  28.11. 1990 tarihli  Literaturili Sakartvelo (Gürcüstan Edebiyatı)  gazetesinde yayımlandı ve bu eseriyle Demirtaş Ceyhun, Gürcüstan Ansiklopedisi’ne alındı.

        Daha sonraları Gürcüstan’da birçok tamada anılarımız oldu. Örneğin Batum’daki tamadamız da, yaşamını yeni yitirmiş olan şair Pridon Halvaşi olmuştur.

        Bu tarihten (1987) önce ise, Türkiye’de ilk tamada deneyimlerimiz Gürcüstan’dan gelen konuklar sayesinde gerçekleşti. Türkiye’de böyle bir gelenek olmadığı için, bunları ancak gelen konuklardan öğrenebiliyorduk. Ahmet Özkan hayattayken böyle bir deneyimimiz olamamıştı. Benim anımsadığım ilk tamada deneyimi ise, 1984 yılında  İstanbul Uluslararası Caz Festivali’ne, Sovyetler Birliği’ni temsilen katılan Tiflis Radyo TV Caz Orkestrası üyeleri ile, Pera Palas Oteli’nde gerçekleşti.
        
        Daha sonra, 1986 senesinde, 1985’ten itibaren bir çok defalar İstanbul’a gelmiş olan, orkestra şefi Cansug Kahidze,  sinema yönetmeni  Tengiz Abuladze ve aynı yıl, Sukhuşvili ekibiyle İstanbul’a gelmiş olan, ikisi de o zaman seksen yaşına yakın olan Nino Ramişvili ile Paul Zazadze’yi ( Simon’un babası) buluşturduğumuz, Yıldız Malta Köşkü’nde, Tengiz Sukhuşvili tamadalığında gerçekleşen gece de unutulmaz anılar arasında sayılabilir.

        Türkiyeli yazarlar, Gürcüstan anılarında Gürcü sofrasına ve tamada geleneğine çok yer verdiler. Özellikle, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Hayati Asılyazıcı, Sami Karaören, Tuncer Cücenoğlu , Refik Erduran ve başka bir çok yazardan tamada anıları dinledik. Fakat bunların içinde en önemli ve dökümanter olanı Necati Cumalı’nınkidir. Necati Cumalı, 1980’de, Tekin Yayınevi tarafından basılan “Revizyonist” isimli öykü kitabında Gürcüstan ile ilgili üç öyküye yer vermiştir ve bu öykülerden birinin adı da “Tamada”dır.  1974’te Tiflis’e giden Cumalı, bu öyküsünde, ünlü şair Irakli Abaşidze’nin Mtatsminda eteklerindeki evine konuk oluşunu ve onun tamadalığındaki  Gürcü sofrasını anlatmaktadır.

        Yazımızı yukarıda bahsi geçenlere kıyasla çok genç bir yazarın (1982 doğumlu), Özge Ç. Denizci’nin   yeni yayınlanmış  “Gürcüler”*** adlı kitabından bir kaç alıntı ile sonlandıralım:

        “… Sofra’ya Gürcüce ‘supra’ adı verilmektedir ki, bu aynı zamanda sofra kültürünü de imgelemektedir. Şarap, Gürcü sofra kültürünün vazgeçilmez içeceklerindendir . Şarap gümüş saplı kadehlerin yanısıra, öküz, geyik ya da dağ keçisinin boynuzundan yapılan ve Gürcücede boynuz anlamına gelen kantzilerle de içilir…

        … Sofrada mutlaka tamada adı verilen ve kadeh kaldırma seramonilerini düzenleyen biri bulunmaktadır…

        …. İlk kadeh, Gürcüce anlamıyla sadgerdzelo, çoğunlukla günün anlamına dairdir: Eğer o güne özel bir misafir varsa  çoğunlukla konu misafir üzerinden açılır ve sohbetlerin sonunda  misafir ve sofrada bulunanlar konu edilerek kadeh kaldırılır. En başta tamada konuşmasını gerçekleştirir ve ardından masada bulunan diğer kişiler  söylemek istediklerini söylerler ve konuşan her kişi konuşmasının sonunda; “gaumarcos” der. Her konuşmacının konuşması esnasında masada bulunan bütün kadehler havaya kaldırılır ve bekletilir. Masadaki herkesin konuşması bittikten sonra ise hep bir ağızdan, bazen ritmik tekrarlar halinde “gaumarcos” kelimesi yinelenir ve içkiler çoğunlukla  kadehin sonuna kadar içilir.

        Her sofrada olmazsa olmaz bir takım kadeh kaldırma konuları vardır. Bunlardan en önemlisi ise, yine tamadanın önderliğinde gerçekleştirilen “dünya barışı” üzerinedir. Bir diğeri de Gürcü geleneklerinde oldukça önemli bir yeri olan kadınlara dairdir…”

BirGün Gazetesi (28 Aralık 2010)

---------
*Gürcü sofrasında, sofra başkanı.
**Çveneburi Dergisi, sayı 43, Ocak 2002.
***Chiviyazıları Yayınevi,2010. S:97

Gürcü Sofrası (Pirosmani)
Gürcü Sofrası (Pirosmani)

Turkiye Yazarlar Sendikası
Turkiye Yazarlar Sendikası, 1989. (Soldan s. Mustafa Yakut, Demirtaş Ceyhun,Zihni Anadol, Aziz Nesin, Adnan Ozyalçıner, Pridon Halvaşi, Kemal Sülker. Altta: M.Başaran, Cengiz Bektaş.)


AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ’NİN YAYIN ÇALIŞMALARI
Ahmet Özkan (Melaşvili)Türkiye’de Gürcülük meşalesini yakan, Çveneburileri aydınlatan Ahmet Özkan Melaşvili’nin bu kitabının adı, Gürcüstan idi. O zamana kadar Türkiye’de Gürcüstan ve Gürcü kültürü hakkında pek az şey bilindiği göz önünde bulundurulursa, her ne kadar kendi ifadesi ile “bir kandil yaktık” dese de, gerçekten bu kitap bu yolu aydınlatan meşalelerden biriydi. Önsözde çalışmadan şöyle bahsedilmektedir: “Bu çalışmamızda Gürcüstan üzerinde bilimsel araştırmaya dayalı bir bilgi demeti sunmak istiyoruz. Çalışmamız bir araştırma denemesidir. Hazırlanırken birçok güvenilir bilimsel eserlerden yaralanılmış, tercümeler yapılmıştır… Bu çalışmamla, barışsever, konuksever, mert, güzel insanlar ve zengin tabiat ülkesi Gürcüstan’a pencere açarak orayı kandil ile aydınlatmaya çalıştım. Birazcık da olsa amacıma ulaşırsam kendimi bahtiyar sayacağım. Kandil yerine lüks lambası, elektrik ışığı ya da projektör kullanacak aydınlar çıkacağını temenni etmekteyiz.”
By: admin

Ahmet Özkan (Melaşvili)AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ’NİN YAYIN ÇALIŞMALARI

Mustafa YAKUT

GÜRCÜSTAN Kitabı.
1968 yılında, İstanbul – Aksiseda Matbaasında sansasyonlar yaratan bir kitap yayınlandı.

Türkiye’de Gürcülük meşalesini yakan, Çveneburileri aydınlatan Ahmet Özkan Melaşvili’nin bu kitabının adı, Gürcüstan idi. O zamana kadar Türkiye’de Gürcüstan ve Gürcü kültürü hakkında pek az şey bilindiği göz önünde bulundurulursa, her ne kadar kendi ifadesi ile “bir kandil yaktık” dese de, gerçekten bu kitap bu yolu aydınlatan meşalelerden biriydi. Önsözde çalışmadan şöyle bahsedilmektedir:
“Bu çalışmamızda Gürcüstan üzerinde bilimsel araştırmaya dayalı bir bilgi demeti sunmak istiyoruz. Çalışmamız bir araştırma denemesidir. Hazırlanırken birçok güvenilir bilimsel eserlerden yaralanılmış, tercümeler yapılmıştır… Bu çalışmamla, barışsever, konuksever, mert, güzel insanlar ve zengin tabiat ülkesi Gürcüstan’a pencere açarak orayı kandil ile aydınlatmaya çalıştım. Birazcık da olsa amacıma ulaşırsam kendimi bahtiyar sayacağım. Kandil yerine lüks lambası, elektrik ışığı ya da projektör kullanacak aydınlar çıkacağını temenni etmekteyiz.”

Kültür, Edebiyat, Sanat, Tarih, Folklor başlıklı kitap basıldıktan sonra, her yerde dikkatleri üzerine topladı. Çeşitli mahkemelerde çeşitli iddialarla incelemeye alındı, yargılandı, toplatıldı. Sonra bilirkişilerin olumlu raporlarına dayanılarak serbest bırakıldı.

Kitabın ilk bölümündeki ‘Tabiat ve Tabii Kaynaklar’ başlıklı yazı, La Georgie Sovietique – Moscou adlı eserden alınmıştır.

Gezi sayfalarında, ‘Dört Alman Muhabiri Gürcüstan’da’ ve ‘Evliya Çelebi Gürcüstan’da’  yazılarına yer verilmiştir.

Tarih sayfaları; Gürcüler,  Gürcüstan, Özet Gürcüstan Tarihi ve Haçlı Seferleri Devrinde Kafkasya Tarihi (beş bölüm) yazılarından oluşmaktadır.

Dinler bölümünde, Amiran Stamstişvili’nin yazdığı Gürcüstan Dinler Tarihi dokuz bölümde (1- Putperestlik, 2-Musevilik, 3-Hristiyanlık, 4-Aryanizm, Nestoryanizm, 5-Monofizitizm, 6-Ortodoksluk, 7-Katoliklik, 8-Gregorianizm, 9-Müslümanlık.) inceleniyor. Müslümanlık ise altı devreye ayrılarak inceleniyor: A-Araplar devri,  B-Selçuklular devri,  C- Moğollar devri, D- Timur devri, E-Osmanlılar devri,  F- İranlılar devri.

Kitabın 126. sayfasında Gürcü alfabesi de yer almaktadır.

Edebiyat bölümünde, Gürcü dili (Kartuli) yazısından sonra Gürcü Edebiyatı (dört bölüm) yazısına yer verilmiştir. Daha sonra Kamil Olgun’un Şota Rustaveli üzerine yazısı ve Bir Ninninin Hikayesi (Yakob Gogebeşvili) ile devam eder.

Sanat Bölümü’nde K.Olgun’un Gürcü Sanatı üzerine yazısı ve resimler yer alır.

Müzik; Gürcü halk müziğinde çokseslilik (J.Gogolaşvili).

Folklor: Gürcü folkloru üzerine tarihi bilgiler (Amiran Stamstişvili)
Daha sonra, halkoyunları, Gürcü halk dansları, zengin fotoğraflar, resim ve şemalar yer alıyor ve bibliografya ile son buluyor.

ELGUCA ile MZAĞO
A.Özkan,  daha önce, 1933’te P. Akobaşvili ve Niyazi Ahmet Banoğlu tarafından çevrilerek yayınlanmış olan Aleksandre Kazbegi’nin Elguca ile Mzağo adlı eserini, arkadaşı Refik Kurt’un yardımıyla Gürcüceden çevirip tekrar yayınladı. 1973’te Sinan Yayınlarından çıkan bu kitap onun bir diğer önemli yayın çalışmasıdır.

Elguca, 19. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış, Gürcüstan’ın gerçekçi roman yazarlarından Aleksandre Kazbegi’nin en ünlü ve en çok okunan eseridir. Kitapta, Çarlık dönemindeki baskılar, sömürüler, Çerkes güzelinin Gürcü yiğidi tarafından kaçırılması, işgal, halkın direnişi, kardeşlik, yiğitlik ve aşk işlenmektedir. Yazar Gürcü Halkına, birleşerek özgürlük için mücadeleye çağıran bir mesaj yollamaktadır.

A.Kazbegi’nin eserlerinde, doğanın insanların heyecanlarına ve eylemlerine katılması, roman kahramanlarından biri gibi olması daha çok belirgindir.

Ahmet Özkan (Melaşvili)SÖNMEYEN OCAK
A.Özkan,  Yusuf Pağava’nın yazdığı, İbrahim Goradze’nin çevirdiği, Kemal Bilbaşar’ın redakte ettiği Sönmeyen Ocak adlı belgesel tarihi romanı, 1977’de Ararat Yayınlarından yayınlattı.

17. Yüzyılda, Gürcülerin karşısında iki büyük devlet bulunuyordu; Doğuda İranlılar, Batıda Osmanlılar. Bu tarihi romanda, Osmanlı padişahlarının en acımasızlarından biri olan IV. Murat dönemine ait olaylar dizisi işlenmektedir. Osmanlılar, halkı Müslümanlaştırmak için inandırma yerine, ağır vergiler koymak, sürgüne göndermek, idam cezaları gibi baskı yöntemleri uygulamaya başlarlar. Bu haksızlıklara dayanamayan Nodar Gobronidze, başkaldırarak arkadaşları ile dağa çıkar, direniş başlar. Padişaha yaranmak için Kaplan Bey tarafından Nodar’ın nişanlısı kaçırılır. Ve olaylar devam eder.

ÇVENEBURİ Dergisi
Ahmet Özkan’ın 1977 yılında gerçekleştirdiği en önemli yayın faaliyetlerinden biri ÇVENEBURİ Dergisi’nin yayın hayatına sokulmasıdır. İlk sayıları İsveç’te Gürcü Kültür Derneği adıyla, Türkiye’deki Gürcülere yönelik olarak yayınlandı. Altı ayda bir çıkarılması planlanan derginin 2-3, 4-5 ve 6-7 sayıları birleşik sayı olarak çıktı. Son sayı (6-7) 1979’da İstanbul’da yayınlandı.

Her sayının ilk sayfasında, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. Maddesine Türkçe ve İngilizce olarak yer verildi: “Her kişinin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, düşüncelerinden ötürü rahatsız edilmemek, sınırlar söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her araçla aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir .”

İlk sayının içeriği kısaca şöyle: Çıkarken, Bizden Size, Gezi  (John Steinbeck’ten), Haberler, Gürcüstan mı? Gürcistan mı?, Kraliçe Tamara (M.Kahidze), Kaplan Postlu Şovalye  - Giriş (Ahmet Özkan), Yabancı Dillerin Gürcüceye Etkileri (Çev: Hayri Hayrioğlu Hinkiladze), Laz Fıkraları (Çev: H. Hayrioğlu Hinkiladze), Gürcü Masalları (Çev: R. Çavleişvili), Şiir - Gürcüstan (Ahmet Camil), Spor, Gürcü Yemekleri, Gürcüce kadın ve erkek isimleri, Gürcüstan’la ilgili yayınlar, Kafkasya ile ilgili yayınlar.

GİORGİ SAAKADZE
A.Özkan’ın ölümünden önce yayınladığı son kitap Simon Kvariani’nin yazdığı Giorgi Saakadze - Büyük Savaşçı romanıdır.

Vatansever, devrimci ve ulusal kahraman Giorgi Saakadze, 1608’de Tiflis, daha sonra da Gürcü Savaş komutanı oldu. Soylu olduğu halde halktan ve köylülerden yana idi. Birçok krallık ve beyliklere bölünmüş olan ülkeyi birleştirmek politikası güttü. Osmanlılara ve İranlılara karşı savaşlarda başarılı rol oynadı. Ancak daha sonra soyluların entrikaları sonucu önce İran sonra Osmanlıya sığınmak zorunda kaldı.  Osmanlı Devleti’nde üstün başarılar gösterdi ve önemli mevkilere geldi. Ölümü ise trajik oldu.

İbrahim Goradze’nin çevirdiği bu tarihi roman, 1980 yılında Ararat Yayınevi’nden çıktı.

A.Özkan’ın yayına hazırlayıp da yayınlayamadığı eserlerden bazıları ise şunlardır:

Kaplan Postlu Şovalye (Vephis Tkaosani). Kendisi çevirdi ve kısmen Çveneburi dergilerinde yayınladı.

Şeytanın Taşı – Miheil Cavahişvili’den hikayeler.  1988’de yayınlandı.

Memluki ( Çev. İ. Goradze). Tarihi roman, yayınlanmadı.

Başı Açuki ( Çev. İ. Goradze).  Yayınlanmadı.

Ataların Gölgeleri (Çev. İ. Goradze). Yayınlanmadı.

5 Temmuz 1980’de faşist bir katliam sonucu hayatını kaybeden Ahmet Özkan Melaşvili’nin çalışmaları yarım kaldı. Ancak onun yaktığı meşale sönmedi; tüm Çveneburilerin, Gürcülerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

 


ÜNLÜ SANATÇI BAYAR ŞAHİN VE ÜÇ GÜZEL MELEĞİ KUTAİSİ’DE
Bayar Şahin2010 yılı Gürcistan için gerçek bir “Yıldız Yağmuru” ile başladı. Dünyaca ünlü müzisyenler, Gürcistan’ın tanınmış şarkıcıları ve değişik ülkelerde yaşayan Gürcü kökenli şarkıcılar ülkemizde bir araya gelerek unutulmaz yılbaşı konserleri verdiler.

Batumluların yılbaşı gecesini efsane İspanyol tenor Hose Kareras, dünyaca tanınmış Gürcü sanatçılar Nino Surguladze, Lado Ataneli, Marika Gulordava, Gia Oniani’nin şarkıları aydınlattı. Batum ve Kutaisi’deki konserler ise özellikle benim açımdan unutulmaz güzellikte ve hayatım boyunca hatırlayacağım muhteşem sahne gösterileriydi.  Kutaisi’de yeni yıla girmenin coşkusunu adeta bayrama çevirenler de Türkiye’den gelen Gürcü kökenli konuk sanatçı Bayar Şahin ve güzel kızlarıydı.  Bu muhteşem sahne performansını izledikten sonra duygularımı Türk ve Gürcü okurlarla mutlaka paylaşmalıyım diye düşündüm.
By: admin

Bayar ŞahinÜNLÜ SANATÇI BAYAR ŞAHİN VE ÜÇ GÜZEL MELEĞİ KUTAİSİ’DE

Prof. Tarial PUTKARADZE


2010 yılı Gürcistan için gerçek bir “Yıldız Yağmuru” ile başladı. Dünyaca ünlü müzisyenler, Gürcistan’ın tanınmış şarkıcıları ve değişik ülkelerde yaşayan Gürcü kökenli şarkıcılar ülkemizde bir araya gelerek unutulmaz yılbaşı konserleri verdiler.

Batumluların yılbaşı gecesini efsane İspanyol tenor Hose Kareras, dünyaca tanınmış Gürcü sanatçılar Nino Surguladze, Lado Ataneli, Marika Gulordava, Gia Oniani’nin şarkıları aydınlattı. Batum ve Kutaisi’deki konserler ise özellikle benim açımdan unutulmaz güzellikte ve hayatım boyunca hatırlayacağım muhteşem sahne gösterileriydi.  Kutaisi’de yeni yıla girmenin coşkusunu adeta bayrama çevirenler de Türkiye’den gelen Gürcü kökenli konuk sanatçı Bayar Şahin ve güzel kızlarıydı.  Bu muhteşem sahne performansını izledikten sonra duygularımı Türk ve Gürcü okurlarla mutlaka paylaşmalıyım diye düşündüm.

Türkiye’de yaşayan Gürcü kökenliler yaşadıkları topraklara sıkı sıkıya bağlı, ulusunu ve ülkesini seven, bunun yanı sıra kendine has kültür özelliklerini de koruyan yurtsever kişilerdir. Böyle bir ortamda dünyaya gözlerini açan Bayar Şahin’in müzikal anlamda beslendiği kaynaklar, Türk ve Gürcü kültürünün birbirine uyum içinde olduğu çok güzel bir atmosferdi. Müzik yeteneğinin ortaya çıkıp kök saldığı bu armoni içerisinde Bayar Şahin, yaptığı müzikle hem Türk hem de Gürcü dinleyicilerin takdirini kazandı. Her iki toplumun samimi kardeşlik duygularının buluştuğu çalışmalara bir sanatçı olarak imza attı.

İşte bu atmosfer içerisinde, yılbaşı konserleriyle Bayar Şahin, şimdiye dek görülmemiş bir olaya neden oldu. Kutaisi’de düzenlenen bu konsere kalabalık bir dinleyici topluluğun yanı sıra her iki ülkenin üst düzey yöneticileri de katıldı.  Gürcistan tarafından İmereti bölgesi ve Kutaisi şehrinin yöneticileri, Türkiye tarafından ise Artvin ilinin üst düzey yöneticileri konseri izleyenler arasındaydılar. Benim açımdan özellikle Artvin Valisi Sayın Mustafa Yemlihaoğlu, Artvin İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Sayın Çetin Demirkaya ve diğer yöneticileri  Kutaisi’de ağırlamış olmak, büyük bir onur kaynağıydı. Kendilerini Kutaisi’de misafir etmekten duyduğum mutluluk ve onuru bir kez daha hatırlatmak isterim.

 Maalesef coğrafyamızda Gürcistan ile Rusya arasındaki savaş örneğinde olduğu gibi olumsuzluklar yaşandığı da bir gerçektir. Böyle bir arka fonda ülkemiz Gürcistan ile komşumuz Türkiye arasındaki iyi komşuluk ilişkileri ile hem bilimsel hem de kültürel alanda yakınlaşma ve işbirliği hayati önem taşımaktadır. Ben ülkelerimizin gelecekte daha da yakınlaşacağına, birlikte farklı alanlarda daha sıcak ilişkiler kuracağımıza inanmaktayım.

Bu düşüncemde haklı olduğumu, yılbaşı gecesi konserde Bayar Şahin ile güzel kızları Damla, Yudum ve Tamara’nın sahne performansını izlerken bir kez daha gördüm. Bayar Şahin ve bu üç melek şarkı söylerken sahneden yayılan ışığın seyircilerdeki etkisini görmeliydiniz… Damla, Yudum ve Tamara babaları ile aynı sahnede Türkçe ve Gürcüce şarkılar icra ederlerken bizler adeta büyülenmiş gibiydik. Sanıyorum ki daha çok uzun yıllar bu yılbaşı konserinin etkisi devam edecek ve o geceyi taçlandıran Bayar Şahin ve üç meleğinin sahne performansı kulaktan kulağa anlatılacak…

Bayar Şahin

Bayar Şahin


AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ’Yİ ANMAK
Ahmet Özkan’ı anmak O’nun hatırasına sahip çıkmak demektir. O’nun hatırası ise çok değerli şeyleri içerir. Bu yıl 5 temmuz, Türkiye’deki Gürcülerin aydınlanma meşalesini yakmış olan  Ahmet Özkan Melaşvili’nin ölümünün 29. yıldönümü. Heryıl 5 Temmuzda, anıt mezarının bulunduğu Hayriye Köyü’nde ailesi ve yakın dostları tarafından anılan A.Ö.Melaşvili, 15. ve 25. ölüm yıldönümlerinde daha geniş kapsamlı olarak anıldı. 25. Yıldönümü olan 2005’te İnegöl – Hayriye Köyü’ndeki anmaya ilaveten, İstanbul – Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde  bir anma toplantısı düzenlendi. Gürcüstan’ın Ankara Büyükelçisi Grigol Mgaloblişvili ve İstanbul Başkonsolosu  Zviad Kvaçantiradze’nin ve Özkan’ın yakın dostlarından birçoğunun konuşmacı olarak bulunduğu toplantıda  hayatı, kişiliği, hakkında konuşmalar yapıldı, yazılan yazılar, şiirler v.s. müzik eşliğinde ve görüntülü olarak sunuldu. Gürcüstan’da da anma toplantıları  yapıldı. Çveneburi dergisi A.Özkan özel sayısı yayımladı. Özel sayı, A.Özkan’la ilgili yazı, şiir ve fotoğraflardan oluşuyordu.
By: admin

AHMET ÖZKAN MELAŞVİLİ’Yİ ANMAK

Mustafa YAKUT

        Ahmet Özkan’ı anmak O’nun hatırasına sahip çıkmak demektir. O’nun hatırası ise çok değerli şeyleri içerir. Bu yıl 5 temmuz, Türkiye’deki Gürcülerin aydınlanma meşalesini yakmış olan  Ahmet Özkan Melaşvili’nin ölümünün 29. yıldönümü. Heryıl 5 Temmuzda, anıt mezarının bulunduğu Hayriye Köyü’nde ailesi ve yakın dostları tarafından anılan A.Ö.Melaşvili, 15. ve 25. ölüm yıldönümlerinde daha geniş kapsamlı olarak anıldı. 25. Yıldönümü olan 2005’te İnegöl – Hayriye Köyü’ndeki anmaya ilaveten, İstanbul – Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde  bir anma toplantısı düzenlendi. Gürcüstan’ın Ankara Büyükelçisi Grigol Mgaloblişvili ve İstanbul Başkonsolosu  Zviad Kvaçantiradze’nin ve Özkan’ın yakın dostlarından birçoğunun konuşmacı olarak bulunduğu toplantıda  hayatı, kişiliği, hakkında konuşmalar yapıldı, yazılan yazılar, şiirler v.s. müzik eşliğinde ve görüntülü olarak sunuldu. Gürcüstan’da da anma toplantıları  yapıldı. Çveneburi Dergisi A.Özkan özel sayısı yayımladı. Özel sayı, A.Özkan’la ilgili yazı, şiir ve fotoğraflardan oluşuyordu.
        
        1968’de, A.Özkan’ın Kültür, Edebiyat, Sanat,Tarih,Folklor; Gürcüstan kitabının yayımlanması, büyük yankı uyandırmış, Gürcülerin bilinçlenmesine önemli katkıda bulunmuştur. O zamana kadar Gürcü kültüründen, edebiyatından haberi olmayan pek çok kişinin gerçekleri öğrenmesine vesile olmuştur. Kitap,  önce toplatıldı, yargılandı, baskılara uğradı sonra tekrar serbest bırakıldı.

        A.Özkan, 1974’te Aleksandre Kazbegi’nin Elguca adlı eserini  çevirerek yayımladı. 1977’de Yusuf Pağava’nın Sönmeyen Ocak’ını, 1980’de de Simon Kvariani’nin Büyük Savaşçı’sını yayımladı. 1975’te  Şota Rustaveli’nin Kaplan Postlu Şövalye’sini çevirmeye başladı.

        1977’de Çveneburi dergisinin yayın hayatına girmesi, Türkiye’deki Gürcülerin kendi kimlikleri konusunda bilinçlenmelerinde etkili oldu. Yakın arkadaşı Hayri Hayrioğlu ile birlikte dergiye yazılar yazdı, çeviriler yaptı, dağıtımı, okurlara ulaştırılması için çalıştı.

        A.Özkan, sadece  kitap yayımlayan, dergi çıkaran bir kişi değildi. O,  herkesle ilgileniyor, köylerde ve kentlerde  kooperatifler, dernekler kurarak hemşehrilerini örgütlemeye çalışıyordu. Gürcüceyi, kültürü, folklorü öğretmeye çabalıyor, bu uğurda hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyordu. Bursa’da bürosunun bulunduğu OBA İşhanı, Gürcülerin kültür merkezi gibi idi. O Gürcülerin umudu, önderi idi.

        A.Özkan  için, onun yakın dostlarından, Türkolog Lia Çlaidze “Türkiye Gürcülerinin İlia Çavçavadze’si” diyor. Yaptıklarıyla, yaşamıyla ona benzetirken “Ne yazık ki ölümü de onun gibi oldu” diyor. Evet, 1907’de Gürcüstan halkının önderi İlia Çavçavadze faili meçhul bir cinayete kurban gitti. A.Özkan da, 1980’de aynı akıbete uğradı; faşist bir saldırıda hayatını kaybetti, oğlu İberya da ağır yaralandı.

        1922’de Gönen’in Koçbayır Köyü’de doğan  A.Özkan’ın dedeleri 1877-1878 Osmanlı – Rus Harbi sonrası, Artvin’in Murgul ilçesinin Arhva Köyü’nden gelmişlerdi.

        Ortaöğrenimini Bandırma ve Balıkesir’de yaptı. 1943’te İzmir İnönü Lisesi’ni bitirdi. 1944’te İTÜ Mimarlik Fakültesi’ne giren A.Özkan, sağlık sorunları ve imkansızlıklar nedeniyle ara vermek durumunda kaldığı eğitimini ancak 1962’de bitirebildi.

        1955’te Yüksel Ergün ile evlendi. 1956’da oğlu İberya, 1957’de kızı Tamar dünyaya geldi.

        Uzun yıllar TMMOB- Mimarlar Odası Bursa  il temsilciliği yaptı. Aynı zamanda İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nün üyesi idi.

        1962’de Hayriye Köyü Turizm ve Tanıtma Derneği’nin kuruluşuna öncülük etti. 1963’te Hayriye Köyü Kooperatifi’nin kurulması için çalıştı. Bu dernek ve kooperatif aracılığı ile Hayriye Köylülerinin Almanya’ya gönderilmesini sağladı.

        1977’de İnegöl Kafkas Folklor ve Kültür Derneği’nin kuruluşu için çalışmalar yaptı.

        Bursa’da ve Bursa’nın bazı köylerinde yaptığı çeşitli eserler, anılmaya değer bir mimari miras niteliğindedir.

        A.Ö.Melaşvili bu yıl  5 Temmuz’da, Gürcü Kültür Merkezinin organizasyonu ile  Hayriye Köyü’nde, mezarı başında anılacaktır
ve onun yaktığı meşale yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.


----------------------------------------------------------
BAĞLANTILAR:

- 25. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE AHMET ÖZKAN’I ANMA PROGRAMLARI
http://chveneburi.net/tr/default.asp?bpgpid=1064&pg=1

- ÇVENEBURİ KÜLTÜREL DERGİ (AHMET ÖZKAN ÖZEL SAYISI)
http://chveneburi.net/tr/default.asp?bpgpid=1125&pg=1

- CUMHİRİYETÇİ BİR MİMARDI
http://chveneburi.net/tr/default.asp?bpgpid=1073&pg=1

- AHMET ÖZKAN (MELAŞVİLİ) TÜRKİYE GÜRCÜLERİ"NİN "İLA ÇAVÇAVADZE"Sİ
http://chveneburi.net/tr/default.asp?bpgpid=1085&pg=1

- AHMET ÖZKAN (MELAŞVİLİ) BELGESELİ YAPILIYOR
http://chveneburi.net/tr/default.asp?bpgpid=1776&pg=1

- FACEBOOK AHMET ÖZKAN (MELAŞVİLİ) GRUBU
http://www.facebook.com/group.php?gid=7234112766


YAŞAMAK İÇİN AÇIK MEKTUP
İsmail Güney YILMAZ        Sevgili kardeşlerim !..

        Dünyada binlerce dil konuşulmakta ve bu dillerin büyük çoğunluğunun üzerinde ölümün karanlığı kol gezmektedir. Ölüme yakın olan olan bu dillerin arasında bizim konuştuğumuz dört dil de sayılıyor.Ki görüyoruz günbegün ölüyor dillerimiz... Kültürümüz,kimliğimiz ölüyor!.. Peki ya biz,her biri ayrı birer nadide çiçek olan bu dillerin ölümlerine seyirci mi kalacağız?!. Hayır !.. Her ölüm,binlerce yılda oluşturulmuş zengin bir birikimin bir daha geri gelmemcesine yitirilişi anlamına gelir... Ve bu yitirilme, yalnız halklarımız için değil,tüm dünya zenginliği adına büyük bir kayıp olacaktır... Atalarımızdan,torunlarımız için emanet aldığımız bu güzel dillerimizin yaşatılması bir insanlık borcundan başka bir şey değildir!.. Artık uyanalım kardeşlerim, artık elele verelim ve kurtulalım bu ölüm uykusundan!.. Anlayalım artık,dillerimiz,kültürlerimiz ölürse,bizler de ölü olacağız... Ve bizlerden yarına,ölü halkalardan başka hiçbir şey kalmamış olacak!.. "Dur!" diyelim bu kıyamet günü sayımına!.."Dur!" diyelim!..
By: admin

YAŞAMAK İÇİN AÇIK MEKTUP

İsmail Güney YILMAZ

İsmail Güney YILMAZ        Sevgili kardeşlerim !..

        Dünyada binlerce dil konuşulmakta ve bu dillerin büyük çoğunluğunun üzerinde ölümün karanlığı kol gezmektedir. Ölüme yakın olan olan bu dillerin arasında bizim konuştuğumuz dört dil de sayılıyor.Ki görüyoruz günbegün ölüyor dillerimiz... Kültürümüz,kimliğimiz ölüyor!.. Peki ya biz,her biri ayrı birer nadide çiçek olan bu dillerin ölümlerine seyirci mi kalacağız?!. Hayır !.. Her ölüm,binlerce yılda oluşturulmuş zengin bir birikimin bir daha geri gelmemcesine yitirilişi anlamına gelir... Ve bu yitirilme, yalnız halklarımız için değil,tüm dünya zenginliği adına büyük bir kayıp olacaktır... Atalarımızdan,torunlarımız için emanet aldığımız bu güzel dillerimizin yaşatılması bir insanlık borcundan başka bir şey değildir!.. Artık uyanalım kardeşlerim, artık elele verelim ve kurtulalım bu ölüm uykusundan!.. Anlayalım artık,dillerimiz,kültürlerimiz ölürse,bizler de ölü olacağız... Ve bizlerden yarına,ölü halkalardan başka hiçbir şey kalmamış olacak!.. "Dur!" diyelim bu kıyamet günü sayımına!.."Dur!" diyelim!..

        Omuzlarımızda taşıdığımız yük birdir... Alınlarımızdan akan ter de... Emekçiliğimiz kardeştir,yoksulluğumuz da...Köklerimiz ve dillerimiz farklı farklıymış ne çıkar,tarlalarda,fabrikalarda aynı şarkıyı söyler çalışan ellerimiz !.. Nice yüzyıllardır aynı toprakta karşılıklı karışmış ve yan yana yaşıyoruz... Birbirine karışmıştır kültürlerimiz ve adetlerimiz... Hakim ulus mensubu oldukları için, dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olmasalar da,aynı toprakları paylaştığımız Türk halkıyla da kardeştir yüzyıllardan beri
kaderimiz... Ve tabii ki unutmayalım,biraz "uzak"ta olan kardeşlerimizi de; Kürtler'i,Araplar'ı,Ermeniler'i,Çerkezler'i,Boşnaklar'ı, Arnavutlar'ı... Anadolu'da ve dünyanın her köşesinde yaşayan tüm emekçi halkları!.. Derdimiz birdir,kurtuluş yolumuz da !..

        Laz'ız,Gürcü'yüz,Hemşinli'yiz,Pontoslu'yuz !.. Ve yitip gidiyor bizim olan ne varsa!.. Kayboluyor,eziliyor "modern dünya"nın (!) acımasız talanında.Kan kusuyor kadim diller,kültürler !.. Biz varız,ama onlar diyorlar ki bizim için: "Yoklar!" En doğal insan hakkı olan kültürel talepler dahi "bölücülük" diye eziliyor... Kesmek istiyorlar soluğumuzu... İstiyorlar ki,yaşayan ölüler olalım !.. Peki ya, bu nasıl oluyor,bu nasıl bir vatandır ki anadil talebiyle bir anda bölünebiliyor ?!. Anlamak aslında hiç de güç değil,onlar için Türkiye
tek bir renkten ibarettir... "Hayır,Türkiye'de başka diller,halklar da var!" dediğimizdeyse,bir canavar misali geliyorlar güzel düşlerimizin üzerine üzerine !.. Zalim bir paranoyanın ağırlığı altında yitip gidiyor sesimiz !..

        Fakat hayır !.. Sessizlik yakışmaz bize !.. Yakışmıyor bize ölümü beklemek !.. Atalarımızın kemiklerini sızlatan bu ölüm suskunluğu ayıptır,büyük bir insanlık ayıbıdır !.. Ayıbı bulaştırmayalım yarınlarımıza... Artık bir köprü olaım dünden yarına,artık sesimizi çıkaralım: Biz Varız !.. Vardık,varız,var olacağız !.. Çağla ey ezilen halkların ırmağı çağla !.. Can ver şimdi çorak topraklarımıza... Kalkın kardeşlerim, bize yakışmıyor sessizce ölümümüzü beklemek... Bize yakışan, kardeşliğin güzel çiçekleriyle bezeli yaşam yolundan yürümek !.. Öyleyse biz de yürüyelim yolumuzdan,varsın boşuna bağırıp çağırsın karanlığın bekçisi "yalnız kurtlar" (!)... Biz yürüyelim... Ve onlara vermek için
ağızlarının payını haykıralım hep bir ağızdan yüksek sesle :

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ !
YAŞASIN LAZCA,GÜRCÜCE,HEMŞİNCE VE PONTOSÇA !..

 


GÜRCİSTAN'IN ULUSAL EGEMENLİĞİNİN RUSYA TARAFINDAN İHLAL EDİLMESİ
JCPGürcistan'ın bir parçası olan Güney Osetya Özerk Bölgesindeki Rus – Gürcü savaşının üzerinden bir ay geçti. Savaş, Gürcistan'ın Güney Osetya'ya karşı askeri müdahalede bulunmasıyla başlamıştı. Rusya'nın buna cevabı ise Güney Osetya'daki güçlerini Rusya topraklarındaki ek güçlerinin desteğinde Güney Osetya haricindeki Gürcü topraklarına saldırtmak olmuştur. Her iki ülke 13 Ağustos'ta bir ateşkes anlaşması imzaladılar ve buna göre Rus güçleri Gürcistan'ı terk edeceklerdi. Bununla birlikte Rus güçleri hâlâ Güney Osetya haricindeki Gürcü topraklarındalar. Üstüne üstlük, Rus hükümeti 26 Ağustos'ta Gürcistan'ın parçaları olan Güney Osetya Özerk Bölgesi'nin ve Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nin tek taraflı olarak bağımsızlıklarını tanıdı.
By: admin

JCP-Çözüm için uluslararası hukukun ilkeleri doğrultusunda ulusal egemenliğe ve toprak bütünlüğüne saygı çağrısı

Shii Kazuo
İcra Komitesi Başkanı
Japonya Komünist Partisi
5 Eylül 2008

Gürcistan'ın bir parçası olan Güney Osetya Özerk Bölgesindeki Rus – Gürcü savaşının üzerinden bir ay geçti. Savaş, Gürcistan'ın Güney Osetya'ya karşı askeri müdahalede bulunmasıyla başlamıştı. Rusya'nın buna cevabı ise Güney Osetya'daki güçlerini Rusya topraklarındaki ek güçlerinin desteğinde Güney Osetya haricindeki Gürcü topraklarına saldırtmak olmuştur. Her iki ülke 13 Ağustos'ta bir ateşkes anlaşması imzaladılar ve buna göre Rus güçleri Gürcistan'ı terk edeceklerdi. Bununla birlikte Rus güçleri hâlâ Güney Osetya haricindeki Gürcü topraklarındalar. Üstüne üstlük, Rus hükümeti 26 Ağustos'ta Gürcistan'ın parçaları olan Güney Osetya Özerk Bölgesi'nin ve Abhazya Özerk Cumhuriyeti'nin tek taraflı olarak bağımsızlıklarını tanıdı.

Bütün uluslararası kesimlerden eleştiri ve kaygılara rağmen Rusya devlet başkanı Dmitriy Medvedev "Yeni bir Soğuk Savaş ihtimali dahil Hiçbir şeyden korkmuyoruz" ifadesinde bulundu. Savaş, bu nedenle 21. yüzyılın dünya düzeni için risk taşıyan kritik bir husus haline gelmektedir.

Rusya'nın Gürcistan'a saldırıları ve Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığını tek taraflı olarak tanıması, BM üyesi bütün ülkelerce kabul edilmiş olan herkesin egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasını öngören uluslararası hukukun ve BM Sözleşmesinin ihlalidir.

SSCB'nin çöküşünden beri, eski SSCB'nin tüm üyelerinin egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğü ilkelerine saygı duymayı pek çok kez taahhüt etmiştir.
1991'in Aralık ayında eski Sovyet Cumhuriyetleri- Bağımsız Devlet Topluluğunu kuran Alma-Ata Deklarasyonu'nu yayımladılar. Rusya da dahil olmak üzere üye ülkeler "Topluluk içerisinde mevcut sınırların dokunulmazlığı ile birbirlerinin toprak bütünlüğünü kabul etmeyi ve saygı duymayı" taahhüt etmişlerdir. Rusya ve Gürcistan arasındaki anlaşmaya göre Rus güçleri Güney Osetya'da, Gürcistan'ın egemenliği, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygılı olma şartıyla ve etnik çatışmaları önlemek gayesiyle bölgede bulunacaklardı.
Ayrıca, 1993'ten beri BM Güvenlik Konseyi pek çok vesileyle Gürcistan'la ilgili olarak "uluslararası toplumca tanınmış olan sınırları içerisinde Gürcistan'ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesinin tüm Üye Devletlerin sorumluğu" olduğuna atıf yapan kararlar kabul etmiştir.

Çok açıktır ki Rusya'nın son müdahalesi, uluslararası toplum önünde daha önce teyit ettiği Gürcistan'ın toprak bütünlüğü taahhüdünün ve BM Sözleşmesi ile Uluslar arası hukuk ilkelerinin ihlalidir.

Rusya, Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığını tanımasına Gürcistan'nın Güney Osetya'ya yaptığı askeri müdahaleyi gerekçe olarak göstermektedir. Gürcü hükümeti müdahalesine gerekçe olarak "bölgede anayasal düzenin tekrar tesisini" göstermiştir (Gürcistan savunma bakanı). Bununla birlikte Gürcü hükümeti, etnik sorunu askeri yoldan çözmeye yeltendiği ve Güney Osetya halkının büyük zarar görmesine yol açtığı için eleştirilmeyi hak etmektedir.

Buna rağmen Güney Osetya, Gürcistan'ın bir parçasıdır. Fiili durum, karşılıkla anlaşma uyarınca bölgede bir barış gücü bulunduran Rusya ile ilgili olmasına rağmen temel olarak Gürcistan toprakları içerisinde meydana gelmiş olan bir iç iştir. Gürcistan'ın askeri müdahalesi, Rusya ve Gürcistan arasındaki bir anlaşma uyarınca Rus güçlerinin barış gücü sıfatıyla bulunduğu Güney Osetya üzerinden Rusya'nın Gürcistan'a askeri saldırıda bulunmasını mazur göstermemelidir.

Üstelik, çatışmaların ardından Rusya ve Gürcistan tarafından imzalanan ateşkes anlaşması "Abhazya ve Güney Osetya'da güvenlik ve istikrar seçenekleri hakkında uluslararası müzakereler" düzenlenmesi çağrısında bulunmaktadır. Gürcistan'la iki bölgenin "güvenlik ve istikrarını" müzakere etmek üzere anlaşmasından sonra Rusya'nın iki bölgenin bağımsızlığını tek taraflı olarak tanıması saçmalıktır.

Rusya derin kaygılara neden olmuş ve BDT'nin kuruluş esnasında dokunulmaz ilan edilmiş olan sınırları tek taraflı olarak değiştirecek şekilde iki bölgenin bağımsızlığını tanıyarak ve SSCB'nin çöküşünden beri başka bir ülkeye ilk askeri saldırısını gerçekleştirerek uluslararası toplumun ciddi anlamda eleştirisini hak etmiştir.

Bundan başka, 18 Ağustos'taki konuşmasında Rusya devlet başkanı Dmitriy Medvedev "Tarihinin neredeyse hiçbir döneminde ne Rusya Çarlığı ne SSCB ne de Rusya Federasyonu savaş başlatmıştır" dedi. Çarlık Rusyası ve Stalin ile halefleri yönetimindeki SSCB tarafından gerçekleştirilmiş olan çeşitli yayılmacılık ve hegemonya girişimlerinden oluşan tarihini, bunu söyleyerek çarpıttığını hatta methettiğini görmezden gelemeyiz. SSCB'nin Macaristan ve Çekoslovakya dâhil olmak üzere diğer ülkelere karşı askeri işgalleri Rus hükümetinin iddialarıyla ters düşmektedir.

Stalin ve haleflerinin SSCB tarafından gerçekleştirilen pek çok hegemonya kurma girişimlerine kesinkes muhalefet etmiş bir parti olarak Japonya Komünist Partisi, Rusya devlet başkanının beyanatından derin kaygı duymaktadır.

Japonya Komünist Partisi, Rus hükümetinden güçlerini son çatışmaların başlangıcı öncesindeki mevkilerine geri çekmesini, Gürcistan içerisindeki iki bölgeyi bağımsız devletler olarak tanıma kararını feshetmesini ve Gürcistan'ın egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne tam anlamıyla saygı göstermesini talep etmektedir.

Söz konusu problemin, uluslararası hukuk ve BM Sözleşmesi ile uygun bir şekilde taraflar arasında politik ve diplomatik görüşmeler yoluyla barışçı yollardan çözülmesi çağrısını yapıyoruz.

Kaynak: http://www.jcp.or.jp/english/jps_weekly08/20080906_georgia.html

Türkçesi: Chveneburi.Net Haber Merkezi

 


EBRULİ FONDA MACAHELA ŞARKILARI

Yaşadığımız topraklarda keşfedilmeyi bekleyen daha nice güzelliklerin bulunduğunu düşünmek heyecan verici.
Yükseklerde yaşamak tuhaf bir alçakgönüllülük katar insana. Zirveye yaklaştıkça arınır insanoğlu kibrinden, gururundan... Doğayla uzlaşma yollarını aramak, karşındakinin büyüklüğünü baştan kabullenmektir, yenilgiyi içine sindirmektir biraz da. Gönüllü bir baş eğiş, yakada ikinci kimlik gibi taşınır. Bulutlarda gezinebilme özgürlüğü bir şımarıklık katacakken insana, doğanın dik başlılığı devreye girer, gücünü anımsatıverir. Toprağa, dağa, taşa, ağaca, kurda, kuşa biat edilir sonra.

By: admin2

EBRULİ FONDA MACAHELA ŞARKILARI

Kevser Ruhi
Radikal 2
25 Kasım 2007

Yaşadığımız topraklarda keşfedilmeyi bekleyen daha nice güzelliklerin bulunduğunu düşünmek heyecan verici.

Yükseklerde yaşamak tuhaf bir alçakgönüllülük katar insana. Zirveye yaklaştıkça arınır insanoğlu kibrinden, gururundan... Doğayla uzlaşma yollarını aramak, karşındakinin büyüklüğünü baştan kabullenmektir, yenilgiyi içine sindirmektir biraz da. Gönüllü bir baş eğiş, yakada ikinci kimlik gibi taşınır. Bulutlarda gezinebilme özgürlüğü bir şımarıklık katacakken insana, doğanın dik başlılığı devreye girer, gücünü anımsatıverir. Toprağa, dağa, taşa, ağaca, kurda, kuşa biat edilir sonra. Tam o sıra işte, bir yerlerde, içten içe tütmeye başlayan isyan ateşi rahat bırakmaz adamı. İnsanın insanlığını besleyen, yüreğini büyüten isyanın ateşidir bu. İyidir, güzeldir; isyanın bu çeşidi üretkenliğe yol açar.
Başı dumandan görünmeyen dağlar sığar genişleyen yüreğinize, deli deli akan billur suların sesi sığar, gövdesini saramadığınız büyüklükte ağaçların dalları, yemyeşil yaprakları sığar. Yeni doğmuş buzağının boynuna asılan küçük çıngırağın incecik şıngırtısı da sığar ama... Dağların, kurdun kuşun, börtü böceğin dilinden anlamaya başladığınızda birçok dili birden öğrenmiş olursunuz. Çokdilli, çokkültürlü ve çok renkli bir yaşam rehberinizdir. Hayatın her alanına yansıyan çokseslilik, türkülerde en güzel halini bulur ve Macahela şarkıları duyulur uzaktan uzaktan.
Artvin'in Borçka ilçesine bağlı eski adıyla Macahel, yeni adıyla Camili'den (Camili aynı zamanda bir köyün adı) söz etmek istiyorum. Macahel'de yaşayan, yılın altı ayında kar yüzünden dünyayla bağlantısı kesilen ve inanılması güç hayatlarını, olur olmaz sızlanmalara yer vermeden sürdüren güzel insanlardan söz etmek istiyorum. O güzel insanların çoksesli güzel şarkılarından söz etmek istiyorum. Sesini, vadideki Macahela deresinden alan şarkılar bunlar.

12 Sovyetlere, 6 Türkiye'ye
Macahel, 18 köyün bulunduğu bir vadinin adı. Sınırlar resmi olarak belirlenirken referandum sonucunda (1921), köylerin altısı Türkiye tarafında, 12'si karşı tarafta -o zamanki Sovyetler Birliği'nde- kalmış. Macahel'de yaşayanlar için o güne kadar "şehre inmek," Batum'a gitmekle eşanlamlıymış. Macahelli bir yaşlının dediği gibi; "Biz şehir olarak Batum'u bilirdik, bizi Borçka'ya bağlamışlar... Borçka'ya gidecek yol yok. Yolu geçtim, Borçka nedir, onu bilen yok".
Sınır boylarında yaşanan tüm sıkıntılar burada da yaşanmış uzunca süre. Sınır, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları birbirinden ayırmakla kalmamış, orada yaşayanların hayatlarında o güne dek görmedikleri garip yasakları da getirmiş beraberinde. Sınırın öbür tarafında herhangi bir yeri parmakla göstermek suç sayıldığından oralara gönül gözüyle bakmayı öğrenmişler, yükseklerden geçen uçağa "Kardeşime selam götür, olur mu?" diye seslenmişler. Karşı tarlada çalışan akrabasına haber ulaştırmak isteyen Macahelli, yanık türkülerde bulmuş çareyi, öyle havaya söyler gibi sanki. Adrese teslim türkülere yanıt da "karşıdan" türküyle gelmiş doğal olarak...
Ulaşım olanaklarının kısıtlı olması ve uzun süren kış dönemlerinde dış dünyayla bağlantının kesilmesi insanları üretken ve yaratıcı olmaya yönlendirmiş. Böyle bir coğrafyada yaşıyor olmak işbirliği ve dayanışmayı zorunlu kılıyor haliyle. Dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örneğini göstermiş Macahel'de yaşayanlar. Kışın hastalarını kızakla indirmişler dağdan. Hiçbir aracın o kadar yükseğe çıkaramayacağı yüzlerce kiloluk trafoyu, elektrik direklerini imece usulü insan gücüyle ve şarkılar eşliğinde kuş gibi uçuruvermişler dağın tepesine. Bu şarkılar aynı zamanda toplumsal dayanışmanın güçlü ve gür sesi. Doğaya diklenmenin, dağlara kafa tutmanın en barışçıl yolu.
Eski ve yeni isimleriyle, Camili (Hertvisi), Düzenli (Zedvake), Kayalar (Kvabistavi), Efeler (Eprati), Uğur (Akria) ve Maral (Mindieti) köylerinin yer aldığı Macahel yöresi "saklı cennet, doğa harikası, her mevsimi ayrı güzellikte vadi" gibi ve buna benzer basmakalıp sözlerle anlatılınca, belki doğru bir betimleme yapılmış oluyor ama bir bütünü ele alma söz konusuysa birçok şey eksik kalıyor. Yöre adı olmasının ötesinde apayrı bir kültür, bir yaşam biçimi Macahel. Kendi kültürünü yaratmış, onu yıllarca korumayı başarabilmiş ender bölgelerimizden biri. Ve şarkılar, türküler... 300 yıllık bir geleneğin günümüze ulaşması, çoksesli söylenen Macahel türküleri... Ya da dereye öykünen adıyla Macahela şarkıları... Geleneksel çoksesli Gürcü halk müziğinin, artık Gürcistan'da bile unutulmuş örnekleri. Bunlar da o bölgenin gizli güzelliklerinden biriydi birkaç yıl öncesine kadar.


Macahela şarkıları dinleyin
Şimdi ise yaşları 48-85 arasında değişen Macahela Topluluğu üyeleri, UNESCO'nun 18 Mayıs 2001'de "İnsanlığın Sözlü ve Manevi Mirasının Başyapıtı" olarak ilan ettiği çoksesli Gürcü halk şarkılarını geçmişten geleceğe taşımanın gururunu yaşıyor. Topluluk Ahmet Kös, Nevzat Mevlüt Ertürk, Kazım Balcı, İsmail Ertürk, Hamdi Ertürk, Muhammet Balcı, Cemal Karadeniz, Ali Kemal Şimşek ve Muhittin Gökdemir'den oluşuyor. Yıllardır düğünlerde, imecelerde, tarla ve bahçelerde Macahelliler tarafından söylenegelen çoksesli halk şarkıları artık yurtiçinde ve yurtdışında tanınıyor. Macahel'de bu şarkıları icra edenlerin sayısı daha fazla ama bölgenin zorlu coğrafi koşullarında ve diğer kısıtlı olanaklarla ancak bu topluluk oluşturulabilmiş.
Şarkıları bilenlerin biraraya getirilmesi, şarkıların saptanması, notaya aktarılması, albüm haline getirilmesi sürecinde Gürcü kökenli müzisyenler İberya Özkan ile Bayar Şahin'in çaba ve katkıları gözardı edilemez. 2004 yılında bir albümde toplanan "Macahela Şarkıları" artık önemli bir kültürel miras olarak geleceğe kalabilecek...
Yaşadığımız topraklarda keşfedilmeyi bekleyen daha nice güzelliklerin bulunduğunu düşünmek heyecan verici. Tarih boyunca birçok uygarlığa kucak açmış Anadolu'ya en çok yakışan renk ebrulidir olsa olsa. Bu ebruli fonda Macahela şarkılarını dinlemeye davet ediyorum herkesi, ünlü Fransız yazar Antoine de Saint Exupery'nin sözünü anımsayarak: "İnsanların üzerine bir Gürcü şarkısı gibi yağmak gerek".
Şemsiyelerinizi açmayın! Bazen ıslanmak da güzeldir.

Maçaheli
Maçaheli


BİR KATKI MADDESİ OLARAK ÖTEKİ
"Gürcü kimliğini milliyetçi bir pozisyon olarak değil, hep bir şıklık olarak düşündüm. İnsanın gözü yeşilse güzel bir adamdır. Gürcü ise daha da güzel bir adamdır. Gürcü"ye sormuşlar "Gürcü olmasaydın ne olurdun?" diye, "Mahcup olurdum" demiş. Bununla birlikte Gürcülük benim için Kürtlerin ya da başka etnisitelerin mücadelesine benzeyen bir problem değil. Ben Türkiyeli olmayı seviyorum, bu coğrafyayı seviyorum, senkronik bir zemini seviyorum. Gürcülüğün benim yazdıklarıma katkısı bu yeşil gözlü şıklık hikâyesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama şöyle bir şey de var: Gürcülük bana yabancı olmayı da öğretti. Ötekilik anlamında yabancı... Öteki olma durumunu öğretti. Öteki olma durumu olduğu zaman, hiçbir "suçluya" karşıdan bakamayacak bir hayatın olur. Gürcü olduğun için kimse seni küçümsemiyor, ama sen biliyorsun yabancı olduğunu. Bunun için cezalandırılman şart değil, ama netice itibariyle sana toplumda dayatılan bir sürü şeyin, bir sürü ifadenin dışında kalıyorsun. Bunları kabul etmek zorunda olmadığını düşünüyorsun; küçük isyanlar bunlar. Sonuç olarak her türlü ötekiyle empati kurabiliyorsun, dolayısıyla ötekiyle empati kuramayanlara ciddi bir öfke besliyorsun.
By: admin2

BİR KATKI MADDESİ OLARAK ÖTEKİ

Perihan Mağden

'Gürcü kimliğini milliyetçi bir pozisyon olarak değil, hep bir şıklık olarak düşündüm. İnsanın gözü yeşilse güzel bir adamdır. Gürcü ise daha da güzel bir adamdır. Gürcü'ye sormuşlar 'Gürcü olmasaydın ne olurdun?'
diye, 'Mahcup olurdum' demiş. Bununla birlikte Gürcülük benim için Kürtlerin ya da başka etnisitelerin mücadelesine benzeyen bir problem değil. Ben Türkiyeli olmayı seviyorum, bu coğrafyayı seviyorum, senkronik bir zemini seviyorum. Gürcülüğün benim yazdıklarıma katkısı bu yeşil gözlü şıklık hikâyesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama şöyle bir şey de var: Gürcülük bana yabancı olmayı da öğretti. Ötekilik anlamında yabancı... Öteki olma durumunu öğretti. Öteki olma durumu olduğu zaman, hiçbir 'suçluya' karşıdan bakamayacak bir hayatın olur. Gürcü olduğun için kimse seni küçümsemiyor, ama sen biliyorsun yabancı olduğunu. Bunun için cezalandırılman şart değil, ama netice itibariyle sana toplumda dayatılan bir sürü şeyin, bir sürü ifadenin dışında kalıyorsun. Bunları kabul etmek zorunda olmadığını düşünüyorsun; küçük isyanlar bunlar. Sonuç olarak her türlü ötekiyle empati kurabiliyorsun, dolayısıyla ötekiyle empati kuramayanlara ciddi bir öfke besliyorsun.
Bu arada gözlemlerim var tabii ki, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde bulundum. Çocukluğum Ordu'da geçti ve orada çok önemli şeyler gördüm. İnsanın şaşıracağı, bir edebiyat metninde okuduğu zaman hayran kalacağı şeyler gördüm."
(Radikal Kitap 30/9/2004)
REHA MAĞDEN (MADİŞVİLİ)
Gazeteci ve yazar Reha Mağden, 1955 yılında Ordu'da doğdu. Gürcü bir ailenin çocuğu olduğu için kendini hep mutlu saydı. Çeşitli dergi ve gazetelerde çalıştı. 25 Temmuz 2006'da, akciğer kanserinden İstanbul'da yaşamını yitirdi.
Zarftan çıktı: her sayfasının yarısı Gürcüce, yarısı Türkçe 'Pirosmani' diye bir dergi. Fahrettin Çiloğlu diye bir Gürcü çıkarıyor. "Kimi zaman Uçinmaçini şapkası giyeceğiz başımıza, kimi zaman Kolheti kıyılarında, Altın Post'a gelenleri karşılayacağız" diyor derginin giriş yazısında.
Arka kapak Reha'dan ibaret: Reha'nın diş diş yeni diş gülen bir fotoğrafı ve yukarda alıntıladığım Radikal Kitap röportajı kısmından oluşuyor arka kapak.
Kerata (Reha) o kadar güzel konuşmuş ki, (hep güzel konuşurdu, hep) alıntılamadan edemedim.
Ben de özellikle 40'ımdan sonra başıma musallat olan Gürcü 'alt' kimliğim üzerine düşünmekteydim zira.
Geçenlerde bir 'partide' Komet: "Mehmet de sonradan çıkarttı bu Gürcü prensliği işini" dedi.
Soluğu 'Mehmet'le kast edilen Güleryüz'ün yanında aldım. "Sen Gürcü Prensi misin yani? Geçenlerde 1 Hürriyet Köşecisi benim için 'Ne yani Gürcü prensesi misin?' yazdı. Ben mesela, Gürcü köylüsüyüm," dedim. (Köylülerin prenslerin niceliğine sonsuz merakıyla.)
Mehmet başını dikledi "Her Gürcü bir Gürcü prenstir, Gürcü prensestir" dedi. Ki işte ancak 1 Gürcü'nün verebileceği cevap! Aynen 'Mahcup olurdum' gibi. (Megalo? Ego?)
Ve de beni 'Gürcü' olduğumu illa da keşfetmeye taksi şoförleri itmiştir. "Abla, nerelisin?" diye sorduklarında (annemin memleketi olmasından yola çıkarak) "İstanbulluyum" demenin HİÇBİR ŞEY ifade etmediğini gördüm. Tamam orda doğmuş, büyümüşümdür; anneannem de öyle, annem de- ama NE YANİ?
Babanın memleketiymiş doğru cevap!
Ben de 'Orduluyum' demeye başladım. O zaman bir 'anlamı' oluyordu memleketimin. 'İstanbulluyum' demek 'Hiçbiri' ya da 'Aşağıdakilerden hepsi' gibi bir cevap. Sonra da "Bunlar kalkmış Gürcistan'dan gelmişler"e vardırdım işi.
Hiçbir yer'den ÖTE bir yerden oluyorsun Gürcistan'dan olmakla. Ayrıca çok inatçı, çok kindar, çok hafızalı, çok saldırgan adamlar Gürcüler: Tabiatımı 'gerekçelendirme' imkânını da tanımış oldular bana genetikman. Teşekkür ederim.
Öteki olmak ya da olmamak/olamamak.
Ben gerçek anlamda ÖTEKİ statüsüne/ya da statüsüzlüğüne annesi babası ayrılmış bir çocuk olarak kavuştum. Zira benim annemle babam ayrıldığında çok çok azdı 'öyle' çocuklar: Parmakla gösterilecek kadar az.
Öteki olmak, ta nerelerden başlayıp "I am a creep I don't belong here"a kadar uzanıyor. İki güzelim çocuk Radiohead'den bunu dinleyerek atmışlardı hani kendilerini Ataköy'deki binadan aşağı. İki yeniyetme. Öldürmüşlerdi kendilerini.
'Öteki'nin nasıl karşılandığı, 'öteki'nin bunu nasıl yaşadığı- Diyelim ben Gürcü bayrağını omzuma şal diye alsam, boynuma atkı diye sarsam; bu olsa olsa muzipçe/zırva/şık ya da rüküş: öyle kaldırılabilir bir şey bulunabilecek iken-Bir Kürt kalkıp Kürt bayrağını omzuna atsa; gör başına neler gelir!!
Belki de her şey ÖTEKİnin ötekiliğinin altını çizmesiyle, ötekiliğine sahip çıkmasıyla alakalıdır.
Tatarlar, Çerkezler, Lazlar, Gürcüler, Boşnaklar: yani farklı bir etnisiteden olmaları latif/şirin/tatlı/hoş/beğenilesi 'azınlıklar' kendi kimliklerine daha bir asılsalar, belki de yaygın ve salgın bir hastalık olan 'Kürt Düşmanlığı'ndan daha az çekeceğiz.
Ya da: tam tersi mi? Bir hastalık kıvamını almış bulunan 'Karadenizli Uşaklar' kimlik gecekondusunu;
bu kadar yoğun bir Kürt düşmanlığı, Ermeni düşmanlığının böylesi güzel bir coğrafyayı alenen esir alıyor olmasını- düşünmemiz lazım.
ÖTEKİnin ötekiliğini NASIL/NE KADAR ve NEREDE yaşamasına izin verebileceğimiz üstüne, düşünmemiz lazım.
(Düşünsün işte düşünen beyinler! Şerif Mardin'in evödevlediği üzre.)
Ben şahsen çok sıkışırsam/sıkılırsam bu ülkede Gürcistan'a göç edip 'Mavi Melek: Uzay Üssü ve Üstü' konseptinde 1 Sığınmacı Kadınlar Köyü kurmayı düşünüyorum.
Bir tür bağımsız devlet yani.
Hiçbir sakıncası olacağını da zannetmiyorum. Açılışı Cüneyt Arkın yaparsa hani.

Radikal (23 Eylül 2007)

 


KUŞAKLARIN VE İNANÇLARIN BULUŞMASI
Gürcü folkloru, Gürcü şarkıları, Gürcü Mutfağı... Gürcistan diyince ilk aklımıza gelenler bunlar.. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden Gürcistan"ın kuzeyinde Rusya, güneyinde Azerbaycan, Ermenistan ve güneybatısında Türkiye yer alıyor. Gürcülerle komşuyuz, hatta her iki ülke insanları vizesiz seyahat özgürlüğüne sahipler.
By: admin2

Kuşakların ve İnançların Buluşması

 
Adnan Tonel
adnantonel@gmail.com

Gürcü folkloru, Gürcü şarkıları, Gürcü Mutfağı... Gürcistan diyince ilk aklımıza gelenler bunlar.. Eski Sovyet cumhuriyetlerinden Gürcistan'ın kuzeyinde Rusya, güneyinde Azerbaycan, Ermenistan ve güneybatısında Türkiye yer alıyor. Gürcülerle komşuyuz, hatta her iki ülke insanları vizesiz seyahat özgürlüğüne sahipler.

Geçen seneden bu yana ise, Gürcü sanatı adeta İstanbul'a çıkarma yapıyor. İlk önce Gürcistan Ankara Büyükelçiliği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Tbilisi Belediye-si'nin ortak organizasyonu ile İstanbul'da 'Tiflis - İstanbul Gürcistan Kültür Günleri' yapıldı. Geçen ay Pera Müzesi'nde dünyaca ünlü Gürcü ressam Pirosmani'nin sergisi vardı (devam ediyor) ve şimdi de, Gürcistan Kültür Bakanlığı ve Siemens Sanat'ın işbirliğiyle 'Atmosfer 41. paralel' sergisi açıldı. 20 Ekim'e kadar Fındıklı'daki Siemens Sanat Galerisinde gezilebilecek serginin küra-törleri, Beral Madra ve Magda Guruli.

Tiflis, İstanbul, Roma, New York, Barselona, Tiran gibi kentlerin üzerinde bulunduğu paralele işaret eden 410 (Paralel)'den ismini alan sergide, coğrafi bir bilgi temel alınarak, kültürel bir oluşuma dönüştürülüyor. Günümüzün uluslararası sanat ortamında çok iyi tanınan Mamuka Japharidze, Ira Kurmaeva, Koka Ramishvili, Maka Raz-madze, Maya Sumbadze, Oleg Timchenko, Niko Tsetskhladze , Guram Tsibakhashvili, Guela Tsuladze, İliko Zautashvili gibi on Gürcü sanatçının resim, fotoğraf, video ve yerleştirmelerinden oluşan 'Atmosfer 41. Paralel' sergisi, 10. İstanbul Bienali ile aynı döneme rastlaması adına da başka bir paralellik oluşturuyor.

Gürcistan'ın Güncel Sanatı

Serginin küratörlerinden Beral Madra ise "Bu sanatçıların -ve bu sergide olmayan birçok Gürcü sanatçının- Sovyet sonrası dönemde doğan kuşağa önderlik eden bir değişim, geleceği görebilme ve en içe dönük dönemde bile küresel ortamla konuşabilme, paylaşa-bilme gücü ve yetisi taşımasıdır. Hemen hepsi daha 1980'li yıllarda Avrupa başkentlerinde sergilere katılmış ve kişisel sergilerini açmıştır; öyle ki Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Avrupa sanat kurumlarının Sovyet sonrası Kafkasya ve Asya ülkelerinin sanat ortamlarına gösterdikleri ilgi Gürcistanlı sanatçıların keşfiyle başlamıştır. İstanbul sanat ortamı ise Gürcistan güncel sanatını şimdi bu sergiyle keşfetmeye başlayacak" diyor.

Serginin Gürcü küratörü Magda Guruli

ise "Atmosfer 41. Paralel sanat projesi sadece geçmişle bugünün değil, insanların inançlarının ve kuşakların da kesiştiği bir şehrin ve şehirsel çevrenin toplumsal, estetik ve kültürel kavramlarına adanmış bir proje. Sergi, arazi, şehir kültürü ve manzara, gündelik eşyalar, çevre psikolojisi ve toplu tüketimin 21. yüzyılda halen önemli olduğunu ve bu temaların kişiyi sürekli takip ettiğini düşünen on sanatçıyı bir araya getiriyor." Sergide yer alan sanatçı işlerine baktığımız zaman; Mamuka Japharidze'nin dijital yapılar içinde kaybolmuş görüntüleri ve metinleri, algının en beklenmedik perspektifinden ortaya çıkıyor. Bütün optik görüntüler daha büyük projesinin, seyir halinde bir otobüs veya kargo taşıtının kapalı mekânı içinde gerçekleşen 'İyimser yer değiştirme için taksi' projesinin parçaları olarak varlar.

Fotoğraftan Videoya...

Ira Kurmaeva'nın fotoğraflarının hâkim karakteri kadınlar. 'Adı Aşk' adlı fotoğraf dizisindeki görüntüler, yaşlı, egzantrik kadınları gündelik hayatları sırasında gösteriyor. Koka Ramishvili'nin video çalışması 'Lan-derror', karanlık bir odaya yerleştirilmiş bir piyanonun (daha çok 20. yüzyılda tipik olarak kullanılan bir iç mekân eşyası) arkasında gösteriliyor.

Maka Razmadze 'Anastasia' adlı resminde, masada duran bir kahve fincanına bakan bir çocuğu gösterir. Çocuk, üzerine arzu ve aynı zamanda güvensizlikle marka isimleri yazılmış fincana bakmaktadır. Oleg Timc-henko'nun 'Bucephalus' adlı fotoğraf ensta-lasyonu ise felsefi, romantik ve duygusal bir enstalasyon. Timchenko temel olarak, şehirsel, tarihsel ve felsefi kolektif hafızadan çeşitli durumları alıyor. Bu temelin üzerinde Tiflis'teki 'Mustafa' şehir parkında bulunan çürümüş atlı karıncanın eski ahşap atlarını kahramanları yaptığı bir konsept inşa ediyor. 'Bucephalus' kolektif görüntüdür, üzerinde sanatçının enstalasyonun içsel parçası olan kavramsal anlatıya ulaştığı bir düşünüm.

Kitle Kültürü

Niko Tsetskhladze ve Galaktion Kintsu-rashvili'nin ortak çalışması 'New York Kap-riçyoları' birbirine zıt tarihsel ve kültürel gerçeklikleri birleştiriyor. Parlak poster görüntüleriyle sunulan "Goya'nın Kapriçyola-rı"nın güçlü karakterleri ve New York'un şehir manzaraları, günümüz kitle kültürünün nasıl kendi dilini yarattığını ortaya koyuyor. Guram Tsibakhashvili'nin fotoğraf serisi 'Ulysses', şehirde uzun ve amaçsızca yapılmış gezilerde çekilmiş Tiflis fotoğraflarını, Joyce'un aynı adlı romanından kısa alıntılarla birlikte yerleştiriyor. Guela Tsulad-ze'nin 'Deli Bag' yapıtı, sanatçının üzerine elle çeşitli çizimler yaptığı büyütülmüş alışveriş poşetlerini sunuyor. Iliko Zautashvi-li'nin 'Zaman Zaman İçinde Kayboluyor' adlı enstalasyonu, üzerlerinde serigrafik takvim baskıları olan on iki yastık kılıfından oluşuyor. Atmosfer 4i.Paralel'de ayrıca Gürcü sanatçıların çektiği 11 video art çalışma da izlenebiliyor.

Kaynak: BirGün Gazetesi


Benim Gürcü Ressamım
“Tanımlanamayan bir Mısır freski, bir Afrika putu ya da bir Girit tablosu: Pirosmani’nin işleri bunların arasında sayılmalı. Onu gerçekten algılayabilmenin tek yolu bu... Bir Pirosmani görünce, insan Gürcistan’a inanç duymaya başlar.”
Yurttaşı Grigol Robakidze, benim Gürcü ressamım Pirosmani’yi böyle tanımlamış. Gerçekten öyledir, insan pirosmani’yle karşılaşınca, eşsiz bir ülkeyi, eşsiz bir görsel zenginliği ve yavru karacaların ürkek gözlerini keşfeder. Benim için de böyle olmuştu, yıllar önce henüz parçalanmayan Sovyetler Birliği’ne gittiğimde, “Gorbaçov zamanı” Moskova’da bir müzede gezerken Pirosmani’ye rastladım ve ilk görüşte aşk gibi, çarpılıp kaldım.
By: admin2

Benim Gürcü Ressamım

Işıl Özgentürk

        “Tanımlanamayan bir Mısır freski, bir Afrika putu ya da bir Girit tablosu: Pirosmani’nin işleri bunların arasında sayılmalı. Onu gerçekten algılayabilmenin tek yolu bu... Bir Pirosmani görünce, insan Gürcistan’a inanç duymaya başlar.”
        Yurttaşı Grigol Robakidze, benim Gürcü ressamım Pirosmani’yi böyle tanımlamış. Gerçekten öyledir, insan pirosmani’yle karşılaşınca, eşsiz bir ülkeyi, eşsiz bir görsel zenginliği ve yavru karacaların ürkek gözlerini keşfeder. Benim için de böyle olmuştu, yıllar önce henüz parçalanmayan Sovyetler Birliği’ne gittiğimde, “Gorbaçov zamanı” Moskova’da bir müzede gezerken Pirosmani’ye rastladım ve ilk görüşte aşk gibi, çarpılıp kaldım. Sonra izini sürdüm ve koskoca Moskova’da sayısız kitapçı dolaştıktan sonra sadece iki Pirosmani kitabı bulabildim. Onlar benim için Sovyetler’den getirdiğim en değerli şeylerdi. Nasılsa bulurum diye de bu iki kitabı, pirosmani’yi en az benim kadar seveceklerime emin olduğum iki dostuma armağan ettim. Ve sonra pek çok ülkenin kitapçılarında Pirosmani aradım ve bulamadım. Ama şimdi elimde bir Pirosmani kitabı var, bu nedenle Pirosmani’nin az sayıda da olsa eserlerini ülkemize getiren ve sergilenmesini sağlayan ‘Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na teşekkür borcum var.
        Benim Pirosmani maceram bu kadar; gelelim gerçek bir macera, aşk ve özgürlük ustası Pirosmani’ye. Onun hayatı dünyadaki bütün ressamların hayatlarına benziyor, anlaşılamamak, yoksulluk ve ölümüne resim yapmak. Küçük adı Niko olan Pirosmani, 1862 yılında Gürcistan’ın Kaheti bölgesindeki Mirzani köyünde, köyle bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ve yaşamının büyük bölümünü Tiflis’te geçiriyor. Bütün nahif ressamlar gibi hiçbir eğitim almıyor ve başlıyor resim yapmaya. Yaptığı ilk resimler tabela siparişleri ve çoğu da muşamba üstüne, arada gönlüne göre yaptığı resimler de var, en çok da karacalar. Ama olmuyor, kurduğu stüdyoyu kapamak zorunda kalıyor ve ekmek, şarap ve boya karşılığında “duhan” adlı Gürcü meyhanelerinin duvarlarını süsleyerek yaşamını sürdürüyor. Çoğu zaman da o meyhanelerde yatıyor ama asla resim yapmaktan vazgeçmiyor. Bir de aşktan...
        Evet, pirosmani meyhanelerde, kahve köşelerinde, parası elvermişse bodrum katlarında kiraladığı küçük odalarda sürdürdüğü hayatını, aşkla, resimlerle zenginleştiriyor. Yıl 1909. O zamanlar da dünya fazlasıyla küçük, sirklerde dans edip şarkı söyleyen güzel mi güzel bir Fransız kızının yolu Tiflis’e düşüyor. Pirosmani kadını görür görmez adeta aklını yitiriyor. Niko için o gökten inmiş bir melek. Ve o gönlünün bütün zenginliklerini, duyarlılıklarını ve o nahif fırçasını bu gökten inmiş meleğe sunuyor. Ve en güzel eserlerinden birini yapıyor; “Aktris Marguerete”, ama bu arada karacalarından da asla vazgeçmiyor.
        Bütün melekler gibi Pirosmani’nin meleği de bir gün çekip gidiyor ve geriye kederli ama daha da çok resim yapmak arzusuyla yanıp tutuşan bir Pirosmani kalıyor.
        Ve gün 1912’ye geliyor. Gürcü, Rus ve Avrupa avangardının aktif temsilcilerinden biri olan şair İlya Zdaneviç ile ressam kardeşi Kiril Zdaneviç ve sanatçı Micheal Le Dantiu, pirosmani’yi keşfediyorlar. Moskova ilk kez Pirosmani’yle tanışıyor. Ancak Pirosmani Moskova’da mutlu olamıyor ve yeniden Tiflis’e dönüyor. 1918 yılında da ölüyor. Mezarının yeri belli değil. Bu kitaplarda trajik bir olay olarak anlatılıyor; nedense bana hiç trajik gelmiyor, meyhanelerin ressamına böyle bilinmeyen mezarlar yakışır, o nasılsa karacaların kara gözlerinde ürkek bakışlarla dünyayı seyrediyor.


Potansiyel Doğalgaz Fiyatı Artışının Yaratacağı Etkinin Değerlendirilmesi…

Devlet yetkilileri ve bazı uzmanların söylediğine göre, “Rus doğalgazının fiyatının artırılması Gürcüstan’ın ekonomik büyümesini yavaşlatacak fakat bu korkunç bir etki yaratmayacak.”
Rus enerji devi Gazprom, 2007 yılında Gürcüstan için doğalgaz fiyatını iki kattan daha fazla, 1000 metreküp için 230 dolara çıkarma niyeti olduğunu söyledi. Gürcüstan’daki gaz dağıtım şirketleri şimdi Rus gaz monopolü ile temas içindeler ve aralık ortası itibari ile fiyat hakkındaki nihai anlaşmanın yapılması bekleniyor.

By: admin2

Potansiyel Doğalgaz Fiyatı Artışının Yaratacağı Etkinin Değerlendirilmesi…

Devlet yetkilileri ve bazı uzmanların söylediğine göre, “Rus doğalgazının fiyatının artırılması Gürcüstan’ın ekonomik büyümesini yavaşlatacak fakat bu korkunç bir etki yaratmayacak.”

Rus enerji devi Gazprom, 2007 yılında Gürcüstan için doğalgaz fiyatını iki kattan daha fazla, 1000 metreküp için 230 dolara çıkarma niyeti olduğunu söyledi. Gürcüstan’daki gaz dağıtım şirketleri şimdi Rus gaz monopolü ile temas içindeler ve aralık ortası itibari ile fiyat hakkındaki nihai anlaşmanın yapılması bekleniyor.

Gaz fiyatı artışının ekonomik büyümeye nasıl yansıyacağı (büyümede yüzde 2-3 oranında gerileme olup olmayacağı hususunda) konusunda henüz kesin bir hesaplama yapılabilmiş değil.

Maliye Bakanı Lekso Aleksişvili 3 Kasım’da gazetecilere yaptığı açıklamada; “Gürcü ekonomisi ve maliyesi bu tür ekonomik şoklara karşı koymaya hazır. Elbette bir etkisi olacak fakat gelişme sürecini sekteye uğratmada yeterince ciddi değil. Bu arada, Standart and Poor’s tarafından yapılan bir tahmine göre, bu durum (doğalgaz fiyatı artışı) GSMH büyümesi üzerinde sadece yüzde 1,1 etki yapacak.” dedi.

IMF Tbilisi temsilcisi Robert Christiansen’in Civil Georgia’a yaptığı açıklamada “Bu durum ekonomik büyümeyi önümüzdeki yıl yavaşlatacak; bundan şüphemiz yok. Fakat önemli olan hükümetin buna nasıl karşılık vereceğidir…” dedi.

Oluşacak etkinin derecesi; 1)Tüketilecek gaz miktarı 2)Hükümetin ekonomik şoka nasıl karşı koyacağı ve 3) Gürcüstan’ın Güney Kafkasya Gaz Boru Hattı’ndan (Bakü – Tbilisi – Erzurum veya Şah Denizi Gaz Boru Hattı) alacağı gaz miktarı, hususlarına bağlı olacak.

Önümüzdeki yıl Rusya Gürcüstan’a doğalgaz sağlayan tek ülke olmayacak.

Gürcüstan Enerji Bakanı Nika Gilauri, 3 Kasım’da yapılan kabine toplantısında; “Şah Deniz’inden ilk gazı Aralık 2006’dan itibaren almayı umuyoruz.” dedi.

Gürcüstan, BTC’den önümüzdeki yıl, geçiş ücreti karşılığında 200 milyon metre küp, buna ilaveten indirimli fiyattan (1000 metre küp başına 55 $) 50 milyon metre küp doğalgaz almayı ümit etmektedir.

BTC’den alınacak toplam gaz miktarı (250 milyon metre küp), Rus gazının pahalı fiyatının getireceği yükü hafifletmeye yardım edecek ve ortalama fiyat, bu iki kaynaktan sağlanacak arzın kombinasyonu sonrası 1000 metre küp başına yaklaşık 191 dolar olacak.

Fakat Gürcüstan 2007 yılında BTC’den daha ucuz gaz almak istemektedir.

Enerji Bakanı Gilauri, 3 Kasım’da yaptığı açıklamada; “Bu konudaki görüşmeler Türkiye ve Azerbaycan ile sürmektedir” dedi.

Eğer Gürcüstan bu görüşmelerde başarı sağlar ve Şah Denizi doğalgazını daha ucuza satın alırsa, bu durum ortalama fiyatta ilave bir azalma sağlayacaktır.

IMF temsilcisi Robert Christiansen Rus doğalgaz fiyatının artışının yol açacağı yeni koşullara Gürcüstan ekonomisinin alışmak zorunda olduğunu söylüyor.

Robert Christiansen; “Beklediğimiz (doğalgaz fiyatı artışından) tüketicilerin gaz tüketimlerini muhafaza etmesidir” dedi ve “Örneğin bazı fabrikalar tüketimlerini pahalı Rus gazını kullanmak yerine kömüre dönüştürebilir.” diyerek ekledi.

Gaz tüketimi, 2006’da 1,9 milyar metre küpe ulaşacaktır, fakat 2007 yılındaki fiyat artışından sonra planlanan gaz tüketim seviyesi tahminen 1,7 milyar metre küp civarında kalacaktır. Tarifeler yükselirse bu rakam belki daha da az olacaktır.

Gaz tüketiminin aynen korunmasının mümkün olup olmayacağı, geniş ölçüde Hükümetin bu ekonomik şoka nasıl karşılık vereceğine bağlı olacaktır.

Robert Christianson; “IMF, artan gaz fiyatının sübvanse edilmemesini, yani bu artışı telafi etmek için düşük gelirli ev halklarına ekstra Lari verilmemesini öneriyor.” dedi.

Hükümet tarafından sübvanse edilmiş gaz fiyatı politik olarak çok popüler bir hareket gibi görünmekte ise de, ekonominin uzun dönem perspektifinde olumsuz bir etkiye neden olacaktır.

Christianson, Rusya’nın devam eden ekonomik yaptırımlarına rağmen Gürcüstan’ın, 2006 yılında ekonomik olarak tahminen % 8 (Hiç de kötü olmayan bir oranda) büyüdüğünü söyledi.

Ve uygulamaya konulan birçok önlemle bu durumun ciddi bir ekonomik etkiye neden olmayacağını da ekledi.

Kaynak: Civil.Ge, Giorgi Sepaşvili
Türkçesi: Yasin Öncü

 


KÜÇÜK OSMAN
Memleketin hem kuzey hem de en doğu kısmında bir yerde doğmuştu, orada yaşıyordu. Sınırın hemen yakınında… Okula gittiği ilk günlerde dikkat çeken, kafası çalışan  öğrencilerden biri olmuştu. Okula gitmeden önce Türkçe ile tanışan az sayıda çocuklardan biriydi de aynı zamanda. Biraz şımarık büyütülmesinden kaynaklanan ukalalığı vardı. Tabi şımarıktı da; dolayısıyla evdekilere sormadan köyün merkezine sık sık inerdi. Sınırda görev yapan asker ve  memurlar sayesinde eksik de olsa Türkçe’yi öğrenmişti. Beş sınıfın bir arada okutulduğu  ilkokuldan mezun olduktan sonra ortaokula devam etti. Fark ettiği bir şey vardı, matematik dersini sevmiyordu (nedendir bilinmez bölgede matematik pek sevilmezdi o zamanlar). Çevresindeki olaylara kayıtsız değildi, çok duyarlıydı.
By: admin2

KÜÇÜK OSMAN

Mücahit SAHANCI

        Memleketin hem kuzey hem de en doğu kısmında bir yerde doğmuştu, orada yaşıyordu. Sınırın hemen yakınında… Okula gittiği ilk günlerde dikkat çeken, kafası çalışan  öğrencilerden biri olmuştu. Okula gitmeden önce Türkçe ile tanışan az sayıda çocuklardan biriydi de aynı zamanda. Biraz şımarık büyütülmesinden kaynaklanan ukalalığı vardı. Tabi şımarıktı da; dolayısıyla evdekilere sormadan köyün merkezine sık sık inerdi. Sınırda görev yapan asker ve  memurlar sayesinde eksik de olsa Türkçe’yi öğrenmişti. Beş sınıfın bir arada okutulduğu  ilkokuldan mezun olduktan sonra ortaokula devam etti. Fark ettiği bir şey vardı, matematik dersini sevmiyordu (nedendir bilinmez bölgede matematik pek sevilmezdi o zamanlar). Çevresindeki olaylara kayıtsız değildi, çok duyarlıydı. Sınırın hemen dibinde yaşıyor olduklarını fark etmesi okul öncesi dönemde olmuştu. Bu işin şakası yoktu çünkü; bu sınır herhangi bir ülkeyle olan sınır değildi zira;  sözü edilen bu  ülke kısa adıyla SSCB idi. Hele bir de soğuk savaş dönemi olduğu düşünülürse, sınır olgusunu kavraması konusunda  aile ve çevresinin  onu  ne kadar bilgilendirdiği ortaya çıkabilirdi.
        İlk öğrendiği şey sınıra yaklaşmaması gerektiğiydi. Zaten o yaşlarda tek başına gidilesi bir yer değildi  sınır, çünkü orası ormanlıktı ve Osman daha küçücük bir çocuktu. Fakat bu kural büyüklerin haberi olmamak kaydıyla kimi zaman ihmal edilebilirdi. Çocuk bu işte, zaptı rapt altına kolay alınmıyor. Günlerden bir gün arkadaşlarıyla gizlice sınıra yaklaşıp Rus direğini taşlamaya karar vermişlerdi. Mahalleden dört beş çocuk gizlice sınırdaki direğe yaklaştılar ve ellerindeki taşları örs ve çekici parçalarcasına fırlattılar. Fırlattıkları gibi aynı hızla kaçtılar olay yerinden. ‘Ya bir gören olursa’ korkusu epey büyük bir korkuydu. Hele de Ruslardan biri görmüş olsaydı onları,  işin ölüme kadar bile gideceğini bilecek derecede durumun farkındaydılar. Yarım saate alınacak mahalle yolunu korkudan iki dakikada almışlardı.
        Süreç içersinde öğrendiği şeyler arttı. Karşıdaki ülkenin adını biliyordu, bunun yanı sıra uzun yıllar sonra anlamını öğreneceği bir kelimeyi de sık sık duyuyordu ‘demir perde’. Bu kelime onda bir yerlerde hakikaten perde varmış gibi bir algıya sebep oluyordu. Acaba Ruslar sınırı korumak için yapmış olabilirler miydi? Öğrendiği bir başka şeyler de sınırda “elinizi uzatmanız bile ölüm sebebi olabilir” şeklindeydi. Bu konuyu gerçek mi, değil mi belli olmayan bir takım tarihsel örneklerle de açıklarlardı. Büyükler bu konuda da çocukları bilinçlendirmeye çalışıyorlardı yapabildikleri şekilde ve yapabildikleri kadar…
        Bir gün evlerinin arkasındaki gözetleme kulesine nöbet tutan askerle beraber gitti (aslında askerlerden korkardı) ve dürbünle karşı tarafa baktı. Tarlada çalışan insanlar, otlayan hayvanlar, oynayan çocuklar gördü. Gözlerine inanamamıştı. Çünkü öyle farklı bir  düşünceye, öyle farklı bir hayale sahipti karşıda olanlara dair; oradakileri insan olarak düşünemiyordu. Hatta tanıdık, bildik  şeyler gibi olabileceklerini hiç düşünmemişti oradakilerin.  Çocuk aklında demir perde ülkesi efsanevi, ulaşılamaz, bilinemez bir mitolojik figürdü adeta. Artık eskisi gibi düşünmüyordu bu konuda, karşıdakiler de kendileri gibi insandı neticede. Rusların yaptığı zulme dair, onların adam asıp kesmelerine dair çok öykü dinlemişti yaşlı dedelerden. Bu yüzden yaşlıları çok seviyordu; ilginç şeyler konuşurlardı köydeki dükkânların önünde otururken. Rusların eline düşüp kurtulanlar da vardı bu ihtiyarların içinde. Aralarında ‘Rusların canına kurban ama şu kazaklar var ya onlar beş para etmez’ diyenler de vardı  ama Ruslarla kafayı bozanların sayısı daha çoktu. Rus ülkesinde yaşayanlara da Rus dendiğini öğrenmişti. Hatta aksilik yaptıklarında hakaret niteliğinde “ruso şen!” (seni gidi rus!) dendiğini de hatırlıyordu.
        Sonra ilçeye gitmek zorunda kaldı.  Ortaokula köyde başlayıp ilçede devam etmek durumu söz konusu olmuştu. Çünkü yolları kışın altı ay boyunca  kapanan köye öğretmenler gelmek istemiyordu, şubat tatiline giden öğretmenler raporlar alarak bir iki ay köye gelmiyorlardı. Bu durumda tek çare, okula ilçede devam etmekti. Yıllar boyunca şubat tatillerinde köyüne yaya olarak sabah başlayıp akşama dek süren yolculuklardan sonra ulaştı. Arkadaşlarıyla yaptığı bu gezileri aslında seviyordu. Zorlukları olsa da doğa içinde olmak mutlu ediyordu onu. Bu yolculuklarda, “okurken bu zorlukları düşünün” diyen büyüklerin cesaret verici sözlerini çok işitirdi. Kendisinde bu söz iki etki uyandırıyordu; biri ailesini iyi şartlarda yaşatmak için okumasının şart olduğu; diğeri de, “ne istiyorlar başka; burası çok güzel, memleketimi seviyorum, burası kaçılması gereken bir yer değil ki” şeklindeydi. 
        Bir kış,  o kadar çok kar yağdı ki, ilçeye yaya ulaşmaları bile imkansızlaştı. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı okul başlamış fakat öğrenciler köyde kalmışlardı. Çare ise, geçen sene sınırdan geçip o yolla Türkiye tarafındaki hastahaneye  ulaştırılan hastanın geçişini kabul eden komşu ülkeden izin talep etmekteydi, Karşı ülkeden olumlu cevap alındı. O ülke vadinin alt kısmında olduğu için kış daha hafif geçiyordu ve ulaşım sağlanabiliyordu. İzin verilecek kişilerin bulunduğu listeler oluşturuldu, sırt çantaları hazırlandı. Karşıda akrabalar varmış, büyüklerden öğreniyordu. Orda çok fakirlik varmış; hediye götürmeden olmaz dediler, toz şeker aldı çantasına.  Akrabalarını gördü. Yaşlı akraba öz dedesine ne kadar benziyordu! Hediyeyi verdi. Kafasındaki putlardan biri daha yıkılmıştı. “Onlar bizim akrabamızdı, üstelik bize şefkatli ellerini uzatmışlardı, buyurun yollarımızı kullanın ve ilçenize ulaşın” demişlerdi. Fakat hakaret iması içeren Ruslar ifadesi halen yörede kimi kişilerce kullanılmaya devam ediyordu, halbuki orda artık Ruslar yoktu, kaldı ki  Ruslar olsalardı ne olurdu?  İnsan yardım gördüğü kişiyi aşağılamak ister miydi ?. Ne diyordu ülkemizin yetiştirdiği  değerli sanat adamı Zülfü Livaneli şarkısında:

duvarları kuşatın da tutuklayın hepsini,
ne böyle gurbet olsun ne böyle ayrılıklar.
kaldırın duvarları yıkın gitsin hepsini,
ne böyle zulüm olsun ne de böyle şarkılar

duvarları devirin de kül edin betonları,
ne böyle sınır olsun ne böyle düşmanlıklar.
kaldırın duvarları yıkın gitsin hepsini
ne böyle zulüm olsun ne de böyle şarkılar...

        Osman’ın evi sınıra o kadar yakındı ki, sınır üç dört evi alacak mesafede beriden çizilseydi ona da Rus denecekti belki... Osman bunları düşükçe hamasetin, şovenizmin, sevgisizliğin, düşmanlığının ne olduğunu daha iyi anlamaya başlamıştı.
        Osman şimdilerde adına “büyük şeher” denilen büyük yerde yaşıyor ve istemese de -ki istememesi mümkün değil- geçmişi hatırlıyor. Siyah beyaz fotoğraflara bakar gibi belleğinden geçmişe dair anılar akıyor, geçmişi hatırladıkça memleket özlemi, çocukluk dönemi özlemi, Lekoban Yaylası boğazında düğümleniyor. Akdemir Dede’yi özlüyor, Akdemir Dede “erti piskiviti mogve?” (Bir bisküvi verir misin?) cümlesini kim bilir kaç defa kurduğunu hatırlıyor, derede tuttuğu balıkları hatırlıyor. Ölen insanları hatırlıyor, kar yağdığında çıktıkları çhikvi avını, tarlada kızakla yüzmeyi hatırlıyor. Hatırladıkça hüzünleniyor, hüzünlendikçe içine çekiliyor. İçine daldığı anılar ve belleği onu alıp götürüyor daha nice anılara.

 


Borçka, Maraditi Köyü’nün Dünü ve Bugünü

Artvin ili, coğrafyası ve sosyal yapısı, baraj inşaatları ve Sarp kapısının açılmasıyla her gün değişiklik kazanmaktadır. Topraklarımızdan çıkıp Batumi’de denize dökülen Çoruh nehri üzerinde üç baraj inşaatı devam etmektedir. Bunlar mansaptan menbaya doğru sırasıyla Muratlı, Borçka ve Artvin-Deriner adını almaktadırlar. Muratlı barajı kaya dolgu tipinde asfalt kaplamalı, Borçka barajı ise kil çekirdekli kaya dolgu tipinde olup inşaatı devam etmektedir. Artvin Deriner barajı iki eğrili beton kemer tipinde olup inşaatına yüklenici firma tarafından 1,5 yıldır ara verilmiş, durdurulmuştur.

By: admin2

Borçka, Maradit Köyü’nün Dünü ve Bugünü

Mithat TAHTALI
muhmithat@mynet.com

        Artvin ili, coğrafyası ve sosyal yapısı, baraj inşaatları ve Sarp kapısının açılmasıyla her gün değişiklik kazanmaktadır. Topraklarımızdan çıkıp Batumi’de denize dökülen Çoruh nehri üzerinde üç baraj inşaatı devam etmektedir. Bunlar mansaptan menbaya doğru sırasıyla Muratlı, Borçka ve Artvin-Deriner adını almaktadırlar. Muratlı barajı kaya dolgu tipinde asfalt kaplamalı, Borçka barajı ise kil çekirdekli kaya dolgu tipinde olup inşaatı devam etmektedir. Artvin Deriner barajı iki eğrili beton kemer tipinde olup inşaatına yüklenici firma tarafından 1,5 yıldır ara verilmiş, durdurulmuştur. Muratlı Barajının yüksekliği 44 m ve akstan membaya doğru gölün su uzunluğu 2 km olup Çoruh üzerindeki diğer barajlar gibi sadece enerji amaçlı olarak inşa edilmektedir. Muratlı Barajı ile Borçka Barajı aynı konsorsiyum tarafından yapılmakta ve iş programının 2,5 ay önünde inşaatları hızla devam etmektedir. İnşaatların 2005 yılının Mayıs ayında bitirileceği düşünülmektedir.
        Borçka ve Muratlı barajları; yerli pilot firma olarak YÜKSEL İNŞAAT AŞ ve finansör firma olarak Avusturya menşeili STRABAG AG., projeci firma VPL ve TEMELSU ve, cebri boru ve çelik konstrüksiyon işlerini MCE, enerji santrallarini de ELİN şirketlerinden oluşan konsorsiyum tarafından yapılmaktadır.
        Her iki barajda da işçiler sendikalı olup, işçi sağlığı ve iş güvenliği mühendisliğine ve kurallarına uygun olarak çalıştırılmaktadırlar. Borçka’dan 18 km aşağı tarafta kurulmuş olan Maraditi (Muratlı) köyüne eskiden tek aracın dahi zor geçtiği çok dar ve tehlikeli bir yol ile ulaşılmakta idi. Nehire paralel giden bu yolun yamaç tarafında Maraşal Fevzi Çakmak Paşa’nın Genel Kurmay Başkanlığı döneminde kalma içleri dinamit dolu, üzerleri toprakla kapatılmış delikli kayalar seyredilerek 2 saate zor gidilirdi. Kayaların delinip dinatimle doldurulması, patlatılmaya hazır bekletilmesi, eskiden mevcut olan komünist Rus tehlikesine karşı yolun anında kapatılması bir önlem olarak düşünülmüştü. Değişen dünya koşullarından sonra oluşan barış ortamında bunlara gerek kalmadığı düşünülerek şimdi Borçka-Muratlı karayolu normal çağdaş standartlarda yeniden inşa edildi. Eskiden 2 saatte ve bin tehlike ile sarp uçurumlardan, keskin virajlardan alt taraftan akan azgın Çoruh’a her an düşme tehlikesi içinde ulaşabilen köye, henüz asfalt kaplanamadığı için yarım saate rahat ve güvenlikle gidilmektedir.
        Sarp Kapısı’nın açılmasından sonra sınırın her iki tarafında (Hopa, Borçka, Muratlı vb.) kalan bölünmüş aileler birleştiği gibi, dini bayramlarda karşılıklı gidip gelmeler olmakta ve bu bölgelerde Çoruh’un iki tarafına yiyecek ve giyecek yardımı götürülmektedir. Esasen aileler çoğunlukla birbirleri ile akrabadırlar ve bunlara her gün yeni akrabalıklar ve dostluklar da eklenmektedir.
        Muratlı Barajı şantiye binaları Muratlı Köyü’ne kurulmakla köyün ekonomik olarak gelişmesine sebep olmuştur. Maraditi’nin (sınırın) karşı tarafındaki köyün adı KİRNATİ’dir. Bu köyden Gürcüstan’dan 8-9 tane gelin gelmiştir köye. Bunlar ve benzeri diğer etkinlikler 70 yıldan sonra eskiden mevcut olan iki devlet arasındaki dostluğun yeniden doğmasına ve kuvvetlenmesine sebep olmaktadır. Cumhurriyetin ilk yıllarında Atatürk ile Lenin dosttular. Artvin merkezde Gürcü konsolosluğu vardı. Çoruh nehri üzerinden Artvinli kayıklarla Batumi’ye meyve ve daha çok da zeytin götürür satardı. Artvin’in yetiştirdiği önemli ve karizma sahibi kişilerden merhum savcı Hüseyin Aksakal orta okulda öğrenci iken attan düşerek burnu kırılır. Artvin’de o yıllarda doktor da yoktur, yolda yoktur. Şehirdeki konsolosluktan vize alınır ve evvelce Arvin’den tanış bulunan Ermeniye Dr. Ohannes’e (Abuyan) Batumi’ye gönderilir. O’nun da yardımı ile hastanede tedavisi yapılan öğrenci Hüseyin Bey Artvin’e şifa ile döner. Burada yeri gelmişken bir ayrıntıyı da anlatmak isterim. Bilindiği gibi eskiden ortaokul ve lisede okurken başımıza şeritli okul şapkası giyerdik. Hüseyin Bey de giderken başındaki sarı şeritli, orta okul şapkası ile gitmiş oraya. Polisler önce kendisini şapkasından dolayı büyük bir kimse zannetmişler ve selam verip saygı göstermişler. Sonradan bunun Türkiye’de talebelerin örttüğünü öğrenince bütün yabancılara yaptıkları gibi kendisini gölge gibi takip etmişler. Rahmetli ilk günleri çok rahat geçirdiğini ama sonradan o sıkı izlelenmekten çok sıkıldığını söyledi. Esasen aynı durum Gürcüstan’dan Türkiye’ye gelenler için de bizimkiler tarafından uygulanmaktaydı. Batumi’de halk Hüseyin Beyin Türk olduğunu görünce çok sıcak davranır hoş geldin derler fakat az sonra takipçisi, uzaktaki sivil polisi fark edince hemen yüzlerini öte dönerlermiş korkularından. Rahmetliden dinlediğim bu hatıramı yeri gelmişken burada okuyucularla paylaşmak istedim.
        Bugün komşu iki ülke halklarının daha dotça olmaları, eskiden mevcut bulunan yardımlaşmanın, folklor ekiplerinin festivallere gelmesiyle sportif faaliyetlerle, müzik gruplarının ortak çalışmalarıyla, gelin getirmekle, karşılıklı ticari faaliyetlerle vb. etkinliklerle gelişmekte olduğunu görmek sevindiricidir. Çünkü, bu türlü faliyetler komşu ülke halklarının refah ve saadetine hizmet etmektedir. Esasen sınırın iki tarafındaki halkların dinleri, dilleri, yemekleri, düğünleri, cenazeleri, örf ve adetleri kısaca kültürleri aynıdır. Arada bir Çoruh nehri olan Türk ve Gürcü halkının 70 yıllık hasretinin sona ermesi ve baraj inşaatları dolayısıyla da bölgeye para girmesi halka sevgi, mutluluk ve refah seviyesinin yükselmesini getirmiştir. Huzurla birlikte ekonominin canlanması sevindirici olmuştur. Eskiden kar yağınca dağın arkasında mahsur kalan hasatını 2000 m yükseklikteki dağdan Borçka’daki doktora getiremeyen ve sürekli göç veren Maçahelili şimdi kışın hastasını Batumi’den Hopa’ya Artvin’e götürebilmektedir. Eskiden karşı tarafa işaret parmağımızı uzatamadığımızı hatırlarsak şimdiki yaşayışın mertebesi daha iyi anlaşılacaktır.
        Diğer taraftan, eskiden Artvin ve çevresinde 1 dolara çalışan üstü başı yırtık Gürcü işçilerin yerini, günlük 10-15 dolara çalışan kıyafeti bizlerden ayırt edilmeyen Türkçe konuşabilen usta işçiler aldı. Sarp sınırından her gün ortalama 2-3 yaşında 20 tane Alman menşeli otomobil Gürcüstan’a giriş yapmaktadır. İvmesi ve seviyesi farklı olsa da her iki ülke halklarının refahı yükselmektedir. Bu da sevindirici olup dünya barışı için olumlu bir gelişmedir.
        Son onbeş yıla kadar Artvin yöresindeki kurtuluş bayramı kutlamalarının en coşkulusu 8 Mart tarihinde bu köyde yapılırdı. Artvin’in bütün ilçelerinden bu bayram için halk buraya gelirdi. Çok büyük katılım olurdu. Adeta yer gök inlerdi desem mübalağa etmemiş olurum...
        Artık bu kutlamaların eski coşkusu kalmadı. Bu seneki bayramın yapılışını Maraditi’de yerleşik bulunan baraj şantiyesindeki çalışanlar bile duymamıştır.
        Daha güzel günler için, Dünya barışı için herkesin elinden geleni yapması dilek ve temennisiyle...

 


Otar Gittiğinden Beri
Gözyaşlarımız ve vicdanımızdan başka mülkümüz yok. Ödünç olmayan tek mülkümüz onlar ve içlerinde saklı duranlar. Bazen vicdanımızdan doğru suçlansak, kendimizi bir kez daha kırılmış hissetsek de, içindeki o saklı duran şey, hadi keder diyelim ya da acı, bizi gözyaşlarımıza inandırmaya yeter. Hakikat öyledir, çoğu zaman tuzluya gelir. Gözyaşlarımızı da savunacak halimiz yok ya, o yerini de bilir, ne zaman kalbimizden gözlerimize doğru süzüleceğini de. Gözyaşlarımız, vicdanımızın kızkardeşi.
By: admin2

Otar Gittiğinden Beri

Haydar Ergülen
Radikal Gazetesi (15/03/2006)

Gözyaşlarımız ve vicdanımızdan başka mülkümüz yok. Ödünç olmayan tek mülkümüz onlar ve içlerinde saklı duranlar. Bazen vicdanımızdan doğru suçlansak, kendimizi bir kez daha kırılmış hissetsek de, içindeki o saklı duran şey, hadi keder diyelim ya da acı, bizi gözyaşlarımıza inandırmaya yeter. Hakikat öyledir, çoğu zaman tuzluya gelir. Gözyaşlarımızı da savunacak halimiz yok ya, o yerini de bilir, ne zaman kalbimizden gözlerimize doğru süzüleceğini de. Gözyaşlarımız, vicdanımızın kızkardeşi.

4. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali kapsamında, daha önce İstanbul Film Festivalinde gördüğüm 'Otar Gittiğinden Beri' adlı filmi bir kez daha izledim. Büyük bir sinema salonunda ilk gördüğüm günü unutamam. Benim gibi pek çok izleyici de, o gerçek bir içtenlik belirtisi olan savunmasızlık halinde, gözyaşları içinde terketmişti salonu. Gürcü filmi sanıyordum ama değilmiş, Julie Bertucelli'nin ilk uzun metraj çalışması, 2003 yapımı bir Fransız filmiymiş. Filmmor kataloğunda filmin konusu şöyle özetleniyor: "Sovyet sonrası Gürcüstan'ının harap başkenti Tbilisi'de, genç Ada, annesi Marina ve büyükannesi Eka'yla birlikte yaşamaktadır. Paylaştıkları eski dairede günlük yaşam hiç de kolay değildir; bu şartlarda tebessüm ve kahkaha zahmet gerektiren şeylerdir. Hayatlarının tek sevinci, Paris'e göç etmiş olan ve zaman zaman biraz para yollayan, ailenin çok sevilen oğlu Otar'ın düzenli bir şekilde gönderdiği mektuplardır. Uzun yokluğu süresince genç adamın adı ev halkı arasında efsaneleşmiştir. Ancak birgün Otar'ın bir arkadaşı Marina'yı arar ve üzücü bir haber verir. Bundan sonra Marina ve Ada'yı kaçınılmaz bir görev beklemektedir. Eka'dan gerçekleri saklamak ve yaşlı kadının hiçbir şey değişmemiş gibi hayatına devam etmesini sağlamak..."

Otar, Gürcüstan'da tıp doktorudur ve ülkenin zorlu yaşam koşulları nedeniyle Paris'te kaçak olarak inşaatlarda çalışmaktadır. Birgün iskeleden düşer ve ölür. Haberi geldikten sonra genç Ada, Otar dayısının yazısını taklit ederek, onun ağzından mektup yazmaya ve büyükannesine okumaya başlar, arada bir de zarfın içine sanki Otar dayısı göndermiş gibi para koyar. Tıpkı bir Ermenistan filmi olan "Votka Limon"da olduğu gibi burada da aile, evlerindeki eşyaları eskicilere satarak geçinmeye çalışır. Sonunda oğlunun özlemine dayanamayan büyükanne, evdeki bir kütüphane dolusu Fransızca kitabı satarak, Paris'e üç kişilik uçak bileti alır. Giderler. Eka oğlunun öldüğünü öğrenir. Aralarında 'ölüm' sözcüğü hiç telaffuz edilmez, Eka oğlunun Amerika'ya gittiğini söyler.

'Daima Lilya' filmini görenler, oradaki sertliği anımsayacaklardır. Mafya tarafından Türkiye'de de zorla çalıştırılan eski Sovyetler Birliği kadınlarının trajedisine bu filmle de İsviçre'de tanık olmuştuk. 'Otar Gittiğinden Beri' ise kapitalist Batı ülkelerine zorunlu göçü vurgular ve trajik sonuyla, eski vicdana sahip olan herkesi gözyaşlarına boğar. Otar Paris'teki yoksullar mezarlığına gömülmüştür, tıpkı bizde kaybedilenlerden bazılarının kimsesizler, kayıplar mezarlığına gömüldüğü gibi. Biz gözyaşlarımıza inansak da, anneler oğullarının, kızlarının öldüğüne inanmaz, inanamaz.

Ne yazık ki artık bizi inandıracak çok şey var:Sömürünün, eşitsizliğin bir uygarlık maskesi altında sürdüğü bir Batı var, savaşlar, iç savaşlar var, nitelikli insanlarına bile iş sağlayamayan ve bu yüzden çareyi milliyetçiliği körüklemekte bulan yoksul ülkeler var. Marina, annesi Eka'yla 'Stalinci' diyerek dalga geçiyordu. Filmi ilk gördüğümde bir şiire başlamıştım, ilk dizesi şöyleydi: "İnsan Troçki'yi sevse de ara sıra Stalin'i özler." Belki de "Stalin gittiğinden beri" nice Otar başka ülkelerde ucuz emeğini, nice kadın da bedenini satarken kaybolup gitmiştir.

Film, 17 Mart Cuma saat 20'de, İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nde bir kez daha gösterilecek. Gözyaşlarımızın bile tehdit sayıldığı ve varlığımıza fazlasıyla 'sırıtan' şu 'yeni' dünyada, vicdanımızdan başka mülkümüzün olmadığını görmek isteyenler için...


Ahmet Özkan (Melaşvili) Türkiye Gürcüleri"nin "İla Çavçavadze"si
1974 yazı yaşamımdaki dönüm noktalarından biri olmuştu. O yıl Melaşvili ile tanışmıştım. Dostu Cemal Karamehmetoğlu ile, İnegöl"den Bursa"ya gitmiştik. Onu tanıdıktan sonra anadil, kültür, memleket, hemşerilik ve insani erdemler açısından ne büyük bir eksiklik içinde olduğumun farkına varmıştım. Her ulusun ancak kendi dil ve kültürüyle toplumsal kurtuluş yolunda ilerleyebileceğini, o zaman kavramaya başlamıştım.
By: admin2

Ahmet Özkan (Melaşvili) Türkiye Gürcüleri'nin "İla Çavçavadze"si

Mustafa YAKUT
BİRGÜN Gazetesi - 28 Temmuz 2005

        Ölümünün 25. yılı nedeniyle, Çveneburi dergisi tarafından 5 Temmuz'da İnegöl'de mezarı başında ve 10 Temmuz'da, İstanbul'da, düzenlenen Ahmet Özkan'ı anma toplantılarının ardından belleğim, eskilere doğru gitti.

        1974 yazı yaşamımdaki dönüm noktalarından biri olmuştu. O yıl Melaşvili ile tanışmıştım. Dostu Cemal Karamehmetoğlu ile, İnegöl'den Bursa'ya gitmiştik. Onu tanıdıktan sonra anadil, kültür, memleket, hemşerilik ve insani erdemler açısından ne büyük bir eksiklik içinde olduğumun farkına varmıştım. Her ulusun ancak kendi dil ve kültürüyle toplumsal kurtuluş yolunda ilerleyebileceğini, o zaman kavramaya başlamıştım.

        GÜRCÜLERİN ÇAVÇAVADZE'Sİ
        1980'in 5 Temmuz'unda, Bursa'da faşist cinayetlerden biri işlendi; Melaşvili öldürüldü. Bursa'ya geldiğimde oğlu, arkadaşım İberya, Bursa Tıp Fakültesi Hastahanesi'nin yoğun bakım ünitesinde yatıyordu. 1907 yılında, Gürcüstan'da bir cinayet işlendi; Gürcüstan halkının önderi İlia Çavçavadze, Çarlık Rejimi'nin gizli polisi tarafından katledildi. Bunlar arasında ne ilişki mi var? Öncelikle, her ikisi de farklı zamanlarda işlenmiş "faili meçhul" cinayetlerdendi. Türkolog Lia Hanım, O'na, sağlığında, "Sen Türkiye Gürcüleri'nin Çavçavadzesi'sin!" diyordu. Şimdi ise, "Yazık ki ölümü de O'nun gibi oldu" diyor.

        Melaşvili, 1922'de, Balıkesir'de doğdu. Dedeleri, '93 Harbi' sonrası Artvin'den göçetmişlerdi. Orta öğrenimini Bandırma ve Balıkesir'de yaptı. 1943'te İzmir İnönü Lisesi'ni bitirdi. 1944'te girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden 1962'de mezun olabildi. 1955'te Hayriye köylü Yüksel Ergün'le evlendi. Hayriye Köyü Turizm ve Tanıtma Derneği'ni kurdu. 1963'te kooperatif kurulmasına önderlik etti. 1975 ve 1977'de eşiyle birlikte Gürcüstan'a gitti. Uzun yıllar TMMOB Mimarlar Odası Bursa İl temsilciliğini yaptı. Aynı zamanda İTÜ Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü üyesiydi. Melaşvili, "Gürcüstan" adlı kitabını 1968'de yayınladı. Sansasyonlar yaratan kitap toplatıldı, çeşitli baskılara uğradı, yargılandı ve sonra aklandı. Kendi imkânları ile Gürcüce'sini geliştirerek, çeviriler yayınlar yaparak Gürcü kültürünü, tarihini, dilini, Türkiye'de yaşayan Gürcülere öğretmek, aktarmak için durmadan çalıştı, didindi. Türkiye Gürcüleri'nin umudu, önderi oldu. (...)

        Melaşvili, şimdi Hayriye köyü tepelerin den, İnegöl ovasına doğru bakan, küçük güzel, sanatsal anıt mezarında, ebedi isti rahatgâhında! Ve mezar taşında Türkçe ve Gürcüce olarak "Ben halkım için yaşadım ölmemek için değil!" yazıyor.

İlia Çavçavadze        İlia Çavçavadze, 1837'de Kvareli'de doğdu. 1857'de yüksek öğrenim için Petersburg'a gitti. Etkinlikleri Gürcü kültür yaşamının farklı alanlarında derin izler bıraktı. Akaki Tsereteli ile birlikte Gürcü edebiyatının ve yeni edebiyat dilinin yaratıcısı oldu. Gürcü edebiyatını gerçek başyapıtlarla zenginleştirdi. Eğitimin, tiyatronun gelişmesine katkısı büyük oldu. Çavçavadze, Çarlık rejimine şiddetle karşı çıktığından ve Gürcüstan kurtuluş hareketinin en önde gelen temsilcisi olduğundan, sık sık polis tarafından gözaltına alınıyordu.

        Hükümet onu, Çarcı sömürgeleştirme siyasetinin önünde ciddi bir engel olarak görüyordu. Bu arada çok sayıda yapıtı yasaklandı. Edebi ve siyasal-toplumsal etkinlikleri nedeniyle istenmeyen adam ilan edildi. Çavçavadze'nin yapıtları Gürcüstan'ın toplumsal gelişmesinin çok önemli bir dönemini oluşturur. Çavçavadze, çağdaş gerçekçiliği eleştirerek ülkesinin tarihinin en güzel sayfalarını canlandırır. Edebi yapıtlarını kölelik yaşamının gerçeklerini her yönüyle sergilemeye adamıştır. Yapıtlarından "Hayal" (Açrdili), "Birkaç Resim" (Ramdenime Sürati), "Bir Dilencinin Hikayesi" (Glahis Naambobi) ni örnek olarak sayabiliriz. Çavçavadze'nin tüm yapıtlarını ısıtan hümanizma, daha sonraki dönemin Gürcü edebiyatına da geçmiştir. Yazılarının ana konusu Gürcüstan'ın kaderidir. Şair, toplumsal ve siyasal etkinlikleri içinde Gürcü halkının onur ve soyluluğunun, dilinin ve kültürünün yürekli bir savunucusu, halkın tüm ulusal ve toplumsal umutlarının sözcüsü olmuştur. Türkiye'de pek tanınmayan Çavçavadze'nin 150. doğum yıldönümü, uluslarası bir jübile ile, Ekim 1987'de, Tbilisi'de kutlandı. Jübileye Türkiye'den, T. Saraç, F. Baykurt, A. Çalışlar, H. Asılyazıcı, H. Hayrioğlu, O.N. Mercan ve A. Çetinkaya katıldılar. Bu toplantı, 'Çavçavadze Işığı'nın Türkiye'ye yansımasında etkili oldu. Çavçavadze'nin Türkçe'deki tek yapıtı, "Bir Yolcunun Notları"dır (Mgzavris Tzerilebi/Yazıt Yayınları). "Terg Daleulebi" kavramı ile de bağlantılı olan bu küçük kitap, Çavçavadze'nin en önemli eserlerinden biridir.



Cumhuriyetçi Bir Mimardı…
Ölümünün 25. yılı nedeniyle, Çveneburi dergisi tarafından 5 Temmuz 2005 Salı günü, İnegöl’ün Hayriye köyünde mezarı başında ve 10 Temmuz Pazar günü, İstanbul-Kadıköy’de, Nazım Hikmet Kültür Merkezin’de düzenlenen Ahmet Özkan’ı anma toplantılarının ardından belleğim eskilere doğru gitti.
By: admin2

Cumhuriyetçi Bir Mimardı…

Mustafa Yakut
Cumhuriyet (16 Temmuz 2005)

Ölümünün 25. yılı nedeniyle, Çveneburi dergisi tarafından 5 Temmuz 2005 Salı günü, İnegöl’ün Hayriye köyünde mezarı başında ve 10 Temmuz Pazar günü, İstanbul-Kadıköy’de, Nazım Hikmet Kültür Merkezin’de düzenlenen Ahmet Özkan’ı anma toplantılarının ardından belleğim eskilere doğru gitti.


Yıl 1974: 1974 yazı yaşamımdaki dönüm noktalarından biri olmuştu.

Çünkü o yıl Ahmet Özkan Melaşvili ile tanışmıştım. Otuz yıllık “Cumhuriyet okuru” dostu Cemal Karaahmetoğlu ile İnegöl’ ün şirin kaplıca beldesi Oylat’ tan kalkıp Bursa’ ya gitmiştik.

Onu tanıdıktan sonra, işte ancak o zaman, anadil, kültür, memleket, hemşehrilik ve genel insani erdemler açısından ne büyük bir eksiklik içinde olduğunun farkına varmıştım.

Her ulusun ancak kendi dil ve kültürüyle toplumsal kurtuluş yolunda ilerleyebileceği, asimilasyon karşısında anadili ve kültürü koruyup geliştirmenin ne kadar önemli olduğunu ancak o zaman kavramaya başlamıştım.

1980’in 5 Temmuz’unda, Bursa’da faşist cinayetlerden biri işlendi; Ahmet Özkan Melaşvili öldürüldü.

(Ahmet Abi’ nin ölüm haberini duyduğumda Ankara’ daydım. Hemen ilk otobüsle Bursa’ya geldiğimde oğlu İberya, ağır yaralı, Bursa Tıp Fakültesi Hastanesi’ nin yoğun bakım ünitesinde yatıyordu.)

Ahmet Özkan Melaşvili, 10 Haziran 1922’ de Balıkesir’in Gönen ilçesinin, Koçbayır köyünde doğdu. Dedeleri, ’93 Harbi (1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı) sonrası, Artvin’ in Murgul ilçesinin Arhva köyünden göç etmişlerdi.

Ortaöğrenimini Bandırma ve Balıkesir’de yaptı. 1943’te İzmir İnönü Lisesi’ni bitirdi.

1944’te girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde yokluk, hastalık, çileli yıllar ve aralardan sonra ancak 1962’de mezun olabildi.

1953’te Hayriye köylü Yüksel Ergün’le evlenmiş, meslek yaşamında başarılı olmuştu.

Uzun yıllar TMMOB Mimarlar Odası Bursa İl Temsilciliği’ni yaptı.

Aynı zamanda İTÜ Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Ta rihi ve Restorasyon Enstitüsü üyesiydi.

Bursa’da ve çeşitli köylerinde yaptığı çeşitli eserler, anılmaya değer bir mimarı miras niteliğindedir.

Ünlü “Gürcüstan” kitabını 1968’de yayımladı.

 


ZUĞAŞİ BEREŞKALA
Kazım Koyuncu ile ilk kez 1994 yıllarında Pazarda yapılan bir etkinlikte karşılaştım.
Zuğaşi Bere o Dönemde Zuğaşi Berepe grubu ile birlikte sahne almıştı. Sahneye çıkan uzun saçlı o çocuk ve grubu alışık olmadığımız bir müziği alışık olmadığımız bir türde çalmaya başlamışlardı. Kazim Cuma, elindeki gitari öyle coşkulu öyle derin çalıyordu ki, gitarın teli onun coşkusuna, Karadeniz gibi hırçın ama yürekli vuruşlarına dayanamayıp kopmuştu. Konser benim için inanılmaz derecede ilginç ve keyif verici idi.
By: admin2
ZUĞAŞİ BEREŞKALA
 
Cengiz Kibaroğlu
Lazebura.Net Site Editörü
 
Kazım Koyuncu ile ilk kez 1994 yıllarında Pazarda yapılan bir etkinlikte karşılaştım.
Zuğaşi Bere o Dönemde Zuğaşi Berepe grubu ile birlikte sahne almıştı. Sahneye çıkan uzun saçlı o çocuk ve grubu alışık olmadığımız bir müziği alışık olmadığımız bir türde çalmaya başlamışlardı. Kazim Cuma, elindeki gitari öyle coşkulu öyle derin çalıyordu ki, gitarın teli onun coşkusuna, Karadeniz gibi hırçın ama yürekli vuruşlarına dayanamayıp kopmuştu. Konser benim için inanılmaz derecede ilginç ve keyif verici idi.

Lazonada, Rock tarzında müzik dinlemek beni fazlası ile şaşırtmış ve aynı zamanda sevindirmişti. İçimde anlatılmaz duygular oluşmuştu. O Zuğaşi Bere ve Grup elemanları ile mutlaka tanışmam gerekiyordu. Konser sonları yanlarına gittim ve tanıştım ancak daha sonra Kazım Cuma ve Grubu ile bir süre  iletişim kurma şansım olmadı, zira ben o dönemde İzmir’de üniversitede Kazım  ise İstanbul’daki üniversitede okuyordu.

Konser sonrası içimde garip bir heyecan oluşmuştu, Lazca rock tarzında müzik tınısı kulağıma, yüreğime işlemişti bir kere. İlk fırsatta Zuğaşi Berepe`nin „Vamişkunan“ kasetini aldım. Kasette yer alan parçaları her dinleyişimde laz olmanın keyfini, ayrıcalığını daha iyi anlıyor, bundan büyük keyif alıyordum.

İlerleyen yıllarda Kazım ile uzun süre karşılaşma şansım olmadı, ta ki Yıldız üniversitesinde yapılan öğrenci şenliklerine kadar. Kazım Cuma ile orada tekrar karşılaşma fırsatım oldu. İstanbul’un göbeğinde Kazım’in gitarında ve derin sesinde lazca nidalar yükseliyordu.Müthiş gururlanmıştım. Daha sonraki tarihlerde Istanbula gelişim ile birlikte Kazım ile zaman zaman karşılaşma, sohbet etme sansım oldu. Şair Ceketli Çocuk, konuşmalarımızdaki heyecanı ve müziğe olan sevdasını gözlerinden okuyabiliyordum.

İstanbul’a uzun süre kalamamam Kazım ile olan bağlantımızda ister istemez bir süre kopmasına neden oldu. Ancak Müziğini ve yaptığı çalışmaları yakından takip ediyordum.Zuğaşi Berepe grubunun dağılmasından sonra müzik çalışmasına tek başına da olsa  devam etmesine çok sevinmiştim. O dönemde çıkardığı ilk albümü Viya’yi dinlediğimde “Ham bere Koçi iyasen” diye düşünmüş ve sevinmiştim.Müziğindeki derinlik, ezgilerinde ve sesindeki karşı konulmaz içtenlik onu daha çok sevmemi sağlamıştı, ama en çok konuşmalarımızdaki acık yürekliliği ve cesur fikirleri hoşuma gitmişti. Laz ve dünya müziğine çok şeyler katacağına inanıyordum ve beni yanıltmadı . Kazım Cuma benim için hep dost ve arkadaş canlısı ve en önemlisi ne yaptığının farkında olan bir insan olarak vardı ve var olacak. Kazım ve Ben ayni yaşta iki Laz çocuğu farkli kulvarlarda ama ayni ışığa doğru yol alıyorduk. Ben 1998 yılında Almanya’ya doğru kitabım ve kalemimle yola çıktım, o gitarı ile İstanbul’da kaldı.

Aradan geçen zaman içerisinde o yüreğine müziği bense defterime yeni şeyler karaladım.Bir süre sonra Lazebura sitesini açtım. Kazımın ve diğer Laz sanatçıların çalışmalarını sevenleri ile paylaştırma adına siteye taşımaya çalıştım. Aldığım haberler, siteden aktardığım bilgiler yaptığı çalışmaların önemini daha iyi anlatıyordu. Laz müziğine kültürüne katkısı dünyanın çeşitli yerlerindeki Lazların site aracılığı ile onun yanında olduklarını belirtmeleri, Kazım Cuma’nin doğru yolda olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

Zaman zaman Istanbul’a gelişlerimde mutlaka Kazımı arıyor, Beyoğlu’nda bir kafede buluşup karşılıklı sohbetler ediyorduk.Yapmak istediklerini, müziğe olan sevdasını her defasında dile getiriyor, daha yapacak çok iş var diyordu.Laz müziğinin özgünlüğünü güzelliğini bütün Avrupa’ya Amerika’ya tanıtmak istiyordu. Buralar bana yavaş yavaş dar geliyor diyordu.

Bir İstanbul ziyaretimde beni Beyoğlu’ndaki Albüm çalışmasını yaptığı küçük stüdyosuna götürdü. Viya albümü için yaptığı çalışmayı orada bulunan diğer arkadaşlarla birlikte dinletti.Albüm çalışmasını anlatırken içindeki ışığı, coşkuyu heyecanı görebiliyordum.Karadeniz`in mavi bakışları vardı gözlerinde…

Kazım Cuma ile son görüşmemiz Almanya’da oldu.İki yıl önce bir etkinlik için Almanya’ya gelmişti. Bu fırsatı kaçıramazdım.Türkiye’den ve Almanya’da diğer arkadaşlarla birlikte Etkinliğin yapılacağı yere gittiğimde Kazım Cuma ile tekrar karşılaşma şansım oldu. İkimizde uzun saçlıydık ve o benim saçlarıma ben onun saçlarına takılıyordum.Beni her görüşünde söylediği şey „ Haku mskva tomalepe na gigun“ derdi..Almanya konserinde Kazımı sahne arkasında da  yalnız bırakmadık. Konser sonrası hep birlikte bir kaç saat muhabbet etme şansımız oldu.

Onun dostça ve yürekten konuşmalarına öyle alışmışken bir anda bizi bırakıp gitti. Oysa daha yapmak istediği çok şey vardı. Onu  Avrupa’da tekrar görme, tekrar karşılaşmak hararetli sohbetler etme umudum vardı…olmadı!.
İçimde sürekli son zamanlarda ard arda verdiği konserlere gidememenin burukluğu vardi ama bu yaz mutlaka onu Istanbul’da dinlemek istiyordum. Cumaşkimi beklemedi, amansız hastalığını yenme yolunda o kadar umut ve sevgi beraberinde iken ,olmadı.

Koyverdi Gitti Bizi!

Bizi bırakıp gittiğine hala inanansım gelmiyor,siyaha bürünmüş sitede onun binlerce hayranına, sevdiklerine, dostlarına rastlamak farklı bir duygu. Sanki Kazım Cuma bir şekilde ölmedi sadece bir süreliğine bu dünyadan ara verdi gibi. Sevdiklerinin duygu yüklü mesajları, uğurlama törenindeki fotoğraflar o kadar hüzünlü ve acı ki!  Ne çok gözü yaşlı sevdiklerini geride bıraktın be Kazım Cuma, bilse idin bu kadar çok sevenin senin ardından gözyaşı döküyor gidermiydin be Şair Ceketli Çocuk, gidermiydin?!

Genç yaşta içindeki o inanılmaz enerji, müzik tutkun ve inancın kısa sürede yüzbinlerin seni sevmesini sağladı. Ama Cuma ardında bıraktığın müziğin, yaşam felsefen , inancın, uğrunda mücadele ettiğin kardeşlik ve dostluk yolunda hep birileri olacak, yalnız kalmayacaksın.Yol aldığın yollarda senin için yürümeye devam edecek yüzbinlerce dostun, arkadaşın sevdiklerin olduğunu bilmelisin…

33 yılı kendinden yüreğinden, müziğinden katarak bizimle paylaştığın için, kendin olmayı becerdiğin için, Laz müziğine farklı bir soluk ve renk getirdiğin için, sayamadığım binlerce güzel şeyler için sana teşekkür ederim Kazım Cuma..

Bir şarkında da söylediğin gibi“ Yaşamak istiyorum sadece, kendi savaşlarım uğruna, Ben sadece Ben olmak istiyorum“  

Biz seni yalnız bırakmayacağız, Biz sen olacağız Cuma…
 
Kaynak: Lazebura.Net

Nazım"ın Kazım"a Ağıtı
Diyarbakır eski milletvekili Haşim Haşimi İsviçre’den dönmüştü. Büyük bir heyecanla beni aradı, hediye getirmiş oralardan. Buluştuk, Lazca bir kaset, çok sevmiş, benim CHP seçim otobüsünden aldığım ve ona kaptırdığım Kürtçe kasete karşılık bir Lazca kaset veriyordu bana Kürt arkadaşım. Lazca kaset bulmuş, ve dinlemişti ya, çok heyecanlıydı ve büyük keyif alıyordu bundan.
By: admin2
Nazım'ın Kazım'a Ağıtı
 
Sedat BOZKURT
Ses Online
 
Diyarbakır eski milletvekili Haşim Haşimi İsviçre’den dönmüştü. Büyük bir heyecanla beni aradı, hediye getirmiş oralardan. Buluştuk, Lazca bir kaset, çok sevmiş, benim CHP seçim otobüsünden aldığım ve ona kaptırdığım Kürtçe kasete karşılık bir Lazca kaset veriyordu bana Kürt arkadaşım. Lazca kaset bulmuş, ve dinlemişti ya, çok heyecanlıydı ve büyük keyif alıyordu bundan.
Babamın gözlerini nemlendiren, onu hüzünlendiren içinde birkaç saniyelik tulum melodisi barındıran “zuğaşi berepe”nin “Va mişkunan” kaseti ile yani Kazım Koyuncu ile böyle tanışmıştım. Ve arabamın istetmesi gibi 10 yıl boyunca taşıdığım bir kaset haline gelmişti bu Lazca rock kaset.

Babamla birlikte olduğum anlar çok azdır. Arabama bindiği zamanlar da çok sınırlıdır. Bu 10 yaşında kendisini gurbete vuran, annemi kaçıran romantik yanını 40 yıldır bizden gizlemeyi başaran bu adam Rock’tan da anlamaz üstelik. Ama birkaç saniyelik tulum melodisi de Kazım’la onu tanıştırmaya yetmişti; “kim ula bu uşak?”

Babamın 10 yaşında ayrıldığı yaylasındaydım geçtiğimiz günlerde. Annesinin, yani babaannemin evine gittim, Çiçekli Yayla’da, Kaçkarlar’ın zirvesinin hemen altında... Dumandan, sisten göz gözü görmüyor bu yaylada. Ev dediğime bakmayın ayrıca, şimdi beton ile tanışıyor o dağlar, üst üste konmuş taşlar ve daha sonra saç ile değiştirilmiş topraktan çatısı olan evlerinden söz ediyorum. Yılardır kapısı açılmamış, anahtarının bile kimde olduğu belli değil. Taşların üzerine kışın yakmak için yapıştırılmış birkaç tezek var sadece. Evin bu nitelikleri bir yana, babamın çocukluğuna tanıklık yapmış bir mekan orası. Ne kadar heyecan verici bir hayattan söz ediyoruz, bu dünya ile ilişkisinin eli kulağında olan bir hayattan...

Annemin yaylası ise Fırtına Deresi’ni başlatan Tatos Gölü’nün iki ayrı deresinin birleşme noktasındaydı. Çiçekli Yayla’nın altında, vadinin hemen ortasında... İki dere sürekli, heyecanlı bir şeyler anlatır gibi büyük gürültüyle akar, hiç durmaz. Bu iki derenin birleştiği yerde kaldım birkaç gün. Derelerle söyleştim, dağlarla konuştum. Yolu dışında her şeyin değiştiği bu yaylanın insana keyif mi hüzün mü verdiğini bir türlü anlayamadım!

Yaylaya çıkana yol dediğime bakmayın, derelerin içinden geçiyorsunuz, Fırtına Deresi size yol boyunca hırçınlığıyla eşlik ediyor, ortasını yardığı dağların uçurumlarını göstererek gözdağı veriyor, “insanoğlu haddini bil” diyor, gücünü gösteriyor o içine bakmaya ürktüğünüz kalyonlarıyla...

Bu coğrafya ile dosttu hem annem hem babam. O yüzden gurbet onlara hep acı gelmişti. Nasıl gelmesin ki; gelinlikli, duvaklı evlenememiş bir kadın annem ve onu mutlu edememiş olan babam... Yani büyük hayallerle başlayan ama ilk hayallerini kaybeden bir aşk öyküsü onlarınki.

İşte Karadenizlilik böyle bir şey, ölüm bile sizi pek çok anıyla buluşturabiliyor. Kazım, bizim Karadeniz türkülerini üç beş tane şarlatanın elinden kurtaran önemli isimlerden biriydi. Düzgün insandı, sayısı her geçen gün azalan insanlardandı yani. Çünkü ilahi adalet böyle, Fatih Ürek başpehlivan olur, Kazım kanser! Kazım ölür, Bush sağlıklı elinde viski kadehi gezinir.

Dersim’in dağlarında 17 insan öldürüldü hem de bombalarla. Ölülerin fotoğraflarını gördüm insanlığımdan utandım, bakamadım. Cezaevlerinde ölenlerin sayısı 109’u buldu. Ölümle bu kadar tanışık bir başka coğrafya var mı? Hem de belki de en çok yaşaması gereken insanların sürekli ölmesi ne demek? Artık asker cenazeleri ile PKK’lıların cenazeleri aynı Kürtçe zılgıtlarla yolcu ediliyor. Bu nasıl bir kurgudur? Daha sonra bütün ölümler, can acıtırcasına birer matematiksel veri olarak açıklanır, bilançosu yapılır son 20 yılın... Ölüm böyle bir şey mi?

“Dümende ve baş hatlarında insanlar vardı ki
bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiç bir şey beklemeksizin ölebilirdiler....”

Kazım gidince aklıma Nazım’ın bu dizeleri geldi ve Kazım’a çok yakıştı... Zaten artık sığınacağımız tek yer galiba bu şiirler, dizeler... Değil mi ki “duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi, ota düşen çiy gibi düşmekte şiir cana” diyordu Pablo Neruda da...

Çok Kültürlülük Alt Kültür Popüler Kültür

        ÇVENEBURİ
       
"Dergilerde" yazılarına başlarken "bölge dergileri"nin önemine de değinmiştim. Ulaşım, bilişim, iletişim olanaklarının ge­lişmesi "taşra" anlayışını değiştirdi, ana­kentlerle bütünleşmeye yol açtı.
Bölge edebiyatıyla birlikte bölge kültür­lerinin de yaşatılması, çok kültürlü coğraf­yamızda bizim için önemli zenginlik oluş­turacaktır.
        ÇVENEBURİ üç ayda bir İstanbul"da çıkan, Gürcü kökenli yurttaşlarımızın kül­tür geleneğini yaşatmak isteyen bir dergi.

By: admin2

Çok Kültürlülük Alt Kültür Popüler Kültür

Mustafa Şerif Onaran
Cumhuriyet - Kitap
31 Mart 2005

...

        ÇVENEBURİ
        "Dergilerde" yazılarına başlarken "bölge dergileri"nin önemine de değinmiştim. Ulaşım, bilişim, iletişim olanaklarının ge­lişmesi "taşra" anlayışını değiştirdi, ana­kentlerle bütünleşmeye yol açtı.
Bölge edebiyatıyla birlikte bölge kültür­lerinin de yaşatılması, çok kültürlü coğraf­yamızda bizim için önemli zenginlik oluş­turacaktır.
        ÇVENEBURİ üç ayda bir İstanbul'da çıkan, Gürcü kökenli yurttaşlarımızın kül­tür geleneğini yaşatmak isteyen bir dergi.
        DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi Gürcü kökenli bir yurttaşımız. Mustafa Yakut ile Osman Nuri Mercan'ın onunla yaptığı bir söyleşide diyor ki:
        "Bu kültürün kendimizle sınırlı kalma­ması, genlerimizin bu süreci devam ettir­mesi, Gürcü kültürünün gelecek kuşaklara da aktarılması gereklidir. Gürcü kimliği­mizi asla reddetmedik, Türkiye'de yaşayan bir Türk vatandaşı olarak sorumlulukları­mızı yerine getireceğiz (ÇVENEBURİ, Kültür Dergi, Ekim 2004-Mart 2005).
Dergide Sami Karaören, Refik Erduran, Hayati Asılyazıcı, Demirtaş Ceyhun, Tuncer Cücenoğlu gibi yazarların "Gürcüstan Anıları'na geniş yer ayrılmış.
        Sami Karaören'in eşi Mehçure Kara­ören Gürcü yazar Nodar Dumbadze'nin kitaplarını Türkçeye çevirmiş.         
       
Sami Kara­ören'in Gürcülerle ilgili şu sözleri önemini koruyor:
        "Gürcüler tarihsel olarak çok şanssız bir geçitte bulunuyorlar. Tarihsel olarak çeşitli istilalara uğramışlar, buna karşın kendi ulusal karakterlerini korumuşlar. Gürcüstan birçok istila görmüş ama Gürcülür (Gürcü ruhu) tutsak olmamış."
        Türkiye'deki Gürcülerin de o ruhu ko­ruması, eski bir kültürün canlı tutulmasını gerektiriyor.
...


Zetiyani Katami için Hatuna Hanım’a Telefon
Üç ayda bir yayınlanan kültürel dergi “Çveneburi” Ekim 2004-Mart 2005 dönemi 54-55 sayılarını birlikte çıkardı. Derginin sahibi Osman Nuri Mercan “Çveneburi”nin üç anlamının “Bizden biri, bizim insan, bizim dil” olduğu bilgisini verdi. Bu sayı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Süleyman Çelebi’yle yapılan bir söyleşiyle başlıyor. Sayın Çelebi, Ordu’nun Perşembe ilçesinde Batumi’nin Kobuleti (Çüruksu) yöresinden gelmiş muhacirlerin kurduğu bir Gürcü köyü olan Çaka’da doğmuş. 1966’dan beri İstanbul’da. Gürcüce konuşma ve okuma-yazmayı yeniden öğrenmeye çalışıyor.
By: admin2

Zetiyani Katami için Hatuna Hanım’a Telefon

Necat Aşkın
BİZİM GAZETE 

Üç ayda bir yayınlanan kültürel dergi “Çveneburi” Ekim 2004-Mart 2005 dönemi 54-55 sayılarını birlikte çıkardı. Derginin sahibi Osman Nuri Mercan “Çveneburi”nin üç anlamının “Bizden biri, bizim insan, bizim dil” olduğu bilgisini verdi. Bu sayı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı Süleyman Çelebi’yle yapılan bir söyleşiyle başlıyor. Sayın Çelebi, Ordu’nun Perşembe ilçesinde Batumi’nin Kobuleti (Çüruksu) yöresinden gelmiş muhacirlerin kurduğu bir Gürcü köyü olan Çaka’da doğmuş. 1966’dan beri İstanbul’da. Gürcüce konuşma ve okuma-yazmayı yeniden öğrenmeye çalışıyor.

“Çveneburi” yayın kurulundan Mustafa Yakut, Çelebi’ye okuma-yazmayı öğrenmesi ve dili geliştirmesi için bir alfabe “Deda Ena” hediye ediyor. Bu arada dergide ülke adının “Gürcüstan” olarak yazıldığını da kaydedelim. Batumi de 1564-1878, 1917-1918 yılları arası Batum adıyla bir Osmanlı şehriydi. Kanunî Süleyman zamanında Türklerin eline geçmiş, 1878 Berlin Antlaşması ile serbest liman konumunda Rusya’ya bırakılmıştı. Ruslar 1886’da antlaşmayı bozarak askerî deniz üssü olarak kullanmaya başlamışlar, Birinci Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusyası çöktükten sonra 1917’de Osmanlı devletine geri verilen Batum bağımsız bir sancak merkezi olmuştu.

Osmanlı devleti savaştan yenik çıkınca 1918’de Mondros mütarekesi uyarınca kenti İngilizlere bırakmak zorunda kalıyor. İngiliz birlikleri oradan çekilince de Batum 1920 Temmuz’unda Gürcistan topraklarına katılıyor. Durumu protesto eden TBMM hükümeti kuvvetleri 1921’de kenti ele geçiriyor. 16 Temmuz 1921’ de de SSCB ile imzalanan Moskova antlaşması gereğince, kurulması öngörülen Gürcistan SSCB’ye bağlı Acaristan Özerk Cumhuriyeti’ne bırakılıyor.

1962’de Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı olan Osman Nuri Torun, “bol dumanlı, hususi kokulu, filtresiz gazeteniz “Yeni Harman’ın 1 Ocak 2005 nüshasında Kutlu Esendemir’e şunları söylüyor: “O zaman ‘Elviye-i Selase’ adı. Ne demek? Üç vilayetler. Bu üç vilayet Kars, Ardahan ve Batum, Rusya’yla aramızdaki ihtilaf konusu. Rusya’yla bu anlaşmayı yapınca üç vilayetten ikisi bizde, birisi Rusya’da. Yani Kars ve Ardahan bizde, Batum Rusya’da. Çünkü Batum aynı zamanda Azerbaycan petrollerinin ihraç merkezi. Batum limanı, Türkiye’ye de petrolün geldiği büyük limanlardan birisi. O zamanki bizim kullandığımız petrol gazyağı. Kullandığımız benzin devede kulak. Kullandığımız tek şey aydınlanmak için gazyağı.”

Sayın Torun devam ediyor: “Ve o da Batum üzerinden Azerbaycan’dan geliyor. Ayrıca Batı’ya ihracatı da Batum üzerinden. O yüzden biz Batum’u almak için çok gayret ediyoruz. Sonunda Kars ve Ardahan’a razı oluyoruz. Çünkü Rus işgali altında kalmış uzun süre. Batum’dan vazgeçiyoruz. Rusya da Gürcistan’a veriyor. Gürcistan’ın tek denize çıkış noktası orasıdır. Eğer orası Gürcistan’a verilmeseydi Gürcistan da aynı Ermenistan gibi dört tarafı çevrilmiş dünyaya açılmayan bir yer olacaktı.”

Çveneburi’nin bu sayısındaki haber bölümünde “Acaristan Özerk Cumhuriyeti Başkanı Levan Varşalomidze’nin Batumi’den deniz yoluyla Hopa’ya gelerek bir süre önce imzalanan vizesiz geçiş protokolünü fiilen yaşama geçirdiğini” okuyoruz. Beraberinde hükümet üyeleri ve işadamları da bulunuyormuş.

Süleyman Çelebi Çveneburi’ye “bu kültürün kendimizle sınırlı kalmaması, genlerimizin bu süreci devam ettirmesi, Gürcü dilinin, kültürünün gelecek kuşaklara da aktarılması gereklidir. Gürcü kimliğimizi asla reddetmeden, Türkiye’de yaşayan bir Türk vatandaşı olarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz” diyor. Söyleşiyi yapanlardan Osman Nuri Mercan Gürcü yemekleri yapan Tama’da Restaurant’ı çalıştıran Ordulu arkadaş kısa vadeli düşündüğünden ve kalite bozulduğundan oranın kapandığını duyuruyor. Mustafa Yakut’tan da Beyoğlu’nda Gürcü yemekleri yapan “Cafebar” Fermantasyon’un da yakında yakında kapanacağını öğreniyoruz. S. Çelebi’nin “Haçapuri, zetiyani katami ve diğer Gürcü yemeklerini yapıyor mu?” sorusunu da M. Yakut yanıtlıyor: “Evet, sipariş üzerine yapıyor. Hatuna Hanım’a telefon ederek öğrenebilirsiniz.”

Dergide “Gürcistan”ı ziyaret eden yazarların anılarına da yer verilmiş. “Bizim Gazete” yazarı Gürcü (Megrel-Laz) kökenli Hayati Asılyazıcı ilk seyahati 1967’de yapmış. Moskova’dan sonra gittiği Tbilisi’de (Tiflis) tiyatro, opera ve baleyi incelemiş.

Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 2000 yılında mezun olan Kemal Tsetshladze halen Acara müftüsü Bekir Bolkvadze’nin yardımcısı. Hulo, merkez camii imamlığının yanısıra Hulo müftülüğü de yapıyor. Tsetshladze, “üç Müslüman köyün Gürcüstan başbakanının katılımı ile Hıristiyanlığa geçtiği” haberi için “aslı var, ama abartılı” diyor. Tsetshlidze sorunu eski rejime dinî eğitimin yasak olduğu, verilmediği döneme bağlıyor: “Müslümanlığımdan hiçbir zaman çekinmedim. Müslüman olmayan kardeşlerimizin bize ayrımcılığı, bir baskısı kesinlikle yoktur. ‘Siz eskiden Hıristiyandınız şimdi ise eski dininize dönün’ diyenler sadece fikir düzeyinde kalmaktadır. Dinliyorum, sonra ben de fikrimi söylüyorum.”

Hulo müftüsü, “Acara’da Abaşidze’ye karşı halk ayaklanmasının ilk çıktığı yerlerden birisi olan Şota Rustaveli Devlet Üniversitesi’nde bizler camide giydiğimiz cübbelerimizle Sakaaşvili’ye destek verdik” diyor. Tsetscladze, “Gürcüstan devlet başkanı Miheil Saakaşvili iktidara geldikten kısa süre sonra bayrağı değiştirdi. Yeni bayraktaki dinî simgeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Ülkemin parlamentosundan çıkan bayrağa saygı duymamam mümkün değildir. Bayrak bir ülkenin, milletin simgesidir. Dinimiz de bayrağa saygıyı emreder. Kişisel yorumum ise ben bayrakta dinsel simgelerin yer almasını arzu etmem. “Müftü, Gürcü düşünürü şair İlia Çavçavadze’nin “Gürcü Ulusu, sen sen ol üç şeyi kaybetme, sahip çık, ana diline, inancına, toprağına ve vatanına” sözünü hatırlatıyor.

(14/03/2005)


Laz Fıkrası Gibi Olay
        Lazca şarkılarıyla ünlü Birol Topaloğlu"nu programa davet eden TRT yönetimi tam kayıt sırasında uyardı: Mevzuata göre Lazca şarkı yasak
        Laz müzisyen Birol Topaloğlu, 18 Mart"ta, TRT İNT için hazırlanan "Bergüzar" adlı müzik programına çağrıldı. Derlediği Lazca şarkıları, tulum eşliğinde seslendirmek istiyordu. Ancak program çekimine başlandığı sırada kurum yetkililerinden gelen emirle, mevzuat gereği Lazca şarkı söyleyemeyeceği belirtildi.
By: admin2

Laz Fıkrası Gibi Olay

İsmail SAYMAZ
RADİKAL - 28 Mart 2005

        Lazca şarkılarıyla ünlü Birol Topaloğlu'nu programa davet eden TRT yönetimi tam kayıt sırasında uyardı: Mevzuata göre Lazca şarkı yasak
        Laz müzisyen Birol Topaloğlu, 18 Mart'ta, TRT İNT için hazırlanan 'Bergüzar' adlı müzik programına çağrıldı. Derlediği Lazca şarkıları, tulum eşliğinde seslendirmek istiyordu. Ancak program çekimine başlandığı sırada kurum yetkililerinden gelen emirle, mevzuat gereği Lazca şarkı söyleyemeyeceği belirtildi. AB uyum yasalarından önce TRT programlarında Lazca şarkı söylediğini belirten Topaloğlu, "Bu hakkım elimden alındı. Yargıya başvurmayı düşünüyorum" diye konuştu. 
        Topaloğlu, otantik Laz müziğinin en bilinen ismi. Rize'nin Pazar ilçesinden Artvin'in Hopa ilçesinde değin Lazların yaşadığı tüm bölgeleri tulumuyla geziyor, aşk şarkıları, destanlar, yol havaları, ninniler derliyor.

        Daha önce söylemişti 
        Otantik Lazca derlemeler ve kendi bestelerinden oluşan ilk albümü 'Heyamo-Lazuri Birabape'yi 1997'de çıkardı. Yine aynı yıl Marsilya'da katıldığı Dünya Etnik Müzik Fuarı'nda, Laz kadınlar korosunun seslendirdiği imece şarkısı Heyamo, en çok ilgi gören şarkı oldu. Heyamo'yu, Cumhuriyet'in 75. yılı kutlamalarında ve Aspendos Tiyatrosu'nda da seslendirdi. Lazca bir şarkı, ilk kez bir devlet organizasyonunda yer alıyordu. İkinci albümü 'Aravani' de 2000'de çıktı.
        TRT İNT'te yayımlanan 'Bergüzar' adlı müzik programı için 18 Mart'ta davet edildi, bölge türkülerini seslendirecekti: "Programa çıkarsam Lazca şarkılar söyleyeceğimi, bu yüzden sorun çıkabileceğini söyledim. 'Çıkmaz' dediler. Tulumumu alıp gittim." 
        Banttan yayımlanacak program için çekime başlanırken, aklında Lazca üç parça vardı; Türkiyeli Laz aydını Xelimişi Xasani'nin derlediği Çuta Nusa (Küçük Gelin) adlı aşk şarkısı, Yeşili Kamiyoni (Yeşil Kamyon) adlı eğlenceli aşk şarkısı ve yaylalara çıkılırken görülen dere, çimenlik, dağları anlatan bir yol havası okuyacaktı.
Tam tulum çalmaya başlayacaktı ki, yapımcı Mahmut Uçar'dan uyarı geldi: Mevzuat gereği Kırmanci, Zazaki, Boşnakça, Arapça ve Çerkezçe mümkün olabilir, ancak Lazca şarkı seslendirilmezdi. Uçar, "Program başlamadan TRT yetkililerini aradık. Kurumun müzik-magazin programlarında Lazcaya izin verilmediğini söylediler" dedi. "Dışlandığımı, yok sayıldığımı, aşağılandığımı hissettim" diyen Topaloğlu da türkü söylemeyi reddetti. 

        Çözümü de kendisi buldu 
        Kriz, Topaloğlu'nun sunduğu bir koşulla aşıldı. Türkçe üç parça seslendirecek, ancak program sırasında, "Bu şarkıların Lazca orjinali de var. Mevzuat gereği Lazca seslendiremediğim için Türkçelerini okuyorum" diyecekti. 
        Topaloğlu, yöneltilen, 'En çok hangi sanatçılardan etkilendiniz?' sorusuna da kırılmıştı: "Ne diyeceğimi şaşırdım. Bu şarkıları Xelimişi Xasani'den, Yaşar Tuna'dan, köyümün kadınlarından öğrendim. Onların aşk şarkıları, ninnileri, ağıtları, destanlarını dinleyerek bugüne geldim' diyemedim. Bana şarkılarını yasakladıkları isimleri anamadım."

        'AB bize yaramadı' 
        TRT daha önce Topaloğlu ile iki ayrı program yapmıştı. Üç yıl önce çekilen 'Kum Saati' adlı programda Lazca şarkılar söylemiş, annesi de anadilinde konuşmuştu. 'Yansımalar' adlı programda da Lazca söylemişti. Bu programlar defalarca ekrana gelmişti.
Topaloğlu'na göre AB uyum sürecinde çıkan ve anadilde yayın izni veren yasa en çok Lazlara zarar verdi: "Eskiden kısmen de olsa ekranda anadilimde şarkı söylüyordum. Şimdi bu hakkım elimden alındı. Mağdurum. Yargıya başvurmayı düşünüyorum."


GUUAM canlanıyor...
Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılıp tarihe karışmasından sonra eski Birlik üyeleri kendi aralarında bazı ittifaklar, örgütler, birlikler kurdular. Bunlardan en önemlisi şüphesiz BDT denen Bağımsız Devletler Topluluğu. BDT bugün hâlâ yaşıyor; ama hiçbir alanda etkili değil; sadece ismen yaşıyor büyük ölçüde.
By: admin2

GUUAM canlanıyor...

Fikret Ertan
f.ertan@zaman.com.tr

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılıp tarihe karışmasından sonra eski Birlik üyeleri kendi aralarında bazı ittifaklar, örgütler, birlikler kurdular. Bunlardan en önemlisi şüphesiz BDT denen Bağımsız Devletler Topluluğu. BDT bugün hâlâ yaşıyor; ama hiçbir alanda etkili değil; sadece ismen yaşıyor büyük ölçüde.

Sovyetler sonrası dönemde kurulan bir başka ittifak ya da örgüt ise kısa adı GUUAM olan bir bölgesel gruplaşma. GUUAM; Gürcüstan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova devlet başkanları tarafından 1997 yılında Strasbourg’da kurulmuş, Özbekistan’ın iki yıl sonra katılmasıyla 5’li bir grup haline gelmişti. İsmi de işte bu grupta yer alan ülkelerin başharflerinden meydana geldiği için GUUAM diye anılıyor.

GUUAM, ilk kurulduğunda üyelerinin Rusya karşısındaki bağımsızlık ve egemenliklerini muhafaza etmek, güçlendirmek amacıyla kurulmuş, bunu da üyeler arasındaki siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişki ve bağlarını daha sıkı ve güçlü hale getirerek gerçekleştirmeye koyulmuş, ayrıca enerji güvenliğine de özel bir önem atfetmiş, bu konuda da sıkı ve yakın ilişkilerin tesisini kuruluş amaçları arasına koymuştu. Kısacası GUUAM Rusya’ya karşı bir bölgesel ittifak örgütü olarak tarih sahnesine çıkmıştı.

Sadece Amerika tarafından tam anlamıyla desteklenen ama başkalarından sadece sınırlı destek gören GUUAM ne yazık ki kuruluşundan bu yana fazla bir iş başarmış, amaçlarına ulaşabilmiş değil; kuruluşundan bu yana GUUAM sadece bir tartışma, konuşma forumu olmaktan öteye geçememiş durumda çoktandır.

Ne var ki, bu tablo ya da görüntünün değişmesi, GUUAM’ın bundan sonra kuruluş anlaşmasına göre bir yön tutturması, konuşmaktan öte birtakım ciddi icraatlarda bulunmaya başlaması da bugün güçlü bir ihtimal olarak ortada; zira son birkaç gündür ortaya çıkan işaretlere baktığımızda GUUAM’ın adeta canlanmaya başladığı kanaatine varıyoruz.

Bu işaretlerden en önemlisi şüphesiz GUUAM üyesi Moldova, Ukrayna ve Gürcüstan devlet başkanları arasında birkaç gün önce yapılan iki önemli toplantı. Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşenko, Gürcüstan Devlet Başkanı Miheil Saakaşvili ve Moldova Devlet Başkanı Vladimir Voronin ilk önce 1 Mart günü Ukrayna’nın başkenti Kiev’de; sonra da ikinci defa olarak 2 Mart günü Moldova’nın başkenti Kşinyev’de bir araya geldiler ve haberlere göre başta GUUAM’ın canlandırılması, bölgesel güvenlik ve Moldova’da önümüzdeki pazar günü yapılacak parlamento seçimleriyle ilgili olarak konuştular, görüş alışverişinde bulundular. Esasen Gürcü lider Saakaşvili ve Ukrayna lideri Yuşenko’nun Moldova lideri Voronin ile görüşmeleri Rusya’ya karşı verilen bir önemli mesajdı tabii ve bu mesajın içinde birçok farklı unsurun bulunduğu da zaten aşikar. Bu unsurlardan en önemlisi Gürcüstan Milli Güvenlik Konseyi Sekreteri Gela Bejuaşvili’nin görüşmelerden önce yaptığı açıklamalardan kolaylıkla anlaşılıyor zaten. Buzhuaşvili, bu çerçevede Saakaşvili’nin ziyaretinin birçok şeyin yanı sıra GUUAM’ın geleceğiyle yakından ilgili olduğunu açıkça belirtmiş ve şöyle konuşmuştu: ‘... İkili konular şüphesiz görüşülecek. Ben GUUAM’ın da önemli görüşme konularından birisi olacağını sanıyorum. GUUAM’ın artık yeni bir model, yeni bir misyon ve yeni bir fonksiyona sahip olması gerekiyor. Gül Devrimi ve Turuncu Devrim’den sonra GUUAM’ın maksat ve fonksiyonları değişti. Daha önceleri de söylediğim gibi, GUUAM artık Sovyetler sonrası dönemde demokrasinin gelişmesini tayin eden bir örgüt olmalıdır.’

1997 yılından bu yana var olan ama bugüne kadar varlık sebeplerini unutmuş görünen, herhangi bir ciddi faaliyet içinde bulunmayan GUUAM anlaşılan artık yeniden faal olmaya, deyim yerindeyse canlanmaya başlıyor. Bu canlanmanın ilk somut ve ciddi işareti enerji alanında kendisini gösterecek bana göre; zira bizi de yakından ilgilendiren Odesa-Brodi petrol boru hattının yönü bu canlanmanın çerçevesinde yeniden belirleniyor, hat başka bir önem ve anlam kazanıyor. Bu konuyu da muhtemelen bir başka zaman yazacağız. Şimdilik GUUAM’ın canlanma yolunda olduğunu söylemekle iktifa edelim ve yazıyı bu tespitle bitirelim...

05.03.2005


Güzel Soyadım
Taksi şoförleri bana "Memleket neresi abla?" dediklerinde, anneannemin annesi bile İstanbullu olduğu halde, babanın "memleketi" memleketin olduğu için "Ordu" diyor muyum? Diyorum.
Daha da meraklı olanlara "Gürcüyüz", diyor muyum? Diyorum.
"Bizim" esas soyadımız Madişvili, değil mi? Madişvili (Reha Mağden"in yalancısıyım)
By: admin2

Perihan Mağden
Radikal

İzmir'de bir kadın avukat ('Bayan' kelimesinden de zırnık hazzetmiyorum,
'bayan' bir kelime hakikaten -'Erkek' kelimesinin karşılığı 'kadın'dır: sözümona kibarlık olsun diye hiç kullanılmayan 'bay'a karşılık, bu 'bayanlama' hadisesi nedir ki?) KENDİ soyadını kullanmak için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidiyor biliyorsunuz.
Ayten Ünal (saygılar, hürmetler, ellerine/gönüllerine sağlık'lar bizden) evlenince, her Türk kadınının naçar kaderine maruz kalıyor ve kocasının soyadı olan 'Tekeli' ile donatılıp, oluyor mu sana Ayten Tekeli?
Medeni Kanun'da ıkına sıkına en nihayet yapılabilen değişiklikle, kadınlara
kızlık soyadlarını DA kullanabilme hakkı lütfedildi, biliyorsunuz.
Yani Ayten Tekeli Ünal olarak yaşayabilir Ayten hanım.
Ama o, istemiyor.
O, iki soyadlı dolaşmak istemiyor.
O, doğduğu zamanki soyadıyla yaşamak, yalnızca Ayten Ünal olmak istiyor.
Bence Ayten hanım yerden göğe kadar ve hak ve hukukların tavan çizgisine kadar HAKLIDIR.
Ben İki Soyadlı kadınlardan acayip kıllanıyorum.
Yani: ne şiş yansın ne kebap/kocamın ailesine ve kocacığıma hürmetler/ha, aynı zaman da benim şahsi bir soyadım da var/iki arada bir deredeyim/ne yardan geçerim ne serden DURUMLARI.
Benim biliyorsunuzdur, bir adet soyadım var: Mağden.
Annem, madem babamdan yapmış beni ve İsrail'de olduğu üzre -çok daha doğru bir uygulama olduğunu düşünüyorum, o ayrı- ananın soyadını değil de, babanın soyadını almak durumundasın, almışız biz de doğar doğmaz babamızın soyadını.
Kızım da babasının soyadını aldı. Tamamdır.
Şimdi bu soyadı, bana anamın ak sütü kadar helaldir, benimdir, 'Babanın ahırı mı?' filan gibi -evet babamın soyadı, benimmm soyadım; ölürüm de kaptırmam, üstüne gül koklatmam, yanına da kimselerin soyadını 'takı' olarak yapıştırtmam.
Fakat, ben bilmemkaç senedir evliyim ve Türkiye'nin şu anki 'hukuki' durumunda İKİ SOYADLIYIM. Bunu da kabul etmiyorum!
Ne mi yaptım; ne mi yapıyorum? Ayten Ünal gibi medeni bir insan olmadığımdan, belki de avukat olmadığımdan -Bir kere: Evlendikten sonra nüfus cüzdanımı gidip değiştirmedim. Yıllarca, 'Bakire' yazılı ve de 'Perihan Mağden' yazılı nüfus cüzdanımla dolaştım durdum.
Ayrıca bu cüzdanla, defalarca Ağır Ceza'da, bir kez DGM'de -benim mahkemeli bir hayatım olduğunu biliyorsunuz- yargılandım durdum.
Hâkim soruyor 'Medeni durumunuz?' Cevaplıyorum (kanunen öyle ya) 'Evli'. Hayda! mahkeme nüfustan kayıtlarımı istetiyor.
Yani demem o ki: Bekârlık (kızlık da deniyor) nüfus cüzdanınızı kaptırmayın.
Dere tepe kullanın. Başınıza HİÇBİR iş açılmıyor.
Derken geçen sene -tabii ki İstiklal'de- cüzdanım çalındı. Gitti mi içinde benim biricik nüfus cüzdanım! Yenisinde, ne kadar dil döksem de, bana 2 soyadlı cüzdanı kakaladılar mı? Kakaladılar.
Kabul etmiyorum! Ama benim tek soyadımla, öz soyadımla, adı üstünde 'soy' adımla dolaşabilmem için mahkeme açmam gerekiyor, İYİ Mİ?
Üstelik Ayten hanıma yaptıkları gibi, mahkeme RED de edebilir tek tabanca misali, tek soyadıyla dolaşma isteğimi.
Ben, bunu; bir kadının babasından doğumunda aldığı soyadını, yalnız ve yalnızca onu kullanma hakkının doğal olarak bizlere verilmemesi durumunu, aynen Ayten hanım gibi ayrımcılık, eşitliğe ve kadın (yani insan) haklarına aykırı buluyorum. Ayten Ünal'ı haklı davasında sonuna kadar destekliyorum.
Taksi şoförleri bana 'Memleket neresi abla?' dediklerinde, anneannemin annesi bile İstanbullu olduğu halde, babanın 'memleketi' memleketin olduğu için 'Ordu' diyor muyum? Diyorum.
Daha da meraklı olanlara 'Gürcüyüz', diyor muyum? Diyorum.
'Bizim' esas soyadımız Madişvili, değil mi? Madişvili (Reha Mağden'in yalancısıyım) 'Armut ağacının tomurcukları çocukları' anlamına gelmiyor mu? Gürcülerde armut ağacı (aynen Esmikolarda 'kar' gibi) acayip önemli ve armut ağacının tomurcuğu için bile bir kelime (made) yok mu?
Biz onun işte, çocukları, değil miyiz ailecek?
Kalkıp sandallara binip Batum'un Acara'sının Kobuleti'sinden Ordu'ya gelmemiş miyiz? Göz rengimin, ses rengimin, sinir harbimin müsebbibi bu Gürcü genleri değil mi yani?
Kıl nüfus memuru bize o tuhaf ve problem yaratıcı yumuşak ge'li Mağden'i uygun bulup da vermemiş mi?
Bir nevi 'Ne Madişvili'si ulan?' dememiş mi?
Bu kadar kardeşim. Soyadımın üstüne soyadı koyamam.
Ben 1 soyadlıyım. Kanununu değiştir!
Zira benimle 'oynaman' doğru değil.


Arnavutları en iyi biz anlarız!..
Bir süre önce Şemseddin Sami üzerine yazdığım kısa yazıda, eski bir ansiklopedici sayılabileceğimi söylemiştim. Benim açımdan ansiklopedilerin en çarpıcı yanlarından biri, eğitim sistemimiz içinde öğrendiklerimizi ve öğretilmeyenleri test edebilme olanağı sağlamasıdır. Bunun tek yolunun ansiklopediler olmadığını biliyorum, ama ansiklopedici olunca insan ister istemez bu deryanın içinde buluyor kendisini. Eğer içinde yetiştiğiniz kültürün, coğrafyanın ve tarih bilgisinin dışına çıkamamış, hep içeriden dışarıya bakmış, ama dışarıdan içeriye bakmayı hiç akıl etmemişseniz, dünyayı tek pencereli odadan seyrettiğinizi söyleyebilirim. Bu durumda, pencereden gördüklerinizin dışında yeryüzünde başka bir şeyin olmadığını, gördüklerinizin de her yerden pencerenizden göründüğünü gibi göründüğünü sanırsınız. Kendinizi başkasının yerine koyamadığınız için de, kendi dışınızdakileri anlamakta zorluk çekersiniz. Kendi dışınızdakiler de sizi anlayamazlar. “Empati”nin olmadığı yerde, “sempati” de olmaz.
By: admin2

Arnavutları en iyi biz anlarız!..

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Bir süre önce Şemseddin Sami üzerine yazdığım kısa yazıda, eski bir ansiklopedici sayılabileceğimi söylemiştim. Benim açımdan ansiklopedilerin en çarpıcı yanlarından biri, eğitim sistemimiz içinde öğrendiklerimizi ve öğretilmeyenleri test edebilme olanağı sağlamasıdır. Bunun tek yolunun ansiklopediler olmadığını biliyorum, ama ansiklopedici olunca insan ister istemez bu deryanın içinde buluyor kendisini. Eğer içinde yetiştiğiniz kültürün, coğrafyanın ve tarih bilgisinin dışına çıkamamış, hep içeriden dışarıya bakmış, ama dışarıdan içeriye bakmayı hiç akıl etmemişseniz, dünyayı tek pencereli odadan seyrettiğinizi söyleyebilirim. Bu durumda, pencereden gördüklerinizin dışında yeryüzünde başka bir şeyin olmadığını, gördüklerinizin de her yerden pencerenizden göründüğünü gibi göründüğünü sanırsınız. Kendinizi başkasının yerine koyamadığınız için de, kendi dışınızdakileri anlamakta zorluk çekersiniz. Kendi dışınızdakiler de sizi anlayamazlar. “Empati”nin olmadığı yerde, “sempati” de olmaz.

Nedim Gürsel’in “Radikal”de çıkan dizi yazısı “Tirana’da Tango”nun da, empatiden yoksun bir yazı olduğunu düşünüyorum. Nedim Gürsel Arnavutluk’u ve Arnavutları, odasının penceresinden gördüklerinin sınırları içinde anlatıyor. “Tirana’da Tango”nun bir gezi yazısı olduğunun elbette farkındayım, ama Gürsel’in yazısının başından sonuna kadar, “empati” ve “sempati” sözcüklerini bir yana bırakalım, “antipati” ile yüklü olduğunu görüyorum. Kuşkusuz bunun nedenlerini açıklayabilecek durumda değilim. Gürsel’in çocukluğunda babaannesine “nene”, babaannesinin de iki torununa (Nedim Gürsel ile ağabeyine) “pupulka” diyor olması da bize bu konuda ipuçları vermiyor. Gürsel’in “Balkanlar’a Dönüş” adlı yapıtında, kendi sözleriyle söylersek, neden olumsuz görüşler taşıdığını, neden önyargılı olduğunu, neden alaycı gözlemlere yer verdiğini de bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, yabancılarla karşı karşıya gelen bütün halklar gibi, işgalcilere karşı Arnavutların da “gururlu” ve “dikbaşlı” bir duruş sergilemiş olmalarıdır. Belki de, “Arnavut inadı” sözü, Arnavutların ülkelerini işgal etmek isteyen yabancılara teslim olmamalarından dolayı, gene o yabancılar tarafından türetilmiştir.

Dünyaca ünlü yazar İsmail Kadare’nin tüm tarihsel anlatılarında, “Osmanlı döneminden kaynaklanan bir Türk düşmanlığını” sergilediğini söylemek, abartılı değil mi? Kim bilir, burada söz konusu olan dünyaya “başka pencere”den bakmaktır ve Kadare’nin yaptığı da budur. Bizi, bizim kendimizi gördüğümüz gibi görmeyenlerin yaklaşımlarını “düşman” sözcüğüyle nitelenmek biraz insafsızca geliyor bana. Öte yandan Kadare’nin Osmanlılara (Türklere) karşı bir “sempati”si olmamasını ben anlayabiliyorum. Ancak anlıyor olmam benimsiyor olmam anlamına gelmiyor. Kadare kendi tarihini öğrenirken, Osmanlı ordularının Arnavutluk’u nasıl fethettiğini, nasıl zaferler kazandığını, sonra Arnavutların Osmanlılara nasıl ihanet ettiğini okumamıştır. Kadare kendi tarihini öğrenirken, Osmanlıların kendi ülkesine saldırdığını, İskender Bey’in (Gjergj Kastrioti) işgalcilere karşı kahramanca direndiğini ve bundan dolayı da ulusal kahraman olduğunu, Osmanlıların Arnavutluk’u ele geçirmesinden sonra Katolik halkı Müslümanlaştırdığını, binlerce Arnavut’un Güney İtalya’ya göç etmek zorunda kaldığını okumuştur. Nedim Gürsel Arnavutluk’ta Osmanlı eserlerinin izini sürerken, İsmail Kadare Osmanlı döneminden önceki Arnavtluk’ta çok sayıda kilisenin ne olduğunu merak ediyor olabilir. Osmanlıların dört yüz yıl boyunca Arnavutça üzerinde baskı kurmuş olmaları, Arnavutça yayınlara izin vermemiş olmaları ve Arnavut dili ile edebiyatının bundan dolayı geciktirilmiş olması, belki de Kadare’ye göre Arnavutların asıl kadersizliğidir. O zaman Kadare’nin “her taşın altından bir Arnavut çıkarması” son derece anlaşılabilir bir durumdur. Belki de, bir ulus olarak Arnavutları tarihin içinden günümüze taşıyanlar, her taşın altından bir Arnavut çıkarabilenlerdir.

Yazıya Şemseddin Sami ile giriş yaptık, gene onunla nokta koyalım. Nedim Gürsel, Sami Fraşeri’nin (Şemseddin Sami), Arnavut milliyetçisi olan iki kardeşiyle birlikte Tiran’ın merkezindeki bir parkta dikilmiş olan büstüne anlam veremediğini yazıyor. Bakalım neden dikmişler?! Berlin Kongresi’nde (1878) Arnavutluk’un kuzeyi Karadağ’a bırakılmak istenince, Fraşeri kardeşler (Şemseddin Sami, şair Naim ve siyasal eylemci Abdül), Osmanlı yönetiminin de desteğiyle, “Prizren Birliği”ni kurmuşlar. Ne var ki bu milliyetçi Arnavut örgütü, Osmanlıların Balkanlar’daki çıkarlarını korumak yerine siyasal özerlik elde etmeye yönelmiş. Osmanlı yönetimi bunun üzerine bir ordu göndererek bu örgütü ortadan kaldırmış. Prizren Birliği, Arnavut milliyetçi hareketini ortaya çıkarmakla kalmamış, Arnavutluk’un 1912’de bağımsızlık kazanmasının da yolunu açmış. Şemseddin Sami’nin hangi taşın altından çıktığını anlayabilmek için, sanırım Osmanlıca değil, Arnavutça neler yazdığına bakmak gerekiyor.

Bizler yazarların, sanatçıların heykellerini dikmeye çok meraklı insanlar değiliz, diktiklerimize de akla gelmedik işler yaparız. Ama en az Arnavutlar kadar milliyetçi olduğumuzu ve “her taşın altından bir Türk” çıkardığımızı biliyorum. Bırakalım Latin Amerika’daki “El-Turco”yu, Avrupa ülkelerinde milletvekili ve belediye başkanı seçilen Türkleri bir yana, Trinidad ve Tobago Cumhuriyeti’nde bir Türk muhtar seçilse, bunu en yüksek tirajlı gazetemize manşet yapmaz mıyız? Yaparız. O halde Arnavutları da en iyi biz anlarız!

Radikal İki, 8 Ağustos 2004


Türkiye Lazları’nın Rus-Gürcüstan gerginliği üzerine basın açıklaması - თურქეთის ლაზები, რუსეთთან დაპირისპირებაში საქართველოს მხარს უჭერენ
Son günlerde Rusya ile Gürcüstan arasında Güneyosetya sorunu ile doruğa ulaşan gerginlik medeni dünyanın bütün üyeleri gibi Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan Lazlar tarafından da kaygı ile izlenmektedir.

Tarihin her döneminde büyük güçlerin tehtidi altında yaşamış, defalarca yok olma noktasına getirilmiş Gürcüstan halkı, bugün de tarih tekerrürden ibaret sözünü doğrularcasına Rusya tarafından tehdit edilmektedir.
By: admin2

Son günlerde Rusya ile Gürcüstan arasında Güneyosetya sorunu ile doruğa ulaşan gerginlik medeni dünyanın bütün üyeleri gibi Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan Lazlar tarafından da kaygı ile izlenmektedir.
        Tarihin her döneminde büyük güçlerin tehtidi altında yaşamış, defalarca yok olma noktasına getirilmiş Gürcüstan halkı, bugün de tarih tekerrürden ibaret sözünü doğrularcasına Rusya tarafından tehdit edilmektedir. 
        Güneyosetya ve Abhazya sorunu Gürcüstan ile Abhazya ve Güneyosetler arasında değil Rusya’nın Kafkasya’daki emperyalist politikasından kaynaklanan bir sorundur. Rusya bu emelini, Kafkasya’da yürüttüğü politikalar, hiçbir ülkenin tanımadığı Abhazya’yı bağımsız devlet olarak tanıyarak ve Abhazlara Rus pasaportu vermekle alenen ortaya koymuş şimdiden Osetyayı bahane ederek yayılmacı politikasını sürdürmektedir. 
        Abhayza tarihsel olarak Kolhilerin yurdudur. Abhazya’dan kovulan insanlar mutlaka evlerine geri dönmelidir. Bu acının en kısa zamanda dindirilmesi gerekir. 
        Rusya açıkça Uluslararası kanunları çiğnemektedir. Buna kimsenin ciddi olarak ses çıkarmaması hukukun değil dağ kanunlarının çağımızda bile hala geçerli olduğunun onaylanması, bunun meşrulaştırılması anlamına gelir. 
        Gürcüstan'ın, Güneyosetya'nın statüsünü tartışmak amacıyla uluslararası konferans isteğini destekliyoruz. Gürcüstan devletinin bu barışçıl önerisine Rusya’nın yanaşmaması emperyalist emellerine kan dökerek ulaşmayı amaçladığı anlamına gelir. 
        Rusya’nın Kafkaslarda güttüğü yayılmacı politikasına son vermesi, Birleşmiş Milletlerin Kafkaslarda daha fazla kan akmaması için daha aktif rol oynaması gerekır. 
        Biz Turkiyeli Lazlar zor durumda olan kardeş Gürcü Halkının yanındayız ve barışçıl önerisini destekliyoruz. Rusya saldırgan politikasına devam ederse buna seyirci kalmayacağız. Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünü tehtid eden her gelişmeye karşıyız. 
        Türkiyeli Lazlar (26.08.2004)
        LAZEBURA e. V
        Verband zur Förderung der lasischen Sprache und Kultur.
        Laz Dili ve Kültürünü Koruma ve Yaşatma Birliği.

        Bşk. Yük. Müh. Mustafa Kibaroğlu
-------------------------------
Kaynak: Lazebura.Net
-------------------------------
Sevgili kardeşlerimiz Türkiyeli Lazları örnek ve insancıl yaklaşımlarından dolayı; Çveneburi Kültürel Dergi, Chveneburi.Net ve Gürcü Haber.Com olarak kutluyoruz. Bu basın açıklaması çok anlamlı ve değerlidir. Dünyamızın içinde bulunduğu savaş ortamında bu çığlığın ses getirmesini ümit ediyoruz. Rusya'nın bir türlü hazmedemediği-vazgeçemediği Gürcüstan'dan elini derhal çekmesini talep ediyoruz. 18. yy. ilkel emperyalist davranışlardan biri olan "komşuların toprağını ele geçirme" hevesinden derhal vazgeçmesini istiyoruz. Bölgedeki halkları Rusya artık rahat bıraksın. Biliyoruz ki Rusya buralardan elini çekerse  bölge halkları barış içinde yaşayacaktır...


TÜRKİYELİ OLMAK NEREDE DURUYOR?!
Bu yazıda, Engin Şenol’un "Paçal Düşünceler" başlığı altındaki "Azınlık dillerinde yayın - Şu kimlik meselesi" başlıklı yazısını tartışmak istiyorum. Bundan dolayı, Şenol’un yazısının akış biçimine bağlı kalmaya çalışacağım. Bildiğiniz gibi ben “Livaneli” gazetesi yazarı değilim, ama “Livaneli” okurlarının bu konuda farklı yaklaşımı olan yazıları da okumaları gerektiğine inanıyorum.
By: admin2

TÜRKİYELİ OLMAK NEREDE DURUYOR?! (*)

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com


Bu yazıda, Engin Şenol’un "Paçal Düşünceler" başlığı altındaki "Azınlık dillerinde yayın - Şu kimlik meselesi" başlıklı yazısını tartışmak istiyorum. Bundan dolayı, Şenol’un yazısının akış biçimine bağlı kalmaya çalışacağım. Bildiğiniz gibi ben “Livaneli” gazetesi yazarı değilim, ama “Livaneli” okurlarının bu konuda farklı yaklaşımı olan yazıları da okumaları gerektiğine inanıyorum.

Türkiyeli olmak ya da azınlık olmak
Bir kimlik tanımı olarak “Türkiyeli” sözcüğü, ülkemizde yapılmış en ileri kimlik tanımıdır. Bu topraklarda yaşayan herkesin Türk (Orta Asya) kökenli olmadığı, başka topraklardan ve ırklardan gelen toplulukların bulunduğu, bundan dolayı da Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı anlamında Türk sözcüğünün değil “Türkiyeli” sözcüğünün doğru bir kullanım olduğu uzun zamandır ileri sürülmektedir. Eğer Engin Şenol da, kendisinin “Türkiyeli” olduğunu söylerken, bu geniş tanıma vurgu yapıyorsa, kendisine tamamen katılıyorum. Bence de doğru tanım budur; Türkiye sınırları içinde yaşayan bizler Türkiyeliyiz ve bizim yurdumuz bu topraklar. Ama farklı etnik kökenden gelen insanların, bu kökeninden söz edildiğinde, onlara birer “azınlık” statüsü yüklediğimiz düşüncesi doğru değil. Türkiye’de azınlık statüsünde tanımlananlar, Lozan Antlaşması’nda yalnızca “Müslüman olmayanlar” biçiminde geçse de, Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerdir. Bu üç topluluğa antlaşma gereği kendi dillerinde eğitim hakkı tanınmıştır. Ülkemizde “azınlık” sözcüğünün olumsuz anlamı, çoğunluğun bu üç topluluğa karşı takındığı dışlayıcı tavrın bir sonucudur. Azınlık sözcüğünün kulağa hoş geldiğini ben de söyleyemeyeceğim, ama azınlık olarak tanımlananların da bu ülkenin yurttaşları olduğu, onların da Türkiyeli olduğu ve bu ülkeye hizmet ettiklerini söylemeden de geçemeyeceğim. Genel bir tanımlama olarak bu ülkenin yurttaşı olan herkes, ister azınlık statüsünde olsun ister olmasın, benim gözümde eşit derecede yurtseverdir. Bu ülkenin bütün değerlerinin de savunucusudur. Bunun aksini ileri sürmek, yalnızca duygulara hitap eder ve bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir.
Ülkemizde resmi ve ortak dilimiz olan Türkçe’nin dışındaki bazı dillerde televizyon yayınlarının yapılmasının “azınlık” statüsüyle bir ilişkisi yok. Eğer böyle olsaydı, sanırım yukarıda adlarını saydığımız toplulukların dilinde yayın yapılıyor olurdu. Avrupa Birliği, farklı bir kültür ve demokrasi anlayışına sahip bir siyasi birliktir. AB üyesi ülkeler, topraklarında resmi dilin dışında konuşulan dillerde yayın ve eğitimi bir insan hakkı olarak kabul ediyorlar. Ülke sınırları içindeki dillerde, -bunların hangi diller olacağının, yayınların ve eğitimin nasıl yapılacağının da ülkeden ülkeye değişen ölçütleri var- devlet bir kamu görevi olarak yayın yapıyor ve insanlara anadillerini öğretiyor. Bunlar tamamen isteğe bağlı ve isteyen kişiler bu haklardan yararlanıyorlar. Bu haklardan yararlananların da “azınlık” statüsüne bağlanması gibi bir ayrımcılık yok. Böyle bir ayrımcılık da zaten söz konusu insan haklarına aykırı bir durum. Bu altını çizmeye çalıştığım duruma en iyi örnek olarak Engin Şenol’un kendisini verebiliriz. Yazısında, bu tür yayınlarla ilgilenmediğini ve izlemediğini yazıyor. Zaten doğrusu da bu; devlet kendi topraklarında farklı dillerin konuşulduğunu biliyor ve o dillerde yayın yapıyor, ama hiç kimsenin izleme zorunluluğu yok, öte yandan hiç kimsenin etnik kimliğini açıklama zorunluluğu da bulunmuyor. Bu dillerden biri sizin anadiliniz ya da Türkçe’den başka bildiğiniz bir dilse, izlersiniz ya da izlemezsiniz. Bu tamamen kişisel bir hak ve yararlanıp yararlanmamak sizin bileceğiniz bir iş.

Batum’dan göç ve sonrası
“Doksan Üç Harbi” olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında, Batum ve çevresinden, Müslümanların yıllara yayılan göçleri oldu. Kimi Müslümanlar ise göç etmedi ve bugün de yaşadıkları topraklarda kaldılar. Türkiye-Gürcüstan sınırının iki yanında. Ancak göç eden Müslüman kitleleri de ikiye ayırmak yanlış olmaz. Bunların çoğunluğu Gürcüce konuşuyordu ve bundan dolayı Anadolu’nun neresine yerleştilerse kendilerine Gürcü dendi. Göç eden daha küçük bir topululuk ise yalnızca Türkçe konuşuyordu. Bundan dolayı Batum ve çevresinden göç etmiş ailelerden gelen herkesin Gürcü kökenli olduğunu söylemek doğru değil. Göç edip gelenlerin çoğunluğu Türkiye’nin çeşitli yerlerinde köylere yerleştiler ve bunların çoğunluğu da ayrı köyler kurdular. Bu köylerde Gürcüce konuşmaya devam ettiler. Türkiye’nin modernleşmesi yolunda attığı yeni adımlar bu kapalı toplulukların dışa açılmasını beraberinde getirdi ve yeni kuşaklar annelerinin dilini öğrenemediler. Ama hâlâ Gürcüce konuşulan köylerin ve insanların olduğunu biliyoruz. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti, Boşnak, Kırmançi, Zaza, Arap ve Çerkes dillerinde olduğu gibi gelecekte Gürcü dilinde de yayına başlarsa, anadilini korumuş olan kişiler isterlerse bu yayınları izleyebilirler. Devletin yaptığı bu yayınları izlediği için kimsenin “azınlık statüsüne gerilemesi” söz konusu değil. Türkiye’de Gürcüler her zaman “çoğunluk” içinde yer aldılar ve bundan sonra da yer almaya devam edeceklerdir. Bir başka örnek verecek olursak, Gürcüstan’da Azeriler kendi dillerinde eğitim ve yayın haklarına sahipler; ama Azeriler Gürcüstan’da azınlık değil.

Ulusal bilinç ve yurtseverlik
Türkiye’nin üniter devlet olduğu zaten anayasasında yazılı ve tartışmamıza gerek bile yok.  Ama “ulusal bilinç”ten ne kastettiğimizi açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer Soğuk Savaş dönemindeki gibi ulusal bilinçten kasıt, bu topraklarda yaşayan herkesin Orta Asya’dan göç etmiş Türkler olduğu bilinciyse, bunu artık bu tezin sahipleri de pek savunmuyor. Ama buradaki ulusal bilincin asıl vurgusu “yurtseverlik” ise, Engin Şenol’un saptamasına katılmam mümkün değil. Bence bir ulusal bilincimiz zaten var. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından bazılarının “yurtsever” olmadığını ileri süremeyiz. Öte yandan zaten bunu ölçmenin nesnel bir yolu da yok. Anayasada ve yasalarda tanımlanmış yurttaşlık görevlerini yerine getiriyor olmak bunun belki ölçütü olabilir. Bunun da etnik kökenle, azınlık olmakla bir ilişkisi bulunduğunu sanmıyorum. Zaten Engin Şenol’un yazısında altını çizdiği değerlerin,  "Azınlık dillerinde yayın - Şu kimlik meselesi" konusuyla doğrudan ilişkisi var mı, doğrusu emin değilim.

Son söz
Avrupa Birliği üyesi olmak için köklü reformlar yapan ve büyük bir olasılıkla Aralık ayında müzakere tarihi alacak olan Türkiye’nin, bu yolda yaptığı reformlara ve uygulamalarına gölge düşürecek yaklaşımlar bana yararlı görünmüyor. Bizim yurttaşı olduğumuz bu ülke, bize herhangi bir konuda hak tanıyorsa, o hakkı kullanmanın, o konuda hakkımızı aramanın ve istemenin yanlış bir yanı yok. Türkiye, AB reformları çerçevesinde, yurttaşlarına “Dil hakkı” tanımıştır ve kullanıp kullanmamak tamamen bireysel seçime bağlıdır. Bu haklardan yararlanmaya başlayan, ülkemizdeki Çerkeslerin, Arapların, Boşnakların ve Kürtlerin azınlık statüsüne düştüklerini, Türkiye’nin değerlerinden uzaklaştıklarını hiç sanmıyorum.
----------------
(*) Bu yazı, “Livaneli” gazetesinin Temmuz 2004 sayısı için kaleme alınmıştır.
----------------
Fotoğraf: Gülcemal Vapuru
1875 İngiltere yapımı. 5070 Gros tonluk yolcu gemisi (ilk transatlantiklerden biri). 1911'de satın alındı. Dört Amerika seferi yaptı. 1938'de hizmet dışı kaldı ve 1950'de hurdaya satıldı.


TRT’DE ANA DİLDE EĞİTİM
Türkiye AB normlarına uyum sağlayacak konularla ilgili yasal değişiklikleri Avrupalıları hayrete düşürecek süratle hayata geçirmektedir.

Avrupalılar Türkiye’nin bu uyum yasalarını çıkaramayacağını zannettikleri için Türkiye’nin bu atağını şaşkınlıkla karşıladılar. Bu şaşkınlık ve hayret tabii ki bazı Avrupalıların bizi iyice tanımadıklarından kaynaklanmakta, bizi hala sarıklı çarşaflı bir İslam ülkesi gibi düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Avrupalılara en iyi cevabı 8 Temmuz 2004’de Milliyet gazetesinin manşetindeki “Osmanlı kriterleri” başlıklı yazıda görüyoruz. Fransa’da yayınlanan LE POİNT dergisi yazarı Petrick Besson “Türklerden daha Avrupalı bir halk yok, Türkler diğer Avrupalılar kadar Avrupada yaşamışlar, Atinalı, Belgratlı, Bükreşli, Sofyalı olmuşlar, burada yaşamışlar yaşamak ne demek düpedüz yönettiler” diyerek Avrupalılara Osmanlıyı ve Türkleri tekrar hatırlatmış oldu. Gerçekten Osmanlı yönetimi tebası Avrupalılara hiçbir etnik ayrımcılık ve dini farklılık gözetmeksizin temel insan haklarını o devirde tattırmışlardı.
By: admin2

Mevlüt ARTVİNLİ

Türkiye AB normlarına uyum sağlayacak konularla ilgili yasal değişiklikleri Avrupalıları hayrete düşürecek süratle hayata geçirmektedir.

Avrupalılar Türkiye’nin bu uyum yasalarını çıkaramayacağını zannettikleri için Türkiye’nin bu atağını şaşkınlıkla karşıladılar. Bu şaşkınlık ve hayret tabii ki bazı Avrupalıların bizi iyice tanımadıklarından kaynaklanmakta, bizi hala sarıklı çarşaflı bir İslam ülkesi gibi düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Avrupalılara en iyi cevabı 8 Temmuz 2004’de Milliyet gazetesinin manşetindeki “Osmanlı kriterleri” başlıklı yazıda görüyoruz. Fransa’da yayınlanan LE POİNT dergisi yazarı Petrick Besson “Türklerden daha Avrupalı bir halk yok, Türkler diğer Avrupalılar kadar Avrupada yaşamışlar, Atinalı, Belgratlı, Bükreşli, Sofyalı olmuşlar, burada yaşamışlar yaşamak ne demek düpedüz yönettiler” diyerek Avrupalılara Osmanlıyı ve Türkleri tekrar hatırlatmış oldu. Gerçekten Osmanlı yönetimi tebası Avrupalılara hiçbir etnik ayrımcılık ve dini farklılık gözetmeksizin temel insan haklarını o devirde tattırmışlardı.

Bu gün geldiğimiz noktada Türkiye kendi insanına temel insan haklarını Avrupa Birliği uyum yasalarına göre sunarken ana dilde eğitim konusunda değişik görüşler ve tartışmalar görüyoruz, konuya girerken önce bazı tespitler yapmakta fayda var:

İnsanların dinlerini, etnisitelerini seçmeleri kendi elinde olan bir şey değildir. Bu doğduğunuz ortamın size sunduğu bir kaderdir. Başka dinden ve başka bir enik gruptan olabilirsiniz. Bu özelliğiniz bir alt kimlik verir. Eğer sizi ve sizin bir alt kimliğiniz varsa bunu ifade edecek özlemleriniz olabilir. Bunlar dini ibadet, ana dilde eğitim, konuşma, geleneklerini, kültürünü, müziğini, folklorunu koruma ve icra etme vs olarak görülür. Alt kimlik olarak ifade edilen bu konular insanların temel haklarıdır, bunların kısıtlanmasına AB normları izin vermemektedir.Yapılan düzenlemeler bu yönden olmaktadır.

Konunun adı Azınlık dillerinde yayın değil Ana dilde yayındır. Uygulamada Azınlık olarak bilinen Gayrimüslim Rum, Ermeni, Yahudi dillerinde yayın yapılmamaktadır. Türk vatandaşı olarak Türkiye’de yaşayan ana dili Türkçe’den başka bir dil olan vatandaşlara kendi dillerinde yayın yapılması için devlet uyum yasaları içinde böyle bir uygulamayı getirmiştir.


Devlet bu uygulamayı yaparken devletin üniter yapısını, ülkenin bölünmez bütünlüğünü, milli ve manevi değerleri koruyup koruyamayacağının hesabını muhakkak yaparak uygulamaya geçmiş ve tedbirlerini almıştır. Bu nedenle devlete rağmen kimse yukarıdaki değerleri korumayı kendine görev edinmemeli, uygulamanın kendi ana dili içinde  yapılmasına heves edenlere, şüphe ile bakılmamalı, konuya temel insan hakları çerçevesinde bakılmalıdır. Geçenlerde Gemlikten gelen bir konuğum “Annem Gürcüce’den başka  dil bilmiyor, Gürcüce yayın neden yok? Bütün köy heyecanla bir gün Gürcüce yayın olacağı umudunda diyor” diğer Gürcüce yayın isteyenler gibi.

Konuya temel insan hakları görüşüyle bakınca Türkiye’de yaşayan Anadili Türkçe’den başka olan etnik gruplar içinde Kürtlerden sonra en çok nüfusa sahip etnik grup Gürcüler olması nedeni ile bu hak onlar içinde düşünülmelidir.

Uygulamada bu haktan istifade edenler kaç kişi olur, bu gün Gürcüstan’da konuşulan Gürcüce’yi 150 sene önceki Gürcüce’yi konuşan Türkiyeli  Gürcüler ne kadar anlar, buna ihtiyaç var mı, yok mu? Bütün bu sorular ayrı konulardır, tartışılır.

Çağımızın gelişen teknolojisi sayesinde insanlar her türlü yayını her türlü dilde dinliyorlar. Ben de şahsen Gürcüce yayınları uydudan izlemekteyim.

Türkiye insanı artık Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyini yakalamış veya yakalamakta olan bir düzeye ulaşmıştır. Hiçbirimiz 5 sene  önceki tutucu düşüncelerimizi taşımıyoruz. Yeter ki Vatandaşlık anlayışımız Atatürk’ün gösterdiği şekilde “Milli Hudutlarımız içinde Türk Vatanını Vatan, Türk Bayrağını Bayrak  kabul eden, hangi kökenden ve dinden olursa olsun Türküm diyen herkes Türk’tür” öz deyişindeki Vatandaşlık tarifini içimize sindirelim.


Çerkezce ne ola ki?
Geçen hafta boyunca Türkiye'de tabular, tabularımız yıkıldı. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, önce Boşnakça, ardından Arapça, Kürtçenin Kırmanci lehçesi, Kafkas halklarının Adige lehçesi (Çerkezce değil!) ve son olarak Zazaca yayın yaptı. Dünyalar başımıza yıkılmadı. Memleket karpuz gibi ortasından bölünmedi. Yayınlara sevinenler oldu, üzülenler oldu, durumu hiç ama hiç umursamayanlar oldu. On yıllarca 'imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle' yaratmak için öyle uğraşmışız ki, bir kısmımız, bu son derece doğal, son derece kendiliğinden ve son derece normal farklılıkları sadece yok saymakla yetinmemiş, bu konudaki her türlü merakını da törpülemiş anlaşılan.
By: admin2

Çerkezce ne ola ki?

İsmet Berkan (RADİKAL)


Geçen hafta boyunca Türkiye'de tabular, tabularımız yıkıldı. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, önce Boşnakça, ardından Arapça, Kürtçenin Kırmanci lehçesi, Kafkas halklarının Adige lehçesi (Çerkezce değil!) ve son olarak Zazaca yayın yaptı. Dünyalar başımıza yıkılmadı. Memleket karpuz gibi ortasından bölünmedi. Yayınlara sevinenler oldu, üzülenler oldu, durumu hiç ama hiç umursamayanlar oldu.
On yıllarca 'imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle' yaratmak için öyle uğraşmışız ki, bir kısmımız, bu son derece doğal, son derece kendiliğinden ve son derece normal farklılıkları sadece yok saymakla yetinmemiş, bu konudaki her türlü merakını da törpülemiş anlaşılan.
Oysa görüyorsunuz anadili Kürtçe olanlarımız, Arapça olanlarımız, Boşnakça olanlarımız, Adigece ya da Kabartayca ya da Abhazca olanlarımız, Zazaca olanlarımız var. Belli ki diller ve kültürler öyle 'Yok ol' deyince yok olmuyorlar.
Ama tabii cehaletimiz diz boyu. Mesela hafta boyunca 'Çerkezce' diye bir dilden söz edildi. Böyle bir dil yok. Kafkas halklarına genel bir isim olarak Çerkezler denmesinden hareketle böyle bir dil olduğunu düşünenler var belki ama maalesef yanılıyorlar.
Kafkas sıradağlarının üzerinde ve güney ve kuzey eteklerinde yaşayan onlarca halk, konuşulan onlarca dil var. Bu diller evet birbirleriyle akraba ama bazıları birbirlerini hiçbir biçimde anlamıyor. Abhazların konuştukları dille Dağıstanlıların konuştukları dil ayrı ayrı mesela. Yine mesela Abhazlarla aşağı yukarı aynı coğrafyayı paylaştıkları, binyıllardır kâh savaşarak kâh barışarak ama hep belli bir rekabet içinde kaldıkları Gürcülerin dilinin bir akrabalığı bile yok. Aynı şekilde Mingrellerin dili ile yine yakın coğrafyadan Osetlerin dili birbirinden ayrı.
Türkiye'deki Kafkasya kökenlilerin neredeyse tamamı, bizim '93 Harbi' diye adlandırdığımız Osmanlı-Rus savaşından başlayarak ve Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar olan dönemde Anadolu'ya göçmüş insanlar. Rus orduları önce Kuzey Kafkasya'ya girmiş, yani önce kalabalık kitleler halinde Kabartaylar, Çeçenler, İnguşlar, Dağıstanlılar ve çok az sayıda da Oset göçmüş buralara. Ardından sıra Güney Kafkasya'ya gelmiş, Abhazlar, Mingreller, Gürcüler göçmüş.
Düzce'den başlayarak Sakarya Ovası'na, Balıkesir'de Gönen'e ve Kayseri'ye yerleştirilmişler.
Göçenler hep bu halkların Müslümanlığı kabul etmiş bölümleri olmuş öncelikle. Müslüman Gürcüler, bizim Laz dediğimiz Müslüman Mingreller,
ve bütün öteki Müslüman Kafkas halkları, yani Çerkezler.
Şimdi TRT, başlı başına bir etnik mozayik olan bütün o Kafkasya coğrafyasından kalkıp buraya gelenlere tek başına 'Çerkezce'yi uygun görüyor. Oysa zaten öyle bir dil yok. Yayın yapılan dil Adigece.
Hafta boyunca pek çok kişi söyledi, TRT'nin yayın dili olan Adigece versiyonunu Türkiye'de konuşan ve anlayan insan sayısı pek az. Onun yerine daha yaygın bir dilin tercih edilmesi kuşkusuz amaca daha fazla hizmet edecek. Ama hiçbir Kafkas halkı kendi dili yerine başkasının dilini kabul etmeyeceği için bu alanda bir uzlaşma yakalamak kolay değil. Mesela Abhazlar kendi dillerinde yayın istiyorlar.
Tabii bu arada kimsenin Gürcüceden söz etmemesi, bu dilde yayının hiç düşünülmemesi de ilginç. Oysa Türk hükümetinde bakanlık yapıp aynı zamanda Gürcüstan parlamentosunda Gürcüce konuşma yapacak kadar bu dili iyi konuşan çok sayıda insan yaşıyor Türkiye'de. Tabii bir de Lazca meselesi var, onlar da haklarının yendiğini düşünüyor.


Azınlık dillerinde yayın - Şu kimlik meselesi
Ben Batum’dan gelen ailenin bir ferdiyim. 1977-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde Acara’dan Gülcemal Vapuru'yla Anadolu topraklarına taşınmış binlerce ailenin bu güne ulaşmış bir bireyi olarak 135 yıllık Türkiyeliyim. Tüm varlığımı Türkiye Cumhuriyeti'ne borçluyum. Hiçbir zaman da azınlık değilim, bu ülkenin tüm değerlerinin göbeğindeyim. Benim köyümden Çanakkale Savaşı'na giden 97 kişiden 92'si şehit oldu. Afyon'da Giresun Şehitliğinde dedelerim yatıyor. Nice üzüntülerde, zaferlerin duygularla, eylemlerle,icraatlarla yer almışım. Kendi ve çocuklarımın geleceğini bu ülke değerleri üzerine kurmuşum. Bundan sonra da böyle olacak. Bu yüzden TRT'nin başlattığı bölgesel, azınlık, yerel dil vb. ne denirse densin beni ilgilendirmiyor ve yayınlan da hiç seyretmiyorum.
By: admin2

Engin ŞENOL
Artvizyon - Paçal Düşünceler
livaneli@livaneligazetesi.com

Azınlık dillerinde yayın
Şu kimlik meselesi
Ben Batum’dan gelen ailenin bir ferdiyim. 1977-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde Acara’dan Gülcemal Vapuru'yla Anadolu topraklarına taşınmış binlerce ailenin bu güne ulaşmış bir bireyi olarak 135 yıllık Türkiyeliyim. Tüm varlığımı Türkiye Cumhuriyeti'ne borçluyum. Hiçbir zaman da azınlık değilim, bu ülkenin tüm değerlerinin göbeğindeyim. Benim köyümden Çanakkale Savaşı'na giden 97 kişiden 92'si şehit oldu. Afyon'da Giresun Şehitliğinde dedelerim yatıyor. Nice üzüntülerde, zaferlerin duygularla, eylemlerle,icraatlarla yer almışım. Kendi ve çocuklarımın geleceğini bu ülke değerleri üzerine kurmuşum. Bundan sonra da böyle olacak. Bu yüzden TRT'nin başlattığı bölgesel, azınlık, yerel dil vb. ne denirse densin beni ilgilendirmiyor ve yayınlan da hiç seyretmiyorum. Bundan sonra kendi kültürümün her türlü değerini korumaya çalışırken devletin üniter yapısını, ülkenin birliğini, bütünlüğünü, milli ve manevi değerlerini korumaya devam edeceğim. Birileri kıyıdan köşeden Livaneli'ye ve yazdıklarımıza sataşıyor, iki de bir - artık ne olduğumuza karar verelim- diye yazıyor ya bende cevap veriyorum. " Türkiye'nin geçerli olan değerleri benim de değerlerim. Bu ülkenin geleceği benim de geleceğim. Bu değerler hayatımın ilk öncelikleri. Tüm demokratik, insanı insan yapan değerlerin gerçekleşmesini savunuyorum. Fakat Türkiye'ye yaralayan hiçbir sözde demokratik ama özde yaralayıcı uygulamaya da taraftar değilim.

Tarihimizi bile yabancılardan öğrendik
Türkiye'de çeşitli sebeplerle geçmişte yeterince ulusal bilinç oluşturulamadı. Bu ülkenin ulusal bilinç değerleri tarumar edildi, ne pahasına bu güne gelindiği yeterince anlatılamadı. Çanakkale'de bir metrekareye düşen 6 bin merminin anlamı öğretilemedi. Sakarya'da neye karşı, kimin kışkırttığı düşmanla savaşıldığı öğretilmedi. Bırakın yakın tarihi Osmanlı Tarihi'ni bile yabancılardan öğrenmeye çalıştık. Yetmedi Türk adıyla muamma Ermeni tarihçilerin kitaplarını müfredat kitaplarına koyduk. Bu ülke insanı sistemli bir şekilde kimliksiz kılınmaya çalışıldı. Değerlerimiz zaman zaman ayaklar altına alındı. İşte bu yüzden yeterince ulusal bilinç altyapısı oluşturulmadan bazı uygulamaların zarar verebileceğin endişesini taşıyorum. TRT'nin başlattığı bu yayınlarda buna dahil.

Ulusal bilinç olmadan
Şimdi tarihi hatta Osmanlı Tarihini, Cumhuriyet Tarihini yeniden değerlendirme zamanı.Ül-kemde, ben de bu güne kolay gelmedik. Geçmişte dedelerim cennet gibi bir Batum'dan kalkıp bu güzel topraklara göç etmişler, bu günler için büyük bedel ödemişler. İşte eski bakanlarımızdan Refaiddin Şahin'in bu sayıdaki anılarında yazdığı gibi ne zulümler uygulanmış göç ettirmek için. Ben bunları nasıl unutabilirim? Nasıl hafızam siler atar yapılardan? Ödenen bedelleri, çekilen acıları, yoklukları, Osmanlı'nın insanıma kucak açışısın nasıl görmem? Büyüklerim nasıl bir bedel ödediyse gelecek için, ülkem için, bu bedeli ne pahasına olursa olsun ödemeye de hazırım. Fakat geçmişinde bedelsiz-lik, tabansızlık, vefasızlık olanlar bugün ki Türkiye değerlendirmelerinde tabi ki farklı düşünecekler. Bu da benim vefa duygum. Kaygan zeminde kimlik arayanlardan olmayacağız ve temel duruşları kimliksizlik olarak yorumlayanlarla da hiç işimiz olmaz. Biz Türkiyeliyiz ve bu ülkenin geçerli tüm değerlerini hayatımız pahasına savunmaya da devam edeceğiz. AB normlarında buluşmaya evet, tüm demokratik değerlerin ülkemizde uygulanmasına evet, tüm insanlık değerlerinin hayatın tüm alanlarında vazgeçilmez kılınmasına evet ama Türkiye’li olma Anadolu'nun değerlerini örten, duyguları parçalanmış, ulusal bilinci yok edecek her türlü uygulamaya hayır. Benim duruşum da bu. Öyle ya bedel ödemeyenin vefa duygusu olur mu? Birileri varsın kimlik tartışmaları yapsın, ne, kim olduğumuzla ilgili kararlar verme tavsiyesinde bulunsun, habire internet sayfalarındaki köşelerinde kimlik arasın dursun. Satır aralarında bir tane pozitif bakış açısı oluşturmadan negatif düşünceler içinde boğulsun gitsin. Kendi ile barışık olmayanın Türkiye ile bayrak ile toprak ile tarihi ile barışması mümkün mü? Değil... O halde bana ne...

Livaneli Gazetesi
Haziran 2004
Artvizyon Köşesinden;  Paçal Düşünceler


Saakashvili ile tarihi buluşma -2- ისტორიული შეხვედრა სააკაშვილთან (TR - GEO)
Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili, Türkiye’deki Gürcü Diasporasının temsilcileriyle bir araya gelmesinin ardından Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 Kurumsalı olan Çveneburi Kültürel Dergisi, Chveneburi.Net ve Gürcü Haber.Com temsilcilerini Swissotel’deki özel süitinde kabul etti. თურქეთის პრეზიდენტ აჰმედ ნეჯდეთ შეზერისაგან ოფიციალურად თურქეთში მიწვეულმა საქართველოს პრეზიდენტმა, მიხეილ სააკაშვილმა ვიზიტის დროს თურქი ხალხის ქართველი ხალხისადმი გაწეული დახმარება გაიხსენა, ათათურქი სამაგალითო ლიდერად გამოაცხადა და თურქეთის ქართველობას ორმაგი მოქალაქეობა ახარა.
By: diditaviani
Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 Kurumsalı olan Çveneburi Kültürel Dergisi, Chveneburi.Net ve Gürcü Haber.Com temsilcilerinden Osman Nuri Mercan - eşi Selma Mercan (Jorjadze), Mustafa Yakut, Erdal Küçük ve Gaffar Yılmaz (Katamadze) sabah saat 10:00’da Beşiktaş’daki Swissotel’e ulaştılar. Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili ile görüşmek için otele daha erken gelen ünlü Gürcü kökenli işadamı İsmet Acar, Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 Kurumsalının temsilcilerini kendi masasına davet etti ve ikramda bulundu. Yeni gelenlere servis yapılan kahveler yudumlanırken, diğer taraftan Gürcüstan Devlet Başkanı Saakashvili’nin Türkiye’deki Gürcü Diasporası’nın temsicileriyle biraya geldiği ve çifte vatandaşlık açıklamasıyla taçlandırdığı toplantının yankıları hakkında yorumlar yapıldı. Saakashvili’nin vaatlerini yerine getirebilecek güçlü bir kişiliğe sahip olduğunu izlenimi edindiğini dile getiren İsmet Acar, çok genç bakanlardan oluşan Gürcü hükümetinin tecrübesizlik problemiyle karşı karşıya kalabileceğini kaydetti. Gürcü Haber.Com’un yönetici-editörü Gaffar Yılmaz (Katamadze), Fransız Gürcü göçmeni bir aileden gelen Gürcüstan Dışışleri Bakanı Salome Zurabishvili’den sonra Saakashvili’den Türk Diasporasına gelebilecek bir bakanlık teklifinin engin bir ticaret tecrübesine sahip olan İsmet Acar’a son derece yakışacağını söyledi. Çveneburi Kültürel Dergisi’nin Sahibi ve Sorumlu Müdürü Osman Nuri Mercan da, onun mesleğine atıfta bulunarak Acar’a verilebilecek olası Bakanlığın adını İmar Bakanlığı olarak koydu. Kendisinin bu tür bir beklentisi olmadığını kaydeden işadamı İsmet Acar, bu kez Gürcüstan’a büyük miktarda yatırımlar yapmayı düşündüğünü belirtti. Çveneburi Kültürel Dergisi yönetim kurulu üyesi Mustafa Yakut, acil bir gelişme nedeniyle bu dakikalarda gruptan ayrılmak zorunda kaldı. Gürcüstan’ın Türkiye Büyükelçisi Tariel Lebanidze’nin konuk Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’nin kabule hazır olduğunu haber vermesi üzerine Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 Kurumsalının temsilcileri, kendilerine yol gösteren bir Gürcü ataşe eşliğinde lobideki asansöre binerek süit katına çıktılar. Gürcüstan tarihinin belki de en popüler Devlet Başkanı ile buluşmaya ramak kala temsilciler, süit katında bir süre daha beklemek zorunda kaldılar. Kısa olmasına rağmen ilerlemekte direnen ve bir türlü geçmek bilmeyen dakikaların ardından Saakashvili’nin özel yardımcısının koridorun başında görünmesiyle beklenen an sonunda geldi. Odaya giren temsilciler, Gürcüstan’ın Türkiye Büyükelçisi Tariel Lebanidze tarafından Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’ye takdim edildi. Gürcü Haber.Com’un yönetici-editörü Gaffar Yılmaz (Katamadze) ‘nin “Türkiye’nin 4. kuşak Gürcüsü Gaffar Yılmaz (Katamadze), zafer kazanmış Gürcü halkının Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’yi selamlar!” şeklindeki hitabeti, Saakashvili’nin beğenisini kazandı ve konuklarını süitinin balkonuna davet etti. Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 kurumsalının temsilcileri Osman Nuri Mercan – eşi Selma Mercan (Jorjadze), Erdal Küçük ve Gaffar Yılmaz (Katamadze)’nin hazır bulunduğu Saakashvili (Saakaşvili)’nin bu özel kabulüne, Türk-Gürcü Eğitim Vakfı Genel Müdürü Mevlüt Artvinli ve bir gazeteci de katıldı. Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 kurumsalı tarafından ortak olarak kaleme alınan bir metni okuyan Çveneburi Kültürel Dergisi’nin Sahibi ve Sorumlu Müdürü Osman Nuri Mercan, Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’yi, Türkiye’de Gürcü Kültürünün geçtiği aşamalar, karşılaştığı zorluklar - problemler ve güzellikler hakkında bilgilendirdi. Osman Nuri Mercan’ın taşıdığı tarihi sorumluluğun bilinciyle okuduğu metindeki tüm cümleleri, pür dikkat dinleyen Saakashvili, kelimelerin taşıdığı anlamlara paralel olarak kah kaşlarını çattı, kah tebessüm etti. Türkiyeli Gürcülerin tarihinde ilk kez gerçekleşen bu tarihi buluşma, yine Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 kurumsalı tarafından ortak olarak kaleme alınan bir röportajla devam etti. Selma Mercan (Jorjadze) tarafından Gürcüstan Türkiye ilişkileri, Güller Devrimi, geleceğe yönelik planları ve diğer konulardaki sorulara, Mikhail Saakashvili’nin son derece samimi cevaplar verdiği bu özel röportaj çok yakında Çveneburi Kültürel Dergisi, Chveneburi.Net ve Gürcü Haber.Com’da eş zamanlı olarak yayınlanacak. Türkiyeli Gürcülerin tarihinde çok önemli bir sayfa açılmasına neden olan buluşma, temsilcilerin Mikhail Saakashvili ile biraraya gelmelerini fotoğraf makinalarıyla belgelemeleriyle sona erdi. Tarihi bir buluşmayı büyük bir başarıyla sonuçlandıran Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 kurumsalının temsilcileri, ayrıca Gürcüstan Dışişleri Bakanı Salome Zurabishvili ile bir araya geldi. Gürcüstan’dan ilk göç edenlerin çocuğu olan ve annesi İstanbul doğumlu Fransız vatandaşı Salome Zurabishvili, Saakashvili’nin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’tan talep etmesi üzerine özel bir izinle Gürcüstan vatandaşlığı kazanmış ve Dışişleri Bakanı olarak atanmıştı. Gürcü Haber.Com yönetici-editörü Gaffar Yılmaz (Katamadze) ‘nin “Sizin pozisyonunuz bizim için son derece önemli” değerlendirmesine, “Benim pozisyonum sizin pozisyonunuz demektir.” şeklinde son derece sıcak bir cevap veren Salome Zurabishvili, kendi yönetimindeki Gürcüstan Dışişleri Bakanlığının yurtdışındaki Gürcüleri son derece önemsediğini ve Bakanlık bünyesinde özel onlar için özel bir Diaspora departmanı oluşturulduğunu belirtti. Gürcüstan Dışişleri Bakanı Salome Zurabishvili’nin çocukluğunda babasının Fransa’dan Türkiye’deki çeşitli etkinliklere davet edildiğini ve özellikle Bursa’ kentine geldiğini söylemesi üzerine bir anda koyulaşan sohbete dahil olan Çveneburi Kültürel Dergisi’nin Sahibi ve Sorumlu Müdürü Osman Nuri Mercan, Zurabishvili’nin babasının geldiğini hatırladığını belirtiyor. Gürcüstan İçişleri Bakanı Giorgi Baramidze’ye, “Türkiyeli Gürcülerin Gürcüstan için istediği iyilikleri, güzellikleri sizler birer birer gerçekleştiriyorsunuz, lütfen bunu yapmaya devam edin!” temennisini ileten Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 kurumsalının temsilcileri ayrıca, Saakashvili hükümetinin ağır toplarından olan Parlamento üyesi Giorgi Alveradze de başarılar diledi. Son sözüm; Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’nin Türkiye’ye gerçekleştirdiği bu tarihi ziyaret, Türkiyeli Gürcülerin tarihinde yepyeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Tüm büyük Devlet adamları gibi halkla iç içe olmayı seven Saakashvili’nin hem iktidarda bulunduğu kısa dönemde Gürcüstan’da yaptıkları, hem de Türkiye Gürcülerine yönelik çifte vatandaşlık açıklaması; Türkiye’de son dönemde giderek azalmakta olan Gürcü Kültürüne olan ilginin bir anda tavan yapmasına neden olmuştur. Türkiye’deki Gürcü Kültürünün artık her zamankinden çok ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliğe Saakashvili’nin pozitif rüzgarıyla kavuşacağına ve bugüne kadar, tüm engelle(mele)re rağmen bu kültüre sahip çıkmayı, onu muhafaza etmeyi görev edinen Türkiye’deki Gürcü Kültürünün 3 kurumsalının temsilcileriyle Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’nin tarihi buluşmasındaki bu pozların, Türkiye Gürcüleri tarihinde layık olduğu yere konulacağına olan inancım tamdır.

Gaffar Yılmaz (Katamadze)

სააკაშვილის ისტორიული ვიზიტი თურქეთში თურქეთის პრეზიდენტAაჰმედNნეჯდეთ შეზერისაგან ოფიციალურად თურქეთში მიწვეულმა საქართველოს პრეზიდენტმა, მიხეილ სააკაშვილმა ვიზიტის დროს თურქი ხალხის ქართველი ხალხისადმი გაწეული დახმარება გაიხსენა, ათათურქი სამაგალითო ლიდერად გამოაცხადა და თურქეთის ქართველობას ორმაგი მოქალაქეობა ახარა. საქართველოსPპრეზიდენტიMმიხეილ სააკაშვილი პირველად თურქეთის პრეზიდენტAაჰმედNნეჯდეთ შეზერის შეხვდა. სახელმწიფო ცერემონიალსა და საღამოს გამართულ ბანკეტზე ორმა პრეზიდენტმა ძალიან მნიშვნელოვანი განცხადებები გააკეთა. _ საქართველოს ნატოში ინტეგრაციის პროცესში თურქეთის პოლიტიკურ მხარდაჭერას მოველით. _ თურქეთის დახმარებებით სამხედრო დარგში საქართველოს შინაგანი ძალები შევქმენით. _ ჯარის საკითხთან დაკავშირებით თურქეთის მხარდაჭერით ძალიან კმაყოფილნი ვართ. კომუნიკაციის, სავაჭრო, ენერგეტიკის და სატრანსპორტო საკითხები განვიხილეთ. ამასთან ერთად თურქეთთან ეკონომიკური ინტეგრაცია გვსურს. _ თურქეთ-საქართველოს უმნიშვნელოვანესი ერთობლივი პროექტებიდან ერთ-ერთი არის რკინიგზის ხაზი. ამ პროექტის განხორციელების შემდეგ საქართველოს რკინიგზით ევროპაში, ხოლო თურქეთს შუა აზიაში გასვლა შეუძლია. _ თურქეთი საქართველოსათვის მეზობელ ქვეყანაზე უფრო მეტს ნიშნავს. თურქეთს ჩვენთვის ემოციური, პოლიტიკური და ეკონომიკური თვალსაზრისით დიდი მნიშვნელობა აქვს. ჩვენ თურქ ინვესტორებს ველოდებით საქართველოში, განსაკუთრებით ქართული ჯარისთვის. _ საქართველომ თავისუფლების მოპოვებისას თურქეთის დიდი მხარდაჭერა მიიღო. თურქეთი ნამდვილი მეგობარი ქვეყანაა და, საკუთარი უამრავი პრობლემის მიუხედავად, დახმარების მხრივ უკან არ დახეულა. ქართველ ხალხს ეს უანგარო დახმარება არ დაავიწყდება. _ ჩვენი ხელისუფლებაში მოსვლის პირველი 6 თვე საქართველოში ახალი რეკონსტრუქციის პროცესით ხასიათდება. ჩემთვის თურქეთის ბელადი მუსტაფა ქემალ ათათურქი სამაგალითო, იდეალური სახელმწიფოებრივი ლიდერია. _ თურქეთი ახლოდან თვალყურს ადევნებს სამხრეთ კავკასიის პრობლემებს. საერთოდ კავკასიის პრობლემები ნეგატიურ ზეგავლენას ახდენს მთელ ევრაზიის რეგიონზე. _ ძალიან მნიშვნელოვანია კონფლიქტური რეგიონების - სამხრეთ ოსეთის და აფხაზეთის - ქვეყნის ტერიტორიული მთლიანობის აღსადგენად საქართველოს იურისდიქციაში მშვიდობიანი გზით დაბრუნება‘. _ ბაქო-თბილისი-ჯეიჰანის სანავთობო ხაზისა და ბაქო-თბილისი-არზრუმის ბუნებრივი გაზის ხაზის საკითხები განვიხილეთ. _ საქართველომ ბოლო 12 წელიწადში დასავლეთთან ინტეგრაციის პროცესში ძალიან მნიშვნელოვანი ეტაპები გაიარა. _ ჩვენს მეზობელ საქართველოში სტაბილურობის, სიმშვიდის და ერთიანობის დამყარება თურქეთისათვის ძალიან მნიშვნელოვანია. რეგიონის ყველა პრობლემის საქართველოს სუვერენული და ტერიტორიული მთლიანობის მიხედვით გადაწყვეტა თურქეთის სახელმწიფოს საგარეო პოლიტიკის უპირატესობაა. _ თურქეთს კავკასიაში ძლიერი და სტაბილური საქართველო სურს. ძლიერი საქართველო რეგიონში მშვიდობის დაცვის გარანტი იქნება. Mმუსტაფა ქემალ ათათურქმა გასულ საუკუნის დასაწყისში თქვა: “საქართველოსთან სამაგალითო ურთიერთობის დამყარება თურქეთის ახალი საგარეო პოლიტიკის საფუძველია~. ეს სიტყვები დღესაც აქტუალურია. _ საქართველოს არმიის ნატოს სტანდარტებთან მისადაგება, წვრთნა, მომარაგება თუ ეკონომიკური დახმარება ჩვენ სახელმწიფოთა შორის მრავალსახოვანი ურთიერთობების გამოხატულებაა. შეზერმა, ვიზიტის პირველ საღამოს სააკაშვილის სახელზე მეჯლისი ჩაატარა. პრეზიდენტები იმყოფებოდნენ ევრაზიის სტრატეგიული კვლევით ცენტრ ASAM-ში, სადაც მიხეილ სააკაშვილი სიტყვით გამოვიდა. მან ხაზგასმით აღნიშნა, რომ “თურქეთის და საქართველოს ურთიერთობები ამჟამად როგორც ორივე ქვეყნისათვის, ასევე რეგიონისათვის კრიტიკულია და რეგიონში მშვიდობისა და სტაბილურობის დამყარებისათვის თურქეთის და საქართველოს ერთობლივი მოქმედებაა საჭირო~. თურქეთის დედაქალაქ ანკარაში თურქეთის საგარეო საქმეთა მინისტრისა და პრემიერ მინისტრის მოადგილე აბდულლაჰ გულის მიღების შემდეგ სააკაშვილის თურქეთის ოფიციალური ვიზიტის პირველი ეტაპი დამთავრდა და შემდეგ ის სტამბულში გაემგზავრა. სააკაშვილმა, სტამბულში თურქულ-ქართული სავაჭრო საბჭოს წარმომადგენლები შწისსოტელ-ში სადილზე დაპატიჟა. საქართველოს პრეზიდენტმა მათ უთხრა: “გირჩევთ საქართველოში ბიზნესი თავდაპირველად მცირე ინვესტიციებით დაიწყოთ და თუ ყველაფერი კარგად წავა, მაშინ ინვესტიციებს თანდათან გაზრდით. ქართული ჯარის ეკონომიკურად განვითარების პროცესი, სავაჭრო და ტურიზმის დარგების განვითარება თურქეთთან ინტეგრაციაზე გადის. ჯარის საკითხები უკვე გადაწყვეტილია, რაც შეეხება საბაჟოსა და სავიზო რეჟიმს, ისინი თანდათან დაიხვეწება და გამარტივდება. საქართველოს პრეზიდენტმა მიხეილ სააკაშვილმა შემდეგ სასტუმრო შწისსოტელ-ში მიიღო თურქეთის გენერალური შტაბის უფროსი გენერალი ჰილმი ოზკოკი. სააკაშვილი ასევე თურქეთის ქართველთა დიასპორას შეხვდა. ამ შეხვედრაზე დიასპორის ყველა სფეროს ორასამდე წარმომადგენელმა მიიღო მონაწილეობა. სამთავრობო დელეგაციაში პრეზიდენტ სააკაშვილის გარდა იმყოფებოდა საქართველოს შინაგან საქმეთა მინისტრი გიორგი ბარამიძე, საგარეო საქმეთა მინისტრი სალომე ზურაბიშვილი, სახელმწიფო მინისტრი გიორგი არველაძე და თურქეთში საქართველოს ყოფილი ელჩი ტარიელ ლებანიძე. შეხვედრა დაიწყო თურქეთის ქართული მუსიკის წარმომადგენლების: კავკასიური მუსიკალური გუნდისა და ბაიარ საჰინის მინი კონცერტით. შეხვედრაზე სიტყვით გამოვიდნენ თურქეთის ქართველი ბიზნესმენები: ნიჰათ გოკიიგიტი და ისმეთ აჯარი. შემდეგ კი დამსწრე საზოგადოებას საქართველოს პრეზიდენტი მიესალმა. მან აღნიშნა: თურქეთში მცხოვრები ქართველები ორმაგად ძვირფასია ჩემთვის; თურქეთში იმაზე მეტი ქართველი ცხოვრობს, ვიდრე საქართველოში. სხვადასხვა ქვეყნებში ვიზიტის დროს ყოველთვის ვხვდები იქ მცხოვრებ ქართველებს, რაც ჩემი მოღვაწეობის მთავარი პრინციპია. ჩვენთვის ყველა ქართველი _ საქართველოში თუ საზღვარგარეთ მცხოვრები ერთნაირად ძვირფასია. დღეს საქართველოს ძალიან მნიშვნელოვანი მომენტი დაუდგა. თანდათან მთელმა მსოფლიომ გაიგო, თუ სად მდებარეობს ის და ვინ არიან ქართველები. თუ ჩემ წინამორბედ პრეზიდენტს იცნობდნენ იმის გამო, რომ ის იყო საბჭოთა კავშირის – რუსეთის ყოფილი იმპერიის საგარეო საქმეთა მინისტრი,Mმე ყველგან ქუჩებში: ბრუისელში, ამსტერდამში თუ ნიუიორკში, არა იმის გამო მესალმებიან, რომ რაღაც განსაკუთრებული წინა ცხოვრება მქონდა, არამედ რომ მე საქართველოს პრეზიდენტი ვარ. ყველამ გაიგო საქართველოს არსებობა. საქართველომ გაარღვია “ევრო ცენტრული~ მიდგომა: თითქოსდა “ვარდების რევოლუცია~ ხდებოდეს მხოლოდ ჩეხეთში, ანდა დასავლეთ ევროპის რომელიმე ქვეყანაში. ქართულმა ვარდების რევოლუციამ მთელ მსოფლიოს აჩვენა, რომ თავისი კულტურითა და ცივილურობით და თუგინდ ევროპულობითაც საქართველო არ ჩამოუვარდება არც ერთ სხვა ცივილურ ევროპულ ერს. და როდესაც დღეს კამათობენ, თუ რას წარმოადგენს საქართველო? არის თუ არა ის ძველი ან ახალი ევროპა, აქვს კი მას რაიმე საერთო ევროპასთან, მე ვიტყვი რომ ჩვენი სამშობლო არც ძველი და არც ახალი ევროპაა, არამედ იგი უძველესი ევროპის ნაწილია და ქართველები უძველესი ევროპელები არიან. ჩვენ ძალიან საინტერესო პერიოდი გამოვიარეთ ბოლო თვეებში. საქართველომ ყველას უჩვენა, მისცა გაკვეთილი, თუ როგორ არის საჭირო კორუფპციასთან ბრძოლა. ჩვენ ძალიან მკაცრი ზომები მივიღეთ. რამდენიმე მინისტრი დავაპატიმრეთ კიდეც. გუშინწინ, მაგალითად, ჩემი პარტიის წევრი, პარლამენტარი, დააპატიმრა საქართველოს სამართალ დამცველმა ორგანოებმა. ჩვენ ყველასთან თანაბარი მიდგომა გვახასიათებს განურჩევლად პარტიულობისა. არავინაც არ არის ხელშეუხებელი. საქართველო ერთხელ და სამუდამოდ უნდა განიწმინდოს ტყუილისაგან, კორუფციისაგან, უნდა განიწმინდოს ყველაფერი უწმინდურისაგან. ახლა საქართველოს აღარ აქვს ადგილზე დგომის დრო. საქართველო მკვეთრად უნდა წავიდეს წინ და ჩვენ ამისათვის ყველაფერს ვაკეთებთ. მინდა გიამბოთ თუ როგორ შეიცვალა ყველაფერი. წინა მთავრობას დატოვებული ჰქონდა პენსიონერთა, ხელფასების დავალიანება. ჩვენ ეს ვალი გადავიხადეთ და პენსიები გავზარდეთ კიდეც. ბოლო სამ თვეში საგადასახადო შემოსავლები თითქმის გაორმაგდა. ყოველივე ეს პრაქტიკულად სამ თვეში მიღწეული შედეგია და, როგორც იქნა, საქართველოში დამყარდა დისციპლინა და წესრიგი. ბოლო თვეების განმავლობაში ინტენსიური მუშაობის შედეგად ჩვენ ჩამოვაყალიბეთ მხოლოდ რამდენიმე ათასიანი, მაგრამ ყველაზე თანამედროვე ტექნიკით შეიარაღებული ჯარი. და დიდი ხნის შემდეგ პირველად ჰყავს საქართველოს თანამედროვე შეიარაღებული ძალები. ჯარში სიტუაცია პრაქტიკულად უკვე გადაწყვეტილია. მთელი მსოფლიოს პროგნოზით საქართველოს დაშლა გარდაუვალი იყო. ათასგვარი ცუდი პროგნოზები გამოითქმებოდა ჩვენზე დასავლეთის სხვადასხვა მაუწყებლობაში. გამოვლინდა, რომ ყველა ისინი სცდებოდენ. ქართველი ხალხი ბევრად უკეთესი აღმოჩნდა ვიდრე ვინმეს ეგონა დასავლეთსა თუ მთელ მსოფლიოში. გუშინ ანკარაში გამოსვლისას აფხაზურ-ჩერქეზური დიასპორის წარმომადგენელმა საკმაოდ შეშინებულმა მკითხა: მართალია, რომAჯარის საქმეების მოგვარების შემდეგ თქვენ აფხაზეთის საკითხებით დაკავდებით და აფხაზეთს კვლავ საქართველოს შემოუერთებთ? მეც ვუპასუხე: რა თქმა უნდა, ეს მართალია. მე ამ პიროვნებას მოვუყვანე მუსტაფა ქემალ ათათურქის მაგალითი. გუშინ ათათურქის მუზეუმში ვიყავი და იქ ჩვენ გვაჩვენეს იმდროინდელი თურქეთის რუქა, თუ როგორ გაყვეს იგი დასავლეთის დიდმა სახელმწიფოებმა ეთნიკური თავისებურებების მიხედვით. ამგვარად გაყოფილ თურქეთიდან პრაკტიკულად აღარაფერი იყო დარჩენილი. ათათურქმა ხაზი გადაუსვა ყველა ამ გეგმას და შექმნა დიდი თურქეთი. მე ამ აფხაზს ვუთხარი, რომ მუსტაფა ქემალ ათათურქი ჩემი იდეალია და ჩვენც ისე მოვიქცევით, როგორაც მოიქცა იგი თავისი სამშობლოსათვის მსგავს სიტუაციაში. ეს სტატია დაწერილია ჟურნალ თანამემალეს მაისი-ივნისი 2004 ნომერ 38'ისათვის გაფფარ ილმაზ (ქათამაძე) მიერ.

Saakashvili ile tarihi buluşma -1- ისტორიული შეხვედრა სააკაშვილთან (TR - GEO)
Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili, Türkiye’deki Gürcü Diasporasının temsilcileriyle Swissotel’de bir araya geldiği tarihi buluşmayla, bir ilke daha imza attı. Saakashvili"nin Türkiyeli Gürcülere yaptığı çifte vatandaşlık jesti büyük bir coşkuyla karşılandı. „ახლა დადგა აღმშენებლობის დრო, ფეხზე რომ დავდგეთ, ჩვენ გვჭირდება ჯანმრთელი ეკონომიკა, გვჭირდება ინვესტიციები, გვჭირდება მოძრაობა. საქართველოს ჰყავს ყველაზე დინამიური ახალგაზრდა მთავრობა. ჩვენს მინისტრთა 90 პროცენტს განათლება დასავლეთში აქვს მიღებული. ჩვენ გვყავს ალბათ ევროპაში ერთ-ერთი საუკეთესო საგარეო საქმეთა მინისტრი, რომელიც საქართველოს პირველი ემიგრაციის შვილია _ როდესაც პირველი ემიგრაცია წავიდა საქართველოდან რუსი ბოლშევიკების შემოსვლის შემდეგ. სხვათა შორის, ქალბატონი სალომეს დედა სტამბულში დაიბადა. ასეთი მთავრობა საქართველოს არასდროს ღირსებია და შეიძლება არც ეღირსოს. მას ამოძრავებს საქართველოს ფეხზე დაყენების კონკრეტული მისია.“
By: diditaviani
Swissotel’deki toplantıya Türkiye’nin dört bir yanından 200 kadar konuk davet edildi. Davetliler, Türkiye’deki Gürcü toplumunda işgal ettikleri siyasi, sosyal ve kültürel mevki göz önüne alınarak belirlendi. Türk – Gürcü Eğitim ve Kültür Vakfı’nın organize ettiği toplantıya Türk medyasının da ilgisi yüksek oldu. İstanbul trafiğinin o meşhur azizliğine uğrayarak Swissotel’e ancak son dakikada ulaşabilen bazı davetliler, salonda oturacak yer bulamadı ve ayakta kaldı. Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili ve İçişleri Bakanı Giorgi Baramidze, Dışişleri Bakanı Salome Zurabishvili, Devlet Bakanı Giorgi Arveladze ve Gürcüstan’ın Türkiye Büyükelçisi Tariel Lebanidze’den oluşan kalabalık devlet erkanı, davetlilerin alkışları arasında salondaki yerlerini aldı. Önce müzik dendi ve Swissotel'in Gmarjvebuli Khalkhis Prezidenti - Zafer kazanmış halkın Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili'yi konuk eden toplantı salonunda Türkiye'deki Gürcü müziğinin önde gelen isimlerinden Bayar Şahin sahne aldı. Bayar Şahin'in seslendirdiği iki parçanın ardından Kafdağı Müzik Topluluğu, küçük yıldız Beka'nın da eşlik ettiği iki Gürcü ezgisiyle, toplantı öncesi mini konseri noktalandırdı. Küçük Beka bu kez konuk Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili'nin yakın ilgisine mazhar oldu. Saakashvili, yanına çağırdığı Beka'yı yanaklarından öptü. Toplantının açılışını, Türk Gürcü Eğitim ve Kültür Vakfının başkanı ünlü işadamı Nihat Gökyiğit yaptı. Gökyiğit nispeten uzun sayılabilecek konuşmasında vakfın faaliyetlerinden bahsetti. Gökyiğit’ten sonra söz alan bir diğer ünlü işadamı İsmet Acar, Gürcüstan ekonomisine katkı yapacağı sözünü verdi. En sonunda söz sırası Gürcüstan Devlet Başakanı Mikhail Saakashvili’ye geldi. “Ben bu konuşmayı yaparken ne kadar duygulandığımı ve etkilendiğimi tahmin edersiniz. Hangi ülkeye gidersem gideyim mutlaka oradaki Gürcülerle görüşüyorum, bu benim işimin çok önemli bir parçasını oluşturuyor. Çünkü bizim gözümüzde Gürcüstan’daki bir Gürcü ile yurtdışındaki bir Gürcü’nün değeri aynıdır. Ancak Türkiye’deki Gürcüler iki kat daha değerli çünkü Türkiye’de en az Gürcüstan’daki nüfus kadar belki de daha fazla Gürcü yaşamaktadır.” “Bugünler bizler için ve Gürcüstan için son derece önem taşımaktadır. Bir taraftan tüm dünya yavaş yavaş Gürcüstan’ın nerede olduğunu ve nasıl bir yer olduğunu tanımaya başladı. Benden önceki Devlet Başkanı Eduard Shevardnadze’yi Sovyetler Birliği’nin son Dışişleri Bakanı olarak tanıyorlardı. Bugün beni de Brüksel’in, Amsterdam’ın, New York’un sokaklarındaki tüm insanlar tanıyor; ancak beni geçmişte yaptığım başka bir işten dolayı değil artık nerede olduklarını bildikleri Gürcüstan’ın Devlet Başkanı olarak tanıyorlar.” “Gürcüstan, Avrupa merkezli, kadife devrimlerin ancak ve ancak bir Çek Cumhuriyetinde, yada batı Avrupa ülkelerinde meydana gelebileceği yönündeki genel kanıyı yıkmıştır ve bunu sahip olduğu kültürüyle, medeniyetiyle ve Avrupalılığıyla tüm dünyaya kanıtlamıştır. Gürcüstan halkı dünyadaki hiçbir halktan aşağı olmadığını göstermiştir. Bugün Gürcüstan yeni Avrupalı mıdır? Eski yada yeni Avrupa mıdır? Yada Avrupa değil midir? şeklinde Gürcüstan’ın ne olduğu tartışılmaktadır. Biz ne eski ne de yeni Avrupalıyız, ben diyorum ki biz en eski Avrupalılarız.” “Biz son aylarda çok ilginç bir süreçten geçtik. Gürcüstan tüm dünyaya yolsuzlukla nasıl mücadele edileceğinin dersini verdi. Biz yolsuzlukla mücadele konusunda çok sert tedbirler aldık. Birkaç tane Bakan tutuklandı. Daha dün benim partimin Parlamento’daki bir üyesi mahkeme kararıyla gözaltına alındı. Bu bizim hiç kimseye farklı bakmadığımızın ve herkese eşit uzaklıkta olduğumuzun bir göstergesidir, bizim için kimse dokunulmaz değildir, bize göre Gürcüstan yalandan, yolsuzluktan ve temiz olmayan her türlü politikadan sonsuza kadar temizlenecektir. Bunlar uygulamada bizim ülkemizin gelişmesini geciktirmiştir, bu konuda bazı reel adımlar attık. Bugün Gürcüstan’ın yerinde saymak için zamanı kalmamıştır, artık Gürcüstan hızla ileriye doğru gidecektir, bizler bunun için gereken her şeyi yapıyoruz.” “Her şeyin nasıl değiştiğini sizlere söyleyeyim. Önceki yönetim, bize, 6-7 aylık emekli ve maaş ödemelerini borç olarak bıraktı. Biz iktidara geldikten sonraki 3 ay boyunca hem bu borçları ödedik, hem maaş ve emekli ödemelerini zamanında yaptık, hem de bazılarına büyük oranda olmak üzere tüm maaş ve emekli ödemelerine zam da yaptık. 3 aylık dönemde Gürcüstan’ın vergi gelirleri büyük bir artış gösterdi. Bizim hükümetimizin, önceki hükümete göre iki katı vergi geliri toplaması Gürcüstan’da artık düzen ve disiplinin tesis edildiği anlamına geliyor.” “Önceki yıllarda yapılanlara eklediğimiz yeni harcamalar ve yoğun bir çalışmanın ardından Gürcüstan tarihinde ilk kez birkaç bin askerden oluşan düzenli bir orduya sahip oldu.” “Biz Adjara sorununu kan dökmeden çözmeyi başardık. Adjara’da Gürcü halkının üzerine ateş açıldığı zaman tüm dünya “Gürcüstan bu sefer nihai olarak bölünür, parçalanır” dedi ancak yanıldı. Çünkü o günlerde bin bir türlü sorunun varlığına rağmen Gürcü halkı, sergilediği dirayetle, sağduyuyla sadece Avrupa’da olur sanılandan daha iyisini Adjara’da başardı” “Dün Ankara’dan ayrılırken Çerkes- Abkhaz Diasporası’nın temsilcisi endişeli bir şekilde bana “Adjara’nın ardından Abkhazya’nın Gürcüstan’a geri döndürülmesi için çalışmalara başlayacağınız doğru mu?” diye sordu. Ben de fazla düşünmeden, “Evet bu doğru, artık Abkhazya sorunun çözümü için çalışacağız, çünkü Adjara’dan sonra Gürcüstan’ın birleşmesi ve toprak bütünlüğünün sağlanması süreci başlamıştır.” “Ben dün bana bu soruyu sorana Mustafa Kemal Atatürk örneğini verdim. Anıtkabir’i ziyaretim sırasında bana batının büyük devletlerinin Türkiye’yi etnik yapısına göre nasıl bölmek istediklerini gösteren bir harita gösterdiler. O haritadaki paylaşıma göre neredeyse Türkiye adında bir şey kalmıyordu. Ancak Mustafa Kemal Atatürk, tüm bu keyfiyete kalemi çekti ve büyük Türkiye’yi kurdu. Mustafa Kemal Atatürk benim için ve Gürcüstan için örnek bir devlet adamıdır. Ve biz Atatürk nasıl yaptıysa aynen öyle yapacağız.” “Bizim arzumuz parçalanmış bir Gürcüstan değil, aksine her milletin temsilcisinin istikrar ve barış içinde birlikte yaşadığı, gelişmenin sağlandığı, geleceği ortaklaşa inşa edilen birlik içindeki bir Gürcüstan’dır. Bizim amacımız budur. Bu planı, her türlü barışçıl yolla uygulayacağız. Ancak herkes bilmelidir ki, Gürcüstan’ın böyle bölünmüş olarak kalmasına hiçbir zaman müsaade etmeyeceğiz: Biz bunu Adjara’da gösterdik. Bunu her yerde yapacağız. Gürcüstan’ın birliği ve toprak bütünlüğü mutlaka sağlanacaktır.” “Şimdi, ayağa kalkabilmek için yeniden yapılanma zamanıdır. Bizim ekonomiye, yatırımlara ve kalkınmaya ihtiyacımız var. Bugün Gürcüstan, yüzde 80’i-90’ı batı ülkelerinde eğitim almış çok dinamik bir hükümete sahiptir, bizim hükümetimiz Rus Bolşeviklerin Gürcüstan’a girmesiyle göç eden birinci kuşak bir Gürcü göçmenin çocuğu olan ve annesi İstanbul’da doğan çok iyi bir dışişleri bakanına sahiptir, Gürcüstan tarihinde böyle bir hükümet görülmemiştir ki, belki de görülmeyecektir, bu hükümet ülkemizin yeniden yapılanabilmesi için büyük bir şanstır.” “Bu yeniden yapılanma sürecinde sizlerden de çok ümitliyiz. Küçük Beka örneğinde olduğu gibi yaşamları boyunca kendi kültürlerini ve Gürcülüklerini kuşaktan kuşağa aktaran büyük Gürcü vatanseverleri Gürcüstan’da olduğu gibi özellikle sınırları dışında da yaşıyorlar; ki bunlar coğrafya olarak küçük ama dünyanın en büyük tarihlerinden birine ve kültürüne sahip olan bir milletin temsilcisi olmanın gururunu yeni kuşaklara aktardılar.” “Biz Türkiye’nin Gürcü öğrencilere yardım etmesine çok değer veriyoruz. Özellikle ben bu kadar çok öğrenci olmasına ve daha da yenilerinin Türkiye’ye gelecek olmasına seviniyorum. Biz Türkiye’deki Gürcü kültürünün tarihi eserlerini araştırma ve korumaya yönelik çalışmalara çok değer veriyoruz.” “Bu bağlamda bizim Türkiye hükümetiyle de çok iyi bir ilişkimiz var. İstanbul ile Batumi arasını 9 saatte katedilmesine imkan tanıyacak 4 şeritli otobanın yapımına başlanacaktır. Yine Batumi demiryolu ağının Türkiye demiryolu ağıyla birleşmesi için çalışmalar yürütüyoruz. Gürcüstan’a Türkiye’den yapılacak yatırımlar son derece önem taşımaktadır. Özellikle Adjara yaşadığı yıkımın ardından bu yatırımlara ihtiyaç duymaktadır. Yine her iki ülkenin halkının da diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi sınırlarımızdaki gümrük noktalarından serbestçe geçişine imkan sağlayacak yeni düzenlemeler de yapılmaktadır.” “Biz, sizlerin Gürcüstan’da ticari - sınai, eğitim ve sağlık alanlarında yaptığınız çalışmalara çok büyük değer veriyoruz. Ve buna, bizim de şimdi açıklayacağımız bir karşılığımız var.” “Gürcüstan Anayasasında Şubat ayında yapılan değişikliklerden sonra Gürcüstan Devlet Başkanı, ülke çıkarlarını gözetmek koşuluyla yabancı ülkelerin vatandaşlarına Gürcüstan vatandaşlığı verme yetkisi kazanmıştır. Ben Türkiye’de yaşayan tüm Gürcü kökenlilere, arzu etmeleri halinde Gürcüstan vatandaşlığı verme teklifinde bulunuyorum.” “Bu Türkiye devletinin kanunlarına aykırı değildir. Bizler Türklerle dost ve kardeşiz, sizler yine Türkiye’nin sadık vatandaşları olarak kalacaksınız, sadece Türkiye’nin vatandaşlığına ek olarak ikinci vatandaşlık olarak Gürcüstan vatandaşlığını almaya hak kazanacaksınız. Böylece kökeninizin, kültürünüzün ve geçmişinizin nişanesi olan Gürcüstan’ın vatandaşlığını çocuklarınıza, torunlarınıza aktaracaksınız. Bu iki ülkeyi birbirine daha çok yaklaştıracak ve aradaki dostluğu arttıracaktır.” “Biz, Dışişleri Bakanıyla birlikte bu konuyla ilgili olarak İstanbul ve Trabzon konsoloslukları ile Ankara Büyükelçiliğini görevlendireceğiz. Sizin bir formla, bu yerlere yapacağınız başvuru hızla sonuçlandıracak ve size torunlarınıza hediye olarak kalacak Gürcüstan pasaportu biran önce verilecek.” Her konuşmasında bir alkış alan Saakashvili’nin tarihi konuşmasının bu saniyelerinde önde oturan bir davetlinin ayağa kalkarak başlattığı alkış bir anda tüm salona yayılıverdi. İstisnasız tüm davetliler, konuk Gürcüstan Devlet Başkanını büyük bir coşkuyla bir kaç dakika boyunca ayakta alkışladılar. Bu saniyelerde Gürcüstan’da halkın Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili için sıkça kullandığı Mişa! Mişa! ve Gürcüstan nidaları salonda duyuldu. Kendi sülalesinin de Gürcüstan’ın Akhaltsikhe bölgesinden göç ettiğini söyleyen CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt ise Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’den sonra yaptığı kısa konuşmada, tarihi ve kültürel bağları bulunan Gürcüstan’ın güçlü bir devlet olmasını arzu ettiğini ifade etti. Konuk delegasyonun bulunduğu kürsünün paralelinde bir sıra oluşturan Türkiye’nin dört bir yanından bu ilki gerçekleşen toplantıya iştirak eden bazı davetliler, başta İnegöl Kafkas Folklor Derneği başkanı Mehmet Nuri Tayyar ve Nedim Bayram olmak üzere Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’ye çeşitli hediyeler takdim ettiler. Çveneburi Kültürel Dergisi, Chveneburi.Net ve Gürcü Haber.Com’un ortaklaşa hazırlattığı üzerinde “Çveneburilerden, zafer kazanmış Gürcü halkının Devlet Başkanı’na…” yazılı özel bir plaket de, Almanya ve İngiltere’de yayın hayatına başarılı bir şekilde devam eden ve özel bir kargoyla son dakikada İstanbul’a ulaştırılan Tanamemamule (Vatandaş) dergisinin son sayısıyla birlikte Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili’ye sunuldu. Artık kürsüden ayrılırken yaşanan izdiham sırasında son bir gayretle bağlılıklarını bildirmek için korumalara rağmen Saakashvili’ye ulaşmayı başaran Türkiye’deki Ahıskalıların temsilcileri olan bir grup, “Sayın Devlet Başkanı Saakashvili, biz Ahıskalılar olarak sadece barış ve Gürcüstan’ın bütünlüğünü istiyoruz” sözlerini sarfettiler. Gruptaki bazı Ahıskalılar da Gaumarjos Sakartvelos (Yaşasın Gürcüstan) şeklinde slogan attılar ve Saakashvili ile fotoğraf çekildiler. Ahıskalıların bu samimi diyaloglarını yakından gözlemleyen Gürcü Haber.Com’un yönetici-editörü Gaffar Yılmaz (Katamadze) de, aylar öncesinde Gürcü Haber Merkezi olarak Türkiye’den destek verdiği o günlerin Tbilisi Meclis Başkanı, bugünün Gürcüstan Devlet Başkanı Mikhail Saakashvili ile şahsen tanışma fırsatı buldu. “Bugün bir çok kişi size çeşitli hediyeler takdim etti. Ne yazık ki ben maddi değeri olan bir hediye veremedim. Ama ben aslında size en güzel manevi hediyeyi 2003’ün 22 Kasım günü verdim; Başkent Tbilisi’de 100 binlerce kişinin sokaklara döküldüğü gece, Rustavi 2 televizyonu İstanbul’dan telefonla arayarak canlı yayında size destek vererek!..” “Biliyorum; seni hatırlıyorum…” Böylece Türkiye’nin tüm tarihi boyunca en az sorun yaşadığı komşusu olan Gürcüstan’ın bir Devlet Başkanı Türkiye ziyareti sırasında ilk kez Türkiye’deki Gürcülerle görüşüyordu. Bu açıdan bakılınca bu toplantı tarihi bir anlam ifade ediyordu. Gürcüstan’ın eski Devlet Başkanı Eduard Shevardnadze, bir çok kez Türkiye’yi ziyaret etmesine rağmen hiçbir zaman Türkiye’deki Gürcülerle, bizlerle görüşmeyi gündemine dahi almamıştı. Ancak bugün müthiş bir ivme gösteren bu eskinin önemsiz ve küçük ayrıntısı; Swiss Otel’deki bu tarihi toplantıya katılan yeni kuşak Türkiye Gürcülerinin şahsında, 130 yıl önce Türkiye’ye göç eden atalarımızı onurlandırmıştır.

Gaffar Yılmaz (Katamadze)

...დადგა აღმშენებლობის დრო” საქართველოს პრეზიდენტის შეხვედრა თურქეთის ქართველობასთან “ახლა დადგა აღმშენებლობის დრო, ფეხზე რომ დავდგეთ, ჩვენ გვჭირდება ჯანმრთელი ეკონომიკა, გვჭირდება ინვესტიციები, გვჭირდება მოძრაობა. საქართველოს ჰყავს ყველაზე დინამიური ახალგაზრდა მთავრობა. ჩვენს მინისტრთა 90 პროცენტს განათლება დასავლეთში აქვს მიღებული. ჩვენ გვყავს ალბათ ევროპაში ერთ-ერთი საუკეთესო საგარეო საქმეთა მინისტრი, რომელიც საქართველოს პირველი ემიგრაციის შვილია _ როდესაც პირველი ემიგრაცია წავიდა საქართველოდან რუსი ბოლშევიკების შემოსვლის შემდეგ. სხვათა შორის, ქალბატონი სალომეს დედა სტამბულში დაიბადა. ასეთი მთავრობა საქართველოს არასდროს ღირსებია და შეიძლება არც ეღირსოს. მას ამოძრავებს საქართველოს ფეხზე დაყენების კონკრეტული მისია. და აი ამ აღმშენობლობაში გვაქვს თქვენი უდიდესი იმედი. ჩვენ გვჯერა, რომ დიდი პატრიოტი ქართველები ცხოვრობენ როგორც საქართველოში, ასევე მის ფარგლებს გარეთაც _ ხალხი, რომელმაც დღევანდელ ნორჩ თაობასაც კი გადასცა ქართველობა და სიამაყის გრძნობა, რომ არიან ერთი პატარა, მაგრამ მსოფლიოში უმნიშვნელოვანესი ისტორიის, დიდი კულტურის მქონე ერის წარმომადგენლები. “ჩვენ ძალიან ვაფასებთ თქვენი საზაგადოების მუშაობას, ვაფასებთ თქვენგან თურქეთში განათლების მიმღებ ქართველ სტუდენტთა დახმარებას. ძალიან მიხარია რომ აქ ბევრი ქართველი სტუდენტი სწავლობს და მომავალში უფრო მეტი უნდა ჩამოვიდეს კიდეც. ვაფასებთ თქვენს მონაწილეობას ქართული ძეგლების გადარჩენის საკითხში, ეს ძალიან მნიშვნელოვანია, ამ მხრივ ჩვენ თურქეთის მთავრობასთან ერთადაც ვმუშაობთ. ამ საქმეში თქვენი მონაწილეობა კი დიდად დასაფასებელია.” – ამ სიტყვებით მიესალმა საქართველოს პრეზიდენტი, მიხეილ სააკაშვილი, თურქეთის ქართული სათვისტომოს წარმომადგენლებს. მსმენელები სიხარულით ტაშს უკრავდნენ საქართველოს პრეზიდენტს. დარბაზში ისმოდა შეძახილები: “მიშა! მიშა!” შეხვედრის ბოლოს თურქეთის დიასპორის წარმომადგენლებმა საქართველოს პრეზიდენტს საჩუქრები გადასცეს. მეორე დღეს მიხეილ სააკაშვილმა თურქეთის ქართული კულტურის სამი ინსტიტუტის: “კულტურული კრებული ჩვენებურის~, “ჩჰვენებური.ნეტ”-ის და “Gურცუჰაბერ.ჩომ”-ის წარმომადგენლები სასტუმრო შწისსოტელ- ში მიიღო. ოსმან ნური ნერჯანი და მისი მეუღლე სალომე ნერჯანი (ჯორჯაძე), ერდალ ქუჩუკ და გაფფარ ილმაზთან (ქათამაძე) ერთად შწისსოტელ- ში დილის ათ საათზე მივიდნენ. თურქეთის მეოთხე თაობის ქართველმა გაფფარ ილმაზმა (ქათამაძე) მისასალმებელი სიტყვით მიმართა საქართველოს გამარჯვებულ პრეზიდენტს _ ბატონ მიხეილ სააკაშვილს. ბატონმა ოსმან ნური ნერჯანმა სიტყვით მიმართა პრეზიდენტს: “თურქეთში მცხოვრები ქართველების, თქვენი ღვიძლი ძმების სახელით მოგესალმებით ღირსეული და თავმოყვარე ერის მეთაურს - მის აღმატებულებას პრეზიდენტ მიხეილ სააკაშვილსა და მთელ ქართულ დელეგაციას. კეთილი იყოს თქვენი მობრძანება. ჩვენ ჟურნალ “ჩვენებური~-ს, ვებ-გვერდ “ჩჰვენებური.ნეტ~-ი და “Gურცუჰაბერ.ცომ”-ის წარმომადგენლები სიამაყითა და სიხარულით სავსენი ვართ დღეს. თურქი ქართველების ერთადერთი და ჭეშმარიტი ხმა უკვე 30 წელიწადია, რაც თავის გამოცემას განაგრძობს. პირველ რიგში ჟურნალი “ჩვენებური~, შემდეგ კი ვებ გვერდები: “ჩვენებური.ნეტ~-ი და “გურცუჰაბერ.ცომ~-ი პრესისა თუ ელექტრონული ფოსტის მეშვეობით ქართული კულტურის განვითარებისა და გავრცელებისათვის თავდაუზოგავად მუშაობს. გეტყვით, რომ ამ სამივე პრესის ორგანო მთლიანად საკუთარი ხარჯებით ფინანსდება და სამწუხაროდ თურქეთში არსებული არც ერთი ქართული ფონდი თუ გაერთიანება არ გვიდგას მხარში. ჟურნალი “ჩვენებური~ და აღნიშნული ვებგვერდები საგამომცემლო საქმიანობას თურქული წეს-ჩვეულებისა და ტრადიციების გათვალისწინებით ახორციელებს ჩვენს უმთავრეს მიზანს _ ქართული კულტურის თურქეთში წარმოჩინებასა და გავრცელებას, ასევე თურქეთსა და საქართველოს შორის მეგობრობისა და კეთილმეზობლობის განვითარებაში თავისი წვლილი შეაქვს. ჩვენ ტერიტორიულად მთლიანი, ძლიერი, სტაბილური, თანამედროვე და დემოკრატიული საქართველოს ნახვა გვსურს. წრფელი გულით გვჯერა, რომ მისი აღმატებულება მიხეილ სააკაშვილი საკუთარი თანამებრძოლთა გუნდითა და ახალგაზრდული შემართებით ყველა არსებულ პრობლემას საუკეთესო შედეგებით დააგვირგვინებს. მინდა წინასწარ უღრმესი მადლობა გადაგიხადოთ~. ამის შემდეგ თურქეთის ქართული კულტურის სამი ინსტიტუტის წარმომადგენლებმა, პრეზიდენტ სააკაშვილისაგან ერთობლივი ინტერვიუ წარმართეს. რამდენ ხანს ემზადებოდით “ვარდების რევოლუციისათვის, რომლის წარმატებით დასრულებასაც არსებული ხელისუფლების გადადგომა მოჰყვა? _ რევოლუცია მომწიფებული იყო. მომწიფებული იმიტომ, რომ საქართველოს დამოუკიდებლობის შემდეგ პრაქტიკულად ჩვენმა ხალხმა ვერ მიიღო მთავარი _ განცდა იმისა, რომ ის არის თავისი ქვეყნის ბატონ-პატრონი. პრაქტიკულად საქართველო ხელში ჩაიგდო კომუნისტური ნომენკლატურის გაუნათლებელმა და ხარბმა ნაწილმა. ხალხმა ბოლოს და ბოლოს უარი განუცხადა მათი უფლებების განხორციელებას. რა თქმა უნდა, ასეთ შემთხვევაში რაღაც პერიოდის შემდეგ გარდაუვალია ხალხის კონსოლიდაცია და არსებული რეჟიმის წინააღმდეგ გალაშქრება. ხელისუფლებას ეგონა დაბეჩავებული ხალხი ხმას ვერ ამოიღებდა. რეალობაში კი ქართველმა ხალხმა ჩამოიფერთხა ეს ნაგავი და პრაკტიკულად თვითონ გაუსწორდა მჩაგვრელ სისტემას. ამ დროს იმდენად მთავარი ლიდერი კი არაა, არამედ ხალხის ნება. ხალხმა დაინახა თავისი ძალა და ენთუზიაზმიც, აქედან გამომდინარე, უხვად მიიღო. თბილისისა და ბათუმის პროცესები ერთმანეთს ჰგავდა. ცხადია, ეს ენთუზიაზმი ქართულ ეკონომიკასაც მოედება. ხალხმა იგრძნო, რომ ის არის ძირითადი ძალა თავისი ქვეყნის კეთილდღეობის შესაქმნელად. სანამ პრეზიდენტი გახდებოდით, თქვენს გეგმებსა და ოცნებებში როგორი საქართველო ცოცხლობდა და რამ გაგამთლიანათ ქართველ ხალხთან? როგორ დაახასიათებდით იმ ახალ სულისკვეთებას, რომელიც თქვენ მოიტანეთ საქართველოში? _ საქართველო არის ნიჭიერი ხალხით დასახლებული ქვეყანა. ამავე დროს იგი დიდი სტრატეგიული პერიფერიების ქვეყანაცაა. ის მთელმა მსოფლიომ უნდა გაიცნოს, როგორც უძველესი კულტურის ქვეყანა, როგორც მსოფლიოს ერთ-ერთი ულამაზესი მხარე. ბოლო წლებში ქართველ კაცს სიამაყის გრძნობა გაუნელდა. ამის დაბრუნება მთელი ჩვენი მოღვაწეობის საქვაკუთხედო საკითხია. აჭარაში აბაშიძის დიქტატურის დამხობა მოსალოდნელი ამბავი იყო. აჭარის იმჟამინდელი დიქტატორი არა ერთხელ შეეცადა თქვენს პროვოცირებას, რათა იარაღი გამოგეყენებინათ, გაგიჩნდათ თუ არა იარაღის გამოყენების სურვილი ან განზრახვა? _ ჩვენი მხრიდან ყველაზე უარესი, რაც შეიძლება მომხდარიყო, ეს არის ქვეყნის ტერიტორიაზე შეიარაღებული ძალების გამოყენება. მაგრამ საქართველოს დაშლის საფრთხის შემთხვევაში, რა თქმა უნდა, შეიარაღებულ ძალებსაც გამოვიყენებდით და გამოვიყენებთ კიდევაც მომავალში. იმ დროს ჩვენ ამის საფრთხეს ვერ ვხედავდით. მთავარ ძალას ჩვენთვის ფეხზე დამდგარი აჭარელი ხალხი წარმოადგენდა. ხალხმა არ დაუშვა საქართველოში ორი განსხვავებული ქართული რეგიონის, ორი სხვადასხვა მთავრობის არსებობა. მე ყოველთვის მქონდა ხალხის იმედი, ამიტომაც გამოვრიცხავდი კონფლიქტის დროს შეიარაღებული ძალების გამოყენებას. აბაშიძემ იცოდა, რომ ჩვენ ბევრად გავაძლიერეთ შეიარაღებული ძალები და ესეც იყო ერთ-ერთი მთავარი ფაქტორი იმისა, რომ მან ვერ გაბედა შეიარაღებული პროვოკაციის მოწყობა. ფიგურირებს გეგმა სამაჩაბლოსა და აფხაზეთის შემოერთებისა და მიზანდასახულია აფხაზეთის საქართველოს იურისდიქციაში ფედერალური სტატუსით შემოერთება. ანუ უნდა შეიქმნას აფხაზეთისა და საქართველოს ფედერალური სახელმწიფო. გვაინტერესებს ამ გეგმაში გათვალისწინებულია ლტოლვილების საკუთარ მიწა-წყალზე დაბრუნება? _ ჩვენ, რა თქმა უნდა, ვთავაზობთ ფედერალურ ურთიერთობებს.Pფედერალური ურთიერთობები ნიშნავს სახელმწიფო ურთიერთობებს.Mმე ვერ ვხედავ, რომ აფხაზეთის ახლანდელი ჯგუფი, რომელიც აკონტროლებს ტერიტორიის უმეტეს ნაწილს, ამისთვის მზად იყოს. ჩვენი უმთავრესი მიზანია საქართველოს განვითარება, ეკონომიკურად გაძლიერება და აფხაზეთის მაქსიმალურად მშვიდობიანი რეინტეგრაცია. როგორც წესი, საქართველოში დესტაბილიზაციის მთავარ მიზეზად რუსეთის ფედერაციაა მიჩნეული – იქნება ეს აფხაზეთი, სამაჩაბლო თუ აჭარა. ამასთანავე რუსეთს გუდაუთაში სამხედრო ბაზები აქვს, რამდენად დასაშვებია ამ ბაზებისა და სტაბილიზაციის ერთობლივი არსებობა? _ ბათუმში რუსეთის სამხედრო ბაზები და თბილისში რუსეთის სამხედრო შტაბი ჩვენი შემოწმებით მცირეა დარჩენილი. რაც დარჩა იმასაც ალბათ რუსეთი უპრობლემოდ გაიყვანს. რუსეთი ახალქალაქშიც იგივეს მოიმოქმედებს. რაც შეეხება გუდაუთას, რუსების იქ არსებობა აფხაზეთის პრობლემის დარეგულირებას უკავშირდება. მე ჩამოვაყალიბებ ნორმალურ უთიერთობებს მათ ხელმძღვანელობასთან. რა თქმა უნდა რუსეთის როლი ერთ დღეში არ შეიცვლება, მაგრამ პოზიტიური ძვრები ამ საქმეში არის და იმედია, რომ ისინი შეუქცევად ხასიათს ატარებენ. საქართველოში ბოლო 15 წლის მანძილზე სამწუხაროდ აღინიშნება გონებრივი პოტენციალის დიდი ემიგრირება, გაგაჩნიათ თუ არა ამ პროცესის შემაჩერებელი რაიმე გეგმა? _ ამ საკითხის მთავარი მომენტი ეკონომიკის პრობლემების მოგვარებაში მდგომარეობს. მთავარია რომ ხალხმა ოდნავი შესაძლობლობა იგრძნოს. ბევრი მათგანი დაბრუნდა კიდეც უკან. ჩვენ საზღვარგარეთ მცხოვრებ ყველა ქართველს ორმაგ მოქალაქეობას ვთავაზობთ, რათა მათ არ გავწყვიტონ კავშირი თავის ისტორიულ ქვეყანასთან. სწორედ ამ ორი ფაქტორის ერთობა და ჩვენი მხრიდან მუდმივი იდეოლოგიური მუშაობა დარწმუნებული ვარ მათ სამშობლოში დაბრუნებას გამოიწვევს. შეხვედრის პირველი დღეების მღელვარებით გამოწვეული სადღესასწაულო მიმართვა თურქულ ენაზე წარმოთქვით. როგორც ცნობილია საქართველოში სკოლებში თურქული ენა ისწავლება. უფრო მეტიც, საქართველოში არსებობს თურქულენოვანი სკოლებიც. თურქეთში მიუხედავად 5 მილიონიანი ქართველი მოსახლეობისა არ ფუნქციონერებს არც ერთი ქართული განათლების კერა თუ სკოლა. თურქეთში ქართულ ენოვანი სკოლებისა და ქართული სამაუწყებლო გადაცემების შესახებ როგორია თქვენი აზრი? _ ჯერ ერთი ჩვენი ტელევიზია ძლიერდება და ჩვენ ვაპირებთ ამ საკითხზე მუშაობას მომავალშიც. ამასთანავე მე თურქეთის პრემიერ მინისტრს ერდოგანს, ვთხოვე რათა გამოაგზავნოს თურქული მაწავლებლები საქართველოში, რათა ამით ხელი შეეწყოს ბიზნესისა და ურთიერთგაგების განვითარებას. რაც უფრო მეტი კონტაქტი იქნება თურქეთ-საქართველოს შორის, უფრო მეტი თურქი ქართველი ჩამოვა საქართველოში ტურიზმისა თუ ბიზნესის სახით და ეს პროცესი საქართველოს აქტუალურ სახელმწიფოდ აქცევს. უღრმესი მადლობა ბატონო მიხეილ, გისურვებთ წარმატებებს თქვენს სამართლიან ბრძოლაში.… ინტერვიუს შემდეგ შეკრებილებმა სამახსოვრო სურათები გადაიღეს და ეს ისტორიული შეხვედრაც დასრულდა. საქართველოს პრეზიდენტმა, თურქეთის პრემიერ-მინისტრი რუმინეთის ვიზიტიდან დაბრუნების შემდეგ შწისსოტელ-ში ერთ საათიან შეხვედრაზე მიიღო. პრემიერმინისტრ ერდოგანი და მისი აღმატებულება საქართველოს პრეზიდენტი მიხეილ სააკაშვილი ქართული ჯარის სტატუსის შესახებ საბოლოოდ შეთანხმდნენ. “ჩემი რძალი ქართველია და მეც ქართველთა მოყვარე გავხდი” – თქვა ამ შეხვედრაზე თურქეთის რესპუბლიკის პრემიერ-მინისტრმა. თურქეთში პირველი სამდღიანი ოფიციალური ვიზიტის შემდეგ საქართველოს პრეზიდენტი მიხეილ სააკაშვილი თანმხლებ პირებთან ერთად ბათუმში გაფრინდა. "ეს სტატია დაწერილია ჟურნალ თანამემალეს მაისი-ივნისი 2004 ნომერ 38'ისათვის."

გაფფარ ილმაზ (ქათამაძე)


Adjara bombası patlar mı?
Gürcüstan ve Adjara Otonom Cumhuriyeti arasında yaşanan gerginlik şimdilik dinmiş görünüyor. Ama durum ''fırtına öncesi gerginlik'' yada ''bölge patlamaya hazır bomba'' ifadeleriyle tanımlansa hiç de yanlış olmaz...
By: diditaviani
Geçtiğimiz ay yaşanan kriz sırasında Devlet Başkanı Saakashvili (Saakaşvili) 'nin ültimatomla ilettiği talepleri bir anlamda; (Abashidze (Abaşidze) 'nin Shevardnadze (Şevardnadze) 'nin döneminde güçlenmesine göz yumduğu merkezden bağımsız iktidarına son verme manevrası olarak da tanımlanabilir. Saakashvili (Saakaşvili) 'nin talepleri arasında olan ''Merkezi hükümet sınırların korunması, gümrükler, limanlar ve haberleşme dahil olmak üzere kontrolü ele alacak'' şeklindeki madde bu tezi doğrular nitelikte... Tbilisi yönetimine başkaldırı provası yapan Abashidze (Abaşidze) ve Saakashvili (Saakaşvili) arasındaki görüşmeden Moskova ve Washington baskısıyla bir anlaşma çıktı belki ama her iki tarafında hala birbirine diş bilediği bir gerçek... Yani taraflar şimdilike ''ne şiş yansın ne kebap'' demiş görünüyor. Batumi Limanı, Sarp Sınır Kapısı ve Adjara (Acara) - Gürcüstan sınırında kontrol, hem Adjara (Acara), hem de Gürcüstan resmi yetkilileri tarafından yapılacak... Yukarıda da belirttiğim gibi Washington Moskova ve hatta Ankara'nın da devreye girmesiyle taraflar göstermelik bir barış yaptı ancak sıkılan dişlerin sesi neredeyse ekranlardan duyulacaktı.. Ne Abashidze (Abaşidze) ne de Saakashvili (Saakaşvili) yaşananları pek unutacak gibi görünmüyor. Dedik ya; bölge patlamaya hazır bir bomba. Umarız pimi çeken olmaz...

Kaynak: Erkan Akkuş


GÜRCÜSTANDAN HABERLER
Türkiye’nin komşu ülkeleri arasında sorun yaşamadığı tek dost ve kardeş ülke Gürcüstan’da tarihi değişimler ve gelişim son sürat devam ediyor. Halkın % 96 sının güvenini alarak Şevardnanze dönemini sona erdirerek göreve başlayan sayın M. Saakaşvili halkının özlemlerine ve beklentilerine cevap verecek adımlar atmaya başladı. Yaş ortalaması 30 olan dünyanın en genç kabinesini kurdu. İlk olarak en büyük sorunları yaşadığı Rusya Devlet Başkanı PUTİN ile Moskovada bir araya geldi.Sorunların çözümü için önemli görüşmeler yapıldığı ifade edildi. Sonra ABD. Başkanı BUSH ile çok önemli görüşmeler yaptı ve destek aldı. Dovos zirvesi ve AB. görüşmelerinden de çok önemli kazanımlarla ülkesine dönen Saakaşvili temaslarında ABD, ve Batı Dünyasının desteğini de kazandı. Gürcüstan’ın toprak bütünlüğü konusunda ABD Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğinin tam desteğini sağlamış oldu.
By: admin2

MEVLÜT ARTVİNLİ

Geçen sayılarda yayınlanan  benim “ Gürcüstan da Neler Oluyor, Abaşidze Nereye?” başlıklı yazım ile Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Engin ŞENOL’un “Abaşidze’ye Mektup” başlıklı yazısı çok olumlu tepkiler aldı. Gürcüstan’da İmedi Televizyon kanalı da Livaneli Gazetesindeki bu yorumları Gürcüstan halkına duyurdu.

Türkiye’nin komşu ülkeleri arasında sorun yaşamadığı tek dost ve kardeş ülke Gürcüstan’da tarihi değişimler ve gelişim son sürat devam ediyor. Halkın % 96 sının güvenini alarak Şevardnanze dönemini sona erdirerek göreve başlayan sayın M. Saakaşvili halkının özlemlerine ve beklentilerine cevap verecek adımlar atmaya başladı. Yaş ortalaması 30 olan dünyanın en genç kabinesini kurdu. İlk olarak en büyük sorunları yaşadığı Rusya Devlet Başkanı PUTİN ile Moskovada bir araya geldi.Sorunların çözümü için önemli görüşmeler yapıldığı ifade edildi. Sonra ABD. Başkanı BUSH ile çok önemli görüşmeler yaptı ve destek aldı.  Dovos zirvesi ve AB. görüşmelerinden de çok önemli kazanımlarla ülkesine dönen Saakaşvili  temaslarında ABD, ve Batı Dünyasının desteğini de kazandı. Gürcüstan’ın toprak bütünlüğü konusunda ABD Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliğinin tam desteğini sağlamış oldu. Önümüzdeki günlerde Türkiye yi ziyareti  bekleniyor. Yeni dönemde Abhazya sorunu ile ilgili  hem Gürcü halkına hem de Abhaz halkına büyük bir refah sağlayacak turizm projeleri ile destekli barış çalışmaları Batı Dünyasının desteği ile başlayacak ve Abhazya sorunu Abhazya halkının da istek ve ihtiyaçları doğrultusunda çözüm sağlamak için diplomatik atak başlayacak.

Bütün Dünya Gürcüstan’ın toprak bütünlüğü için çalışırken Acara Özerk Yönetimi ve Sayın Abaşidze ayrılıkçı görüntü veriyor, sorunların çözümü için adres olarak Moskova’yı görüyor, başı her sıkıştığında Moskova’ya koşuyor hissi uyandırıyor Türkiye’den bakınca. Biz bu konuya Gürcüstan’ın tamamen bir iç sorunu olarak bakıyor ve tarafların barış içinde uzlaşmasını diliyoruz. Bunun yanında Acara nüfusunun on katı nüfusun yaşadığı Türkiyedeki  Gürcü asıllı Türk vatandaşlarının ortak dilekleri de Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünün korunması, Acara yönetiminin sorunların çözümü için sadece Moskova ile değil Türkiye ile de garantörlük anlaşmaları gereğince iletişim kurmasıdır. Yanlış veya eksik gelen bilgilerle Acara Moskova’ya bağlanmak istiyor görüntüsünü buradaki akrabaları üzüntü ve hayretle izlemektedirler.

Gürcüstan’ı Avrupa Birliği ülkesi yapmayı hedef almış SAAKAŞVİLİ yönetiminin dünyanın en eğitimli ve en kültürlü halklarından biri olan Gürcü halkının layık olduğu batı kriterlerine uygun demokrasiyi getirip yerleştireceğine, bütün sorunlarını barış ve demokrasi ortamında çözeceğine inanıyor, başarılar diliyoruz. 28 Martta yapılacak parlamento seçimlerinin bu anlamda hayırlı uğurlu olmasını dileriz.

Lİvaneli Gazetesi Mart 2004


GÜRCÜSTANDA NELER OLUYOR ? ABAŞİDZE NEREYE ?
Sovyetler Birliğinin dağılması ve sonrasında yeni dünya düzeninin kurulmasındaki efsane isim Edvard ŞEVARDNADZE Gürcüstan'ın Cumhurbaşkanlığını üslendiği zaman ülkesi ve bütün dünya Gürcüstan'ı kısa zamanda dünyada önemli bir ülke haline getireceğine inanıyordu. Çünkü o komünizm dönemindeki parti 1 nci sekreteri olarak görevi de hesaba katılınca çok uzun zaman Gürcüstan'ın kaderini elinde tuttu, ülkesini çok iyi biliyor ve tanıyordu. Sovyetler Dışişleri Bakanı olarak da dünyayı çok iyi tanımıştı. Bütün bu deneyim ve karizma bir araya gelince kendisinden nüfusu 4,5 milyon olan bir ülkeyi çok iyi yönetmesi, halkına büyük bir refah ve mutluluk sunması bekleniyordu.
By: diditaviani
Gürcü halkının yüksek eğitim seviyesi (iki üniversite bitirenlerin sayısı dünyada İngiltere' den sonra ikinci), kültür, sanat, müzik ve edebiyat, alanlarında erişmiş olduğu yüksek düzey de göz önüne alınırsa ŞEVARDNADZE' nin önderliğinde büyük bir sıçrama yapması bekleniyordu. Ancak halkın eğitim ve kültür seviyesinin yüksekliğine ŞEVARDNADZE' nin karizmatik liderliğine rağmen Gürcüstan yoksulluk ve yolsuzluktan hiçbir zaman kurtulamadı. Halkın hayat standardı giderek aşağıya düştü. Ortalama maaş 30 $ civarında oldu. Bu da ancak ekmek parasını karşılıyordu. Belli bir hayat standardı sunulmuş komünizm sisteminden sonra şimdiki yönetim geçmişte önemli görevler yapmış insanları bile sokakta dilenecek duruma düşürmüştü. Halk açlık ve sefalet içine düştü. Öte yandan Tbilisi' deki restoranlarda, casinolarda, lüks otellerde boş yer bulunmuyor, caddelerde her gün lüks arabalar çoğalıyor, milyon dolarlar harcanarak lüks villalar her gün çoğalıyordu. Dünyanın çeşitli kuruluşlarından bu güne kadar 3,5 -4 milyar dolar paranın Gürcüstan'a girdiği söyleniyor ama hala halkın ortalama maaşı 30 $ ın üzerine çıkmıyor, bunun yanında lüks içinde yaşayanlar daha da çoğalıyordu. Bu durum aydın gürcü halkının daha çok katlanacağı bir durum değildi. Son seçimleri bu durumdan kurtulmak için bir fırsat olarak gördü ve ŞEVARDNADZE' ye verdiği krediyi bitirerek seçimini yaptı. Fakat seçim sonuçlarına yapılan müdahaleler ve birbirine düşmanca tavırlarına rağmen koltukta kalmak için Acara Özerk Bölge Cumhurbaşkanı Aslan ABAŞİDZE ile mutabakat sağlamaları halkın sabrını iyice taşırdı. Bilinen olaylarla bu güne gelindi. Tabii Gürcüstan'ı Türkiye'de sadece ŞVADNADZE' nin adı ile tanıyanlar üzerinde bu haber bir şok etkisi yaptı, ama maalesef Gürcüstan' ın gerçeği böyleydi. Acara Özerk Bölgesi ise Gürcüstan'ın siyasi yapısı içinde Abhazya, Güney Osetya gibi özerk bir yapıya sahiptir. Abhazya ve Osetya Rusya'nın planlı yarattığı olaylar sonucunda resmen olmasa da fiili olarak Rusya'ya bağlanmış gibi. Şimdi de sıranın Acara' ya geldiğini ürpererek görüyoruz. Acara 13 Ekim 1921 Kars Antlaşmasının 1inci maddesine göre "Bu maddede belirtilen yerler halkının her topluluğunun kültürel ve dinsel haklarının temin edilmesi ve sözü geçen yere, halkın isteklerine uygun bir yönetim biçiminin uygulamasına imkan sağlayacak geniş bir idari özerkliğin verilmesi" Türkiye; Sovyet Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcüstan, arasında büyük müzakereler sonucunda imzalandı. Görüldüğü gibi Acara Müslüman kimliği nedeni ile özerklik verilmesi koşulu ile otonom bölge olarak kabul edildi. Türkiye de yaşayan 2-3 milyon Gürcü asıllı Türk vatandaşlarının % 98'i Acara Batum bölgesinden geldiklerinden Acara- Batum' a karşı bir gönül bağı vardır. Acarada yaşayan 400 bin nüfusun en az yarısının Türkiye de akrabaları vardır. Halen Acara Cumhurbaşkanı Aslan ABAŞİDZE' nin dedeleri de Osmanlıda Paşalık rütbesi almış bir aileydi. Türkiye' deki Gürcü asıllı Türk vatandaşları Acara' yı ata yurdu olarak gördüler ve nostaljik duyguların ötesinde fazla ilişkileri olmadı. Bunun nedenlerinden biri de Acara' yı Gürcüstan 'dan farklı düşünmemelerindendir. Şimdi Cumhurbaşkanı Aslan ABAŞİDZE' nin son oluşumdan sonra Tbilisi ile ilişkilerin kesileceği mesajları, Moskovada Abhazya ve Osetya yetkilileri ile birlikte ayrılıkçı temasları Gürcüstan'daki son durumun zafiyetinden faydalanarak Rusya'nın Gürcüstan üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için son manevra olarak görüyor ve Acara halkı adına üzülüyoruz. Acara Gürcüstan' dan kopmamalı Rusya' ya bağlanmamalıdır. Türkiye Acara' nın otonomik yapısıyla garantör ülkedir. Bu garantörlüğünü gecikmeden devreye sokmalıdır. Türkiye'deki Gürcü asıllı Türk vatandaşların da beklentileri bu yöndedir ve bir kişi bile Acara'nın Moskova'ya bağlanmasını kabullenemez. Acara 'nın Gürcüstan'dan kopup Moskova'nın yörüngesine girmesi durumunda Türkiye'nin sarp sınır kapısıyla Gürcüstan'a ve Türk Cumhuriyetlerine açılan kapısı tehlikeye girecektir. Yeni Tbilisi yönetimi de onlar için iddia edilen aşırı milliyetçilik fanatik ortodoksçuluk suçlamalarını çürütecek şekilde geçmişte Acara üzerinde yapılan yanlışları yapmadan Acara halkını dinsel değerleri ile kabullenerek kucaklamalı ve Gürcüstan'ın birlik ve bütünlüğünü sağlamalıdır. Dünyada Gürcüstan' dan sonra en çok Gürcünün yaşadığı Türkiye' deki Gürcüler Gürcüstan'daki yeni yönetimden halkı layık olduğu refah seviyesine ulaştırmasını, demokrasiyi batı kriterleri ile hayata geçirmesini, ülkenin birlik ve beraberliğini sağlamasını diliyorlar.Özellikle Acara ile Merkezi hükümeti arasında birlik ve beraberliğin sağlaması, ülke bütünlüğünün korunması Yeni Yönetim ile ABAŞİDZE' den dilekleridir. Gürcüstanın Türkiye için önemini büyük Atatürk 02.02.1921 de Gürcüstan Büyük Elçisi Simon Mdivani'yi kabullerinde şöyle ifade etmiştir: "Bizi, Gürcüstan ile birleştiren yalnız sempati değil, aynı zamanda hedeflerimizin de bir olmasıdır. Güçlü bir doğuya ihtiyacımız var. Özellikle güçlü bir Kafkasya'ya. Kafkasya'da ise en önemli ulus olan Gürcülerin güçlü olmasına ihtiyacımız var. Bize güçlü ve bağımsız bir Gürcüstan lazım. Biz Kafkasyannın diğer ülkelerinin de bağımsız olabilmeleri için Gürcüstan ile birlikte çaba sarfetmeliyiz." Hükümet ve Türk vatandaşı olarak bizler Atatürk'ün 82 yıl önceki ufkunu bugün ne derece kavradığımızı sorgulamalıyız.

Türk-Gürcü Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Müdürü

Mevlüt ARTVİNLİ

Tel: 0216 331 50 30 - 0216 325 18 10 Faks: 0216 425 18 11 e-mail: mevlutartvinli@superonline.com

GÜRCÜSTAN"IN ÇİLESİ...
Kafkas toprağına bastığım an, Gürcü olduğum geçer aklımdan, Yaslanır burada dağlar dağlara, Cennet ve bahçesi bir gösteriş, Yine de överse bunları şairler, Gürcüstan"dır, sevinçli ülkedir, Söz ettikleri bence.

Vladimir Mayakovski
By: diditaviani

SUNGUR SAVRAN

Kafkas toprağına bastığım an
Gürcü olduğum geçer aklımdan
Yaslanır burada dağlar dağlara
Cennet ve bahçesi bir gösteriş
Yine de överse bunları şairler
Gürcüstan'dır, sevinçli ülkedir
Söz ettikleri bence.

Vladimir Mayakovskiy

Büyük kitle gösterileri sonucunda devlet başkanı görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Yerine geçen başkanın adı Eduard Shevardnadze (Şevardnadze) 'dir. Hayır, yanlış okumadınız. Shevardnadze (Şevardnadze), devrilen başkan değil, başa getirilen başkandır. Ama yıl 1992'dir. Devrilen başkan Gamsakhurdia'dır. Aradan 12 yıl geçtikten sonra aynı Shevardnadze (Şevardnadze) bu kez büyük bir kitle hareketi ile devrilen başkan olarak tarihe geçecektir. Bu 12 yıl sıradan halkın hayatına etnik savaşlarla, suikast girişimleriyle, hileli seçimlerle, yolsuzluklarla, mafya faaliyetleriyle, yoksullukla ve yüzde 20'yi aşan işsizlikle geçmistir. İşte Gürcüstan'ın makus talihi!

Son iki ayda Kafkasya'da yaşananlar, dikkatleri yeniden Türkiye için her bakımdan büyük önem taşıyan bu bölgeye çekti. Önce Azerbaycan'da 15 Ekim'de seçim adıyla oynanan komedide, Aliyev hanedanının veliahtı İlham, kocamış babasının yerine tahta, pardon cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Baba Bush'a baba Aliyev, W'ya oğlu! Ülke en azından birkaç gün muhalefetin hileli seçimlere karşı şiddetli gosterileriyle sarsıldı, ölüler verildi. Ardından 2 Kasım'da Gürcüstan'da yine bir hileli seçim yaşandı. Muhalefet Gürcüstan'da daha şanslı çıktı. Dış desteğe dayanarak, 22 Kasım'da 20-30 bin kişilik bir kalabalıkla parlamentonun açılış oturumunu bastı. 23 Kasım'da Rusya Dışişleri Bakanı'nın aracılığı sonucunda Shevardnadze (Şevardnadze) istifa etti.
Şimdi sağda ve solda Gürcüstan'da yaşanan olaylara "kadife devrim" ya da "barışçıl devrim" gibi terimler yakıştırılıyor. Gürcüstan olaylarına ilişkin ilk söylenmesi gereken, daha önce Gündem sayfalarında komşumuz Hüseyin Aykol'un da belirttigi gibi, yaşananın "devrim" kategorisiyle bir ilişkisi olmadığıdır. Ortada birkaç günlük protesto gösterileri ve 20-30 bin kişinin ülkede ve dünyada hiçbir meşruiyeti olmayan parlamentoyu basması vardır. Hepsi bu. Her şeyden önce polis ve asker parlamentoya yürüyen kitlelere en ufak bir müdahalede bulunmamıştır. Elbette bu duruma bir ölçüde devrimlerde de rastlanabilir, ama orada kitlenin ezici gücü, devrimcilerin uzun soluklu bir çalışması ve sistemin çivisinin çıkmasıdır ki bunu mümkün hale getirir. Gürcüstan olaylarında bu faktörlerin hiçbiri yoktur.

İkincisi, gösteriler Shevardnadze (Şevardnadze) muhalifi düzen partilerince sadece Shevardnadze (Şevardnadze) 'yi devirmek amacıyla düzenlenmiştir. Bu muhalefet ise Shevardnadze (Şevardnadze) 'nin eski adamlarıdır! Saakashvili (Saakaşvili) hem eski Adalet Bakanı'dır, hem de Amerikan yetiştirmesi. Muhalefetin ne sosyal, ne de politik düzen karşıtı herhangi bir talebi vardır. Nihayet, ABD'nin muhalefete destek verdiği konusunda hiçbir kuşku yoktur.

Kısacası, Gürcüstan olayları, arada çok büyük farklar olsa da, 1989 Doğu Avrupa ve 2000 Sırbistan olaylarının çizgisinde gelişmiştir. Büyük kitlelerin var olan statükoya karşı harekete geçmesiyle başlayan ve karşı-devrimci güçlerin hakimiyet kazanmasıyla sonuçlanan bu olaylar dizisinin "devrimsi" denebilecek bazı özellikler taşıdığı yadsınamaz, ama bunlar sonuçları itibariyle karşı-devrimcidir. Tabii, Gürcüstan'da kişilerde değişikliğin ötesine giden hiçbir gelişme olmadığı için, bu bile aşırı bir niteleme olur. Burada, gerici ve emperyalizm yanlısı bir önderliğin yerini aynı türden bir yeni önderlik almıştır. Hepsi bu.

İkinci önemli konu, emperyalist Batı'nın utanmazlığıdır. 1990'lı yılların başından beri (aynen baba Aliyev gibi) Shevardnadze (Şevardnadze) de Batı'nın "demokrat" gözdesi idi. Sadece esas patronu ABD değil, Almanya da Shevardnadze (Şevardnadze) 'ye hayrandı. Azerbaycan'a gelince, AGİT seçimlerin hile dolu olduğunu ancak bir ay sonra, 13 Kasım'da ciddi biçimde kabul edecektir. Bu yüzden diğer gözlemci kuruluşlar tarafından da eleştirilmiştir. Ama rejim kendini sağlamlaştırdıktan sonra eleştiri ne işe yarar!

Azerbaycan ve Gürcüstan olayları, eski Sovyet cumhuriyetlerinin kapitalizmin yeniden tesisi sürecinde düştükleri sefil durumu bir kez daha ortaya serdi. Ayrıca, Kafkasya'da (ve Orta Asya'da) Rusya ile ABD'nin tam bir rekabet içinde olduğunu (her ne kadar iki ülke bu olaylarda işbirliği yapmış olsalar bile) yeniden hatırlattı. Bir kez daha söyleyelim: Türkiye devleti Kafkasya'da ABD yanlısı politikasıyla ateşle oynamaktadır.

Gürcüstan'ın acıları ne yazik ki Shevardnadze (Şevardnadze) 'nin devrilmesiyle sona ermeyecek. Ekonomik durum içler acısı: Ocak başında yapılacak başkanlık seçimi için ülke ABD'den 5 milyon dolara el açmak zorunda kalıyor! 5 milyonluk bir ülkenin 1 milyon insanı Rusya'yı ekmek kapısı yapmış durumda! Üç tane ayrılıkçı hareket (Adjara ;(Acara), Abkhazya ve Osetya), kimi (Adjara (Acara) 'da Abashidze (Abaşidze) 'nin oldugu gibi) Shevardnadze (Şevardnadze) taraftarı olduğu için, kimi de Rusya tarafından desteklendiği için, yeni yönetim için baş ağrısı yaratacak. ABD ve Rusya'nın rekabeti bütün bu faktörleri kışkırtacak nitelikte. Maalesef, Gürcüstan yeni bir onyılı da yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik, etnik savaşlar, darbeler ve suikastlerle geçirecek gibi görünüyor.

Gürcüstan'da ve Kafkasya'nın geri kalanında tek çozüm, işçi ve emekçilerin bağımsız politik örgütlenmesi temelinde, ulusal sorunlara Kafkasya Sosyalist Federasyonu temelinde çözüm getirecek bir sosyalist iktidardır. İmkansız mı diyorsunuz? Ekim devrimi sonrasında ulaşılan çözüm tam da buydu. Büyük Şair Mayakovski'ye kulak verin: "Evet, Gürcüyüm ben, fakat benim ulusum / dağ uçurumlarında parçalanmadı: / Hayır gelecek Sovyetler dünyasında: / bir federasyonun yoldaşları."


“Gürcü” demek bu kadar zor mu?!
Gazete yazılarında etnik kimlikten söz etmeyi tercih etmiyorum. Ne var ki bu yazımda bunu yapmak zorunda kaldım. Sanırım yaklaşık altı-yedi yıl önce, “Radikal” gazetesi bir dizi yayımlamıştı. Bu dizide Türkiye’deki Kafkasya kökenliler anlatılmıştı. Diziyi “Radikal” muhabiri bir arkadaş hazırlamasına karşın, Gürcüleri benim yazmam istenmişti. O dizide, Gürcülerin anlatıldığı sayfalarda bir de fotoğrafım yayımlanmıştı. Hiç unutmuyorum, bu fotoğrafımın altına “Gürcü tarihçi” yazılmıştı. Tabii ki bu resim altı yazısından önceden haberdar olsaydım, itiraz ederdim. Çünkü ben “Gürcü tarihçi” değilim, ama Gürcü olduğum doğru. Belki bu giriş cümlelerini bir vesile sayarak, biz Gürcülerin Türkiye’deki varlığının, “nasıl ve neden”i üzerinde durabiliriz.
By: admin2

“Gürcü” demek bu kadar zor mu?!

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
RADİKAL İKİ  27.06.2004


Gazete yazılarında etnik kimlikten söz etmeyi tercih etmiyorum. Ne var ki bu yazımda bunu yapmak zorunda kaldım. Sanırım yaklaşık altı-yedi yıl önce, “Radikal” gazetesi bir dizi yayımlamıştı. Bu dizide Türkiye’deki Kafkasya kökenliler anlatılmıştı. Diziyi “Radikal” muhabiri bir arkadaş hazırlamasına karşın, Gürcüleri benim yazmam istenmişti. O dizide, Gürcülerin anlatıldığı sayfalarda bir de fotoğrafım yayımlanmıştı. Hiç unutmuyorum, bu fotoğrafımın altına “Gürcü tarihçi” yazılmıştı. Tabii ki bu resim altı yazısından önceden haberdar olsaydım, itiraz ederdim. Çünkü ben “Gürcü tarihçi” değilim, ama Gürcü olduğum doğru. Belki bu giriş cümlelerini bir vesile sayarak, biz Gürcülerin Türkiye’deki varlığının, “nasıl ve neden”i üzerinde durabiliriz.
Niyetim burada tarih anlatmak değil, bundan dolayı konuya orta yerinden gireceğim. Osmanlılar 1461 yılında Trabzon İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdıktan sonra, bu bölgedeki Rumların müttefiki olan Gürcüler üzerine yürümüşler. 16. yüzyılın son çeyreğinde Gürcülerin yaşadığı toprakların bir bölümünü ele geçirmişler ve buradaki Ortodoks Gürcüleri Müslümanlaştırmışlar. 18. yüzyılın sonlarında Osmanlı egemenliği dışında kalan ve Ortodoksluğunu koruyan Gürceler, İran ve Osmanlı Devleti’ne karşı kendilerini korumak için Ruslara kapılarını açmışlar. Böylece Kafkaslar’ın güneyine inen Ruslar, 1877-78 savaşlarında, Müslüman Gürcülerin yaşadığı yerler de içinde olmak üzere pek çok yeri ele geçirmişler. Müslüman Gürcülerin bir bölümü, Rusların egemenliğindeki topraklardan Osmanlı ülkesine göç etmiş. Çoğunluğu Karedeniz kıyısı boyunca yerleşmiş. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise, göç etmeyen Müslüman Gürcülerin yaşadığı topraklar ikiye bölünerek Türkiye-Sovyet sınırı çizilmiş. Böylece Müslüman Gürcülerin bir bölümü Türkiye’de Çoruh vilayetinde (sonradan Artvin vilayeti olmuş), bir bölümü de Gürcüstan’da, ülkenin tarihsel bölgelerinden biri olan Acara’da (Osmanlıların Acaristan dediği yer) kalmış. Sovyet yönetimi, Acara bölgesine Müslüman nüfustan dolayı özerlik tanımış. Türkiye ise Gürcülerin “Gürcü” değil, “Kıpçak Türkü” olduğunu ileri sürmüş. Bu devir, Kürtlerin de, karda yürürken “kart kurt” biçiminde sesler çıkardıklarından “Dağ Türkleri” sayıldığı devir. Konuyu anlaşılır kılmak için özetlersek, “tarih” Gürcüleri dinsel açıdan önce ikiye bölmüş, bununla da yetinmemiş Müslüman Gürcüleri ayrıca ikiyi ayırmış.
Doğrusu, Kafkasya’nın ne kadar karmaşık bir yer olduğunu en iyi gözlemleyenler, eski Arap coğrafyacılar olmuş. Arap coğrafyacılar burada o kadar çok halkla ve dille karşılamışlar ki, bölgeye “Kuhü’l-Elsine” demekten kendilerini alıkoyamamışlar. Gerçekten de öyle, Kafkasya her şeyden önce bir “Diller Dağı”. Bu dillerden biri olan Gürcüce, aynı zamanda Acara’da yaşayan Gürcülerin de dili. Bizim gazeteci dostlarımız, bazen kendilerini Arap coğrafyacılar gibi hissediyor olabilirler. Onlara hak vermiyor da değilim. Gerçekten de Kafkasya’da “kimin kim” olduğunu Türkiye’de anlamak hiç kolay değil. Bunun önemli nedenlerinden biri, Sovyetler Birliği’nin çözülme sürecinde Kafkasya’da yaşanan olayları Türkiye’ye aktaran bir Moskova muhabirinin her halkın adına “Türk” kelimesi eklemiş olması da olabilir. O tarihlerde Moskova’dan gelen fakslarda “Adige Türkleri”, “Çeçen Türkleri”, “Dağıstan Türkleri” yazardı. Ama artık köprünün altından çok sular akmadı mı? Peki, “Radikal” gazetesinin de yaptığı gibi, “Acarya”, “Acar lider”, “Acarlar”,“Gürcü kökenli Müslümanlar” gibi yeni isim türetmeleri nasıl olabiliyor. Müslüman Gürcülerin Türkiye’de yaşayanlarına “Gürcü” diyen gazetenin, Gürcüstan’da yaşayanlarına Gürcü demeye neden dili varmıyor. Öte yandan, “Acarya” olarak yazmanın “Bulgarya” yazmak kadar Türkçe dışı olduğunu defalarca hatırlatmamıza karşın, bu yanlışta neden ısrar ediliyor. Geçenlerde yitirdiğimiz Ahmet Piriştina “Arnavud inadı” dermiş, yoksa yanlışta diretmek de “Türk inadı” mıdır?


GÜRCÜSTAN"DAKİ MÜSLÜMANLARLA İLGİLENİLMESİ KİMİ RAHATSIZ EDİYOR?
Özellikle Çveneburi"de yayınlanan muhtelif yazılarından tanıdığımız ve hakikaten büyük bir keyifle, ama biraz da buruk duygularla okuduğumuz Fahrettin Çiloğlu"nun, geçen sayıda yayınlanan son "Noe"s Kidobani" daki yazısına bir cevap yazmamız gerekli oldu. Bizim inandığımız Allah, bizi yaratırken, "Sizi hangi milletten yaratalım?" diye sormadı. O, bizi Gürcü milletinden yarattığı için biz, bu takdirin hürmetine, her zaman ve her mekanda bu milli kimliğimizden gurur duyduk, duymaya devam edeceğiz. Neredeyse 30 yıla yakın bir süredir (arada bazı kesintiler olsa da) "Türkçe" yayınlanmakta olan Çveneburi dergisinde, Müslüman Gürcülerle ilgili kaç yazı yayınlandığını bilemiyoruz; ama, bunun yeterli olmadığı bilinen bir husustur.
By: admin2

GÜRCÜSTAN'DAKİ MÜSLÜMANLARLA İİLGİLENİLMESİ KİMİ RAHATSIZ EDİYOR?

Muhammed Yunus KAYA*

Özellikle Çveneburi'de yayınlanan muhtelif yazılarından tanıdığımız ve hakikaten büyük bir keyifle, ama biraz da buruk duygularla okuduğumuz Fahrettin Çiloğlu'nun, geçen sayıda yayınlanan son "Noe's Kidobani" daki yazısına bir cevap yazmamız gerekli oldu.
Bizim inandığımız Allah, bizi yaratırken, "Sizi hangi milletten yaratalım?" diye sormadı. O, bizi Gürcü milletinden yarattığı için biz, bu takdirin hürmetine, her zaman ve her mekanda bu milli kimliğimizden gurur duyduk, duymaya devam edeceğiz.
Neredeyse 30 yıla yakın bir süredir (arada bazı kesintiler olsa da) "Türkçe" yayınlanmakta olan Çveneburi dergisinde, Müslüman Gürcülerle ilgili kaç yazı yayınlandığını bilemiyoruz; ama, bunun yeterli olmadığı bilinen bir husustur. Bugün Türkçe konuşan Gürcülerin kahir ekseriyetinin Müslüman (ve yaşadıkları çevrelerine kıyasla çok daha dindar) olmaları bazılarını hiç ilgilendirmeyebilir; ama, bizi birinci derecede ilgilendiriyor. Çünkü, bizi Gürcü milleti ile bağlayan atalarımız, sadece bu nedenle anavatanımızdan çıkarak buralara göç etmişler. Göç kararlarında konjonktürel siyasi ve sosyal etkenler rol oynamış olabilir. Ama komşuları olan Hıristiyan ailelerden hiç kimse bunlarla birlikte kalkıp binlerce kilometre uzaklara göç etmemiştir. Yani, göçün temelinde tamamen ve sadece dini saikler yatmaktadır.
Biz, dinimiz olan İslamiyetle ilgili her türlü bilgiyi kendi dilimizle öğrenmemiz ve öğretmemiz gerektiğini düşünüyoruz Umarız ki, Gürcücenin, diğer pek çok dil gibi İslami hayatta da kullanılması konusunda hiç kimsenin bir itirazı yoktur.
Ağırlıklı olarak Acara bölgesi olmak üzere, halkımızın cemaatler halinde İslam dinine geçmeye başladıkları ilk yıllardan bu yana, neredeyse 400 yıl geride kaldı. 1905 yılında Tbilisi'de bir Kur'an mealini gözardı edecek olursak; 1991 yılına kadar, Gürcüce tek bir İslami dini kitabın yazılmamış ya da yayınlanmamış olması, bize hiçbir hal ve şart altında normal gelmediği için, her türlü fırsatı değerlendirerek, "Gürcüce dini kitap basımı" işine girdik.
Yanyalı Mustafa İsmet Efendi Derneği konusuna gelince, sayın Çiloğlu Çveneburi'de verilen telefonları ya da web sitesindeki adresimizi kullanarak bizlerle temas etmiş olsaydı, muhtemelen daha doğru bilgilere sahip olacak ve yazısı bu derece düşünce malulü olmayacaktı.
Ancak, sanırım sizden ziyade bizim bir eksikliğimiz olmalı. Yani, Türkiye'de Gürcü entellektüel çevresinin en popüler isimlerinden biri olan Fahrettin Çiloğlu başta olmak üzere pek çok kişiyi çalışmalarımız hakkında yeterince bilgilendirmemişiz. Gürcüstan müslümanlarına yönelik çalışmalarla ilgilenen herkesi Fatih-Çarşamba'da bulunan Yanyalı Mustafa İsmet Efendi Dergahı külliyesindeki yerimizde misafir etmek, soracağınız tüm sorulan cevaplandırmak ve vaki tereddütleri gidermek isteriz. Ayrıca, "www.muslimgeorgia.org" adresindeki web sitemizi ziyaret ederek de çalışmalarımız hakkında bilgi sahibi olabilir ve bizimle temas edebilirsiniz.
Bizim faaliyetimiz, bir tür "misyoner" faaliyeti değildir. Bizimki, kendi ülkelerinde yeterli imkanları bululunmadığı için dinini öğrenme konusunda sorun yaşayan Gürcüstan Müslümanlarına bir tür insani ve kültürel ilgi ve yardım faaliyetidir. Kısacası, bu çalışmalarda, "Müslüman olmayanları müslüman yapma" gibi bir amaç güdülmemektedir. Ancak, bizden dini eğitim ve yayın konusunda yardım isteyen Gürcüstan'daki kardeşlerimizi görmezden gelmemizi kimse beklememelidir.
Şimdilik, Yanyalı Mustafa İsmet Efendi'nin (Türkiye'de Tekke ve Zaviyeler kapatılmadan önceki) son halifenin "Ahıskah" Ali Haydar Efendi olduğunu, bu zatın kızının çok yakın bir zamanda vefat ettiğini ve onun çocuklarının da halen bu külliyede ikamet ettiklerini belirtmekle yetiniyoruz.

* Yanyalı Mustafa ismet Efendi Derneği Başkan Yardımcısı.

çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 51 Ocak - Mart 2004


NEDEN BÖYLEYİZ? Türkiye"nin Ermeni, Gürcü, Kürt ya da Laz dillerini bilen akademisyenlere ihtiyacı yok mu?
Son dönemlerde "q", "w" ve "x" harfleriyle ilgili epey tartışma oldu ve değişik yazılar yazıldı. Bu üç harf, Türk alfabesinde olmayan, ama Kürtçe"nin yazımında kullanılan harfler. Buradaki "x", bildiğim kadarıyla bizim "ks" olarak algıladığımız "x" değil, gırtlaksıl "h" harfi. Yani bir adı, Ehmedà Hani biçiminde değil de Ehmedà Xani biçiminde yazmak için gerekiyor bu harf. Ehmedà Xani, bildiğiniz gibi ünlü Mem û Zin destanının yazarı Kürt şair. Tartışmaya yol açan konu, Türk alfabesine bu üç harfin eklenmesi meselesi değil, sanırım başka. Bu harfler Kürt alfabesinin harfleri ve zaten kullanılıyor, "bizim entelektüel coğrafyamız" dışında. Aslında Türkiye coğrafyasında "x" harfini aynı sesin karşılığı sayan başka alfabe de kullanılıyor, ama şimdi buna girecek değilim.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
RADİKAL İKİ - 30.11.2003

NEDEN BÖYLEYİZ?
Türkiye'nin Ermeni, Gürcü, Kürt ya da Laz dillerini bilen akademisyenlere ihtiyacı yok mu?

Son dönemlerde "q", "w" ve "x" harfleriyle ilgili epey tartışma oldu ve değişik yazılar yazıldı. Bu üç harf, Türk alfabesinde olmayan, ama Kürtçe'nin yazımında kullanılan harfler. Buradaki "x", bildiğim kadarıyla bizim "ks" olarak algıladığımız "x" değil, gırtlaksıl "h" harfi. Yani bir adı, Ehmedà Hani biçiminde değil de Ehmedà Xani biçiminde yazmak için gerekiyor bu harf. Ehmedà Xani, bildiğiniz gibi ünlü Mem û Zin destanının yazarı Kürt şair. Tartışmaya yol açan konu, Türk alfabesine bu üç harfin eklenmesi meselesi değil, sanırım başka. Bu harfler Kürt alfabesinin harfleri ve zaten kullanılıyor, "bizim entelektüel coğrafyamız" dışında. Aslında Türkiye coğrafyasında "x" harfini aynı sesin karşılığı sayan başka alfabe de kullanılıyor, ama şimdi buna girecek değilim. Benim anlamadığım nokta şu: Eğer biz Kürtçeyi yazılı dil olarak kabul ediyorsak, bu aynı zamanda o dilin alfabesini de kabul ettiğimiz anlamına gelmiyor mu? Neden her yeni durum karşısında bu kadar sert tepki veriyoruz? Hollanda'da, Türk alfabesine özgü harflerin tanınması önerisi de böyle mi karşılandı? Her yeni durum karşısında, Çetin Altan gibi söylersek, neden ensemizi karartıyoruz?

Bütün bu tartışmaların yapıldığı günlerde, bir ozanın adı aklımda dolanıp durdu. Bu ozan Sayat Nova. Biz henüz tanımıyoruz bu adı, Türkçeye çevrilmiş değil. Ama Sayat Nova, üç dilde şiirler yazmış Ermeni ozan. Azerice, Ermenice ve Gürcüce. Bu 18. yüzyıl ozanı, Tiflis'te doğup yetişmiş ve ömrünü orada tamamlamış. Onun yaşadığı dönemde Güney Kafkasya henüz Rusya'nın bir parçası değil. 18. yüzyılı hayal edin, Azeri, Ermeni ve Gürcü halklarının birbirleriyle ilişkilerini düşünün. Daha "uygar" bir dünya mıydı dünyamız, daha gelişmiş bir hoşgörü mü vardı? Kafkasya gibi tarihi boyunca çatışmaların yaşandığı bir coğrafya, üstelik 18. yüzyılda, üç dilde şiirler yazan bir ozan yetiştiriyor da, biz neden hâlâ coğrafyamızdaki başka dillerin varlığını kabul etmekte bile zorlanıyoruz? Türk alfabesinin değiştirilmesini öneren olmadığı için, böyle bir tartışmaya girmeyeceğim. Ama burada altını çizmek istediğim bir noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu üç harfin kullanılmasını istemenin, aslında Türk alfabesinin değiştirilmesini istemekle eşdeğer olduğunu sananlar, Türkiye Türkçesine en yakın dil olan Azerice'nin günümüzde nasıl bir alfabeyle yazıldığını biliyorlar mı?

Sahi, biz neden böyleyiz? Neden Türkiye'de bir Ermeni, Gürcü, Kürt, Laz dilbilimcisi yoktur? Bu etnik kökenden gelen insanların çabalarını unutmuş değilim, ama bizim üniversitelerimiz neden bu konuda eğitim vermezler? Bizim gerçekten bu dillerin uzmanı akademisyenlere hiç mi ihtiyacımız yok?

Bu üç harfin tartışıldığı günlerde Laurent Mignon'un iki kitabını okuyordum. "Elifbâlar Sevdası" (2003, Hece Yay.) ile "Gezginin Günlüğü" (2002, Hece Yay.). Mignon, Belçika doğumlu ve Lüksemburg vatandaşı. Bilkent Üniverseti'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde öğretim üyesi. Mignon, bir elin parmaklarından daha çok dili iyi biliyor ve pek çok dille de ilgileniyor. Fransızca, İngilizce, Arapça, İspanyolca ve Gürcüce'den Türkçe'ye çeviriler yapıyor. Bu çevirileri sözünü ettiğim kitaplarda bulabilirsiniz. Daha az bilindiği için bu örneği seçiyorum, başkalarının yorumuna açık olsa da. Gürcü edebiyatını, bir yabancının Türkçe çevirisiyle

okumak size de biraz tuhaf gelmiyor mu? Mignon, bizim topraklarımızda yakın tarihlerde "ölü dil" haline gelen Ubıhça ile de ilgili bir araştırmacı. Pek çoğumuzun henüz adını bile duymadığı Ubıhça ve bir zamanlar bu dili konuşan insanlar bizim ilgimizi neden çekmiyor?

Sahi, biz neden böyleyiz?


"Gürcistan" mı, Gürcüstan mı?
Özellikle son günlerde çok sorulan ve tartışılan "Gürcistan" mı, "Gürcüstan" mı doğru? Sorusunu Aydınlık dergisi okuyucusu Dr. Veysel Yıldız dergiye bu soruyu yöneltmiş. Çünkü Aydınlık dergisi Gürcistan"ı Gürcüstan yazıyordu. Okuyucunun bu sorusu üzerine dergi Kafkasya Yazıları dergisinde İberya Özkan (Melaşvili)"nin "Gürcistan, Gürcüstan Hangisi Doğru" başlıklı yazısını derleyerek "Gürcistan" değil "Gürcüstan" başlığı altında okuyucusunun sorusuna cevap olarak vermiş. Yöneltilen soru ve bu soruya cevap niteliğindeki makaleyi veriyoruz.
By: admin2

Özellikle son günlerde çok sorulan ve tartışılan "Gürcistan" mı,  "Gürcüstan" mı doğru? Sorusunu Aydınlık dergisi okuyucusu Dr. Veysel Yıldız  dergiye  bu soruyu yöneltmiş.  Çünkü Aydınlık dergisi Gürcistan'ı Gürcüstan  yazıyordu. Okuyucunun bu sorusu üzerine dergi Kafkasya Yazıları üçüncü sayısında (1998) İberya Özkan (Melaşvili)'nin "Gürcistan, Gürcüstan Hangisi Doğru" başlıklı yazısını derleyerek "Gircüstan" değil "Gürcüstan"  başlığı altında okuyucusunun sorusuna cevap olarak vermiş. Yöneltilen soru ve bu soruya cevap niteliğindeki makaleyi veriyoruz.

"Gürcistan" mı, Gürcüstan mı?

"Nasıl methedeyim sultanım seni
Gürcistan ilini değer gözlerin
Bir bakışta eylen harap cihanı
Cezair Tunus'u değer gözlerin.
Karacaoğlan, (Halk Edebiyatı Dersleri, Pertev Naili Boratav)


Aydınlık'ın 7 Aralık 2003 tarihli 855. sayısında, alt manşet olarak, "Gürcüstan'da ne oldu, neler olacak?" ifadesi yer alıyor. Aynı sayıda, Teoman Alili'nin yazısının üst başlığı ise şöyle: "Gürcüstan'daki olayların perde arkası...". Aydınlık'ın daha önceki sayılarında aynı telâffuza rastladığını zaman tashih hatası yapılmış olduğunu sanıyordum. Son sayıdaki tutum, bu sözcüğün yazımı ile ilgili olarak bende, bir tashih hatasının değil. Bir ısrarın var olduğu kanısını uyandırdı.
Türkçe'de, sonu "istan" ile biten, Hindistan, Türkmenistan, Kazakistan, Arabistan Özbekistan, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan gibi birçok ülke ve devlet ismi var. Lehistan, Frengistan gibi tarihsel metinler dışında kullanılmayanlar da var. Bir sonek olarak "istan" Farsça "istân" veya "sitân"ın Türkçe'ye geçmiş halidir. Bu ek ile örneğin Türkçe'ye geçmiş olan gül bahçesi anlamındaki "gülistan" gibi yer isimleri türetilmiştir. Ülke isimlerine gelince, bunlar, kavim ya da milliyet adlarının sonuna bu ek getirilmek suretiyle türetilmişleridir. Başka örnekler verelim: Türkistan, Ermenistan, Kırgızistan. Görüldüğü üzere bu isimlerde Türkçe ses uyumu aramak etimolojik (kökenbilimsel) açıdan mantıksal değildir, öte yandan, sonu sesli harfle biten isimlerden sonra, örneğin, Hindistan yerine "Hindiistan", Ermenistan yerine "Ermeniistan" denillemeyeceği gibi, Gürcüstan yerine de "Gürcüistan" veya "Gürcüstan" denilemez. Dahası, herhangi bir mülâhaza ile yüzlerce yıl önce oluşmuş ve halen kullanılmakta olan yer isimlerini değiştirmek, dilbilim açısından olanaksız, fiiliyatta ise, yanlış ve anlamsızdır, Kökenbilimsel süreç, son çözümlemede, nesnel kültürel gelişindin bir parçasıdır ve doğasına aykırı olan bireysel müdahalelere olanak tanımaz.
Karacaoğlan'la başladık, Atatürk'le bitirelim: "Azarbaycan ve Gürcistan işbirliği yaparak, millî varlıkları aleyhine yürümek istiyen Denik'in ordusuna karşı savaşmış ve bu orduyu Karadeniz sahillerine sürrnüştür." (Nutuk, Atatürk)
Aydınlık, gerçekleri ödünsüz savunma konusundaki titizliğini, ulusal mücadelenin önemli bir öğesi olan dil konusunda da göstermelidir.

Dr. Veysel Yıldız / istanbul

'Gürcistan' değil, 'Gürcüstan'
TÜRKÇENİN YOZLAŞTIRILMASI VE KAVRAM KARGAŞASI

"Gürcistan mı, Gürcüstan mı yazmak doğru?" tartışmasına, Çveneburi Kültürel Dergi'sinin Yayın Kurulu üyesi İberya Özkan, "Gürcüstan yazmak doğru"dur diyerek katılıyor. Dergi yayın kurulu olarak Aydınlıktaki tartışmaya katılma kararı aldıklarını belirten Özkan'ın "Kafkasya Yazıları" dergisinin üçüncü sayısında (1998) yayımlanan yazısına yer veriyoruz. Azerbaycan dahil tüm Türkçe ağızların literatüründe, her zaman sözcüğün doğru biçimi olan Gürcüstan yazılmaktadır. Bu, kültürüne yönelik yapılan yayınlarda da böyledir.

İBERYA ÖZKAN (MELAŞVİLİ)

Türk dili, özellikle Arapça, Farsça, İnglizce gibi yabancı   dillerin   etkisinde kalması  ve yanlış kullanılması yüzünden giderek bozulmakta, karma bir dil haline gelmektedir. Oysa Türkçe, kendi özgün yapısını koruyan, yalın ve sürekliliği olan canlı bir dil olmalıdır.
Türkçenin doğru, özgün ve yalın biçimde kullanımında pek duyarlılık göstermeyen, inceleme, araştırma ve danışma gereksinimi duymayan, kısacası bu dili özen göstermeden kullanan radyo, televizyon, gazete gibi iletişim sektörü görevlilerinin, konuşmacıların yaptıkları yanlışlar, milyonlarca insanın aynı yanlışı yapmalarına neden olmaktadır. Özellikle mikrofon aracılığıyla sürekli yinelenen bu yanlış sözcükler kulak yoluyla toplumumuzun belleğine yerleşmekte, Türkçe gittikçe yozlaşmaktadır.
Çoğu ders kitaplarında, Türk Dil Kurumu'nun (TDK) kendi sözlük ve yayınlarında, hatta Milliî Eğitim, Dışişleri, Kültür Bakanlığı gibi bazı bakanlık yazışmalarında ve yayınlarında da benzer yanlış kullanımlar sürmektedir.
Bu tür önemli yanlışların giderilmesi için eğitim, yayım ve iletişim süreci içinde dile herkesten çok özen gösterilmesi, dilin doğru kullanılmasının ve doğru öğrenilmesinin sağlanması vazgeçilmez bir koşul olmalıdır. Bu, kararlı bir biçimde de sürdürülmelidir.

BiR ÜLKE, İKİ AD

Bu genel yaklaşımın peşinden uzun yıllar titizlikle üzerinde durduğumuz, uğraş verdiğimiz "Gürcü-İstan" sözcüğüne değinerek, doğru ve yanlışı tüm yönleriyle inceleyelim:
Bu  sözcük, dilimizde bazen doğrusu olan "Gürcüs-tan",   bazen de yanlış      olarak "Gürcistan" biçiminde yazılmakta, söylenmektedir. İki ayrı kullanım, bir kavram kargaşası yaratmaktadır. TDK yayını Türkçe Sözlük, imla Kılavuzu gibi birçok ciddi yapıtın genellikle eski baskılarında (1959, vb.) Gürcüstan   biçiminde   yazılmıştır. Türk  Ansiklopedisi'nde: ise her iki yazımla da karşılaşılır, TDK'nın son yayınlanan sözlüklerinde, atlaslarda, ders kitaplarında, televizyon, radyo ve gazetelerde ne yazık ki sözcüğün yanlış biçimi olan "Gürcistan" yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu da yeterince araştırılmadan, farkında olmayarak sürdürülmektedir . Ana neden de yukarıda açıkladığımız gibi gjbi, yabancı dillerin etkisinde kalan dilimize yeterince duyarlılık ve özen göstermememiz, dikkat etmememizdir.
Özellikle "Herkes 'Gürcistan" olarak kullanıyor ve dilimize böyle yerleşmiştir artık" diyenlere karşı, doğru kullanımın bazı örneklerini aktarmakta yarar var: "Kafkasya Yazıları" gibi tüm Kafkasya ve Kafkasyalılar ile ilgili dergiler, kitaplar, çeviri ve yazılar, "insancıl" gibi kültür, sanat dergileri, "Gürcülerin Tarihi", "Gürcüler", "Gürcüstan, Tarihi'' adlı, içinde bulunduğumuz yıl basılan kitaplar. "Ali ile Nino" adlı roman. Türkçe Gönüllüleri Dil izleme Grubu. Türkçe olarak 20 yıldır yayınlanmakta olan, Türkiye Gürcüleri'ni, Gürcü kültürünü ve Gürcüstan'ı konu alan "Çveneburi Kültürel Dergi. 1997 başından beri yayımlanmakta olan, aynı konudaki "Mamuli" adlı bir diğer dergi. Araştırmacı, yazar Ahmet Özkan'ın "Gürcustan" adlı kitabı ve diğer tüm yapıt, çeviri ve yazıları, vb...

"GÜRCİSTAN" DEMENİN GEREKÇELERİ

Bu konudaki bir başka gerçeğin de altını çizme gereğini duyuyoruz. Şimdiye dek "Gürcistan doğrudur" diyen hiç kimsenin, hiçbir yayın organının ya da kurumun, tutarlı, elle tutulur, bilimsel bir gerekçe sunamaması ilginçtir. Bu da, farkında olmayarak ve de öyle alıştıkları için kullandıkları savımı güçlendirmektedir. Saptayabildiğim kadarıyla yalnızca şu üç gerekçe sunulmaktadır: Birincisi, 'Gürcistan' olarak Türkçeye, Arap ve İranlı tüccarlardan geçtiği; ikincisi, Türk dili ses uyumuna daha uygun olduğu; sonuncusu ise TDK'nın son sözlük ve imla kılavuzunda böyle yazdığı...
Öbür yandan iki ayrı saptamayı da aktarmakta yarar var: Azerbaycan dahil tüm Türkçe ağızların literatüründe, her zaman sözcüğün doğru biçimi olan Gürcüstan yazılmaktadır. Keza, Gürcüstan Cumhuriyeti'nde Doğu Bilimleri Enstitüsü'nde, Türkoloji çalışmalarında, tüm Gürcü Türkolog ve uzmanlarınca, Gürcüstan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ve Trabzon Başkonsolosluğu'nun tüm yazışmalarında yine doğru biçimi olan Gürcüstan kullanılmaktadır.

NEDEN "GÜRCÜSTAN" DEMELİYİZ

Gelelim Gürcüstan'ın neden doğru olduğuna:
TDK dil kılavuzunda belirtilen kurallara göre, Türk dilinde kök sözcükler değinmemekte, ekler köklerin ünlü harflerine uyum sağlayacak biçime girmektedir. Bazı örnekleri sıralayalım:
Farsça olan "istan" (yer, bölge, ülke) eki için de durum aynıdır.
Örnekler: Pakistan, Dağ'ıstan, Raca'stan, Hindu'stan, Gürcü'stan.
Bu örneklerde açıkça görülmektedir ki, istan soneki, istan, stan kılıklarına girmektedir. Böylece "Gürcü-istan" sözcüğünün doğru planının Gürcüstan olacağı ortaya çıkmaktadır. Gürcü, Türk, Raca, Alman, Hindu ve Kazak sözcüklerini başka ekler ile türetirsek köklerinin yine de değişmediğini, eklerin Türkçe ses uyumuna göre köklere uyacak hale büründüğünü görürüz:
İran Arap dillerinde "Gürcü"nün karşılığı: Kurc, Gurc, Gurci, Gürci, Gürcü; "Gürcüstan'nın karşılığı: Curya, Gürcüstan, Gürcüstan, Gürcüstan kullanılmıştır. Günümüz Türkçesine "Gürc" ya da "Gurc"değil de "Gürcü" olarak giren, tamamen yerleşmiş, yaygın olarak kullanılan bu (artık, çağdaş Türkçe olan) sözcüğe, istan soneki eklenmek istendiğinde, şu önemli çelişkiyi de değerlendirmeliyiz: Ya biz Gürcü sözcüğünü kök olarak kullanmayı sürdüreceksek yukarıda verdiğimiz örneklerdeki gibi Gürcüstan'ı; ya da "Gürcistan"ı onaylayacaksak "Gürcü" yerine "Gurc", "Gurci ", "Gürci"yi kullanacağız, (örneğin; Gurcca, Gurcice, Gürcice; Gurcüm, Gurciyim, Gürciyim; Gurcla, Gurciyle, Gürciyle vb...)

"'Gürcistan' olarak Türkçeye, Arap ve İranlı tüccarlardan geçtiği" gerekçesi ile yanlış olarak kullanmak yerine, sözcüğü Türk dili kurallarına göre doğru türetilmişi olan Gürcüstan haliyle kullanmak; bunu yaparken herkesi uyarmak, duyarlı olmak, özen göstermek gerekmektedir. Doğru, özgün ve yalın biçimde kullanılması ve de yabancı dillerin etkisinden kurtarılması gereken Türk dili adına... •

Atlas, Aylık Gezi Dergisi
Sayı: 55 Sayfa: 12


MAÇAHELİ'nin ÇINARLARI
'Farklı renkler farklı sesler' sloganıyla yola çıkan İstanbul Grup'un düzenlediği Beyoğlu Ses Konserleri kapsamında, 12 Nisan Pazartesi günü büyük ihtimalle adını bile duymadığınız bir toplulukla karşılaşabilirsiniz. Beyoğlu'ndaki Ses 1885 Tiyatrosu'nda, Türkiye'de ilk, dünyada ikinci kez sahne alacak grubun adı 'Maçahela Geleneksel Çoksesli Şarkılar Topluluğu' ya da 'Maçahela Yaşlılar Korosu'. Bu toplulukta yaş ortalaması 70. Gürcüstan-Türkiye sınırındaki Maçaheli adlı bölgenin Türk tarafında, Artvin'in Borçka ilçesinde yaşayan ve Gürcü kökenli olan bu yaşlılar, geleneksel çoksesli Gürcü şarkıları söylüyor. 200-300 yıllık şarkıları köylerinde, günlük yaşamlarının bir unsuru olarak söylerken bunun müzikal önemini bilmiyorlarmış.
By: admin2

MELİS DABAĞOĞLU
02/04/2004 - RADİKAL

MAÇAHELİ'nin ÇINARLARI

Bayar Şahin ve İberya Özkan'ın keşfettiği Yaş ortalaması 70 olan 1'Maçahela Yaşlılar Korosu', Türkiye'deki ilk konserlerini 12 Nisan'da verecek. Grup daha önce Tiflis'te sahneye çıkmış.

Gürcüstan sınırındaki Maçaheli bölgesinin yaşlıları, tarlada, düğünde söyledikleri 200-300 yıllık 'polifonik' Gürcü türkülerini, bu kez Beyoğlu'nda seslendirecek...

'Farklı renkler farklı sesler' sloganıyla yola çıkan İstanbul Grup'un düzenlediği Beyoğlu Ses Konserleri kapsamında, 12 Nisan Pazartesi günü büyük ihtimalle adını bile duymadığınız bir toplulukla karşılaşabilirsiniz. Beyoğlu'ndaki Ses 1885 Tiyatrosu'nda, Türkiye'de ilk, dünyada ikinci kez sahne alacak grubun adı 'Maçahela Geleneksel Çoksesli Şarkılar Topluluğu' ya da 'Maçahela Yaşlılar Korosu'. Bu toplulukta yaş ortalaması 70.
Gürcüstan-Türkiye sınırındaki Maçaheli adlı bölgenin Türk tarafında, Artvin'in Borçka ilçesinde yaşayan ve Gürcü kökenli olan bu yaşlılar, geleneksel çoksesli Gürcü şarkıları söylüyor. 200-300 yıllık şarkıları köylerinde, günlük yaşamlarının bir unsuru olarak söylerken bunun müzikal önemini bilmiyorlarmış. Ta ki Gürcü kökenli iki müzisyen İberya Özkan ile Bayar Şahin onları keşfedene dek. İki müzisyen bu yaşlılarla bir topluluk
oluşturduktan sonra ilk kez Gürcüstan'ın başkenti Tiflis'te Uluslararası Gürcü Polifoni Sempozyumu'nda sahneye çıkmışlar. İkinci sefer ise 12 Nisan'da Ses Tiyatrosu'nda gerçekleşecek. Ayrıca topluluğun, Bayar Şahin'in, doğal ortamlarında kayıt alarak hazırladığı ilk albümü de önümüzdeki hafta Bayşah Müzik tarafından piyasaya çıkarılıyor. Koronun hikâyesini İberya Özkan ve Bayar Şahin'den dinledik.

· Bu koro nasıl oluştu?
İ.Ö. Benim çocukluğum Bursa'nın Hayriye Köyü'nde geçti. O yıllarda köyün yaşlıları bu geleneksel polifonik (çoksesli) şarkıları söylerlerdi Ancak yaşlılar vefat ettikçe bu gelenek yok oldu orada. Ben o zamanlar merak
ederdim Maçaheli nerede, o şarkılar oralarda hâlâ söyleniyor mu diye. Bir gün Gürcüstan tarafındaki Maçaheli'ye gittim ve oradaki şarkıları kayda aldım. Fakat Türkiye Maçaheli'ne gitmemiştim hiç. Beş yıl önce bir gün Bayar Şahin ile sohbet ederken bana 25 yıl önce kaydedilmiş bir kaset dinletti. Türkiye Maçaheli'ndeki yaşlıların söylediği şarkılardı bunlar. Üç yıl önce de oraya gittim. Köylerden 20'ye yakın yaşlıyı bulduk ve bir araya getirdik. Rica ettik, 15 kadar şarkıyı peş peşe söylediler bize. Biz de kayda aldık.

· Bu şarkıların önemi nedir?
İ.Ö. En önemli özelliği polifonik oluşu. Maçaheli'den başka Türkiye'nin hiçbir yerinde geleneksel çoksesli şarkılar yok şu anda. İnsanlar birlikte teksesli şarkı söyleyebilir ancak çok- sesli vokal şarkıları söylemek çok zor.

· Gündelik yaşamda nasıl söyleniyordu bu şarkılar, sözleri nasıl?
B.Ş. Bu şarkılar tarla çapalarken, mısır ayıklarken, gelin götürürken, cenazelerde, uğurlamalarda, yani hayatın her alanında söyleniyor. Örneğin; çapa türküsünde, imece usuluyle tarlayı çapalarken, bir grup tarlanın bir ucunda, bir grup diğer ucunda duruyor. Bir grup şarkıya başlıyor ve çapaya denk bir ritmle türküyü söylüyor. 20 kişilik bir gruptan 19 kişi pedal sesiyle şarkıya başlıyor. Bir dörtlük söylüyorlar. Solist olarak adlandırılan kişi de başka bir sesle manileri, yani sözleri söylüyor. Bunlar da 'Haydi delikanlılar çapayı daha hızlı vuralım, bu tarlayı şenlendirelim, mısırlar bir an önce yetişsin' gibi sözler. Bir dörtlük söylendikten sonra şarkı kesilmeden tarlanın diğer ucundaki grup pedal sesini sürdürür.


TÜRKİYELİ GÜRCÜLERİN KÜLTÜREL FAALİYETLERİ - Cüneyt Diasamidze_ჯუნეიტ დიასამიძე
Gürcüstan’dan sonra Gürcü nüfusun en fazla mevcut olduğu ülkenin Türkiye olduğu bilinmektedir. Türkiye’deki Gürcü nüfusu Gürcüstan’daki Gürcü nüfusundan daha fazla olduğu da söylenebilir. Yine bilindiği gibi Türkiye’deki Gürcüler; Artvin ve çevresindeki yerli otantik Gürcüler, yerli otantik “Megrel-Lazlar”(1) ile 1879 yılında Osmanlı ile Rusya arasında yapılan İstanbul anlaşmasına göre 1879-1921 yılları arasında göç ile gelenlerden oluşuyor.
By: mimino
TÜRKİYELİ GÜRCÜLERİN KÜLTÜREL FAALİYETLERİ Gürcüstan’dan sonra Gürcü nüfusun en fazla mevcut olduğu ülkenin Türkiye olduğu bilinmektedir. Türkiye’deki Gürcü nüfusu Gürcüstan’daki Gürcü nüfusundan daha fazla olduğu da söylenebilir. Yine bilindiği gibi Türkiye’deki Gürcüler; Artvin ve çevresindeki yerli otantik Gürcüler, yerli otantik “Megrel-Lazlar”(1) ile 1879 yılında Osmanlı ile Rusya arasında yapılan İstanbul anlaşmasına göre 1879-1921 yılları arasında göç ile gelenlerden oluşuyor. Osmanlı Devletinin yıkılması ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının akabinde yaşanan fakirlik ve yoksulluk ile geçen “zor”(2) yıllardan sonra, ilk zamanlar ki zayıf olan demokrasinin olgunlaşması ile birlikte illaki Türkiye’de yaşayanlar kendi kimliklerini sorgulayacaklar ve kültürel faaliyetlerde bulunacaklardı. Bu kaçınılamaz bir gerçek idi. Çünkü Türkiye sadece Türklerden ve Lozan’da azınlık olarak kabul edilen Rum, Ermeni ve Yahudilerden oluşmuyordu. Elektriğin ve televizyonun olmadığı yıllarda Türkiye’de yaşayan çeşitli ırklar atalarından miras kalan lisanlarını çok rahat koruyabilmişlerdi ve günlük hayatta birbirleri ile kendi lisanlarını konuşuyorlardı. Rahmetli Ahmet Özkan Melaşvili, Rahmetli Hayri Hayrioğlu ve onların arkadaşlarının birlikte çıkardığı Türkiye’nin ilk Gürcü dergisi Çveneburi ile Türkiye’de Gürcülerin varlığı Türk kamuoyu tarafından duyulmaya ve hissedilmeye başlamıştı. Bu arada Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşayan Gürcüler bilhassa Artvin ve Batum Dernekleri ile bir araya geliyorlar, kendi yörelerinin örf ve adetlerini, folklorik halk oyunlarını yaşamaya, yaşatmaya çalışıyorlar, geldikleri memleketlerinin bütün özelliklerini bulundukları yere taşıyorlardı. Yıllar birbirini takip ederken doğal bir gelişimin getirdiği seyir yaşanıyordu. Bilindiği gibi Çveneburi Kültürel Dergisi, Ahmet Özkan Melaşvli’nin ölümünden sonra yayın hayatına ara vermek zorunda kalmıştı. Akabinde Ahmet Özkan Melaşvili’nin arkadaşlarının gayretleri ile dergi yayın hayatını sürdürmüştü. En son bayrağı alan Osman Nuri Mercan Çveneburi Kültürel Dergisini bu günlere getirdi. Kendisine bütün Gürcüler ve Gürcü kültürü adına teşekkür ediyoruz. Çveneburi dergisinden sonra Mamuli ve Köprü isimli Gürcü dergileri de yayın hayatına girdi. Gürcü kültürüne olan ilginin artması ile birlikte okuyucu sayısı da artacak, ileriki yıllarda Türkiye’de yeni Gürcü dergileri, Gürcü gazeteleri, Gürcü radyo ve televizyonları şüphesiz olacaktır. Bu olay kaçınılmaz bir süreç olmakla birlikte demokrasinin de gereğidir. Gelişen teknolojik gelişmeler ile birlikte gelen internet teknolojisi çok çabuk yaygınlaştı ve Türkiye’nin ilk Gürcü internet sitesi Chveneburi.Net’i Türkiyeli, Gürcüstanlı ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Gürcülere kazandırdı. Artvinli Gürcülerden Erdal Küçük’ün kurduğu ve arkadaşlarıyla birlikte özverili çalışmaları ile hızla geliştirdiği Chveneburi.Net isimli internet sitesinin Gürcü kültürünün bilhassa Türkiye’de varolmasına, yaşamasına ve gelişmesine önemli katkılar sağlayacağı muhakkaktır. Chveneburi.Net isimli internet sitesinin içeriği her geçen gün zenginleşmekte ve bununla beraber ziyaretçi sayısı da her geçen gün artmaktadır. Erdal Küçük’e mimarı olduğu Türkiye’nin ilk Gürcü internet sitesi www.chveneburi.net için bütün Gürcüler ve Gürcü kültürü adına teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyoruz. www.gurcuhaber.com isimli internet sitesini Türkiyeli Gürcülere kazandıran Ordulu Gürcülerden Gaffar Yılmaz Katamadze’ye ne kadar teşekkür etsek azdır. Yılların bilgi, birikimi, uzmanlık, özveri ve yoğun çalışma temposu gerektiren bu internet sitesi; kaliteli içeriğiyle, bilhassa Gürcüstan’daki gelişmeleri dakika dakika vermesiyle ne kadar gerekli ve vazgeçilmez olduğunu kanıtlamıştır. Türkiyeli Gürcülerin İnternet dünyasına kazandırdığı bir diğer çok önemli internet sitesi de www.muslimgeorgia.org isimli internet sitesidir. Bu site Gürcüstan’daki Müslüman Gürcülere yönelik Gürcüce Kuran-ı Kerim ve Gürcüce dini kitaplar konusunda çalışmaktadır. 12 Yıl sonra tarihi Batumi caminden okunan ezan ile birlikte bu önemli ve gerekli internet sitesinin de bütün Gürcülere hayırlı olmasını diliyoruz. Bu sitenin aşırı ve provokatif unsurlardan uzak, sadece müspet niyetler dahilinde çalışmasını temenni ediyor ve kendilerine başarılar diliyoruz. Türkiye’de Gürcülerin bulunduğu il, ilçe ve kasabaların çoğunda Artvin ve Batum derneklerini bulmak mümkün. Türkiyeli Gürcüler bu dernekleri; hemşerileri ile özlem gidermek, dayanışma içinde olmak, akordeon ve tulum dinlemek, Gürcüce şarkılar, türküler söylemek ve kültürlerini korumak için oluşturdular. Bu dernekler folklorik çalışmalarıyla da Türkiye’deki Gürcü kültürüne önemli hizmetler verdi. Yine bu derneklerde yapılan sohbetlerde Gürcü dilinin ve Gürcü şivesinin en güzel örnekleri sergilendi. Gürcü derneklerinde emeği geçen bütün Gürcü hemşerilerimize teşekkür ediyor ve ölenlere Allah’tan rahmet diliyoruz. Son yıllarda Gürcü derneği ve Gürcü folklorik çalışmaları faaliyetleri ile öne çıkan bir isimde İzmitli değerli avukat Abdullah Zorlu’dur(3). Abdullah Zorlu kendi ifadesi ile Gürcü olduğunun bilincini ancak yirmili yaşlarda Artvinli folklor hocası Mustafa Uzun ile tanışmasından sonra kavrayabilmiştir. Bundan sonra artık Abdullah Zorlu için ömür boyu sürecek olan “kültürel yürüyüş” süreci başlamıştır. Hiç bilmediği Gürcüce’yi hem de Gürcüstan aksanı ile çok kısa sürede öğrenen Abdullah Zorlu’nun, SSCB zamanında başladığı Gürcüstan seyahatleri halen devam etmektedir. Uzun yıllar İzmit Gürcü Derneğinin başkanlığını ve folklor hocalığını yapan Abdullah Zorlu, Çveneburi dergisinin yayın kurulunda da bulunmuştur. Abdullah Zorlu Türkiye’de yapılan Gürcü etkinliklerinin vazgeçilmez isimlerinden biridir ve onun yetiştirdiği İzmitli Gürcülerden oluşan folklor ekibi 2001 yılında Türkiye Kültür Bakanlığı’nı temsilen Gürcüstan’ın Kutaisi şehrinde ve başkenti Tbilisi de Gürcü Halk Dansları gösterisi yapmıştır. Abdullah Zorlu mesleği ile alakalı konularda da İzmitli Gürcü hemşerilerinin tercih ettiği Avukattır. Abdullah Zorlu’ya yaptığı hizmetlerden dolayı bütün Gürcüler ve Gürcü kültürü adına teşekkür ediyor ve bu enerjisinin hiç bitmemesini diliyoruz. Gürcü kültürüne hizmet etmeye gönül vermiş bu insanlar sayesinde Gürcü kültürü Türkiye’de varlığını sürdürecektir. Yapılan ve yapılmaya çalışılan bu çalışmalar büyük bir gayret, özveri ve maddi imkanlar ile olmaktadır. Bütün maddi imkanlarını Gürcü kültürü adına seferber edenlerin tek dileği Gürcü kültürüne hizmet etmenin verdiği haz ve mutluluğu yaşamaktır. Yapılan ve yapılmaya çalışılan bu çalışmaların en büyük sermayesi maddi sermaye değil, sorumlu olduğunu bilen insanların gönlünün ve kalbinin büyüklüğüdür. Biz Gürcülere düşen de Gürcü kültürü için çalışan bu insanların verdikleri emeklerin değerini iyi anlamak, onlara gönül yoldaşı olmak, ortaya çıkan ürünlerin kıymetini iyi bilmek ve onlara sahip çıkmaktır. Bu olay “olmak yada olmamak, işte bütün mesele” veciz cümlesinin anlamı ile doğru orantılıdır. Türkiyeli Gürcülerin kültürel faaliyetlerini; ırkçılık, bölücülük, misyonerlik ve siyasi düşünceler faaliyetleri olarak algılamamak gerekir. Evrensel ilkelere göre insanların kültürlerini yaşamaları ve lisanlarını konuşmaları en tabii hakları olarak kabul edilmiştir. Saygınlığı ve medeniliği kabul edilmiş gelişmiş ülkeler ve milletler vatandaşlarına bu en tabii haklarını hiç tereddüt etmeden vermişlerdir. Türk devleti ve Türk halkı da Türkiye’deki farklı kültürlerin varlığının getirdiği sayısız avantajlardan en iyi şekilde faydalanmalıdır. Dış güçlerin provokasyonları ile yaşanan PKK tecrübesinin sebep olduğu güvensizlik ve negatif ortam, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan farklı kültürlerin yok edilip tek tip insan tipi yaratılması düşüncesine sebep olmamalıdır. Böyle bir düşüncenin hayat bulması Türkiye’nin diğer devletler gözünde itibarının zedelenmesine ve dünyadan izole olmasına yol açacağından fevkalade yanlıştır. Türkiye’de yaşayan Gürcü, Megrel-Laz, Abaza, Çerkez, Boşnak, Pomak gibi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna önemli katkılar sağlamış ve vatanseverliğini ispatlamış, bu memleketin “asli unsurları” olan milletlerin kültürlerini yaşamalarından rahatsız olmak anlamsızdır. Gürcülerin kültürel faaliyetlerinden endişe duyanların içlerinin rahat olmasını temenni ediyoruz. Türkiyeli bir Gürcü olarak ve Gürcüleri de iyi tanıyan bir Türk vatandaşı olarak ifade etmeliyim ki; Türkiyeli Gürcüler ile PKK taraftarları asla aynı kategoride değerlendirilemez. Gürcü kültüründe PKK türü bir anlayışın olduğu asla iddia edilemez. Gürcülerin etnolojik yapısı provokasyonlara gelmeye müsait değildir. Osmanlı Devletine; yaşadığı döneme “Valide Sultan Dönemi” dedirten “Valide Sultan” gibi bir padişah annesi veren, sadrazamlar, paşalar, kadılar veren, Türkiye Cumhuriyeti’ne Şükrü Saraçoğlu gibi bir başbakan veren, sayısız devlet adamları, komutanlar, din adamları veren ve kurtuluş savaşında şehitler veren bir milletin evlatları; Gürcüce ve Lazca konuşur, “cilveloynanayda” ve “gandagana” oynar, akordeon ve tulum dinler ama asla Türk askerini sırtından vurmaz. (1) Megrel-Lazlar ifadesi; Türkiye’de yanlış bir algılama ile Doğu Karadeniz de yaşayan Laz olmayan halka da Laz denildiğinden gerçek Lazları diğerlerinden ayırmak gereği olduğu için kullanılmıştır. Bilindiği gibi Megreller aslen Laz’dırlar ve Gürcüstan’da Megreller’e Laz denmektedir. (2) “Zor” yıllar ifadesi; olağanüstü yıllar, düşünce hürriyetinin az olduğu yıllar, demokrasinin az olduğu yıllar, insanların kendilerini ifade edemediği yıllar anlamında kullanılmıştır. (3) Abdullah Zorlu. Dernek ve folklor çalışmaları ile ismi öne çıkan İzmitli Avukat. Burada Sayın Abdullah Zorlu’nun şahsında Gürcü derneklerine emeği geçen bütün Gürcülere teşekkür edilmiştir. Cüneyt Diasamidze 17.05.2004

Türkiyeli Gürcüler, Yaşar Yaşamazlar, Çok Büyük Adamlar(!)
Chveneburi Web Sitesi’nin Forumundaki “Gürcüler, Din ve Aidiyet” başlıklı yazımda demiştim ki; “Ancak bana göre 1879-1921 arasında gerçekleşen göç büyük bir hataydı ve Gürcülerin vatanlarını terk etmemeleri gerekirdi. Dini aynı olsa bile dili, kültürü ve ırkı farklı olan bir memlekete gelmenin doğal ve nihai sonucu çoğunluk içinde eriyip yok olmaktır”
By: mimino
Türkiyeli Gürcüler, Yaşar Yaşamazlar, Çok Büyük Adamlar(!) Chveneburi Web Sitesi’nin Forumundaki “Gürcüler, Din ve Aidiyet” başlıklı yazımda demiştim ki; “Ancak bana göre 1879-1921 arasında gerçekleşen göç büyük bir hataydı ve Gürcülerin vatanlarını terk etmemeleri gerekirdi. Dini aynı olsa bile dili, kültürü ve ırkı farklı olan bir memlekete gelmenin doğal ve nihai sonucu çoğunluk içinde eriyip yok olmaktır” Bahsettiğim “eriyip yok olma” olayına en iyi örnek bence Türkiyeli Gürcüler’dir” 50 sene sonra Türkiye’de Gürcü kalacak mı? Bence “üç-beş kişi”lik bir azınlıktan başka Gürcü kalmayacak. 93 Harbinden sonra İstanbul’da Osmanlı ve Rusya’nın yaptığı anlaşmadan sonra vatanlarını terk ederek tercihen Anadolu’ya göç eden 600 bin Gürcü 2004 yılında herhalde 4-5 milyon olmuştur. Nerede bu 4-5 milyon Gürcü? Nerede yaşarlar, ne iş yaparlar? Yoksa Türkiye’yi de terk edip başka yerlere gittiler de bizim haberimiz mi olmadı? Görünmüyorlar, görünmez oldular. Gürcü etkinliklerinde yoklar, Gürcü şenliklerinde yoklar, Gürcü derneklerinde yoklar, Gürcü dergilerinde yoklar, Gürcü internet Web Sitelerinde yoklar. “Gürcü” kelimesinin olduğu hiçbir yerde yoklar, yoklar, yoklar!… Önce Gürcüyüm demekten vazgeçtiler. Cveneburiyiz(!) dediler ilerde onu da demekten vazgeçerler. Sonra geldikleri Batum’un yerini unuttular, geldikleri köyü unuttular, Gürcü soyadlarını unuttular, Gürcü alfabesini unuttular, Gürcü dilini unuttular, Gürcü folklorunu unuttular, Gürcü müziğini unuttular, bir çoğu Gürcü olduğunu da unuttu, unuttu, unuttu!… Gürcü dilini konuşanı daracında assalardı Gürcü dili bu kadar unutulmazdı. “Çocuğum güzel Türkçe konuşsun, aman efendim şivesi bozulmasın” diyen ana ve babalar! Gürcüce konuşmaya konuşmaya Türkiye’de Gürcü dilini öldürmek için “bir katkıda sen bulun” diyenlere “gönüllü” katıldılar. Batum Limanından “Yavuz” isimli Osmanlı Gemisi ile Anadolu’ya gelen “yoksul Gürcü’nün” torunu. Okudu, öğretmen oldu, avukat oldu, doktor oldu, zengin oldu, işadamı oldu, muhtar oldu, Belediye başkanı oldu, Milletvekili oldu velhasıl çok önemli ve çoook büyük(!) adam oldu! Artık onun çok önemli işleri var(!) Ne işi var artık Gürcülükle ve Gürcülerle? Onun artık “arabası var, gezer mi gezer” Çok yükseklerdedir artık o, aşağılara bakmaya tenezzül etmez. “Rant nerede? Onu söyle! Gürcü mü? Oda ne? Bana ne! Batum mu, Gürcüstan mı? Onlarda ne? Bana ne! Kardeşlik mi, arkadaşlık mı, dostluk mu, yoldaşlık mı, insanlık mı? Bana ne, bana ne, bana ne!...” Soru: “Efendim sizin Gürcü olduğunuzu biliyoruz. Ancak biz sizi hiçbir Gürcü etkinliğinde ve Gürcü derneğinde görmedik ve sizin hiç Gürcü dergisi aldığınızı da görmedik. Üstelik siz okumuş ve zengin bir Gürcüsünüz. Bu konuda bize ne söyleyeceksiniz?” Cevap: “Bu işleri yapan muhakkak birkaç tane “Müsteşar Kemal” bulunur merak etmeyin!... Benim çoook önemli işlerim var.” “Muhtar adayıyım, Belediye Başkanı adayıyım, Milletvekili adayıyım. Cveneburi-Gürcü hemşerilerim beni destekleyin. Ancak başkan olduktan sonra eeey sayın Cveneburi-Gürcü hemşerilerim, Gürcü derneklerinin sayın yöneticileri, Gürcü dergilerinin, gazetelerinin sayın sahipleri. Beş sene sakın ha yanıma gelmeyin, benden yardım, iş, aş hülasa hiçbir şey istemeyin. Beş sene sonra yine ben sizin yanınıza gelirim. Sizlere "Gürcü" olduğumu bile gururla “yine” söylerim. Sizden başka hiç kimse benim peşimden canı gönülden koşmaz, sizden başka hiç kimse benim için uykusuz kalmaz, sizden başka hiç kimse benim için yorulmaz, sizden başka hiç kimse benim için parasını-pulunu harcamaz, sizden başka hiç kimse benim için üzülmez, sizden başka hiç kimse benim için ağlamaz, sizden başka hiç kimse beni sizin kadar sevmez. Biliyorum. Benim canım Gürcü hemşerilerim, canlarım, Cveneburiler'im…” Gelmez, gitmez; almaz, vermez; yemez, içmez; sevmez, sevilmez; tenezzül etmez; arkadaşlık, dostluk bilmez; konuşmaz, görmez; yaşar, yaşamaz. Çok büyük adam(!) Burnu büyük, kalbi küçük adam!… Bir zamanlar Qartvel idi, bir zamanlar Gürcü idi, bir zamanlar bizim idi, bir zamanlar Cveneburi idi… Cüneyt Diasamidze 30.04.2004

Gürcüler, Din ve Aidiyet
“Müslüman Gürcü olmak” ile ilgili konuyu açan sevgili Diditaviani’nin bu konunun tartışılmasını istemekteki amacını anlamak gerekir. Sevgili Diditaviani "Gürcüler arasındaki Dinsel farklılığın ilişkilerin önünde engel teşkil etmesi durumunun aşılması gerektiğini" düşünmektedir
By: mimino
Gürcüler, Din ve Aidiyet “Müslüman Gürcü olmak” ile ilgili konuyu açan sevgili Diditaviani’nin bu konunun tartışılmasını istemekteki amacını anlamak gerekir. Sevgili Diditaviani "Gürcüler arasındaki Dinsel farklılığın ilişkilerin önünde engel teşkil etmesi durumunun aşılması gerektiğini" düşünmektedir. 21. Yüzyıl Gürcüstan Gürcüleri ile bilhassa Türkiye Gürcüleri arasındaki ilişkilerin uzun bir aradan sonra Sarp sınır kapısının açılması ile birlikte yeniden başlaması, bununla beraber çeşitli vesileler ile karşılaşan aynı genleri taşıyan ancak birbirlerini tanımaya çalışan Müslüman ve Hıristiyan Gürcülerin konuşmalarında sık sık gündeme gelen bir konu bu. Milattan sonra 3. Yüzyılda Hıristiyan olan Gürcülerin bugünkü Hıristiyan torunları Türkiyeli Gürcülerin Müslüman olmasını kabullenmekte zorlandığı da bir gerçek. Aynı zamanda SSCB zamanında ateist olan Gürcülerde var. Ateist Gürcülerin ve Acara Gürcülerinin Gürcülüklerini sorgulamayan ve bunu kabullenen Hıristiyan dostlarımız Müslüman Gürcülere Türkiye vatandaşı olduklarından dolayı inanç ile ilgili sitemlerde bulunduklarını gözlüyoruz. Zamanla ve diyaloglar ile birbirlerini anlayacak olan Müslüman ve Hıristiyan Gürcüler’in aralarındaki bu din tartışmaları, yerini “Gürcüstanı nasıl ileriye götürebiliriz?” tartışmalarına dönüşecektir. Büyük halk kahramanı İlia Cavcavadze’nin Gürcülere hitaben sahip çıkın dediği “Yurt, Dil ve Din” olgusuna, büyük Yurtsever Mehmet Abashidze de “Din inancı Gürcü ırkı ile özdeşleştirilmemelidir” demiştir. İnanç olgusunun İnsan genini değiştirmediğini; Müslüman Gürcülerde, Hıristiyan Gürcülerde muhakkak ki özümseyecektir. Aidiyet duygusunu insan yüreğinden söküp atmak mümkün değildir. Önemli olan Türkiyeli Gürcülerin Gürcü kültürünü, Gürcü dilini ve Ata yurduna olan gönül bağını muhafaza etmeleridir. 1878 Berlin kongresinde alınan kararlar ile Batum ve çevresindeki Osmanlı etkisiyle Müslümanlaşmış nüfusun tercih ile Osmanlı topraklarına göç etme hakkı verilmesi ve onun akabinde 27 Ocak 1879 da Osmanlı ile Rusya arasında İstanbul’da yapılan anlaşmayla Osmanlı gemileri ile devlet gözetiminde 600 bin Gürcü Batum ve çevresinden Anadolu’ya göç etti. Bu göç ile Batum ve çevresindeki Gürcü nüfus %60 boşaldı. Gerçekleşen bu göç Rusya’nın daha önce yaptığı planı bulduğu ilk fırsatta hayata geçirmesi, uygulaması sonucunda oldu. Bu plana göre Rusya Gürcülerin boşalttığı bölgeye Rusları ve Ermenileri yerleştirmek istiyordu. Ancak bu istediğini kısmen gerçekleştirdiyse de daha sonra buraya gelen Rusların ve Ermenilerin çoğu Batum ve çevresini terk etmiştir. Buna göre göçün asıl sebebi,Rusya’nın Batum’u Ruslaştırma ihtirası, Osmanlı’nın Rusya’nın gerçek niyetini algılayamaması ve oyununa gelmesidir. Batum ve çevresinin stratejik ehemmiyeti Gürcülerin önemli bir kısmının vatanlarını göç ile kaybetmelerine sebep olmuştur. 1879-1921 yılları arasındaki gerçekleşen asıl göçten sonra Acara bölgesinde göç eden %60 Müslüman Gürcünün boşalttığı araziye gelen Hıristiyan Gürcüler ve yapılan karma evlilikler ile Batum ve çevresinin Müslüman kimliği özelliği zayıflamıştır. Diditaviani’nin “Müslüman Gürcüler neden Acara'ya sıcak bakarlar? Sorusunun cevabı da işte Türkiyeli Gürcülerin tamamının Batum ve çevresinden göç edenlerin torunları olmalarıdır. Doğal olarak dedelerinin memleketi olan Batum’a karşı gönül bağları, özlemleri ve sevgileri vardır. Ancak bana göre 1879-1921 arasında gerçekleşen göç büyük bir hataydı ve Gürcülerin vatanlarını terk etmemeleri gerekirdi. Dini aynı olsa bile dili, kültürü ve ırkı farklı olan bir memlekete gelmenin doğal ve nihai sonucu çoğunluk içinde eriyip yok olmaktır. Yıl 2004. Göçten bu yana bir asırdan fazla bir zaman geçmiş ve Gürcü geni Türkiye’de kayıplar verse de, erozyona uğrasa da hala diliyle, kültürüyle yaşıyor. Gürcü genini yaşatmanın yegane yolu bence Türkiyeli Gürcülerin “Gürcüstan’a entegrasyonu” başarmasıdır. Bahsedilen entegrasyon nedir? Diye soracak olursanız, bu izafi bir konudur. Münferit olarak insanların ne anladığı, ne yaptığı, neyi gerçekleştirdiği ve Gürcü kültürünün yaşaması için ne kadar çabaladığı ile alakalıdır. Cüneyt Diasamidze 16.04.2004

NOESKİDOBANİ - ႬႭႤႱႩႨႣႭႡႠႬႨ :: NOESKİDOBANİ - (Nisan-Haziran 2003) - ႬႭႤႱႩႨႣႭႡႠႬႨ
İlyada, Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi Turnacıbaşı Sokak’ta küçük bir galeri. Burada, uluslararası üne sahip iki Gürcü sanatçının, ressam Gogi Çagelişvili ile seramik sanatçısı Otar şarabidze’nin yapıtları sürekli sergileniyor. İki sanatçının yaşadığı kentlerden biri de İstanbul olmuş. Gogi ve Otar sürekli İstanbul’da bulunmamakla birlikte, ikisinin de burada atölyeleri var. Gogi, pek çok İstanbul resmi yapmış ve 6-26 Nisan 2000’de Kabataş Kültür Merkezi’nde sergilemiş. Özellikle karlı İstanbul resimleri bana Elena Ahvlediani’nin gene karlı resimlerini çağrıştırdı. Bu resimlere bakınca, yalnızca resimleri değil kışı da seviyorsunuz, İstanbul’u seviyorsunuz, Tiflis’i seviyorsunuz.
By: admin2

Fahrettin ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

İlyada’da iki Gürcü sanatçı
İlyada, Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi Turnacıbaşı Sokak’ta küçük bir galeri. Burada, uluslararası üne sahip iki Gürcü sanatçının, ressam Gogi Çagelişvili ile seramik sanatçısı Otar şarabidze’nin yapıtları sürekli sergileniyor.
İki sanatçının yaşadığı kentlerden biri de İstanbul olmuş. Gogi ve Otar sürekli İstanbul’da bulunmamakla birlikte, ikisinin de burada atölyeleri var.
Gogi, pek çok İstanbul resmi yapmış ve 6-26 Nisan 2000’de Kabataş Kültür Merkezi’nde sergilemiş. Özellikle karlı İstanbul resimleri bana Elena Ahvlediani’nin gene karlı resimlerini çağrıştırdı. Bu resimlere bakınca, yalnızca resimleri değil kışı da seviyorsunuz, İstanbul’u seviyorsunuz, Tiflis’i seviyorsunuz. Elena ile Gogi arasında başka parelellikler du buluyorum. Sanki aynı kapıdan içeri giriyor bu iki ressam, aynı pencereden dışarı bakıyor. Gogi’nin resimleri sanki mavi ve morlar cenneti. Elena’nın ise pek çok resminde kırmızı ve kiremit rengini görmezden gelemiyorsunuz. Ne var ki Gogi’nin soyut çalışmaları bu düşüncelerimi parçalıyor ve iki ressam arasında hiçbir ortak yan bulamıyorum. Bütün bu söylediklerim bir izlenim, resim eleştirisi değil.
Gogi, Yeni Zelanda’dan Kanada’ya çeşitli ülkelerde pek çok kişisel sergi açmış; pek çok karma sergiye katılmış. Resimleri Tiflis ve Moskova’daki müze ve sanat galerinlerinde yerini almış.
Otar, insanı düşler dünyasına sürükleyen seramikleriyle dünyayı dolaşmış. Azerbaycan’dan Kanada’ya pek çok ülkede kişisel sergi açmış, karma sergilere katılmış. 2001 yılında Kore’de, 2002 yılında Fransa’da düzenlenen bienallerde mansiyon almış. İstanbul Yeditepe Üniversitesi’nde ders vermiş.
Sanırım Gogi’nin resimlerindeki bütün renkler Otar’ın seramiklerinde de var. Sanki Gogi’nin resimlerini çeşitli biçimlerde katlarsanız Otar’ın seramiklerini, Otar’ın seramiklerini bir kağıt yüzeyi gibi açarsanız Gogi’nin resimlerini elde edersiniz. Belki de bu renkler bir araya getirmiştir bu iki sanatçıyı İlyada’da...
Otar’ın seramiklerinin neden beni düşler dünyasına sürüklediğini sanırım çözdüm. Onun çaydanlıklarını ben “Alaeddin’in Lambası”na benzetiyorum. Eğer dünyanız Gogi’nin resimleri olsaydı, o dünyada yaşamak için mutlaka Otar’ın seramiklerine ihtiyacınız olurdu. Onun kaselerini, vazolarını, çaydanlıklarını kullanırdınız.
Kim bilir, beni Elena ile Gogi, Gogi ile Otar arasında dolaştıran asıl ortak şey, Gürcü motifleridir. Gürcü mitolojisinin, kültürünün, yaşamının ortak yansımasıdır.
Yolunuz Beyoğlu’na düşerse, İlyada’ya mutlaka uğrayın. Ömer Güneş’in Türk kahvesini de mutlaka için!

Bir şair, bir şiir
Titsian Tabidze, çağdaş Gürcü şiirinin önde gelen adalarından biri. Güçlü anlatımı, düşünsel zenginliği, çok yönlü konularıyla çağdaş Gürcü şiirini önemli ölçüde etkilemiş bir şair. 1915 yılında Valerian Gaprindaşvili, Paolo İaşvili gibi diğer Gürcü sembolistlerle birlikte “Mavi Boynuzlar” adlı topluluğu kurmuş. 1893 yılında doğan şair, 1937 yılında, henüz 44 yaşındayken, Stalin rejiminin “Büyük Temizlik” olarak bilinen kıyımı sırasında öldürülmüş.
Tabidze’nin altı şiiri, Kemal Özüdoğru tarafından çevrildi ve Cumhuriyet gazetesinin 13 Mart 2003 tarihli Kitap ekinde yayımlandı. Ben burada bir başka şiirini Gürcüceden çevirerek sizinle paylaşmak istiyorum.

KARMAŞA
Giderim, gidiyorum ve şarkılar söylüyorum,
Yanımda götürüyorum Gürcüstan düşünü
Yontulmamış bir kamışım,
Dudaklar dokunmadan öpüyor beni.

Bin yüreğim olsaydı eğer,
Birlikte söküp çıkarırdım binini
Ancak güzelim, darılma bana,
Adam olarak hatırla beni, ihtiyaç duyduğunda

Bin salamuri uğultu salıyor,
Birlikte şarkı söylüyor Guria Dağları
Bu şarkıyla yakıştırıyorsan bana ölümü
Ölümden dolayı da darılmam sana

Bir zavallı şair bundan daha çok
Namusuyla ne istiyebilir başka,
Yüreğime on üç mermi sıkın,
Bu yeter babanızın ruhunu kurtarmaya
1927

Eğitimde kadın gerçeği
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü. Türk Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) yaptırdığı bir araştırma, ülkemizdeki kadınların durumunu gözler önüne seriyor. Kadınların yüzde 28’i okuryazar değil. Bu demektir ki ülkemizde yaklaşık 9 milyon kadın ne okuyabiliyor, ne de yazabiliyor. Pek çok ülke nüfusundan daha fazla bu sayı. Araştırmada okuryazar olmayan kadın oranının Gürcüstan, Azerbaycan ve Ermenistan’da yüzde bir olduğu belirtiliyor. Bu ülkelerdeki okuryazar olmayan kadın nüfusları ancak küçük bir kasaba nüfusu kadar. Türkiye’de zorunlu olan ilköğretim çağındaki (7-13 yaş) her 100 kız çocuktan 32’si okula kayıtlı değil.
Bir de ülkelere ve cinsiyete göre ortaöğretim okullaşma oranlarına bakalım. Ülkemizi İran’la kıyaslayalım örneğin, sonra da şapkamızı önümüze koyup düşünelim.

Ülke                  Kız        Erkek
Almanya         88,5      88,3
Avusturya      88,7      87,7
Yunanistan    87,8      85,3
Gürcüstan     73,5      74,9
İran                  68,1       74,1
Türkiye           43,2       59,0

Çilopi
Anadoluhisarı’nda Göksu Deresi kıyısında yürürken, yol kenarında bir ot dikkatimi çekti. Kendi kendime, “A, bu çilopi” dedim. Sesli olarak. Evet, bu çilopiydi. Ben bu bitkiyi bu adla tanıyordum ve gördüğüm anda da aklıma gelen sözcük bu olmuştu. Çocukluğumun geçtiği yerde hiç kimse “saz” demiyordu bu bitkiye. Ben de onu çilopi olarak tanımıştım ve belli ki çilopi olarak kalmış belleğimde.
Bizim “havli” kıyısında çok küçük sulak bir alan vardı. Bilemediniz dört metrekare, daha fazla değil. Sürekli su sızardı topraktan. Orada yetişirdi bu çilopi. Benim bildiğim kadarıyla da yalnızca bir işe yarardı. Çilopiden bir tür demet yapar, beşiğe yatırdıkları çocuğun apış arasında koyarlardı. Onun sayesinde çocukların çişleri etrafa yayılmaz, doğruca altlarındaki “havuz”a akardı. Beni şimdi gülümseten bu yöntemi hala kullananlar var mıdır bilmiyorum.
Her yıl bir Portekiz alanı kadar orman dünyayı terk ediyormuş. Bazı bitki ve hayvanların nesli tükeniyormuş. Belki çilopi değil, ama onun beşikteki işlevi de sanırım yitip gitmiştir.

Bir kitap
İstanbul Gürcüleri, 1921 yılında İstanbul’da Gürcüce yayımlanmış bir kitap. Yazarı, İtalyan asıllı Eugenio Dallegio D’allesio. Yazar kitabı Fransızca kaleme almış. El yazısından, İstanbul Gürcülerinden Şalva Vardidze Gürcüceya çevirmiş. Yaklaşık bir yıl önce çevirmiş olduğum kitap, Acarlar Volkswagen Ltd.şirketinni sponsorluğunda yayımlandı. Şirketin müdürü Metin Acar’a buradan selam gönderiyorum.
Bu kitaptan, ta Bizans döneminden itibaren İstanbul’da bir Gürcü kolonisi olduğunu öğreniyoruz. Bu topluluk, kitabın basıldığı tarihte de varlığını koruyor. Öte yandan İstanbul, eski tarihlerde olduğu gibi, 1918-21 arasında bağımsız olan Gürcüstan’ın Batı dünyası ile ilişkilerinin önemli durağı, belki de üssü. Ancak bu durum 1921’de Gürcüstan’ın Sovyetler Birliği’ne katılmasıyla ortadan kalkıyor. Eğer Gürcüstan bağımsız kalsaydı, sanırım bugün İstanbul’da çok güçlü bir Gürcü topluluğu olurdu. şişli’deki Gürcü manastırı ve kilisesi eskisi gibi etkinliğini sürdürür, burada bugün de Gürcüce gazete, dergi ve kitaplar basılıyor olurdu.
İstanbul Gürcüleri kitabının ilginç yanlarından biri, Osmanlı ülkesine göç etmiş Müslüman Gürcüleri de anlatması. Kitabın bu konuya ilişkin bir bölümünü burada aktarıyorum.

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı ülkesindeki Müslüman Gürcüler ve nüfusu.
Türklerin İstanbul’u almasından, Gürcüstan’ın güney ve batı topraklarını ele geçirmesinden sonra tamamen yeni bir durum ortaya çıktı.
Hayli dirençli olan Gürcüler İslamı kabul etmek zorunda kaldılar. Geçen yüzyıllarda onların pek çoğu, yeni inancın etkisiyle ya da yaşam koşullarının dayatmasıyla, isteyerek ya da istekleri dışında Osmanlı ülkesine göç ettiler. Karadeniz kıyısı boyunca, Anadolu’nun içlerinde değişik yerlerde, ayrıca İzmit, Adapazarı ve Bursa yörelerinde yerleştiler.
Müslüman Gürcülerin büyük bölümü Osmanlı topraklarında yaşamaktadır.
Osmanlı ülkesindeki Müslüman Gürcülerin çoğunluğu 1877-1878 savaşı sırasında, Batum ve çevresindeki ilçelerden göç ettiler. Bu nüfusa şimdiki büyük savaş (Birinci Dünya Savaşı) sırasında yeni göçmenler eklendi.
Trabzon Rum Komitesi’nin sayımına göre Karadeniz Dağları eteklerinde en az 53.380 Gürcü yaşamaktadır. Başka bir saptamaya göre Samsun ve Tokat illerindekilerle birlikte, Gürcüler 64 kent ve köy kurmuşlardır. Tahmini olarak Gürcülerin nüfusu 140.000 kadardır. Kuşkusuz Lazlar (Megreller) bu sayıya dahil değildir.
Bunun dışında, Müslüman Gürcülerin önemli bir bölümü İstanbul ve çevresinde, Marmara Denizinin doğusunda ve güneyinde, İzmit ile Adapazarı yörelerinde ve güneyde Bursa’da yaşamaktadır. Her yerde köy tarımıyla uğraşmaktadırlar. Kent yakınlarında ve deniz kıyısında yaşayanlar ticaret de yapmaktadır. Köyleri hayli iyi durumdadır. Çukurova yöresinde, Halep yolunda da Gürcü köylerine rastlanır.
Bunlara Karadeniz kıyısındaki ilçelerde yaşayan Müslüman Gürcüler de eklenince, benim tahminime göre sayıları 300-400 bini bulur. Kurtuluş Savaşı sırasında, İzmit ve Adapazarı ilçelerinden, seyyar kuvvetler dışında, 7.000 Gürcü savaşa katılmıştır.


Çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 48 Nisan-Haziran 2003


NOESKİDOBANİ - ႬႭႤႱႩႨႣႭႡႠႬႨ :: NOESKİDOBANİ - (Ocak-Mart 2003) - ႬႭႤႱႩႨႣႭႡႠႬႨ
Maçaheli, TEMA Vakfı oradaki flora ve fauna zenginliğini keşfetmeden önce, ülkemizde sanırım adı pek duyulmamış bir yerdi. Artık neredeyse herkesin bildiği bir yer. Maçaheli üzerine yazılmış kitaplar, yazılar, araştırmalar, belgesel filmler var. 10 Ocak günü İstanbul’da Boğaziçi ‹niversitesi’nde, TEMA Vakfı adına, Nihat Gökyiğit’in sporsorluğunda hazırlanmış bir belgesel izledik. Bu belgesel, bölgenin dört mevsim doğasını, bölge insanının yaşantısını belgeleyen bir çalışma. Belgeseli izlerken, hayatımın en heyecanlı anlarından birini yaşadım. Çocukluğumu yeniden yaşadım adeta! Maçaheli’nin doğası, her mevsimdeki doğası, insan aklına durgunluk verecek kadar muhteşem. Asi ve itaatk‚r. Anaç ve acımasız. Baştan çıkarıcı ve hain.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Maçaheli
1. Maçaheli, TEMA Vakfı oradaki flora ve fauna zenginliğini keşfetmeden önce, ülkemizde sanırım adı pek duyulmamış bir yerdi. Artık neredeyse herkesin bildiği bir yer. Maçaheli üzerine yazılmış kitaplar, yazılar, araştırmalar, belgesel filmler var. 10 Ocak günü İstanbul’da Boğaziçi ‹niversitesi’nde, TEMA Vakfı adına, Nihat Gökyiğit’in sporsorluğunda hazırlanmış bir belgesel izledik. Bu belgesel, bölgenin dört mevsim doğasını, bölge insanının yaşantısını belgeleyen bir çalışma. Belgeseli izlerken, hayatımın en heyecanlı anlarından birini yaşadım. Çocukluğumu yeniden yaşadım adeta! Maçaheli’nin doğası, her mevsimdeki doğası, insan aklına durgunluk verecek kadar muhteşem. Asi ve itaatk‚r. Anaç ve acımasız. Baştan çıkarıcı ve hain.
Bunun yanı sıra orada yaşayan Gürcülerin yaşantısı ve gündelik yaşamdaki araç gereçleri etkiledi beni. Çalikva ile yemek hazırlayan bir kadın görüntüsü vardı. -Maçahelili birine, evlenip baba evinden ayrılan biri “çalikva”yı nereden temin ediyor diye sordum. Dere kenarından, dedi. “Çala” bir anlamıyla dere yatağı demek. “Çalikva”nın aslının da “Çaliskva” olması gerekir.- İnsanlar ayaklarına hedik  ya da hediki giymiş karda öyle yürüyorlardı. Mısır koçanlarının beş altısını bir araya getirip bağlıyor ve anbara öyle asıyorlardı. Kırmızı biberleri çuvaldızla ipe diziyor ve duvarlara asarak kurutuyorlardı. Bu bölgeden göç eden “93 Muhacirleri”nin, bu yaşam biçimini, bu kültürü, gittikleri yere olduğu gibi taşımış olduklarını fark etmemi sağladı bu belgesel.
2. Öte yandan Maçaheli, Türkiye’de Gürcülerin yaşadığı yerlerden biri. Belki de Türkiye’de Gürcü kültürünün en iyi korunduğu yerlerden biri. Doğal engeller eğer Maçaheli’yi dışarıya bu denli kapalı tutmuş, bu yüzden de doğası bozulmadan kalmışsa, bu aynı zamanda yerel kültürünün de dışarıya kapalı kaldığı, görece az bozulduğu anlamına gelir. O zaman buranın kültürel varlığını korumaya yönelik de çalışma yapmak gerekir. Maçaheli projesi, sanırım yalnızca flora ve fauna zenginliğini korumaya yönelik değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel varlığını da korumaya yönelik bir proje olmalı. Belgeselde, ekonomik kalkındırma dışında, bölge insanını hesaba katan bir çalışmanın varlığını fark etmedim. Ama örneğin Maçaheli’de çoksesli Gürcü müziğinin varlığını koruduğunu, bir yaşlılar korosu oluşuturulduğunu ve bu topluluğun 1-9 Ekim 2002 tarihinde Tiflis’te düzenlenen Uluslararası Geleneksel Çoksesli Halk şarkıları Sempozyumu etkinliklerine götürüldüğünü biliyorum. Bu topluluğu, bu belgeselin ardından sahnede görmeyi ve otantik şarkılarını dinlemeyi çok isterdim.
Maçaheli projesinin, bölgenin flora ve faunasını koruma, bölgeyi ekonomik açıdan kalkındırma, bölgeyi turizme açma projesi olmasının yanı sıra, bölge halkının kültürünü, dilini ve geleneksel yaşam biçimini koruma projesi olmasını umuyorum.

İrakli Çumburidze
İrakli Çumburidze, genç yeteneklerden biri. Bir piyano virtüozu. Klasik Batı müziği parçalarını seslendirdiği konserinde bir alanda yetenek olmanın, deha olmanın ne olduğunu düşündüm, sanırım anladım.
Bütün çocuk yetenekleri zamanında, erken yaşta fark etmek gerekiyor. Babası Miheil Çumburidze İrakli’nin yeteneğini zamanında fark etmiş ve ona ilk dersleri vermiş. İrakli altı yaşında yetenekli çocukların gittiği müzik okuluna kabul edilmiş. Sekiz yaşında Handel’i, 10 yaşında Verdi’yi, 11 yaşında Bach’ı seslendirmiş. Türkiye’de daha önce de konserler vermiş olan İrakli’yi, 1 şubat’ta Beyoğlu Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde dinledik. Bach, Scarletti, Beethoven, Chopin, Liszt, Rahmaninov ve şostakoviç’in yapıtlarını seslendirdi. Bir parçada da babasıyla düet yaptı.
Müzik, aslında benim yazabileceğim bir alan değil. Gene de, İrakli’yi dinlerken, parmakları piyanonun tuşlarında dans ederken düşündüklerimi paylaşmak istiyorum sizinle. Müzik bir başka dünya. Benim için eşiğin, kolay algılanabilir dünyanın ötesi. Farklı seslerin, tonların, nüansların dünyası. Duyup da çok iyi algılayamadığım bir dünya. Müzisyen, çalarken, bizzat o dünyada yaşıyor, eşiğin öte yanında. Bizi de müziğiyle o dünyaya taşıyor. Çaldığı sürece bizi orada tutuyor, sonra eşiğin beri yanına bırakıyor bizi; yeniden gündelik yaşama. O dünyayı bir süreliğine ödünç veriyor bir bakıma.
Bu düşünceler, İrakli’nin usta parmaklarının bende bıraktığı izler, Kim bilir, belki de İrakli’nin müzik dünyasından ödünç verilmiş düşüncelerdir bunlar. Yeniden dinlemek istiyorum İrakli’yi!

Şaşorti kali
Maçaheli’nin geçim kaynaklarından biri hayvancılık. Köydeki araziler ekim alanı olduğu ve yeterince otlak bulunmadığından, hayvanları olanlara yazın tek yol kalıyor. Yaylacılık. Yaylalar yüksek yerler. İlkyazda en yüksek yerler henüz soğuk. Önce aşağılarda konaklanıyor. Geçici olarak. Geçici süre için konaklanan bu yerin adı, Gorgiti. Bir rivayete göre “Gör git”in Gürcücedeki söylenişiymiş bu ad. Burada kısa süre konaklanıyor. Sonra daha yükseklere çıkılıyor, asıl yaylaya.
Yayla zamanı aile ikiye bölünüyor. Aşağıda kalanlar, yukarı çıkanlar. Bir de arada dolaşıp duranlar var, biraz köyde biraz yaylada. Aile içinde en özel kişi, bütün yazı yaylada geçiren kadın. Bu kadına şaşorti deniyor. Yaz, yaylacı için yavaş, aşağıdakiler için hızla geçiyor, sonyaz gelip dayanıyor kapıya. şaşorti, yayladan ne zaman ayrılacağına, o beyaz, albenili, zarif çiçek başını diktiğinde karar veriyor. Kardelen. Maçaheli yaylalarının asıl kadını o çiçek, adı şaşorti kali. şaşorti kali, köyden geçici olarak gelmiş şaşorti’ye artık gitmesini söylüyor. şaşorti mesajı alıyor, yayla evini topluyor, önce Gorgiti’ye, sonra köye dönüyor. Ardından Karçhal Dağlarını, beyazlığını şaşorti kali’nin beyazından alan karlar kaplıyor. şaşorti kali’nin kışın orada ne yaptığını, ne kadar zaman orada başını öylece dikip durduğunu bilen yok. Kışın kimse yaylaya çıkmıyor, şaşorti kali’nin gizemli yaşımına tanıklık etmiyor. İlkyazda şaşorti yeniden yaylaya çıktığında, şaşorti kali çoktan yerini ona bırakmış oluyor.

Bir şiir
Yaşımımda iz bırakan iki kent var. İstanbul ve Tiflis. Sanırım, daha çok da anılarıyla. Beş kez gittim Tiflis’e. En uzun süre, 1997 yılında, iki buçuk ay kaldı. Onun dışındakiler tadımlık, iki haftayı aşmıyor. Bir “yabancı” olarak bulunduğunuz yeri merak ederken, öte yandan siz merak edilen, merak uyandıran biri oluyorsunuz. Gürcüceyi iyi konuşan bir Türkiyeli olarak Gürcüstan’da bulunmak, çeşitli soruları da beraberinde getiriyor. Gürcüce okama yazma bilip bilmediğiniz gibi örneğin. Böyle bir soruyla karşılaştığımda, biraz “humor” olsun diye, sanırım biraz da “kendimi göstermek” üzere verdiğim şiirsel yanıt, gelip buldu beni. 2002 yılı duvar tekviminin bir yaprağında basılı olarak. Tam bir hoş sürpriz! Bu şiirsel yanıtı takvimden buraya aktarıyorum. Ayrıca Türkçeye çevirdim.  Gürcüce yazdığımı Türkçeye çevirmek de farklı bir deneyim oldu benim için. Bu şiirsel yanıtta, Tiflis’in bende bıraktığı birkaç izi de bulacaksınız.

BENİM ELYAZIM
Unutma ki Lika, benim elyazım
Ağlayan Tepeler’den sarkan ipliklerdir.
Ansızın kaybolur Kura Nehrinde.
Benim elyazım - gözyaşı damlalarıdır,
Kartlis Deda’ya sevdalı Gorgasal’ın,
Kurur güneşli gecelerde.
Benim elyazım - dilekağacına bağlı saçlardır
Kaşveti’de dizleri üzerine çöken kızların.
Benim elyazım - yıldızların parıltısıdır,
Yitip gider gündüzlerde.
Unutma!

Bir kitap
Bu kez, Çırpanlı Ömer Efendioğlu Muvahhid Zeki'nin Artvin hakkında yazdığı bir kitaptan söz edeceğim ve bu kitabın bir bölümünü aktaracağım. Kitabın adı, Artvin Viyalet-i Hakkında Malumat-ı Umumiye. 1927’de İstanbul’da  basılmış. Osmanlıca ya da eski yazı bir kitap. Kitapta bir de Artvin haritası var. Bu haritaya göz gezdirince, bugün neredeyse unutulan yer adlarının o tarihlerde kullanıldığı anlaşılıyor. Bu yer adlarını da kısaca aktarayım: şavşat kazasında İmerhev, Ahaldaba, Mirya, Satlel. Ardanuç kazasında Kılarcet. Merkez kazada Maçahel, Hertvis, Berta, Zedoban, Klaskur. Yusufeli'nde Barhal, İşhan, Erkenis, Peterek...
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu kitabın bir bölümünü burada aktarıyorum. Bu bölüm, "Nüfus", "Din ve Mezhep", "Lisan" başlıklı bölümler. Kitap, eski yazı olmasının yanı sıra görece eski bir dille kaleme alınmış. Anlaşılır hale getirmek için sadeleştirdim.
*
Artvin Viyalet-i Hakkında Malumat-ı Umumiye:
Nüfus. Artvin ilinin genel nüfusu, 1926 yılı nüfus sayımı sonucunda, sonradan ile katılan Yusufeli kasabası nüfusu dışında(1), 28.011'i erkek ve 26.573'ü kadın olmak üzere toplam 54.584'tür. Sözkonusu bu nüfus 10.208 hanede kayıtlıdır.

İlçe itibarıyla ilin nüfusu aşağıdaki gibidir:
Toplam / Erkek / Kadın / Hane
27.437 / 14.359 / 13.078 / 5.449 Merkez ilçesi
27.147 / 13.652 / 13.495 / 5.159 şavşat ilçesi
54.584 / 28.011 / 26.573 / 10.608 Toplam

Son yönetsel bölünmede Artvin iline katılan Yusufeli ilçesinin nüfusu ise, yerinden alınan resmi kayıtlara göre, 13.494'ü erkek, 14.606'ü kadın olmak üzere 28.100'dür. Yusufeli’nin nüfusunun da katılmasıyla Artvin ilinin nüfusu 41.505'i erkek, 41.179'u kadın olmak üzere 82.684 olarak saptanmıştır. 
 İl halkının önemli bir kısmı Birinci Dünya Savaşı sırasında başka illere göç etmiş, bunların çoğunluğu oralarda bulunmakta ve geri dönmemekteyseler de, emlak ve arazileri münasebetiyle Artvin ile ilişkilerini tamamen ve kesin olarak kesmemişlerdir. Öte yandan peyderpey dönenlere de rastlanmaktadır.
Din ve Mezhep. Artvin ili halkı tamamen Müslümandır. Yabancıların dışında(2), diğer dinlere mensup olanlar olmadığı gibi, Müslüman olanlar da tamamen Hanefi mezhebindendir. Diğer mezhebe bağlı olanlar yoktur. İlde tekke gibi kuruluşlar bulunmadığından dervişlik gibi tarikat mensuplarına rastlanmamaktadır.
Lisan. Artvin ilinde halk genellikle Türkçe konuşmaktadır. Gürcü ve yarım yüzyıldır saldırgan Rus işgali altında kalan bu yöre halkının Türkçeyi korumaları ve asıl dillerini yitirmemeleri teşekküre değer bir olaydır. Dilin korunmuş olması kesinlikle dinsel bir etkiyle değildir. Bunun daha çok ulusal nedenle olduğu kuşkusuzdur. Dinsel etki sözkonusu olsa, en tutucu olan Giritlilerin, Yanyalıların ve nihayet Pomakların da çok iyi Türkçe bilmeleri gerekirdi. Bunlar ibadetleri sırasında bile Türkçeyi kullanacak kadar dil bilmezler.
Artvin ili halkının Türkçesi Oğuz lisanının Osmanlı lehçesidir. Yerel deyimler ve nitelemeler düzeyi, Fars ve Kürt dilleri arasında özel bir mahiyete sahip bulunmamaktadır.
Artvin ilinin bulunduğu yörede uzun süre Gürcülerin bulunması ve nihayet Gürcüstan yakınında olması itibarıyla önemli bir kısım halk Gürcüce de konuşmaktadır. Borçka, Maradit, Murgul'un bir kısmıyla Maçahel ve İmerhev nahiyeleri tümüyle Gürcüce konuşurlarsa da, Türkçeyi de pek güzel konuşmaktadırlar. ‹stelik konuştukları Gürcü dili arasında bile birçok kelime Türkçedir. Milliyet itibarıyla da Gürcülüğü kabul etmeyerek iftiharla ve samimiyetle Türk olduklarını söylemektedirler.  Tarihi görüşle yapılan araştırmalar bu yörenin aslında Türk olduğunu teyit etmektedir. Gürcü lisanıyla bazı ‚detlerin oluşumu yukarıda belirtildiği gibi, uzun süre Gürcü istilası altında bulunmasından ileri gelmiştir. Türklere özgü ‚det ve görenek ve nihayet Türk dilinin pek düzgün olarak korunmuş olması bu düşünceyi desteklemektedir. Artvin ilinde Rusça ve Rize halkından olup da burada yerleşmiş bulunanlar Türkçe konuşmakla birlikte Lazca da konuşmaktadırlar. Yaygın olan başka dil yoktur(3).
-----------
(1) - Bu verilen nüfus, 1926 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımının sonucunda ortaya çıkmış olup, daha sonra seçme haklarını Rusya uyruğuna geçme yönünde kulanarak Batum ve yöresine göçen Ermenilerle, zorunlu olarak ile gelen yabancılar ve il sınırları içinde fabrika gibi kuruluşlarda çalışanlar hariç tutulmuştur. 1926 sayımından sonra seçme hakkını Rusya uyruğuna geçmek suretiyle ili terk eden Ermenilerin sayısı, 141 haneden 208'i erkek ve 270'i kadın olmak üzere 478'dir.
(2) - Yabancılar, bakır fabrikasında çalışan uzmanlar ve memurlardır. Bunların çoğunluğu Alman olup biraz da Rus vardır. Bugün Artvin ilinde Ermeni, Rum, Yahudi vs yoktur. Ermenilerden kalan kiliseler yıkık haldedir.
(3)- 1927'de İl Genel Meclisi Artvin sınırlarında Türk dili dışındaki başka dillerde konuşmayı yasaklamış ve bunu bir karara bağlamıştır. Karar iyi karşılanmış olup hemen uygulanmıştır.


Çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 47 Ocak-Mart 2003


NOESKİDOBANİ - ႬႭႤႱႩႨႣႭႡႠႬႨ
Sanırım, her sözcüğün belleğimizde bırkatığı silinmez izler var. Belki de bu izlerin çoğu çocukluğumuz kaynaklı. Batum ya da Batumi denince, pek çoğumuzun aklına önce “göç”ün gelmesi gibi. Gidip görenler, “Batum” denince, kuşkusuz Batum kenti ve çevresini de anımsar. Ama gene de belleğimizin gerilerinde, bize anlatılanlardan, o çocukluğumuzdan kalan izler daha önemli bir yer tutar sanki. En azından bu benim için böyle ve böyle kalmaya, Batum’u görmüş olmama karşın, devam ediyor. Bu girişi, sözü “kidobani”ye getirmek için yaptım. “Kidobani”nin belleğimin ta gerilerinde ya da derinlerinde bıraktığı bir iz var.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Noeskidobani
Sanırım, her sözcüğün belleğimizde bırkatığı silinmez izler var. Belki de bu izlerin çoğu çocukluğumuz kaynaklı. Batum ya da Batumi denince, pek çoğumuzun aklına önce “göç”ün gelmesi gibi. Gidip görenler, “Batum” denince, kuşkusuz Batum kenti ve çevresini de anımsar. Ama gene de belleğimizin gerilerinde, bize anlatılanlardan, o çocukluğumuzdan kalan izler daha önemli bir yer tutar sanki. En azından bu benim için böyle ve böyle kalmaya, Batum’u görmüş olmama karşın, devam ediyor.
Bu girişi, sözü “kidobani”ye getirmek için yaptım. “Kidobani”nin belleğimin ta gerilerinde ya da derinlerinde bıraktığı bir iz var. Benim için “kidobani”, çocukluğumda köyde içine mısır unu koyduğumuz tahtadan bir sandıktı. Bir tarihe kadar, “kidobani” başka bir şey değildi. şimdi belleğimde daha geniş bir anlamı ve biçimi var, ama o çocukluğumun “kidobani”si, her şeye rağmen yerli yerinde duruyor.
 “Kidobani”nin belleğimde yerleşmiş biçimi, ilk kez Tiflis’te altüst oldu. Eski Tiflis’te, Sioni Kilisesi yakınında, “Noe’s Kidobani” yazan bir tabelayı okuyunca. şaşkınlığım hala taze, hiçbir anlam verememiştim. Burası bir bardı ve gündüz olduğu için kapalıydı. Ne olduğunu öğrenme muradına, daha sonra erdim. “Nuh’un Gemisi” demekti.
Bu köşeye “Noe’s Kidobani” adını vermemin nedeni, elbette tek başına bu değil. Ama belli ki bunun da etkisi var. Anlaşılan “Noe’s Kidobani” de belleğimde iz bırakmış. Bildiğiniz gibi Nuh’un Gemisi, Tufan’da içine her şeyin alındığı bir gemi. Benim niyetim de, bu köşeye “her şeyi almak”, burada her şeyden söz etmek. Bu adı seçmemin nedeni bu.

Deutsche Malerei in Georgien
“Almanya Federal Cumhuriyeti Başkonsolosu Dr. Herbert Hoffmann-Loss ve Bayan Hoffmann-Loss”, İstanbul Kitap Fuarı münasebetiyle 31 Ekim 2002 tarihinde bir resepsiyon verdiler. Davetlilerden biriydim. Bu resepsiyon için gelen davetiye bana kitaplığımdaki bir kitabı hatırlattı. Ne zaman başka bir kitabı arasam, elime ilk geçen kitaplardan olurdu. Aldığım yere koyardım. Ona ihtiyacım yoktu, bir başkasına vardı. Bu kitabı daha dikkatlice karıştırmam meğer bugünü bekliyormuş. Kitap 1996’da, Kafkas Evi tarafından Tiflis’te yayımlanmış. Yayımına Tiflis’teki Goethe Enstitüsü destek vermiş. Kitabın adı, Germanuli Mhatroba Sakartveloşi ya da Deutsche Malerei in Georgien. Yani “Gürcüstan’da Alman Resmi”.
Gürcüstan’ın ve özellikle başkent Tiflis’in ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kültür ve eğitim merkezi olduğu belirtilerek kitaba bir giriş yapılmış. Gürcüstan’ı mekan tutan bilim adamları, ressamlar, müzisyenler, yazarlar arasında Almanların da olduğu belirtilmiş. Alman ressamlardan Gürcüstan’a ilk olarak Theodor Wehle (1777-1805) gitmiş. Ölümünden üç yıl önce, 1802’de. Bir dizi Tiflis resmi yapmış. Sonra Grafik sanatçısı Theodor Horschelt (1829-1871). Beş yıl çalışmış Gürcüstan’da, 1858-1863 arasında. 1860’larda Paul Franken (1829-1894) ve karısı Helene Franken (1825-?) Gürcüstan’da birlikte bulunmuşlar. Bütün Gürcüstan’ı dolaşarak çok sayıda manzara ve portre resmi yapmışlar. Paul Franken daha romantik bir ressammış ve onun resimlerinin etnografik özellikleri daha fazlaymış. Helene ise portre resmi ustasıymış. Gürcü kadınların portrelerini yapmış.
Zamanla Gürcüstan’da Alman kolonisi oluşmuş. Karışık evlilikler de yapılmış. Gürcüstan doğumlu Alman ressamlar yetişmiş. Alexander Salzmann, Richard Karl Sommer, Boris Vogel, Oskar Schmerling, Joseph Scharlemann gibi. Schmerling Tiflis Sanat Akademisi’nin de kurucularındanmış. Richard Sommer “Svan kadın”, “Guryalılar” gibi etnografik açıdan önemli resimler yapmış. Alexander Salzmann 1917-1921 arasında Tiflis Opera ve Bale Tiyatrosu’nun ressamıymış. 1991’de, Gürcüstan’da yaşayan Almanlar “Einung” (Birlik) adı altında bir dernek kurmuşlar. Bu derneğin üyelerinden Nika Heine (doğum tarihi 1976), Beso Schönhart (doğum tarihi 1972) gibi ressamlar da varmış.
Benim özetle aktardığım bütün bilgileri İzolda Kurdadze derlemiş. Deutsche Malerei in Georgien’de bu Alman ressamların çalışmalarından örnekler yer alıyor. İki de İstanbul resmi var. Biri Paul Franken’in, “İstanbul” adını taşıyor. Diğeri Boris Vogel’in, adı “Boğaziçi”.
Bu yazıyı, yazılmasına vesile olan “Almanya Federal Cumhuriyeti Başkonsolosu Dr. Herbert Hoffmann-Loss ve Bayan Hoffmann-Loss”a ithaf ediyorum.

Çalikva ve Hatuna’nın yemekleri
Yaşam, zaman zaman dönüp baktığımız “geçmiş” değil mi? Geleceği bilmiyoruz çünkü. Bu durumda yaşam, yaşadıklarımızın toplamıdır dersek, yanlış mı olur. Eğer doğup yetiştiğiniz yerde sürüyorsa yaşamınız, geçmişiniz bir zincirin halkaları gibi birbirini izliyor olabilir. Yaşamınızın bir döneminden kopmuşsanız, bu zincirin bir, belki de daha çok halkası kopmuş demektir. O zaman, “geçmiş” de parçalardan oluşur. Bu parçalar, okula gittiğiniz bir yol, bir arkadaş, bir sevgili, bir şarkı, bir ev, evin bir bölümü, bir eşya, bir tat olabilir. Yıllar sonra bir yerde yediğiniz üzümün kokusu, bir yemeğin içindeki kişnişin ya da kinzinin bildik tadı, sizi o parçalardan birine götürebilir.
Bir yemeğin tadının beni geçmişin dağılmış parçalarından birine götürdüğü çok olmuştur. (Geçenlerde gene böyle oldu. Beyoğlu’nda bir restoranda yediğim Gürcü yemekleri beni geçmişteki tatlara götürdü.) Bu geçmişe yolculuğumda, karşıma daima bir mutfak eşyası çıkıyor: “Çalikva”. Size burada hem “çalikva”dan, hem de Gürcü yemeklerini yediğim yerden söz edeceğim. Böylece sizi, geçmişinizdeki “tat”lardan birine götürmek ya da gelecekte anımsamanız için bir “tat” oluşturmak istiyorum.
“Çalikva”nın sizin için anlamı nedir bilmiyorum. Benim için, yaklaşık yumruk büyüklüğünde oval, kapkara bir taş. Ben çocukluğumdan anımsıyorum bu “çalikva”yı. Ama taş başından beri siyah bir taş mıydı, yoksa kullanıldıkça mı siyahlaşmıştı, Tanrı bilir! şimdi “çalikva”, neredeyse kendi haline bırakılmış, kestane ağacı kerestesinden o ahşap evde hala duruyor mudur, bilmiyorum. Sanırım, göçle gelen eşyalardan biriydi çalikva, gene de emin değilim. Ama göçle geldiğinden emin olduğum ve sakladığım tek eşya var, o da metal bir kaşık. Sapına iki Kiril harfi oyulmuş: L ve B. “Çalikva”yla,  bir tür havan olan küçük ahşap teknede ceviz, sarmısak vs dövülürdü. Ne var ki “çalikva” dendiğinde aklıma ceviz yerine “kakali”, sarmısak yerine “niori” geliyor. Çünkü, “çalikva” ile birlikte belleğimde yer eden sözcükler bunlar. 
Bütün bunları anımsamamın nedeni, bir restoranda yediğim Gürcü yemekleri oldu. Bu restoran İstanbul’da Beyoğlu’nda bulunuyor. İstiklal Caddesi Mis Sokakta. “Fermentasyon” adlı kafe-barın üçüncü katı burası. Buradaki muhteşem yemekleri Tiflisli Hatuna Hanım yapıyor. Burada yediğim yemeklerde, çocukluğumun o unuttuğum tatlarını bir bir buldum. Yemeklerin çoğu belki adlarını bilmediğimiz, ama tatlarını bildiğimiz yemekler. Neler mi? İşte size bazılarının adları: Ostri, harço, çakapuli, nikala, haçapuri, hinkali. Kendi damak zevkinizle tatlarını keşfetmek size kalıyor. Yolunuz düşerse ya da mutlaka yolunuzu düşürün ve Hatuna’nın yemeklerini tadın.

Bir kitap
Gürcüler ve Gürcüstan üzerine yayımlanmış çok az Türkçe kitap var. Burada, bunun nedenlerinden değil, ama zaman zaman yayımlanmış kitaplardan söz edeceğim. İlk kitap, “Güneysel Kafkas Federasyonu” serisinden bir kitap. Adı Gürcüstan. 1936’da basılmış. Yazarı askeri liselerde coğrafya öğretmenliği yapan Hakkı Raif Ayyıldız. Kitapta, yer yer bugünkünden farklı sözcükler kullanılmış; “güneysel”, “kötürge” gibi. Öte yandan çok fazla bilgi yanlışı var. Gürcülerin resmi dinlerinin “Rum katolik” olduğu söyleniyor örneğin. Kitabın içeriğine örnek oluşturması için “Ahali” başlığı altında bilgileri aktarmak istiyorum: “Gürcüler Karadeniz kıyısında orta kura bölgesine kadar olan alanda bulunurlar. Boyları uzun, yakışıklı ve yapıları kuvvetli insanlardır. Beyaz ırkdandırlar. Pek eski zamanlardan beri buralara yerleşmişlerdir. Halim ve kanaatkardırlar. Ailede kadınların önemli mevkii vardır. Ana, babadan ziyade saygı görür. Her türlü ev işleri bahsinde ilk önce kadının fikri sorulur, Gürcü pek şen ve şatırdır. (Kadınları yurtlarının havası gibi latifdir). Misafiri çok severler.” Ve böyle devam ediyor.
Kitap 1946’da yeniden yayımlanmış. Bu kez adı Gürcüstan. Kitap elden geçirilmiş, bazı bilgiler çıkarılmış, yeni bilgiler eklenmiş. Dikkat çekici olan, kitabın İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden basılırken söyleminin değişmiş olmasıdır. Gene “Ahali” başlığı altında yazılanlara bakalım. “Gürcü’ler Karadeniz kıyısında orta Kura bölgesine kadar uzanan alanda otururlar. Bu bölgenin eski sakinleri Hitit Türk’leri idi. Gürcü’lerle Rus’lar buraya sonradan gelmişlerdir. Gürcü’lerin bu topraklara güneyden Irak dolaylarından Asuri’lerin sıkıştırması sonucunda sürülüb geldikleri anlaşılmaktadır. Bu sebeple Turani zümresinden sayılırlar. Antropolojik ölçüleri de bunu gösteriyor. Gürcü bilgini Marr’ın dediğine göre; dilleri, diğer Turani milletlere akrabadır. Rus’larla hiç bir suretle - ırk, dil bakımlarından - ilgileri yoktur.”
Görüldüğü gibi ilk cümle birinci baskısıyla aynı. Sonraki cümleler yeni. Bu yeni cümlelerin ardından birinci baskıdaki bilgiler gene aynen verilmiş. İki kitapta da harita ve fotoğraflar var. Kitabın 1936 baskısı 24 sayfa, 1946 baskısı ise 30 sayfa.

Bir şair ve şiir
Şota Nişnianidze, sevdiğim şairlerden biri. 1929 doğumlu. Daha önce şiirlerini çevirdim ve yayımlandı. Türkçeye çevrilen ilk şiirleriydi. Bu şiirlerden birini, sizinle yeniden paylaşmak istiyorum. Çok etkileyici bir şiir. Yaşanmışlığı, insanın ruhunda yeniden test ediyor. Hayata karşı kışkırtıyor insanı. ‹zerini örtüklerimizi deşmemize yol açıyor. Güzel şiir kısacası.
Öyle biri karşıma çıksa,
Bir saniyede uyandırsa ümitlerimi,
Yaşamımdaki ilkbaharların
Hiç değilse nisanlarından birini tutuştursa,

Aptallaştırsa, yolumu şaşırtsa,
Gözlerinin sessiz emriyle
Köpek gibi azsa uluyarak
Benim aslansı haylazlığım.

Utanmazdım, gerçeği söylersem,
Hayır, hayır, utanmazdım,
Yeter ki seveyim,
Gerçekten seveyim
Kışkırtılmışlığı...
Kendimi unutmacasına...

Hiç değilse, tanrım, geçip giden gençliğimin
Yeniden tattır yabansı afyonunu.
O kutsal ayartıcı sarhoşluğu,
Korku, ürperti ve telaşı.


Çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 46 Ekim-Aralık 2002


NOESKİDOBANİ - (Ocak-Mart 2003)

Şiir Atlası
Burada sözünü edeceğim "Şiir Atlası", Cumhuriyet gazetesinin Perşembe günleri verdiği Kitap ekinin bir bölümü. Cevat Çapan'ın yönetemindeki bu bölümde, değişik kişilerin dünya şiirinden çevirdiği şiirler yayımlanıyor.

By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Şiir Atlası
Burada sözünü edeceğim "Şiir Atlası", Cumhuriyet gazetesinin Perşembe günleri verdiği Kitap ekinin bir bölümü. Cevat Çapan'ın yönetemindeki bu bölümde, değişik kişilerin dünya şiirinden çevirdiği şiirler yayımlanıyor. "Şiir Atlası"nda 2000 yılına değin yayımlanan şiirler, gere Şiir Atlası adı altında yedi kitap halinde yayımlanmıştı. Geçenlerde Cevat Çapan'dan öğrendiğime göre, bugüne değin yayımlanan şiirler yeniden kitaplaştırılacak. Bu kez, "Şiir Atlası"nda yayımlandıkları sıraya göre değil, ülkelere göre...
Bugüne değin çevrilen Gürcü şairlerin neredeyse tümü "Şiir Atlası"nda yer aldı. Bunlardan ilki Tamaz Çiladze'ydi. Tarih 14 Ağustos 1997. Sonraki tarihlerde Eka Bakradze, Muhran Maçavariani, Ana Kalandadze, Galaktion Tabidze, Otar Çiladze, Şota Nişnianidze, Pridon Halvaşi, İlia Çavçavadze, Titsian Tabidze ve Paolo İaşvili. Titsian Tabidze ve Paolo İaşvili'yi dostumuz Kemal Özüdoğru çevirdi. Tabidze 13 Mart 2003, İaşvili 17 Nisan 2003 tarihinde yayımlandı. Pridon Halvaşi ve İlia Çavçavadze'yi ise Hüseyin Uygun çevirdi. Muhran Maçavariani, Ana Kalandadze, Galaktion Tabidze, Otar Çiladze, Şota Nişnianidze ise benim çevirilerimle yayımlandı. Tamaz Çiladze ile Eka Bakradze'yi Hasan Çelik ile birlikte Türkçeye kazandırmıştık. Ben ayrıca Gürcücelerinden eski Mısır şiirini, Japon şiirinden "tanka" ve "haiku"ları çevirdim. Bunlar da "Şiir Atlası"nda yer aldı.
Bu yazıyı kaleme almamda Kemal Özüdoğru'nun son çevirisi etkili oldu. çveneburi okurlarından kaçı Paolo İaşvili'yi tanıyordur acaba, diye kendi kendime sordum. Tabii ki yanıtı meçhul. Bu soru, "Şiir Atlası"nda bu kadar çok Gürcü şiirinin yayımlandığını acaba kaç çveneburi okuru biliyordur, sorusuna götürdü beni. Kuşkusuz bunun yanıtını da vermek mümkün değil. Sonunda, "bihaber" olanlar için bu dökümü yapmaya karar verdim.
Bu arada, Galaktion Tabidze, Ana Kalandadze, Muhran Maçavariani, Tamaz Çiladze ve Eka Bakradze'nin "Şiir Atlası"nda çıkan şiirlerinin 1998'de Sıcak Hüzün adlı bir kitapta toplandığını da belirtmeliyim.

Bir şair, iki şiir
Bu sayının şairi Pridon Halvaşi (ფრიდონ ხალვაში). Halvaşi ile 1989 yılında tanışmıştım, bir İstanbul ziyareti sırasında. Bu sırada onunla yaptığım kısa bir söyleşi Varlık dergisinde yayımlanmış. Halvaşi, şiirleri Türkçeye çevrilip kitaplaştırılan ilk Gürcü şair. Eninde Sonunda adını taşıyan bu kitap Almanya’da yayımlanmıştı. Şiirleri Fakir Baykurt ve Abdurrahman Çatinkaya birlikte Türkçeleştirmişlerdi. Batumlu bir şair olan Halvaşi, benim için bir “memleket” şairidir. Tarihe ve Muhacir Gürcülere gönderme yaptığı şiirinde (მითხარ, როგორაა მემლექეთი) “memleket” sözcüğünü doğrudan kullandığı içindir belki de benim “memleket” şairim olması. Halvaşi’nin şiirlerini okurken, kendimi durulmuş, dinlenmiş, huzura ermiş bulurum. Nedeni, belki de şiirinin dilidir. Huzurlu, dingin ve durulmuş bir dildir Halvaşi’nin şiir dili. Buradaki iki şiirini, bu yazı için çevirdim.

ANNE
Herkesten büyük insan yeryüzündeki
Sensin anne
Güzel ruhunla ve yüce yüreğinle
Her şeyi duyan ve her şeyi gören

Dünyada değerli ne varsa
Hayat için var olan
Toprak, su, ağaç, güneş ve meltem,
Sana yakışıyor herkesten çok

Sen dindirdin o ağrıyı
Onca zaman göğsümde taşıdığım
Güzel Gürcüstan'ı neşeli ve bütün
Tek başına sen korudun
Herkesten büyük insan yeryüzünkeki
Sensin anne. 
1983

MART
Martın biri.
 Çınar ağacının dallarında
Tünemiş kuşlar,
 bir şeyler konuşuyorlar.
Parlak  ve
 beyaz kanatlı sis
Yere iniyor
 ve ılık ılık yalıyor beni...
Doğa seviyor insanı
Ve bu yüzden yolluyor ilkbaharı.
1984

Bedi Kartlisa
1. Sanırım "Gürcülerin kaderi" demeliyiz biz buna. Neye mi? Bu tarihsel döngüye. Önce Çarlık Rusya'sının çöküş yıllarında, sonra Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinde Gürcülerin düştüğü durum neredeyse tıpa tıp aynı. Bu konuda beni düşünmeye iten şey İstanbul Gürcüleri adlı kitap oldu. Biliyorsunuz, bu kitap da Sinatle Yayınları'ndan çıktı Mayıs ayında. Geçen sayıda bu kitaptan söz eden yazıyı yazdığımda, henüz yayımlanmış değildi. Son anda, Metin Acar'ın bu kitabın sponsorluğunu üstlendiğini öğrenince, bir teşekkür eklemiştim yazıma. Dostumuz Metin Acar'a bir kez daha teşekkür etmek istiyorum buradan. İstanbul Gürcüleri'nin basılması gerçekten çok önemliydi. Bu kitabı mutlaka okumalısınız.
Moskova merkezli iki "imparatorluğun" çöküşüyle Gürcülerin aynı döngüyü yaşadıklarını İstanbul Gürcüleri adlı kitabı okuduğumda düşünmeye başlamıştım. Kitapta anlatıldığına göre, geçen yüzyılın başlarında İstanbul'da Gürcüleri bir araya getiren bir "kulüp" oluşur. Bir tür Gürcü kültür merkezidir burası. Bu merkez, son birkaç yıldır Türk-Gürcü Eğitim ve Kültür Vakfı'nın bir kültür merkezi kurmak istediği yerde, İstanbul'da Bomonti semtindeki Gürcü Katolik Kilisesi'nin bulunduğu yerdedir. Bu kulüp kitapta şöyle analtılıyor:
"Kısa sürede bir Gürcü kulübü açılması zorunlu hale geldi. Bunun için 1911 yılında gazete ilanlarıyla, din ve toplumsal konum ayrımı yapılmadan bütün Gürcüler Şalva Vardidze'nin okuluna davet edildiler. Her seferinde 150'den çok Gürcünün katıldığı toplantılar yapıldı. Bunların arasında paşalar, generaller, subaylar, avukatlar, hekimler, işadamları,  memurlar ve öğrenciler vardı. Her toplantı Gürcüce sözlerle ve şarkılarla başlıyor ve aynı şekilde bitiyordu."
Sonra olan olmuş. Gene kitaptan aktaralım: "Bu kulüp varlığını uzun süre sürdüremedi. Farklı siyasal görüşler olumsuz etkiler yaptı. Bunun dışında sen-ben entrikalarına girişen pek çok hayırsız Gürcü ortaya çıktı." Tahmin edeceğiniz gibi sonunda bu birliktelik son bulmuş, kulüp de ortadan kalkmış.
Gelelim bir başka örneğe. Bu da doğrudan Gürcüstan ile ilişkili olsun. Bildiğiniz gibi Sovyetler Birliği daha dağılmadan Gürcüstan bağımsızlığını ilan etti. Sonra etnik çatışmalar, iç kavgalar, darbeler, suikastlar yaşandı. Ülke korkunç bir yoksulluğa sürüklendi. Bu koşullar sonucunda gerçek bir beyin göçü oldu Gürcüstan’dan. Pek çok insan yabancı ülkeler gitti. Türkiye’ye de pek çok insan geldi, 1990’ların başlarından itibaren. Aynı şey, Çarlık Rusya’sının çöküşünden sonra, 1918-21 arasında bağımsız olan Gürcüstan’ın başına da gelmiş olmalı ki, İstanbul Gürcüleri‘nin yazarı şöyle sesleniyor Gürcülere, İstanbul Katolik Gürcü Manastırı’nı adres göstererek: “Yabancı topraklara savrulan Gürcü, hangi görüşte ve inançta olursan ol, bu manastıra gel. Burada  kendi yurttaşlarının kardeşliği, aile ortamı ve dostluğuyla karşılaşırsın. Kendi ülkenin ve ulusunun büyüklüğünü, sıkıntılarını yalnızca burada yaşayanların yüzünde fark edip hissetmekle kalmazsın, bunu sana duvarların da anlattığını görürsün.”
2. Son yıllarda Gürcü kökenli pek çok iş adamı ve gazeteci, Gürcüstan’a gidip geldi. Pek çok şey yazıp çizildi. Dostane olmayanlar da vardı bunlar arasında, hayranlık dolu olanlar da… Yeni bir gezinin daha yapıldığını Mayıs 2003 tarihli Livaneli gazetesinden öğreniyoruz. Birkaç sayfa yazı var bu gezi hakkında. Aslında hoş, insanların bu tür buluşmalardan keyif aldığı, dostluklar yaşadığı anlaşılıyor. Nitekim, Livaneli’de yazan işadamı İsmet Acar, “Rüya gibi gezi” altbaşlığı kullanmış başyazısında. Bu gazetenin genel yayın müdürü, dostumuz Engin Şenol’un “Editörden” köşesinde, “Batum-Tiflis kavgasında tansiyon yüksek” başlığı altındaki değerlendirmesi ise, tam bir “Bedi Kartlisa” örneği. Şunları yazmış Engin Şenol.
“…Batum ile Tiflis arasındaki hatlar hâlâ kopuk. Müthiş bir güvensizlik hakim merkez hükümete karşı Acara’da. Daha doğrusu Gürcüstan Devlet Başkanı Şevardnadze’ye. Türkiye’deki işadamlarının yatırım için Batum ile Tiflis arasında tercih yapmasının istenmesi de bir o kadar büyük hata. Böyle bir düşünce kimseye fayda sağlamaz. İster Tiflis ister Batum olsun yatırım isteyen işadamı istikrarı arar. Paranın geri dönüşümünü ister. Bunun gerçekleşmesi sürecinde risk istemez. Hele hele kavga hiç istemez. Gürcüstan’ın bir an önce Acara politikasına reel bakış açısı getirmesi gerekir. Acara’nın da öyle. Hele hele Gürcüstan’ın Türkiye ve Acara’yı ilişkilendirip kıskançlık krizine girmesine gerek yok. Eğer dedelerimin ülkesi söz konusu olacaksa biz 136 yıl önce kararımızı verip Anadolu’lu olmuşuz. Bizim Türkiye’den başka sevdamız da yok. Fakat Acara’dan geldiğimizi de hiç unutmayız.”
Ne demeli?! “Gürcülerin kaderi” sanırım.

Piyano konserleri
 “23 Nisan etkinlikleri” kapsamında, Akbank Beyoğlu Kültür Sanat Merkezi’nde, 19 Nisanda ilginç bir konser vardı. Gürcü müzikçiler Nargiza Abzianidze (ნარგიზა აბზიანიძე) ve Miheil Çumburidze’nin (მიხეილ ჭუმბურიძე) öğrenciler verdi bu konseri. Bu iki müzikçiden özel dersler alan bu öğrencilerin yaşları, 7-21 arasında değişiyor. Yedisinden yirmi birine, tümü piyanoyla klasik Batı müziği parçaları seslendirdiler. Kimi tek başına çaldı, kimi öğretmenleriyle düet yaptı. Sahneye çıkmak, heyacanlanmak, çalmak, alkış almak bu çocukların anılarında yer edecek. Yıllar sonra kimi heyecanla, kimi unutkanlıkla anımsayacak o günü. Belki o günü, oraya birlikte geldikleri anne veya babalarıyla anacaklar günün birinde. Bütün bunlar aklımdan geçerken, Sovyet sonrasında kendini zor koşulların içinde bulan Gürcüstan’dan gelen bu iki insanın, bu çocuklara ne çok şey kattığını düşündüm. Üstelik bu çocuklar için daha da anlamlı olan 23 Nisan haftasında. İki ülke arasında, iyi ilişkilerin, insanların anılarında izler bırakacak ilişikilerin gerçek kurucularının bu tür kişiler olduğunu düşündüm yol boyunca. Evime doğru ağaçlıklı patikadan yürürken, yol kıyısındaki erik ağacı çiçekler içindeydi. Şöyle dedim ken kendime.
Bu çocuklar da erik ağacı çiçekleri gibi. Kimi meyveye dönüşecek, kimi ise dökülüp gidecek müzik uğraşısında.

Çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 49 Temmuz-Eylül 2003


NOESKİDOBANİ - (Ekim-Aralık 2003)
Çokkültürlülük ve Sayat Nova
Gürcüstan, bir genellemeyle söylersek, hep çokkültürlü bir ülke olmuştur. Bu çokkültürlülüğün merkezi de başkent Tiflis’tir. Bunun böyle olduğunun örneği olarak Gürcüler, biraz da gururlanarak, Tiflis’te üç büyük dinin ibadet yerinin bir arada olmasını gösterirler. Kentin eski semtinde, kilise, sinagog ve cami bir aradadır. Tarihte pek çok savaşın, görünürdeki nedeninin din olduğu düşünülürse, bu küçümsenecek bir durum da değil.
By: admin2

FAHRETTİN ÇİLOĞLU
fahrettinciloglu@hotmail.com

Çokkültürlülük ve Sayat Nova
Gürcüstan, bir genellemeyle söylersek, hep çokkültürlü bir ülke olmuştur. Bu çokkültürlülüğün merkezi de başkent Tiflis’tir. Bunun böyle olduğunun örneği olarak Gürcüler, biraz da gururlanarak, Tiflis’te üç büyük dinin ibadet yerinin bir arada olmasını gösterirler. Kentin eski semtinde, kilise, sinagog ve cami bir aradadır. Tarihte pek çok savaşın, görünürdeki nedeninin din olduğu düşünülürse, bu küçümsenecek bir durum da değil. Ben de kişisel olarak, Kafkasya’nın merkezinde bulunan bu ülkeye, çokkültürlü olmayı yakıştırıyorum. Bugün de bunun yeni örnekleri var kuşkusuz. Kafkas halklarının dil ve kültürleri üzerine çalışmalar yapan Kafkas Evi, bunlardan biri.
Gürcüstan’ın çokkültürlü ülke olmasının bence en ilginç örneklerinden biri halk şairi Sayat Nova’dır. Bir Ermeni olan Sayat Nova, 1722’de Tiflis’te doğmuş, 1801’de aynı kentte ölmüştür. Sayat Nova, üç dilde şiirler yazmış bir şairdir. Azerice, Gürcüce ve Ermenice. Birbirinin komşusu olan üç ülke halkının dillerinde şiir yazan dünyada kaç şair vardır bilemiyorum. Belki de yoktur ve Sayat Nova tekil örnektir. Birbirinin komşusu olan üç ülke halkının dillerinde şiir yazan bir şair yetiştiren dünyada kaç ülke vardır bilemiyorum. Belki de yoktur ve Gürcüstan tekil örnektir.
Bir ülkede çokkültürlülüğün yaşabilmesi için, başta o ülkenin hoşgörülü bir ülke olması gerekir. Kendini başka bir dile, başka bir etnisitiye de mensup sayan kişi, ancak böyle bir ülkede Sayat Nova olabilir. Ancak böyle bir ülkede, Miheil Cavahişvili’nin “Masum Abdullah” (მართალი აბდულა) adlı öyküsündeki Abdullah, Gürcüce ve Azericeyi iç içe konuşabilir.

Nasıl bir sazende olduğumu sorma!
Alfabeyi bilirim, sözün ustasıyım.
Sayat Nova derler bana, adım Arutin,
Ben söz söylerim, gökler gürlesin!

Bir halk şairi olarak Sayat Nova kendini böyle tanıtıyor. Gürcüstan, her zaman Sayat Nova’ların ülkesi olmalı.

Bir şair, bir şiir
Bu sayının şairi Giorgi Leonidze (გიორგი ლეონიძე). Leonidze öykü yazarı aynı zamanda. “Dilek Ağacı” (ნატვრის ხე) adlı kısa öyküsü, Adam Öykü dergisinin Eylül-Ekim 2003 sayısında benim çevirimle yayımlandı. Leonidze, 1899’da doğmuş, 1966’da yaşama veda etmiş. Doğumunun 100. yılı dolayısıyla Tiflis’te yayımlanan Giorgi Leonidze adlı kitapta, yaşamının değişik dönemlerinden yazarın fotoğrafları da yer almış.
Leonidze, çağdaş Gürcü edebiyatının önde gelen adlarından biri. 1916’da, Gürcü sembolistler topluluğu “Mavi Boynuzlar”ın (ცისპერი ყანწები) kurucuları arasında yer almış. Sanırım biz Leonidze’nin adını, Tengiz Abuladze’nin 1988 yılında İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Dilek Ağacı filminden hatırlıyoruz. Bu filmin senaryosu, Leonidze’nin öykülerinden hareketle yazılmış ve filme de kısa öyküsünün, “Dilek Ağacı’nın adı verilmişti.
Adam Öykü’de yayımlanan “Dilek Ağacı”, Leonidze’nin Türkçeye çevrilen ilk öyküsüydü. Sanırım bu şiir de onun Türkçeye çevrilen ilk şiiri.

İVERİA’DA GECE
Bir gül gibi açıldı yüreğim,
Ve seni yazmak istiyorum yine…
Dariali’den düşen turna
Yüzerek gidiyor Hazareti’ye.

Ateşe verilmiş gibi yatıyor İveria,
Kura’da tar çalıyor ak söğütler,
Şarkılar söylüyor bir yerlerde salcılar,
Köyün göletine sıkışmış ay…

Ambarlarda uyukluyor mavi tarlalar,
Parlıyor yığınlar, sanırsın lambalar
Yerleştiler bütün Cengiz Hanlar…
Söyle değirmenci, bir masal söyle

Hüzünlü eski Kartli gibi söyle, veya
Aznavur kızının şarkısını söyleyelim…
Dariali’den düşen turna
Yüzerek gidiyor Hazareti’ye.

Gizli dil
Neden mi böyle bir alt başlık kullandım. Neyi gizlediğimizi anlamıyorum da ondan. Etnik kökene çok sık vurgu yapılmasını, pek çok kişi gibi ben de sevmiyorum. Ne var ki, bundan özellikle kaçınmayı da samimiyetsiz buluyorum. Her şeyi yerli yerinde ve dozunda kullanmak gerekiyor. Bunu da biliyorum. Şimdi benim Leonidze’yi tanıtırken şöyle bir ifade kullandığımı düşünün: “Leonidze, çağdaş Kafkas edebiyatının önde gelen adlarından biridir”. Benim burada Gürcü yerine Kafkas dememin nedeni ne olabilir? Sizin buna bir yanıtınız var mı?
Benim hep dikkatimi çekiyor. Gerek konuşma dilinde, gerekse yazı dilinde pek çok kişi Gürcü demekten özellikle kaçınıyor . “Hemşeri”, “Kafkas”, “yöresel”, “bizim halk” gibi kavramlar kullanıyor. Gürcüstan yerine Kafkasya diyenler bile var. Buradaki sorunun, kaygının, bir tür “gizli dil” kullanmanın nedeni nedir, anlamıyorum. Ben dünyaya gözlerimi açtığımda bize Gürcü diyorlardı, bugün de Gürcü diyorlar. Biz de kendi aramızda “çveneburi” sözcüğünü kullanıyorduk, bugün de kullanıyoruz. Türk-Gürcü Vakfı yerine, Türk-Kafkas Vakfı mı demeliyiz yoksa! Maçaheli çoksesli korosu Gürcüce şarkılar söylemişse, buna neden “yöresel şarkılar söyledi” diyoruz. Daha önce burada tanıttığım Beyoğlu’ndaki lokantaya gitmişsek, “yöresel yemekler yedik” mi diyeceğiz. Gürcüstan’daki Azeriler “Azeri”, Bulgaristan’daki Türkler “Türk”, Türkiye’deki Çerkesler “Çerkes” olarak adlandırılırken, biz neden kendimizi “Hemşeri” diye adlandırıyoruz. Bütün Gürcü kökenlilerin Gürcüce bilmediğini biliyorum. Ama diyelim ki bazılarımız ilk dil olarak ailede Gürcüce öğrenmişiz. Şimdi buna anadilimiz demeyelim de, “nenelerimizin dili” mi diyelim?!
Çok merak ediyorum, bu “gizli dil”i neden kullanıyorsunuz? Kimden neyi, niçin saklıyorsunuz?

Bedi Kartlisa
“Bedi Kartlisa” yazılarına geçen sayıda başlamıştım. İlk ikisini orada okudunuz. Biraz daha devam edelim şimdi.
3. Şuşana Putkaradze’nin geçen sayıdaki yazısını okumuşsunuzdur. Bu yazı, bir “iyiliksever”in ardından yazılmış, Gürcü kadının toplumsal konumuna da atıf yapan, kadirbilir birinin kaleminden çıkmış bir yazıydı. Bu yazı beni başka yerlere de sürükledi. Daha doğrusu, uzun zamandır kafamı meşgul eden konuyu yeniden düşünmeme yol açtı.
Bildiğiniz gibi Gürcüstan bağımsızlığının onuncu yılını geride bıraktı. Bu, içinde bulunduğumuz çağda, bir ülkenin toparlanması için uzun bir süre sayılır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Gürcüstan gibi bağımsızlığını yeniden kazanan Batlık ülkeleri Estonya, Letonya ve Litvanya Avrupa Birliği üyesi oldular. Tamam, bu ülkelerin tarihsel geçmişlerinin ve jeopolitik konumlarının sağladığı avantajları artı hanesine yazalım. Peki, Gürcüstan böyle mi olmalıydı?! Nüfusunun çoğunluğunun yoksul olduğu bir ülke. Öte yandan servetleri nereden geldiği belli olmayan bir “mutlu azınlık” ülkesi.
Batılı yorumcular, Gürcüstan’ı Orta Asya cumhuriyetlerinden ve Azerbaycan’dan farklı bir kategoride tanımlıyorlar. Biraz daha demokratik. Ama kaotik bir demokrasiden söz ediyorlar. Sahi, bu kaosun nedeni nedir ve daha ne kadar sürecek. Gene geçen sayıda Dursun Bayar’ın sözlerini hatırlayın, Türkiyeli Gürcüler akrabalarını, dostlarını görmek için Gürcüstan’a gitmek istiyor, ama gitmeye cesaret edemiyorlar. Dursun Bayar gibi düşünen başka insanlar da tanıyorum, onunla aynı kaygıları paylaşıyorlar. Öte yandan ülkelerine dönmek istemeyen Gürcüler var, acı ama gerçek!
Gürcüstan’ın kaderi böyle mi olmalıydı? Her bakımdan zengin bir tarihsel birikimi, her alanda iyi yetişmiş bir nüfusu bulunan bir ülkenin on yılı böyle heba mı olmalıydı? Şimdi her şeyi, ülkede yaşanan iç savaşla, etnik çatışmalarla, dış güçlerin oyunuyla açıklayabilir miyiz?
Biz istediğimiz kadar “Gaumarcos Sakartvelos!” diyelim. Ama manzara bu.
4. çveneburi gene geçen sayıda bir açıklamaya yer verdi. Şuşana Putkaradze, İstanbul Katolik Kilisesi Akaki Tzereteli Kütüphanesi’ndeki çalışmalarıyla ilgili raporundaki son paragrafı kendisinin yazmadığını açıkladı. Bu, çevirmenin bir eklemesi ya da yanlış anlamasından kaynaklanan bir fazlalıkmış. Bu rapor, Türk-Gürcü Eğitm ve Kültür Vakfı’na sunulmuş, sonra da çevrilip çveneburi’nin 44. sayısında yayımlanmış. Aynı açıklamada çveneburi de not koymuş, yazının kendilerine verildiği gibi yayımladığı belirtiliyor. Anlaşmazlık konusunun ayrıntılarını ben de bilmiyorum. Çünkü ortada dergide çıkmış bir yazı ile bir de bu yazı hakkında açıklama var. Dileyen yazıyı ve açıklamayı okuyup kendince bir şeyler çıkarabilir. Ama doğru olan, birinin, belki de Türk-Gürcü Eğitim ve Kültür Vakfı’nın bir açıklama yapması ve bizim de gerçeği öğrenmemizdir.
Anımsarsınız, geçen sayıda, “Bedi Kartlisa” başlığı altında, geçmişte gene aynı mekânda yaşanmış bazı örneklerden söz etmiştim. Kaynak İstanbul Gürcüleri kitabıydı. Şimdi düşünün, bu kadar da denk mi düşer! Gene aynı mekân, gene benzer anlaşılmaz bir durum. Ne diyelim, sanırım “Gürcülerin kaderi”.
5. çveneburi’nin Nisan-Haziran sayısında, “Haberler” sayfalarında uzun bir haber yer aldı, okumuşsunuzdur. “Gürcüce Kur’an-ı Kerim Meali Çalışmaları Başladı” başlığı altında verilen bu haberde, 1992 yılından bu yana, Müslüman Gürcüler için (Gürcüstan’dakiler kast ediliyor) 30 ayrı dini kitabın 1 milyondan fazla basılarak Gürcüstan Müslümanlarına dağıtıldığı belirtilmiş. Şimdi bunda ne var demeyin! Önce bu faaliyetleri yürüten derneğin adına bakın: Yanyalı Mustafa İsmet Efendi Camii ve Müştemilatını Koruma Eserlerini Araştırma ve Yaşatma Derneği.
Böyle bir ad taşıyan bir derneğin Gürcüstan’daki Müslümanlarla ne ilgisi olabilir, ben anlayamadım. Ne Yanya Gürcüstan’dadır, ne de Gürcüstan, derneğin adında geçen caminin müştemilatıdır. Oradaki Müslümanlar dinsel gereksinmelerini karşılayamıyor olabilirler ve buradaki hayırsever ve inançlı kişiler de, bu insanlara yardım etmek istiyor olabilirler. Ama sanırım bunun da iki yolu var: Birincisi Gürcüstan’a gidecek ve bu çalışmaları orada yapacaksınız. İsterseniz, hayatınızı bu işe vakfedebilir ve ömrünüzü oradaki Müslümanlara hizmet ederek geçirebilirsiniz. İkincisi, eğer inançlı Müslümansanız ve başkaca niyetleriniz de yoksa, bu hizmetleri tevazu içinde yapacaksınız, reklam yapmayacak ve hizmetleri siz kendi kendinize takdir etmeyeceksiniz. Bu hizmetinizin mükafatını öbür dünyada alacaksınız. Yoksa siz, başka türlü mü biliyorsunuz?
Bir nokta üzerinde daha duracağım. çveneburi dergisi, burada adını andığım haberde bu derneğin telefonlarını, ayrıca bir ‘web sitesi’nin adresini de vermişti. Sonra Temmuz-Ağustos sayısında Erdal Küçük’ün sayfasında bu web sitesini tanıtan bir yazı çıktı. Sitenin adına bakın şimdi: “www.muslimgeorgia.or”. Bir ülkenin nüfusunun bir bölümü Müslüman diye, bu ülkenin adına “Müslim” kelimesi getirerek bir site açmak nasıl bir şey, siz anlayabiliyor musunuz?
Yanlış hatırlamıyorsam, bir zamanlar İslam Gürcüstanı diye bir dergi çıkıyordu, eski harflerle, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde. Yoksa bazılarımız hâlâ o tarihlerde mi yaşıyoruz?

Hoşça kalın!
Bu “Noeskidobani”, son noeskidobani. Bir yılı aşkın yazdığım bu yazıları, bu sayıda noktalıyorum. Belki başka yazılarda, başka çevirilerde buluşuruz. Hiç değilse, her sayıda kısa bir yazımı okuduğunuzu ve keyif aldığınızı umuyorum.
Size bir kez daha hatırlatmak istiyorum, Sinatle yayınlarından çıkan son üç kitabı mutlaka edinin ve okuyun, edinmiş olanlardan ödünç alıp okuyun. Bir zamanlar birilerinin bizler hakkında başka türlü yazdıklarını, bir şeylerin peşinde olmadıklarını göreceksiniz. Bu kitaplar, Gürcü Köyleri, Borçka Mektupları ve İstanbul Gürcüleri. Evet, hazır olmasına karşın henüz sponsor bulunamadığı için basılamamış bir kitap daha var: Abdul Mikeladze tarafından yaklaşık yüz yıl önce yazılmış Acara Mektupları. Bu kitabın da yakın tarihte basılacağını ve size ulaşacağını umuyorum.
Hoşça kalın!

Çveneburi Kültürel Dergi
Sayı: 50 Ekim-Aralık 2003


Gürcü Yazınının Doğuşu ve Gelişimi
Hellenistik çağın ardından gelen yüzyıllarda Batı ile bağlarını koparmayan Gürcüler feodal düzene geçişte biraz zorlansalar da o süreç içinde sınıfsal yapılanma gerçekleşmiştir. Üretim araçlarının gelişmesi, kölelik düzeninin yerini feodal düzenin almasıyla beraber sosyal sınıflarda da değişiklikler olur. Yeni düzeni hazırlayan süreç içinde beliren sınıf “Aznavur”lar olmuştur. Varlıklı kimseleri ifade eden bu tanımlama, aslında, eski anlamıyla “Hür” demektir. Ancak, zamanla bir sınıf için kullanılan “Aznavur” sözcüğü, geniş topraklara sahip, topraklarında ırgatlar çalıştıran, zamanını savaşlarda, talanlarda, av partilerinde geçiren “adam” anlamı kazandı. Sınıfsal yapı itibariyle “Aznavur” sözcüğünün yanı sıra “Uazno” ise “Hür olmayan” anlamına gelmekteydi.
By: admin2

Gürcü Yazınının Doğuşu

Hellenistik çağın ardından gelen yüzyıllarda Batı ile bağlarını koparmayan Gürcüler feodal düzene geçişte biraz zorlansalar da o süreç içinde sınıfsal yapılanma gerçekleşmiştir. Üretim araçlarının gelişmesi, kölelik düzeninin yerini feodal düzenin almasıyla beraber sosyal sınıflarda da değişiklikler olur. Yeni düzeni hazırlayan süreç içinde beliren sınıf “Aznavur”lar olmuştur. Varlıklı kimseleri ifade eden bu tanımlama, aslında, eski anlamıyla “Hür” demektir. Ancak, zamanla bir sınıf için kullanılan “Aznavur” sözcüğü, geniş topraklara sahip, topraklarında ırgatlar çalıştıran, zamanını savaşlarda, talanlarda, av partilerinde geçiren “adam” anlamı kazandı. Sınıfsal yapı itibariyle “Aznavur” sözcüğünün yanı sıra “Uazno” ise “Hür olmayan” anlamına gelmekteydi.

Persiyalılara karşı Romalılarla ittifak içinde olan Kartli Krallığı 4. yüzyıl içinde putperestliği kaldırarak Hıristiyanlığı devletin resmi dini olarak ilan etmiştir. Kartli Kralı Mirian tarafından karar verilen bu tavır Aznavurlar arasında da büyük ilgi görmüştür. Çünkü Aznavurlar ellerindeki mülkleri kaçırmamak için Hıristiyanlığı zorunlu görmüşlerdir. Putperest örgütü “Kurumi”nin edindiği servetten rahatsızlık duyanlar için bu değişim yeni güvenceler getirmiştir. Hıristiyanlığın kabulü ile artık yoksulların kaderi “diğer dünya”ya kalmıştır. Ahirete havale edilen sorunlar bir yana, yeni dinin savunucuları ile “Kurumiler” arasında ciddi gerginlikler doğar.

“Kurumiler” bir yana, bu dini halkın benimsememesi ihtimali de egemenlere kaygı verir. Kapadokyalı tutsak bir kız olan “Azize Nino”nun verdiği vaazın etkisinde kalan Kral Mirian’ın karısı Kraliçe Nana’nın da tavsiyesiyle, Azize Nino bir misyoner olarak dağlı Gürcülere vaazlar vermek üzere gönderilir. Ancak, halk bu yeni dine şiddetle karşı çıkmaktadır. Vaazcı kıza sırtını dönen halka sinirlenen devletin rütbeli memurları “Eristavlar” kılıçlarını çekmişler ve zorla halka bu yeni dini benimsetmişlerdir. Tüm bunlara rağmen yüzyıllar boyu hala daha Hıristiyanlığın giremediği yerler kalmıştır.

Kartli Krallığının bu yeni dini zor yoluyla kabul ettirme çabaları esnasında ise, putperestlik dönemine ait anıtlar ve eski Gürcü yazınına ait olan her şey kökünden kazınıp kaldırılmıştır. Geçmişi yok eden bu tutum, ileride Gürcülerin bu dinsel kurumlar üstünden batı ile olan kültürel sentezlenmesinin temellerini atmış olur. Yazılı tarih öncesine ait bulguların kaybolması ve sadece halk arasında yüzyıllara yayılarak eriyecek olan bir gelenek olarak kalmıştır. Hıristiyanlığın kabulu ile aslında Gürcü kültürünün doğu ile olan bağlarında bir zayıflama olduğu söylenebilir. Bu zayıflama, siyasal, ekonomik, kültürel alandan tutun da dile kadar inen bir etkidir.

Kafkas dilleri arasında en önemlisi sayılan Gürcü dili (Kartuli ena), Svani, Mingreliya, Lazca ile birlikte Kafkas dil öbeğine bağlı Kartveli dilleri (Güney Kafkas dilleri) ailesindendir. Kafkas dillerinde eski edebiyat geleneğine sahip olan bir dil olarak Gürcüce, bazı araştırmacılara göre Sümerce ya da Baskça ile yakından ilişkili olan Kartveli dillerine bağlıdır. Avrupa’nın ari ırktan önceki ilk sakinlerinin Kafkasya’dan göç ettiklerini söyleyen bu araştırmacılar, Güney Fransa, İspanya ve İtalya’da bazı coğrafya isimlerinin Gürcüce ve Baskça olduğuna işaret etmektedirler.1 Bask diliyle Gürcü, Çerkez, Abaza ve diğer Kafkas dilleri arasındaki yakınlık bir çok örnekle saptanmıştır.2 Eski Önasya halklarından Huri, Mitani, Tobal ve Urartu dilleriyle Gürcüce benzerlikler göstermektedir. Frig, eski Yunan öncesi Pelask Etrüsk, Sümer ve Hitit dilleriyle Gürcü dilinin yakınlığına dair bilimsel veriler vardır.

Diğer bir grup dilbilimcinin teorilerine göre ise, tarih öncesi dönemlerde Hint-Avrupa kavimlerinin Anadolu’ya Kafkasya’dan gelmiş olmaları ve böylece bu halklar arasında yakın bir ilişkinin kurulmuş olma olasılığı, Kartveli dilleri ile Hint-Avrupa dilleri arasındaki benzerliklerin bir kanıtı olarak gösterilmektedir. Birçok diyalekti içeren ve Doğu Gürcüce, Batı Gürcüce olmak üzere ikiye ayrılan bu dil, Svani ve Mingreliya dillerini konuşanlar arasında bir edebiyat ve bilim aracı olmuştur.

Tarihsel edebi geleneği olan Gürcüce, 330 yılında Hıristiyanlığı kabul etmesi ile bu geleneği köklendirmiştir. Çünkü Hıristiyanlığın yerleşmesiyle kutsal kitapları anadile çevirebilmek için bir alfabe ihtiyacı doğar. Kendine has yapısal ve karakteristik özellikleri olan Gürcü alfabesi, kimilerine göre V. yüzyılda Ermeni alfabesi ile birlikte Aziz Mezrob (350-439) tarafından bulunmuştur. Ancak bazı araştırmacılar, V. yüzyılda gelişmiş bir alfabenin varlığına işaret ederek, Gürcü alfabesinin Gürcü kralı Parnavaz tarafından İ. S. 300’de bulunmuş olma olasılığının yüksek olduğunu kabul etmektedirler.

Gürcü dilindeki en eski yazılı metinler V. yüzyıla aittir ve aynı zamanda Ermeniceden yapılan İncil tercümelerine de rastlanmıştır. Aynı dönemlerde yeşermeye başlayan Gürcü edebiyatı, anlaşıldığı kadarı ile azizleri anlatan metinlere (hagiograf edebiyatı) dayanmıştır. Bunlara verebileceğimiz ilk örnekler; “Resullerin İşleri”, “Mezmurlar”, Nyssa’lı Gregorios, Nazianzos’lu Gregorios, İoannes Khrysostomos, Büyük Basileios gibi Yunanlı “kilise babaları”nı da içeren kitapların çevirilmesidir.

Günümüze kadar ulaşabilen, Gürcü edebiyatının ortaya çıkmasına örnek olarak gösterilebilecek ilk özgün eser ise; İakob Tsurtaveli (476-483 arasında) tarafından yazılan ve Aziz Şuşaniki’nin hayatını anlatan “Şuşanikis Stameba” (“Şuşaniki’nin Istırabı”) adlı kitaptır. Bu kitap aynı zamanda Gürcülerin o dönemine ait siyasal ve toplumsal düzenine ilişkin bilgileri de içermektedir.

Diğer eski metinler arasında Gürcüstan’ın Aziz Nino tarafından Hıristiyanlaştırılmasını dile getiren kitap ile V. yüzyılda yaşayan halk kahramanı Kral Vahtang Gorgasal’ın efsanevi maceralarını anlatan eser de bu tür metinler arasında sayılır.*

Gürcü Yazınının Gelişimi

330’da Hıristiyanlığı kabul eden Gürcüstan, bundan sonra gelen 300 yıl boyunca Bizans ve İran imparatorlukları arasında çıkan anlaşmazlıklara mekan oluşturur. Karadeniz kıyısında kalan Lazika, Bizans ile yakın ilişkiler kurmuş, İberiya ise İran denetimi altında kalmıştır. Kral Vahtang Gorgasal ise çok kısa bir süre Gürcüstan’ın milli bağımsızlığını koruyabilmiştir. 531-579 tarihleri arasında Sasanilerin hükümdarı olan I. Hüsrev, İberiya Krallığı’nı ele geçirmiş ve bundan sonraki üç yüzyıl boyunca her eyalet bölgenin nüfuz sahibi kişileri tarafından yönetilmiştir. Bu yöneticiler, önce İranlılara, sonra Bizanslılara ve Araplara hizmet etmişlerdir. M. S. 654’ten itibaren Arap halifeleri Tiflis’te bir emirlik kurmuşlardır.

Tüm bu olayların ardından Gürcü halkında milliyetçilik hareketleri gelişmeye başlar. Çok geçmeden Gürcülerin topraklarıyla akraba olan İberiyalı ve Kafkasyalıların yaşadıkları bütün topraklar birleşir. Bu oluşum, eskiden beri Ermenistan ilişkilerinde belirleyici olmuş Bagratlılar ailesi tarafından gerçekleştirilir. VIII. yüzyılın sonuna doğru Bagratlılardan, kendisine Bizans İmparatoru tarafından “Sarayın Bekçisi” (Kyropalates) lakabı verilen I. Aşot, Güneybatı Gürcüstan Tao’daki Artanuji’ye yerleşir ve Bizanslıların, Arapların zayıflamasından yararlanarak kendini İberiya hanedanının varisi ilan eder. Kral III. Bagrat (975-1014) daha sonra Doğu ve Batı Gürcüstan’daki bütün prenslikleri bir merkez etrafında toplayarak devletini kurar. 1122’ye kadar müslümanların elinde kalan Tiflis bu tarihlerde Kral David II. Agmaşenebeli (1089-1125) tarafından Gürcüstan’a katılır.

Gürcüstan devletinin en güçlü olduğu dönem olarak Kraliçe Tamara’nın hüküm sürdüğü yıllar gösterilmektedir. Bu dönemde devletin sınırları Azerbaycan’dan Çerkezistan’a, Erzurum’dan Gence’ye (Kirovabad) kadar uzanmıştır. Tarih boyunca bir “Kafkasya Birliği imparatorluğu” düşünün kaynağı olmuştur Gürcüstan. Hatta kısa bir süre de olsa, Trabzon ve Şirvan da imparatorluğa bağlı birer prenslik durumuna girmiştir.

Agmeşenebeli ve Kraliçe Tamara’nın döneminde kültür alanında hareketlenmeler başlamıştır. Ortaçağlara rastlayan bu tarihler, Gürcü edebiyatının yeşermeye başladığı dönemlerdir. Yukarıda da sözettiğimiz gibi kilise güdümünde gelişen Gürcü edebiyatı, Bizans kilisesinin ayin usullerini kabul etmiş olan ve IX. yüzyıla kadar Antakya kilisesinin etkisi altında kalan Gürcüstan kilisesinin taşıdıkları ile yetinmek zorunda kalmıştır. X. yüzyılda gelişiminin en yüksek noktasına ulaşan hagiograf edebiyatı, bu türün en önemli temsilcisi, Gürcüstan birliğinin savunucusu ve kitap yazım işini düzene koyan bir aydın olan “ Grigol Handzteli’nin Yaşamı”nın yazarı Giorgi Merçuli ile belirginleşmiştir.

Gürcü edebiyatının gelişimi, Doğu ve Batı dillerinden yapılan çevirilerle beslenmiştir. Bir Buda efsanesi olan Barlaam ve Josaphat hikayesi IX. yüzyılda Araplar aracılığıyla Gürcüstan’a ulaşır. Bu hikayeye Hıristiyan unsurları katan ilk kez Gürcüler olur. Daha sonra Gürcü dilinden, Eski Yunancaya, buradan da Latinceye çevirilerek bütün ortaçağ Avrupa’sında tanınır.

Çok geçmeden Gelati ve İkalto’da akademiler kurulur. İlk felsefe okulunun kurucusu ise yeni-eflatuncu olan İoannes Petridsi** olmuştur. Mikhael Psellos ve İoannes İtalos gibi Bizanslı bilginlerin öğrencisi olan Petridsi, Gürcü ortodoksluğuna daha fazla derinleştirilmiş mistik bir anlam kazandırmaya çalışmıştır. Galeta Akademisi’nde çalışan Gürcü filozof, Aristoteles ve öteki Yunan filozoflarını Gürcü diline çevirmiştir. Yine önemli sayılan Gürcü düşünürlerinden bir diğeri ise Arsen İkaltoeli’dir.

Kafkas folklorunun özgün öğeleri ve ikinci Bizans diyebileceğimiz İran uygarlığıyla Bizans kültüründen etkilenen Gürcü kilise edebiyatı, Bizans edebiyatından yapılan çevirilerle bir bakıma Bizans kültürünü yeniden üretmiştir. Ancak, tüm bu Bizans etkisine karşılık ortaçağ edebiyatının macera romanları ve destanlarında Fars edebiyatının etkileri gözükmektedir.

İlk tarihsellik içeren yapıtların ortaya çıkışı yine bu yıllara rastlamaktadır. Sumbat Davidisdze, Bagratlıların tarihini yazarken, Leonti Mroveli ilk krallar dönemini kaleme almıştır. Mroveli’nin II. Giorgi’nin (1072-89) ilk yıllarına kadar yazdığı çalışmasını İonşer izlemiştir. Keşiş Arsen ise David Agmeşenebeli döneminin (1089-1125) tarihini yazarak 1126’ya kadar getirmiştir.

XII. yüzyılda Sargis T’mogveli’nin bir İran macera romanından uyarlanan “Visramiani” (Vis ile Ramin’in Aşk Maceraları)***, Mose Honeli’nin Musa’ya atfedilen bir maceralar dizisi olan Amiran Darecaniani, Kraliçe Tamara ve kocası David Soslon adına ‚ahruhadze’nin yazdığı “Tamaraniani”, gene Tamara ve David Agmaşenebeli için İona Şatveli tarafından kaleme alınan “Abdul Mesia” adlı lirik şiirler dönemin tanınmış eserleri olmanın yanı sıra kilise dışı edebiyatın ilk ürünleridir.

Klasik Gürcü edebiyatının altın çağında ortaya çıkan en önemli eser, ünlü şair Şota Rustaveli’nin**** “Kaplan Postlu Kahraman” (Vephis Tkaosani) adlı eseridir. Gürcü edebiyatının en ünlü eseri olmakla kalmayan bu epik destan, otuz kadar yabancı dile çevrilmiş ve edebiyat tarihçilerinin, dilbilimcilerin ilgisini çekmiştir. Aşka, dostluğa, yürekliliğe, kahramanlığa, gerçekliğin ve özgürlüğün, erdemin ve güzelliğin, halkların kardeşliğinin ve insanların eşitliğini arayan bir tutkunun şarkısıdır bu eser. Ayrıca bu epik destan, Gürcü edebiyatında bir şiir geleneğinin köklerini oluşturmuştur.

NOTLAR
* Benzeri konular daha sonraki yıllarda “Kartlis Tshovreba” denilen Gürcü tarihlerine de geçmiştir.
** Ölümü yaklaşık olarak 1125’dir.
*** Eserin menşei Parth’lara kadar iner.
**** Şota Rustaveli’nin Kraliçe Tamara döneminde gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinmemektedir.

KAYNAKÇA
1. Prof. J. Karst, Essai Sur L’origine des Basquesiberes et peuples apparantes 1954 Strasburg, Akt: A.Ö. Melaşvili, A. Kazbegi, “Gürcü Yiğidi ile Çerkes Güzeli Mzağo”, S. 5, Sinan Yay., 1973.
2. Prof. R. Lafon, Revue Kartvelologie, 1957-1970 Paris, Akt: A.Ö. Melaşvili, A. Kazbegi, Gürcü Yiğidi ile Çerkes Güzeli Mzağo, S. 5, Sinan Yay., 1973.

Yiğit Tuncay
Kaynak: www.halksahnesi.org


Gürcüstan ve Gürcü Halkı
Gürcü halkının doğasına tüm bu özelliklerini veren toprakların fiziki yapısı şöyledir: Kafkasların en yüksek tepesi olan Elbruz’un sınırlar dışında kalmasına rağmen, Gürcüstan yüksek tepelerle çevrili bir ülkedir. Kuzeyde Büyük Kafkas sıradağları, güneyde Transkafkas dağları yeralır. Kolları Gürcüstan’ı sarmalamış buzullarla kaplı bu tepeler, Batı’ya, Karadeniz boyunca dar bir şerit gibi yayılmış kıyı düzlüklerine doğru gidildikçe azalır. Batı’da, eski adıyla Karadeniz’in kıyısındaki antik Argonat sahilinden kama biçiminde uzanan ve günümüzde hala Kolheti adıyla anılan alçak ovalardan -eski bir efsaneye göre burası “Altın Post” ülkesidir- içerilere girdikçe iki Batı Gürcüstan eyaleti olan Mingreliya ve Guriya arasında sereserpe, engebeli İmeretiya (Phasis) toprakları yatar.
By: admin2

“Kafkas toprağına bastığım an
Gürcü olduğum geçer aklımdan.
Orada, yukarıdakilere ne denir?.
Kazbek, Elbruz...
Yığılır burada dağlar dağların Üstüne.
Cennetin bahçesi bir uydurmadır sadece...
Eğer alkışlarsa bunları şairler,
Sanırım ki:
Gürcüstandır, sözettikleri çoşkunun ülkesi bence.”

Gürcü şair Mayakovski böyle tarif ediyordu doğduğu toprağı. Gerçekten de Gürcü halkı, yüksek tepelerin, ovaların ve yaylaların insanın doğasına yansıtabileceği tüm özellikleri taşıyordu. ‚çoşkulu, dost canlısı bu insanlar genellikle hoşgörülü ve açık fikirlidirler.

Gürcü halkının doğasına tüm bu özelliklerini veren toprakların fiziki yapısı şöyledir: Kafkasların en yüksek tepesi olan Elbruz’un sınırlar dışında kalmasına rağmen, Gürcüstan yüksek tepelerle çevrili bir ülkedir. Kuzeyde Büyük Kafkas sıradağları, güneyde Transkafkas dağları yeralır. Kolları Gürcüstan’ı sarmalamış buzullarla kaplı bu tepeler, Batı’ya, Karadeniz boyunca dar bir şerit gibi yayılmış kıyı düzlüklerine doğru gidildikçe azalır. Batı’da, eski adıyla Karadeniz’in kıyısındaki antik Argonat sahilinden kama biçiminde uzanan ve günümüzde hala Kolheti adıyla anılan alçak ovalardan -eski bir efsaneye göre burası “Altın Post” ülkesidir- içerilere girdikçe iki Batı Gürcüstan eyaleti olan Mingreliya ve Guriya arasında sereserpe, engebeli İmeretiya (Phasis) toprakları yatar. Dağ sıralarıyla, yaylalardan meydana gelen üçüncü bölgeye ise Küçük Kafkaslar adı verilir. Karlarla kaplı uçurumlardan doğan ve oldukça hızlı akan bir çok ırmak tüm toprakları suladıktan sonra Karadeniz’e, Hazar’a dökülür. Karadeniz ve Hazar denizini eyeri andıran görüntüsüyle Suramski dağları ikiye böler. Fiziki coğrafyası kabaca böyle olan Gürcüstan’da, ayrıca, kuzeybatıda bir toprak kayması sonucu oluşmuş Ritsa gölü vardır.1

Tarih boyunca çok hareketli olaylara sahne olan Gürcüstan, S. S. C. B. döneminde yapılan araştırmalarla kendi geçmişine (Paleolitik ve Neolitik devirlere) dair çok daha kapsamlı bilgiler edinmiştir.* Bu bilgiler ışığında baktığımız zaman, doğayla mücadele eden insanı görürüz. Önceleri ilkel silahlara sahip insan, sadece bitkiler ve av etleriyle yaşamını sürdürmüştür. Küçük topluluklar halinde yaşayan bu insanların ateşi bulmaları, silah ve toprağı işleyebilecek araç-gereçleri keşfetmeleri, yani eski taş (Paleolitik) çağından yeni taş (Neolitik) çağına geçmeleri binlerce yıl sürmüştür. Bir üretim biçiminin oluşumu, üretim biçiminin sonucu olarak bir kültürün yavaş yavaş ortaya çıkmasına neden olmuştur. “Kültür” diyoruz, çünkü, Tarihöncesinde sosyal sınıflar oluşmadığı ve yazı-para-devlet olguları henüz ortaya çıkmadığı için toplumun maddi ve manevi tüm etkinliğini bütünleyen, yerinde bir kavramdır.

Kandaşlıktan temellenen Kartvellik (Gürcülük) bilincinin oluşumunda, değişik kardeş toplulukların katılımını görürüz. Kartlar, Megreller-‚Ç’anlar ve Svanlardan oluşan Kartvelien gruplar, kendi aralarında da; Kartlılar, Kahlılar, Pşav-Hevsurlular, Mtiul-Mohevliler, İmeretiyalılar, Guriyalılar, Raçvelliler, Leçhumlular, Acarlar, Meshler, Cavahlar, Şavşlar, Klarclar gibi boylara ayrılırlar. Ancak, Gürcü birliğinin, ulusal bilincinin oluşum aşamasında zamanla tüm bu grup ve boylar birbirileri ile kaynaşarak, içiçe geçerek eriyeceklerdir.
Neolitik çağın getirdiği yenilikler; üretim araçlarının gelişmesi ile birlikte daha iyi beslenerek çoğalan insanın, kalabalıklaşan aileleriyle köyleri ve artan köylerle oymakları oluşturmasıdır. Zamanla bu oymaklar ayrı diller geliştirerek ilkel komünal toplum düzenine geçmişlerdir. İlkel komünal toplum düzeni, aynı zamanda yerleşik düzene geçiştir.

Avcılıkla hayvanları evcilleştirmesini öğrenen insan, artık, hayvanların gücünden, sütünden ve etinden yararlanmayı öğrenir. Ardından toprağı işlemeye başlayan insan, topraktan arpa, buğday, darı gibi tahıl ürünlerini elde eder. Tüm bu üretim araçları ve ortaya çıkan ürünler, insanda, emek verdiği o toprağa karşı manevi bir bağ oluşturur. “Vatan” kavramının ortaya çıkışıdır aslında bu. Gürcüler vatanıyla bu temelde bütünleşip ve emeğinin sonucu olan o toprağa yerleşerek, evlerde (“Sahli”, “Ohori”, “Lahlor” ya da “Lahor”) yaşamaya başlamışlardır.

Ana temelinden akraba olup aileyi (“Tem”), hane halkını oluşturup bir çatı altında yaşayan insanlar, tüm bu ailelerin toplamıyla (“Tom”) oymakları meydana getirirler. Yerleşik yaşam süren Tem’lerin, Tom’ların toprak işçiliğinden başka işlerinin olmadığı anaerkil (Maderşahi) dönemde, hanenin sorunlarının çözülmesi ve üretimin yürütülmesinde doğrudan sorumlu olan evin reisi kadına Gürcüler “Diyasahlisi” demişlerdir. Evin reisi kadının önemini yitirmesi, yani “Diyasahlisi” geleneğinin yerini ataerkil (Pederşahi) dönem olan “Mamasahlisi” geleneğine bırakması, hayvancılığın ve askeri hizmetlerin kaçınılmaz hale geldiği çağlara rastlamaktadır.


Özel mülkiyetin olmadığı o çağlarda, Gürcüler, toprakları oymak adına işler ve elde edilen ürünü aralarında bölüşürler. Oymakların yönetimini yürüten halk tarafından seçilmiş halk meclisleri, 20. yüzyıl başlarına kadar dağlı Gürcüler arasında sürmüş bir uygulamadır.** Henüz özel bir askeri gücü olmayan Gürcü toplulukları, herhangi bir durum karşısında, Gürcü dilinde hem halkı, hem de savaşçı askeri ifade eden “Eri”yi toplar ve ordusunu oluşturur. Halk meclisleri ve sınıfsız toplum örgütlenmesi altında eşitlik, güven, insanlar arasında sağlam temellere oturtulmuş bir zemine dayanmıştır.

Görüldüğü gibi uzunca bir süre Gürcü oymaklarının sınıfları ve modern devleti tanımamış oldukları ortaya çıkmaktadır. Ancak, Gürcü insanının kurduğu bu düzeni etkileyecek olayların gelişmesi geçikmeyecektir. Gürcüleri önceleyen medeniyetlerin oluşumu; yani üretim araçlarının gelişmişliği, dinsel tapınaklar, toplumsal sınıfların oluşması, kentlerde örgütlenmeler, parayı, yazıyı, modern devleti keşfetmeleri, üretim araçlarını silaha dönüştürmeleri, zamanla geniş bir coğrafyaya yayılacak bir savaş ekonomisinin belirmesi ve bunun yarattığı alt-üst oluşlar Gürcüleri de içine çekecek bir medeniyetin sarıp, sarmalayan kollarının göstergeleridir.

Önasya’nın toprakları insanlık aleminin kültürel beşiği olmuştur. İlk kez çivi yazısı burada keşfedilmiş, tarımcılık, el sanatları ve sanatçılar en önce buradan yeşermiştir. Tüm bunları keşfeden insanların madenler ve madenlerden üretim araçlarını bulmaları, silah yapmaları, insanın emeğinden doğan değerin ortaya çıkmasının nedenidir. Ortaya çıkan değer zamanla insanda özel mülkiyet ve zenginlik arayışını getirmiştir. Özel mülkiyetin, zenginliğin ardından belirmeye başlayan sosyal sınıflar ve güçlünün güçsüzü ezmesi haliyle ilk devlet organizasyonunu gündeme getirir.
Devletin oluşumunun temelinde yine Önasya’yı görmekteyiz. Üretim araçlarını ve üretimden doğan değeri özel mülkiyetine alan varlıklı insanlar, hem kendini kölelerine karşı korumak, hem de zenginliklerine yönelik akınlara karşı madenlerden üretilen silahlarla bir ordu oluştururlar. Bu silahlı güçlerin oluşumu, sonuçta devletin organizasyonunun önemli bir parçası haline gelmiş ve ekonominin yeniden şekillenmesine neden olmuştur.

Sözünü ettiğimiz bu devletlerin oluşumuna ilişkin verilere baktığımızda, özellikle Önasya’dan temellenen örnekler çoktur. Hatti-Subariler, Tuballar, Urartu, Midia, Persia, İyonyalı Rumlar, Skvitinler (İskitler) ve Sarmatlar tüm bölgede tarihsel akış içinde birbiri içinden doğan ve sürekli birbirini etkileyen devletlerdir. İsa’dan önce 2000 yılları başlarında Önasya yerli halklarından Hattiler (Bu ad bu devletin kurucusu “Hatti” ya da “Hitit”den gelmektedir.) ve Subarlar zenginliği ile en üst gelişme düzeyine gelmişlerdir. Askeri düzeyde gelişmiş olan bu devletler, Önasya’da liderlik mücadelesine girmiş, Mezopotamya’dan Kafkas doruklarına kadar uzanan toprakları bir dönem Suriye’ye kadar genişlemiştir. Önasya’nın en eski toplumlarından biri olan Gürcülerin ataları işte bu “Hatti ve Subari”lerdir.

Güneş Tanrıça’nın kölesi sayılan Hatti kralının ülkesi köleci üretim tarzı ve saray meclisi ile birlikte idare edilmiştir. O çağlarda bu halkların iki türlü yazı biçimi olmuştur: Birincisi çivi yazısı, diğeri de resimleyerek (hiyeroglif) ifade biçimidir. Örneğin dünya edebiyatına malolmuş “Gılgamış Destanı” hiyeroglif yazı sistemi ile kaleme alınmıştır. Edebiyat alanında dikkati çeken önemli bir nokta ise, tarih ve hukuk konularının çok gelişmiş olmasıdır.

İsa’dan önce I. binyılın başlarında iki ayrı tarzda kültür yaşamının geliştiği göze çarpmaktadır. Bu iki ayrı tarza baktığımızda batı ve doğu diye ayırabileceğimiz farklı bölgesel kültürler karşımıza çıkar. Batı bölgesel kültür çevresi tüm Batı Gürcüstan’ı, Kuzey Kafkasya’nın Terek boyu dağlık bölgelerini, Çoruh boylarını, Karadeniz’in güney kıyı boylarını kapsamaktadır. Bu sınırlar içinde kalan topraklar sonraki tarihlerde “Kolheti” adıyla anılmıştır. Doğu bölgesel kültür çevresi ise, Doğu Gürcüstan’da Alazani ırmağı karşı yakasından Savan Gölü çevresine, oradan Aras Vadisi’ne kadar uzanmaktadır. Bugünkü Kartli bölgesi ise Doğu ile Batı Gürcüstan’ın kültürel farklılıklarının buluşup deneyimlerini birbirine aktararak sentezlendiği bir nokta olmuştur.

Eski devirlerde madenciliğin anayurdu gözüyle bakılan Kafkasya topraklarındaki Gürcüstan’ın Bronz devri M. Ö. II. binyılın başında başlamıştır. Tüm bu bulgulara göre, M. Ö. II. binyıl boyunca merkezi Gürcüstan’da yaşayan kabilelerin yöneticilerinin zengin ve güçlü kişiler olduğu göze çarpmaktadır. Hatta, kazılar sırasında kral mezarlarından çıkan bu devre ait altın ve gümüşle işlenmiş testilerin üzerlerinde Asya kültlerinin etkisinde kaldıklarını gösteren ve dini törenleri canlandıran resimler olduğu da gözlenmiştir.


M. Ö. I. binyılın başlarında Asur ve daha sonra Urartu (Ermenistan) tutanaklarına bakıldığında, Gürcülerin ataları olan halklardan sözedildiği görülmüştür. Gürcüstan’ın güneybatı eyaletlerinden biri olan ve Tao’ya yerleşen Taohoilerin atası Diauhi ya da Diaeni adlı bir milletle, bir de Karadeniz’in doğusunda geniş topraklara sahip olan Kolçilerin atası Kulha adlı bir milletin varlığı anlaşılmıştır. Varlıklı Kolçilerin ünü Yunanistan’a kadar yayılmış ve bu Medeia ile “Altın Post”*** efsanesinde sembolik bir şekilde yerleşmiştir.

Yine ilk dönemlere ait halklar arasında Asurluların Tabali ve Muski dedikleri kabileler de yeralır. Kaynaklar bunlardan Tubal ve Meşeç (Muşki), klasik yazarlar ise Tibareni ve Moskoi diye sözetmektedirler. VII. yüzyılda ise Kimmerlerin Anadolu’yu istilası sonucu Gürcüstan’a buradan birçok kavim gelmiş, bunlar sonradan Kura vadisinde yaşayan yerli halkla kaynaşmışlardır. Ancak, milattan hemen sonraki yüzyıllarda burada önemli bir krallık olan İberiya Krallığı kurulmuştur. Bu krallık, bugünkü Kartliya ve Kahetia bölgeleriyle Samtshe ve Güneybatı Gürcüstan’ı içine alan topraklara hükmetmiştir. Batıda kalan Kolçis’te ise Miletoslu yunan sömürgecileri ikame etmiştir. Kolçis, sonraları Pontus kralı Mitridates’in himayesi altına girmiştir. Pompeus’un akınları (M. Ö. 65) sonucunda İberiya, Kolçis ve Gürcüstan’ın Karadeniz kıyılarına Roma hakim olmuştur.

Aslında tüm bölgeyi etkisi altında tutan temel iki uygarlıktan sözetmek mümkündür. Yapılan tarihsel çözümlemelerde hep ikinci Bizans diye tanımlanan Pers uygarlığı, bölgedeki etkinliği bakımından Elen kültürünü önceleyen bir geçmişe sahiptir. Devlet organizasyonunu erken gerçekleştirmiş olan Akamenid Krallığı, dağınık topluluklar halinde yaşayan halkları kendine bağlamış ve bu küçük toplulukları sömürmeye bağlamıştır bile. Perslerin bu krallığının ömrü ancak ikiyüzyıl sürmüştür. İsa’dan önce 4. yüzyılda Büyük İskender’in komutasındaki Yunan orduları bu krallığa son vermiştir. Böylelikle Perslerin bölgedeki kültürel etkisi, ardından gelen “Hellenizm”in etkisine girmiştir. Hellenizm hareketleri Gürcüstan üzerinde büyük etkiler bırakmıştır.Bu dönemde Gürcüstan’ın dış ülkelerle ticaret ilişkileri büyümüş, ticaret yaşamına kültür ve deneyim değiştokuşu da eklenmiştir. Yunan dilinin ve kültürünün bıraktığı etkilerin yanısıra Hellenizm çağı, Gürcü politik yaşamına da önemli değişiklikler aşılamıştır.

Batı’dan gelen ilk büyük akın olan İskender’in fethi, belki de Batılılaşma hareketlerinin ilki olmuştur. İsa’dan önce 323 yılında Büyük İskender’in ölümüyle birlikte, kurduğu geniş topraklara yayılan ülke yıkılsa da bıraktığı etkiler hem sosyal, siyasal, hem de kültürel açıdan yüzyıllara yayılan derin izler bırakmıştır. Büyük İskender’in ölümünün hemen ardından, onun döneminde tayin ettiği yöneticilerin bağımsızlıklarını ilan edip krallıklarını kurmaları bu sürecin başlangıcı olur. Bu süreç içinde, Hellenistik çağın başlangıcında Yunanlıların Doğu Gürcüstan için “İberya”, insanları için de “İberler” adını kullanmaları ve bu yakınlaşmanın sonraki tarihlerde önemi ortaya çıkacaktır.

Persiya boyunduruğu altındaki Ermeniler, Persiya’nın yıkılmasını fırsat bilmiş ve komşuları Kolheti ile İberya Krallıklarının beş vilayetini işgal etmişlerdir. Bu işgal üzerine Gürcüler geniş topraklar kaybetmiş ve Güney Kafkasya içine sıkışmışlardır. Ermeniler ise, Romalıların Selevkos krallığı’nı devirmeleri üzerine iki ayrı bağımsız krallık ilan ederler. Güney topraklarının kaybedilmesi üzerine Gürcüler kuzeydeki Kür boylarına kadar çekilirler. İberya diğer bir deyişle Kartli Krallığı, tüm etkilere açık dediğimiz bölgede yaşamını sürdürür.


Mtsheta’ya taşınan Kartli Krallığı’nın başkenti, kaynaklara göre Aryan Kartli kralının oğlu “Azo” tarafından başkent yapılmıştır. Daha sonraki tarihlerde Kartli tahtına oturan kralların Azo soyundan geldiği söylenmektedir. Azo ise, güney Kafkasya’nın daha da güneyinde olan ve babasına ait “Aryan Kartli” ülkesinden gelerek Mtsheta’ya yerleşmiştir.

Eski Subari ülkesinin güneyinde bulunan “Hari” adlı bölgenin adını çağrıştırır Aryan Kartli sözcüğü. Ancak, Yunanlı düşünür ve tarihçilerin iddialarına göre “Azo” Altın Post öyküsündeki pöstekiyi kaçıran “Yason”un kendisidir. Onlara göre Gürcülerin gerçek atası bu Yason’dur.
Doğu’nun batısı Pers uygarlığı, Batı’nın doğusu Elenler tüm bölgeyi durmadan döven bir etkiyi gündemde tutarlarken, 2. yüzyıl başlarından beri yerlerinden taşıp Asya ülkelerine ayak basan Romalılar, İsa’dan önce 3. yüzyıl sonlarından itibaren dünya sahnesinde politik varlıklarını hissettirirler. Çok geçmeden Anadolu, Romalıların ülkesi haline gelmiştir. Romalıların Küçükasya’da kurdukları üretim tarzı, halkın sırtına yükledikleri ağır vergiler, memurların halka yaptığı zulüm, yağmalamalar Anadolu halkını çok geçmeden yıldırır. Başkaldırı gündeme geldiğinde, fırsatları değerlendiren ve kendi çıkarlarını düşünen Pontus Kralı Mitridat, Anadolu halkının toplumsal muhalefetini arkasına almak ister ve Romalılara karşı bir savaşı başlatmanın nedeni olarak gösterir. Nitekim kısmen başarılı da olur. Savaş sırasında Ermeniler, Albanlar (Azerbaycanlılar) ve İberyalılar (Gürcüler) Mitridate’nin tarafını tutarlar. Ancak, Romalıların yeni komutanı Pompeus tüm bölgeyi Romalıların himayesine alacak zaferleri kazanmıştır ve Gürcüler bu savaş esnasında 9000 kayıp vermişlerdir.

Roma’nın sömürgesi olan tüm bu bölgede, Romalıların bu topraklardan vergi almasının ve yeraltı-yerüstü kaynaklarını sömürmesinin yanı sıra en önemli şey köle ticareti olmuştur. Örneğin, Trakya kökenli olan köle Spartaküs bu döneme ilişkin önemli bir tarihsel olgudur.
Yine bu tarihlerde halk tüm bu baskılara karşı mücadele vermiştir. İsa’dan sonra 69-79 yıllarında Roma İmparatoru Vesfasiane’ye karşı bir ayaklanma gerçekleşir. Eski köle olan Aniketi adında bir halk lideri, Doğu Karadeniz kıyılarındaki eski Kolheti halklarını silahlandırarak bağımsızlık mücadelesi verir. Aniketi, saldırısının sonucunda Trabzonu ele geçirmiş ve burada bulunan Roma garnizonunu kılıçtan geçirmiştir. Yenilgiyle biten bu mücadele, tarihsel akış içinde bölgedeki mücadele geleneğinin önemli bir parçası olmuştur.

Romalılar Kolheti’ye girdikten sonra ülke yönetiminin başına kendi adamlarını tayin etmişler ve Kartli Krallığı’nın statüsünü tanıyıp onlara “dost” sıfatını vermişlerdir. Çünkü Romalılar Doğu’daki yayılmalarını sürdürmelerinde bu bölge sanki bir üst görevini görmüştür. Kartlilerin “Roma dostu” olarak kalmaları, onlar açısından çok önemlidir. Romalılar, Güney Kafkasya’yı kuzeye bağlayan dağ geçitlerini bu yerel güçlerle tutmaktadırlar. Bu geçitlerin adı her zaman “kapı” olmuştur.

Daha sonraki tarihlerde iyice gelişen dostluğun aşaması, Kartli Kralı II. Parsman’ın Roma’ya davet edilmesiyle daha da gelişir. Keizar’ın emriyle Roma’daki Mars Meydanı’na Gürcü Kralı II. Parsman’ın at üstünde bir heykeli bile yapılmıştır. Daha sonraki tarihlerde, yani 224-226 yıllarında Sasanilerin yeni bir Pers Krallığı ile tarih sahnesine çıkmaları üzerine başlayan Roma-Persiya gerginliğinde Kartli Krallığı gündemde olmuştur. Savaş esnasında Kartli Krallığı çok iyi korunmuş ve Romalılar ile Persiyalılar savaşırken Kartli bundan yararlanarak gelişmesini sürdürmüştür. Sonunda Roma ile Persiya arasında bir barış antlaşması imzalanır. Bu antlaşmanın maddelerinden birinde Kartli Krallarının taç ve nişanlarını Romalıların elinden almaları öngörülmektedir. Bu, Kartli’nin Roma’nın vasallığı altına girdiğini göstermese de, Kartli Krallığı önceden olduğu gibi Roma dostu ve bağlaşığı olarak kalacaktır.

Bütün bu etkiler altında kalan dağınık bölge halkının kendi geleneğinin dışında bir üretim tarzı ve siyasal yapılanmaya gitmesi kaçınılmaz bir hal almıştır. Özellikle Gürcüstan’da ova toplumu arasında dengeler bozulmuş, sosyal eşitsizlikler ortaya çıkmıştır. Sınıflı toplumun ve sınıflılığın ikamesine yönelik devlet organizasyonu başlamıştır. O dönemlerde beliren sınıfsal yapılanmalar Gürcüstan’da şöyle olmuştur: Kral soyundan gelenlere “Sepe” denir, diğer soylulara “Sepetsuli”, kralın kendisine “Mepe” devletin başı denmiştir. Ardından gelen ikinci önemli sınıf ise Kurumilerdir. Kurumiler din adamlarından oluşmuş ve önemli bir zenginliği barındıran putperest tapınakların ibadetini, idaresini yürütmüşlerdir. Aynı zamanda bu sınıfın mensupları, o çağlarda komşu ülkelerle çıkan problemleri halletmek için yürütülen diplomasi görevlerini de yerine getirirler.

Diğer bir sınıf ise, savaş halinde kralların asker toplayıp ordu oluşturduğu özgür halk ve köylülerdir. Eski dönemlerde bu sınıfa Gürcü dilinde “Eri” denmektedir. Bu sözcük aynı zamanda “ulus” anlamını ifade etmektedir. En alt sınıf ise, “Mdabio Halhi” sınıfıdır. Normal halk özgürlükleri kısıtlanmış bu sınıf, “Sepetsuli”lerin arazilerini işleyen köylülerdir. Bunların diğer bir adı da “Kma” ya da “Glehi”, yani ırgat köylülerdir. Bu sınıfı kullanma hakkı sadece kral ve soyluların, “Sepe”lerindir. Bu yüzden bu sınıfın diğer adı da “Msepe Glehi”, yani asillerin kullarıdır.

Tüm anlatılan efsaneler bir yana, elde edilen arkeolojik bilgilere göre Gürcü halkı, eskiden beri Gürcüstan’da yaşayan yerli halkla, Yunanlılar, İskitler, İranlılar Ermeniler ve Anadolu’dan gelen kabilelerin kaynaşmasından oluşmuştur.

NOTLAR
* Özellikle, çok ciddi çalışmalarıyla Gürcüstan tarihine ışık tutan iki Gürcü Sovyet Tarihçisi Niko Berdzenişvili ve Simon Canaşia bu araştırmacılar arasındadır. (Gürcüstan Tarihi, Çev: Hayri Hayrioğlu, Sorun Yayınları)
** Vaja Pşavela ile Giorgi Kazbegi Hevsur, Pşav ve Mohevi oymaklarının geçmişini edebi bir dille yazmışlardır.
*** M. Ö. 3. yüzyılda yaşamış olan Rodos’lu Apollonios’un anlattığı “Altın Post” efsanesine göre: Bir zamanlar Athamas’ın çocukları Phriksos’la Helle’yi sırtına alıp Yunanistan’dan Karadeniz’deki Kolheti ülkesine kaçıran kanatlı koçun pöstekisidir. İolkos Kralı Aison tahtını üvey kardeşi Pelias’a kaptırmış ve delikanlılık çağına gelince kardeşinin karşısına çıkıp hakkını istemiştir. Pelias’ta ondan kurtulmak için tahtı, Kolheti’ya gidip kanatlı koçun Altın Post’unu getirebilirse teslim edeceğini söyler. Argonotlar’ın yolculuğu böylece başlamış olur.
Altın Post’u almak için Lazlar’ın ve Abhazlar’ın ülkesi Kolheti’ya doğru yola çıkan elli beş gemicinin (Prens İassos, gemi ustası Argos, dümenci Tiphys, ozan Orpheus, idmon, Amphiaraos ve Mopsos adlı kahinler, Boreas’İn oğulları Kalais’le Zetes, Kastor’la Polideukes, Peleus’la Telamon, Meleagros, Herakles ve daha başkalari...) ilk duragi Lemnos adasidir. Adadaki kadinlar, erkeklerini öldürmüşlerdir ve gemicileri çok iyi karşılayıp konuk ederler. Daha sonraki durak Mysia’dır (Mudanya). Herakles karaya su almak için çıkan bir genci ararken kaybolur.
Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla karşılaşmadan önce Trakya sahiline çıkıp bir savaşa katılır ve zaferle çıkarlar. Karadeniz’in girişinde onları bekleyen “Çarpışan Kayalar” vardır. Bu kayalar, aralarından bir gemi geçti mi, yerlerinden oynar ve birleşerek kapanır, ortalarında ne varsa paramparça edermiş. Bu engeli aşarlar. Karadeniz’deki ilk limanları Samsun civarındaki Themiskyra’dır (Terme). Burası erkeksiz bir kadınlar topluluğu olan Amazonlar’ın ülkesidir. Amazonlar’ın ardından bu zorlu yolculuğun son durağı olan Kolheti’ya varıp Altın Post’a kavuşurlar.

KAYNAKÇA
1. Meydan Larousse- Büyük Lugat Ve Ansiklopedi, Cilt. 8, s. 255.

Yiğit Tuncay

www.halksahnesi.org


ABHAZETİ - აბხაზეთი
Gürcüstan milleti için Abhazya sorunu bağımsız devletinin inşaatı yolunda zor bir imtihan olmuştu. Sözkonusu sorun eski Sovyet Cumhuriyetleri'nde meydana gelen Değişik çatışmaların çoğu gibi, Sovyetler Birliğinin dağılmasının neticesinde ortaya çıkmıştı ve dünyanın demokratik şterlemesıne karşı olan güçler tarafından kışkırtılmışır. Abhazya sorunu Gürcüstan'da siyasi ve psikolojik durumu yüksek oranda gerdi. Onbinlerce mülteci Gürcüstan'ın gelişmekte olan ekonomişi için bir nevi freni olmuştur. Uluslararası kuruluşların etkin yardımları olmasaydı Gürcüstan insani felaketiyle yüzyüze kalabilirdi.
By: admin2

ABHAZETİ 
-- HAYAL VE GERÇEK --

             İÇERİK

• ABHAZETİ---- KISA TARİHİ REHBER
 ABHAZ AYRIMCILIĞININ ORTAYA ÇIKIŞI
 1988-1992 YILARINDA ABHAZETİ’DE  NELER OLDU?
 ABHAZETİ  SAVAŞI  KİMLERİN MENFAATİNEYDİ?
 1992-2002 YILLARI ARASINDA ABHAZ  VE  DİĞER KİRALİK
ASKERİ GÜÇLERİN GÜRCÜLERE  KARŞI  ZULMÜ
  ABHAZETİ  SORUNUNUN  ÇÖZÜMLENMESİNDE  ULUSLARASI
 KURULUŞLARIN  RÖLÜ  VE GÖRÜŞMELERE   KATILAN
 TARAFLARIN  POZİSYONLARI
  ABHAZETİ   SORUNUNDA   RUSYA  FEDERASYONU’NUN  ROLÜ
  ÖZET


ABHAZETİ  --  KISA  TARİHİ  -- 

  Abhazeti Gürcüstan halkının maddi  ve  manevi kültürünün  en  eski  öğelerindendir. Antik çağın muharrirlerine göre (Hekatay  Miketli M.Ö. 6.yüzyıl, Herodot  M.Ö 5. yüzyıl, Strabon M. S. 1. yüzyıl vb)  Karadeniz  kıyısında  yaşayan  batılı gürcüler, yani Kolhlar bu bölgeye  hakim  olmuşlar  ve M. Ö. 6. yüzyılda  Kolhida  Çarlığını kurmuşlardır.
       M. S. 1 ve 2  yüzyllardan itibaren  Kuzey  Kafkasya’dan, Abhazya  topraklarına  Adigey-Çerkes kavimleri  geçmeye  başladılar.  6  ve  7.  yüzyılların  sonunda Bizans Batı Gürcüstan’da  çarlık  rejimine  son  vererek.  Enguri  nehrinin güneyinde Lazika  Patrikliğini, kuzeyinde  ise  Abhazya   Arkontluğunu  kurdu.  8. yüzyılın 30’lu  yıllarında  Abhazeti’nin  ve Lazika’ nin  güçlenen  Eristavlıkları  (bölge yöneticisi)  tarafından,  Gürcüstan’ın siyasi  bütünleşmesini  sağladi.  10. yüzyılın  sonunda ve 11. yüzyılın başlangıcında Birleşmiş Gürcüstan  Devleti  kuruldu  ve  Abhazya Derebeyliği  de  bu  birliğe  istereyek  katıldı. 15. yüzyılın  son  çeyreğinde  Gürcüstan  Devleti  yıkıldı,  17. yüzyılda  ise  Kuzey  Kafkasya  dağlarında  yaşayan  kavimlerin  Abhazeti’ye  göçü  yoğun  bir  şekilde  gerçekleşmeye  başladı.
      1783 yılında  Rus  İmparatorluğu  ile  Gürcüstan  Çarlığı  arasında bir anlaşma  imzalandı.  Georgievski  Antlaşması olarak bilinen sözkonusu  antlaşma  doğrultusunda Gürcüstan Krallığı, bağımsızlığının  korunması  ve  iç  politikasına  karışılmaması  şartıyla  Rus  İmparatorluğunun himayesi  altına  alındı.  1801  yılında  Rusya  sözü  edilen  antlaşmayı ihlal  ederek  doğu  Gürcüstan’ın  Kartl-Kaheti  yöresini,  1810  yılında  ise Abhazeti’yi  (Sohumi çevresini)  ilhak  etti.
19. yüzyılın 60’lı yıllarında Rus  İmparatorluğunun baskısı üzerine yerli  halk Abhazeti’den  Osmanlı Devleti’ne  göç  ettirildi. İmparatorluk  sınırları içinde  kalanlar ise “Suçlu Halk” olarak  ilan  edilerek  sivil  haklarından  mahrum  bırakıldı.
        Abhazların  ve  Gürcülerin  karşı  katşıya  getirilme  teşebbüsleri  1917  yılından  itibaren  meydana  gelmeye başladı. O  dönemde  Abhazeti’de Gürcüstan   karşıtı güçler tarafından aktiv şekilde faaliyet gösterilmekteydi. Boşleviklerin Abhazeti’de Sovyet rejimini kurma çabaları ve general Denikin’ in bu bölgeyi  Gürcüstan’dan ayırma ile işgal etme tehditleri sözü edilen durumun en iyi ispatlarındandır. Fakat buna ilişkin bütün planlar fiyaskoyla sonuçlanmıştır. 1920 yılında muhacirlerin Türkiye’den Gücistan’a geri dönüşü ile ilgili konuyu resmi bir şekilde Antanta gündemine getirmesi Gürcıstan Hükümeti’nin Abhazlara karşı ilgisiz olmadığını bir kez daha teyit etmektedir.   
      1920  yılının Ekim ayında Abhazeti Milli Konseyi, Abhazeti’nin Gürcüstan Delvetine ait özerk bir birim olduğunu teyit eden anayasa projesini kabul etti. 1921 yılında Abhazya’nın özerk atatüsü Gürcüstan Anayasası tarafından da tanındı. 1921 yılın Şubat-Mart aylarında devletini Sovyet nizamına sokan  Rusya Gürcüstan’ın işgali ve ilhakını başarı ile gerçekleştirdi. 4  Mart 1921 tarihinde Kızıl Ordu kuvvetleri tarafından Abhazya Özerk Sovyet Cumhuriyeti kuruldu.
      20. Yüzyılın son döneminde Abhazya’ nın sosyal- ekonomik ve kültür gelişmesinde büyük başarılar mevcuttu. 80-li yılların sonunda bölgede 73 Abhaz  okulu, 20 ilmi-araştırma enstitüsü ve birçok yüksek okul faaliyet göstermekteydi. Bilim kadrolarının çoğu eğitimlerini Tiflis’te tamamlamıştı. Ayrıca milli drama tiyatrosu, entografya müzesi, bestekarkar, yazarlar, ressamlar ve mimarlar dernekleri, tiyatro cemiyetleri v. b. faaliyetlerini göstermekteydiler. Abhaz dilinde her türlü dergi, gazete, bilim ve edebiyet eserleri yayımlanırken TV ve radyo programlar da yalnız Abhaz ve Rusça dillerinde yapılmaktaydı. 20. Yüzyılın 80’li yıllarından itibaren  Özerk Cumhuriyeti’nin 12 bakanı ve devlet komitelerinin 8 başkanı arasında 13 Abhaz yöneticiye karşı yalnız 6 Gürcü kökenli yönetici yer almaktaydı. Bölgenin çeşitli kademelerdeki 8 başsavcıdan beşi de gene Abhazdı. Özerk Cumhuriyerti’nin 8 idari biriminin tümünde üst düzey yöneticilerden biri muhakkak Abhaz bürökratıydı. Her zaman olduğu gibi, Abhazya Parlamentosu, diğer idari ve yönetim kuruluşları (Yüksek Mahkeme, Başsavcılık) başkanlıklarına yalnız Abhaz bürökratlar atanmakta idi.
       Yukarıda sözü edilen hususlar Gürcüstan’da Abhazların mağdur olduklarını değil, tam tersini ispat etmektedir: ülkede Abhazeti’nin milli, kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik gelişmesi ile kalkınmasına her türlü imkan sağlayan bir ortam yaratılmıştır.  

ABHAZ AYRIMCILIĞININ YARATILIŞI

    Abhaz ayrımcılığı Sovyet döneminde özel bir nitelik taşımaya başlamıştı. Moskova bu süreci her zaman teşvik eder, Gürcüstan’ın milli hareketine karşı kullanmaya çalışır. 1947 yılının başlangıcında Abhaz aydınlarından bir grup  Moskova hukümetine yönelik bir mektup yazarak Abhaz okullarının programına Gürcü dili ve edebiyatının eklenmesine  karşı olduklarını belirtmişlerdir. 1953 yılından iitibaren Abhaz ayrımcıların Gürcüstan’a yönelik eylemleri sürekli meydana gelmeye başlar (1955 yılı Ocak-Mart ve 1956 yılı Mart-Nisan ayıları). Sözkonusu olayların Gürcülere karşı sempati duymayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Lideri Nikita Khrushchov’la bağlantılı olduğu söylenebilir.
      Gürcüstan’a karşi kışkırtılan Abhazların sonraki eylemleri 60’lı yıllarda meydana gelir. 1967 yılı Mart ayında bir grup Abhaz öğrencisi Gürcü meskenlerini Gürcüce isimlerini Abhazca isimlerle değiştirme talebi içeren bir mektubu Abhazya hükümetine gönderir. Mart ayı sonunda meçhul kişiler tarafından Gagra yöresindaki karayollarda bulunan Gürcüce yazılı  levhalar tahrip edilir. Zanlı kişiler kısa sürede tutuklanır, fakat ayrımcı gruplar devreye sokulur ve tutuklananlar serbest bırakılır. Bölgede gittikçe artan gerginliğin neticesinde Abhaz ayırımcılar Moskova yönetimine gönderilen mektupta Abhazya’nın Gürcü şovenizminden korunmasını, Gürcüstan ‘dan ayrılmasını ve Sovyet Cumhuriyetine dönüştürülmesini isterler.
      1977-1978 yıllarında Abhazya’da daha düzenli ve yığınsal dalgalanmalar meydana gelmeye başlar. SSCB’nın yeni Anayasası’nın kabul edilmesinden faydalanarak Abhazya statüsü sorun yaratan ayrımcılar Abhazya’nın Rusya Sovyet Federasyonu Cumhuriyeti’ne bağlanması talebınde bulunurlar. Olayların yatıştırılması için Gürcüstan ‘ın dönemin yöneticisi ve şimdi ki Cumhurbaşkanı Eduard SHEVARDNADZE büyük çaba gösterir.
        Giderek imtiyaz kazanıp ayrıcalıklı bir konuma sahip olan Abhazlar yüksek mevkilere öncelikle atanır, bölgedeki sosyo-ekonomik ve idari faaliyetleri kontrol altına alırlar.
        SSCB markezi yönetimi tarafından bir hayli destek gören ve himaye edilen rüşvetçi Abhaz azınlık Gürcü cemiyetinin gurununu oldukça incitti. 1985 yılında SSCB’de “perestroyka” olarak andlandırılan büyük reformlar döneminin başlanmasıyla beraber Abhaz ayrımcılığı da agresif şeklini açıkça tezahür etmişti.

1988-1992 YILARINDA ABHAZYA’DA NELER OLDU ?

     1988 yılının sonbaharından itibaren Gürcüstan’da ülkenin bagımsızlığı talebiyle kitle gösteriler meydana gelmeye başladı. Sözkonusu eylemler Rusya’nın ve abhaz ayırımcıların sert tepkilerine sebep olmuştu. Buna karşın 18 Mart 1989 tarihinde abhazların binlerce kişi biraraya getirerek organize ettikleri mitingte sözde “Linhi Bildirgesi” açıklanarak Abhazya’nın Gürcüstan’ dan ayrılma talebi ileri sürülmüştü. 1989 yılının Nısan ve Temmuz aylarında dışarıdan  kışkırtılan Gürcü-Abhaz çatışmalarında 20 kişi hayatını kaybetti. 9 Nısan 1989 tarihinde Tiflis’te yaşanan büyük trajedinin  Rus askerleri tarafından 19 masum insanın öldürülmesi ve Abhazeti sorunu olmuştu.
     Bu acı olayların akabinde 1990 yılında Abhazeti Yüksek Şurası, şuranın Gürcü ve Gürcülerle dayanışma içinde bulunan diğer milletvekillerinin görüşlerini almadan yürürlekte olan Gürcüstan ve Abhazya Anayasalarını, uluslararası hukuki kurallarını ihlal ederek Abhazya’nın Gürcüstan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden ayrıldığını ve yeni bir develetin “Abhazya Cumhuriyeti-nin” kurulduğunu ilan etti.
     Gerilimin daha da tırmanmaması ve ortaya çıkan durumun hukuki yöntemleriyle düzene sokması için 1991 yılında Abhaz yöneticiler tarafından seçimlerle ilgili yeni bir kanun çıkartıldı. Sözkonusu kanun Abhazların menfaatlerini savunan, milli ayrımçılıgını tanıyan bir kanundu. Seçim sonuçlarına istinaden Abhazeti Yüksek Şurası (AYŞ) oluşturuldu. Yeni AYŞ’de bölgenin toplam nüfüsünün %  17,8 temsil eden 28 Abhaz milletvekiliye karşı nüfüsün % 45,7 temsil eden 26 Gürcü ve değişik milletlerden 11 milletvekili (%36,5 temsil oranı) yer aldı. Ayırımcılar bununla da yetinmeyip daha ileri gittiler - 1991 yılının Aralık ayında AYŞ’ndan izin almadan yasadışı olarak monoetnik Abhaz askeri birimlerini kurup Abhazya Lideri V. Ardzinba’ya bağlamışlardır. Aynı zamanda Kafkasya Halkları Konfederasyonunun Abhazya Taburu kuruldu ve Sohumi şehri  konfederasyonun başkenti ilan edildi.

ABHAZYA  SAVAŞI  KİMLERİN  MENFAATİNEYDİ?

     28 Ekim 1990 tarihinde Gürcüstan’da 20’li yıllardan sonra ilk defa çok partili seçim yapılarak 9  Nisan  1991 tarihinde Gürcüstan Cumhuriyeti’nın bağımsızlığı ilan edildi. Siyasi düzeni değiştirildikten ve komunist partisi politika sahnesinden uzaklaştırıldıktan sonra Gürcüstan, önceden SSCB’nın, sonra ise onun varisi olan Rusya Federasyon’un olumsuz siyasi propagandalarına ve askeri baskılarına tabi tutuldu. Gürcüstan ‘da büyük bir azimle ilerleyen milli - demokratik hareketinin sindirilmesi için sözde marksist-leninist teorilere sadık olan Abhaz ayrımcılığı, Rusya’nın elinde güvenilir bir araç oluşturmaktaydı. Gürcüstan Demokratik Cumhuriyeti tarafından 1921 yılında kabul edilen anayasa Gürcüstan’ın yeni hükümetince 21 Şubat 1992 tarihinde  tekrar yürürlüğe konuldu. Anayasadan Abhazya’nin Gürcüstan Devleti’ne bağlı olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır.
     Gürcüstan Devleti’nden ayrılma amacını güden AYŞ’sı Gürcüstan hükümeti ile bir “Kanun Savaşı”nı sürdürmekteydi. 23 Hazıran 1992 tarihinde kanunsuzluk zirveye ulaştı. Abhazya Yüksek Şurası tarafından 1978 yılında kabul edilen Abhazya Anayasası iptal edilerek, hukuki dayanağı olmayan ve hiç kimsenin tanımadığı 1925 yılının anayasası tekrar yürürlüğe konuldu. Böylece bir Anayasal karışıklık meydana gelmiş oldu.
     Abhazeti’de mevcut olan gerilim en yüksek noktasına 1992 yılının Ağustos ayında ulaştı. Abhazeti’nin Lideri V. Ardzinba’nın müsaadesi ile kanun kaçağı gruplara karşı tedbirler almak ve devletin güvenliğini sağlamak amacıyla Gürcü askeri birlikleri Sohumi tarafına, Gürcüstan-Rusya sınırına doğru kaydırıldı. Sözkonusu durum silahlı çatışmanın çıkartılması içi yeterli sebep oldu. Daha sonra anlaşıldığı gibi, önceden hazırlanmış olan bu çatışmalara ağırlıklı olarak Rus silahlı kuvvetleri ve diğer ülkelerden kiralanan askeri güçler katıldı.    

1992-2002 YILLARI ARASINDA ABHAZ VE DİĞER KİRALIK   ASKERİ   GÜÇLERİN ZÜLMÜ

        Gürcü milletinin soykırımı ve onları  anavatanlarından kovma ideolojısinin zemini 19. yüzyılda Rusya tarafından hazırlandı. Rus Imparatoruğunun her dönemin üst düzey yönetcileri bu ideoljiye tertipli bir şekilde devam ettiler.
       20. Yüzyılın somunda Güristan'ın ayrılmaz bir parçası olan  Abhazeti Güristan'dan zoraki alınarak koparılırken binlerce masum Gürcü de tiranik soykınımının kurbanı oldu. 230 bini aşkın Gürcü  kendi topraklarından kovulurken, evini bırakmak zorunda kalan değişik uyruklu 60 bin  kişi de mülteci oldu. Toplam sayıları 25 bini oluşturan ev, kreş, kültür merkezi, Gürcü okulu, kilise, hastahane ve diğer çeşitli müessese acımasız bir şekilde yıkılıp ateşe verildi. ,,Etnik Temizleme'' ye Abhazeti'de yaşayan  yahudi, Ukrayna, Estonya kökenli vatandaşlar da uğradılar.
      Abhazeti'de ki Gürcü soykırımı birkaç aşamadan oluşmaktaydı. Bu acımasız olaylar 1991 yılı Mart ayında yani silahlı çatışmalar başlamadan önce meydana geldı ve savaş döneminde büyük bir hızla ilerledi. Gürcü soykırımı özellikle silahlı çatışmalar bittkten sonra ağır bir şekilde devam etti.  Savaştan önceki dönemde nüfüsü 545 bin olan Abhazeti'de savaş esnasında (Ağustos 1992-Eylül 1993 tarihleri arasında) onbinlerce kişi hayatını yitirdi, 1992-1996 yılları arasında da Abhaz ayrımcılar tarafından 4465 masum Gürcü kökenli sivil öldürülürken 147 kişi de kayıplara karıştı.
      Abhazeti'nin Gali bölgensinde silahlı çatışmalar meydana gelmemişti. Buna rağmen, resmi  kaynaklara göre, 1993-2001 yıllar arasında 1700 masum Gürcü vahşice öldürülmüştür, bunlardan 53'ü çocuk, 771'i yaslı ve 205'i kadındır. 203 kişi kendi evlerinde yakıldı, 21 aile tamamen yok edildi, 201 kişi kayıplara karıştı, 93 kişinin ise uzuvları kesildi. Ayrıca, 6 bin adet ev, 43 çeşitli müessese, bir takım köyler,21 okul, 18 kreş, birçok tıp ve kültür merkezi yıkılıp tamamen yok edildi.
       Abhaz ayrımcılarının stratejı ve taktiklerine göre Gürcülere karşı farklı tarzlarda soykırım uygulanmaktaydı. Bu insanlık dışı vahşet silahla öldürme, canlı olarak gömme, kafa ve vücudün diğer kısımlarını kesme, tank paletleriyle ezme, çocukları anababalarının gözleri önüne öldürme, hamileleri  ve küçük çocukları anababalarının gözleri önüne öldürme, hamilelerin ve küçük çocukların ırzına geçmek suretiyle oluyordu.
       Rus kiralık askerlerin vahşeti tarif edilemez. İnsanlık dışı işler yapan Rus askerleri Gürcüleri kanını zafer şerefine bile içmişlerdir. Bütün sözkonusu vahşi olayların kanıtları Gürcüstan Başsavcılığı tarafından detaylı bir şekilde tetkin edilmiş ve uluslararası kuruluşlarca da doğrulanmıştır.
      Savaştan sonraki ,,Etnik temizleme'' Abhazeti Gali  bölgesinde 1998 yılının Nisan ayında meyadana gelip 87 masum insanın öldürülmesi ve 40 bin Gürcünün oralardan kovulması ile sonuçlandı.
      Soykırımdan sonra Abhazeti'nin  247 bin kişilik  Gürcü kökenli nüfusundan sadece 50 bin kişi kaldı. Onların çoğu bugün Gali bölgesinde yaşıyor.

ABHAZETİ  SORUNUNUN ÇÖZÜMLENMESİNDE ULUSLARARASI KURULUŞLARIN   RÖLÜ  VE GÖRÜŞMELERE   KATILAN  TARAFLARIN  POZİSYONLARI

      Gürcüstan en baştan beri Abazeti sorununun barışçı yollarla çözülmesinin tarafları olmuştu. Hala savaş eylemleri döneminde imzalanan anlaşmalar - 3 Eylül 1992 tarihinde Moskova görüşmesi  neticesinde düzenlenen Nihai Protokol ve 27  Temmuz 1993 tarihinde imzalanan Abhazeti'de Ateşkes Anlaşması  ve onun çerçevesinde  yürütülecek bölge denetleme  mekanizması sözü edilen durumun kanıtlarındandır. Bütün Sözkonusu durumlarda  bölgede barışın garantisi Rusya  olmuştu, fakat Abhaz ayrımcılar tarafından adıgeçen anlaşmalar tek taraflı olarak ihlal edilmişti. Gürcüstan'ın bundan sonra da barış sürecine devam ettiği dünya kamuoyu tarafından çok iyi bilinmektedir.
     Uluslararası kuruluşlar Gürcüstan'ın toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını Abhazeti sorunu başladığı ilk  günlerde teyit etmişlerdi. Sözü edilen durum ortaya çıktığından beri Birleşmiş Milletlerin askeri deneticileri bölgede yer almaktadırlar. 30 ocak 2002 tarihinde Birleşmiş Mılletler tarafından alınan karar şu anda uluslararası kuruşların daha da aktif pozisyona geçmekte  olduğunu ispat etmektedir. bugün Abhazeti sorunun barışçı çözümüdeki en önemli nokta Birleşmiş Milletler himayesinde sürdürülen Cenevre Sürecidir.
    1994 yılından itibaren Abhazeti  sorununun çözümü Avrupa kurum ve  kuruluşları tarafından ele alındı.
     Örneğin: Aralık 1994 tarihinde gerçekleştirilen AGIT Budapeşte Zirvesinde aşağıdaki hususlar belirtilmiştir: ,,26 Kasım 1994 tarihinde meydana gelen  olaylar - Abhazya ( Gürciştan) hükümeti tarafından sürdürülen tek  taraflı girişimler,  bölgede mevcut olan entik temizleme, masum insanların, çoğunluk olarak Gürcü vatandaşların, toplu şekilde kendi  topraklarından kovulması ve öldürülmesi katılımcı devletleri büyük bir kaygıya  düşürmüştür.''
    3 Aralık 1996 tarihinde Lizbon Zirvesinde sunulan raporda aşağıdaki ifadeler yer almaktaydı: ,,Tanınmış olan  sınırlar içerisinde Gürcüstan'ın toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını bir kez daha teyit etmekteyiz. Gürcü halkının yokedilmesine ve onların topraklarından kovulmasına neden olan  ,,Etnik Temizleme'yi'' kınıyoruz. Abhaz ayrımcların karışıklığı yaratan eylemlerini, Gürcü mültecilerin Abhazeti'ye  geri dönmesine mani   olmalarını, Abhazeti'de seçimlerin yapılmasına dair alınan kararı kınıyoruz....  Yukarıda belirtilen hususlar, sorunun siyasi çözümü yolunda ciddi bir engel yaratmaktadır.''

    9 Temmuz 1997 tarihinde Varşova'da gerçekleştirilen AGİT Parlamentolararası Asamblesi kararında şu hususlar belirtılmiştir: ,,Abhazya sorunu Uluslarası Hukukun ilkelerine göre Gürcüstan'ın toprak bütünlüğünü korünması şartıyla Abazeti'ye geniş özerklik  hakları verilerek ve Lizbon Zirvesi kararı doğrultusunda Etnik Temizleme sonuçları  düzeltilerek çözüme bağlanmalıdır.''
    17-18 Kasım 1999  tarihinde yapılan AGİT  İstambul Zirvesi Bildirisi: Abhazeti'de Gürcüstan, sorunun Gürcüstan'ın toprak bütünlüğü içerisinde adı geçen bölgenin siyasi statüsü tesbit edilerek çözülmesinin gerektiğini  altını çizerek belirmekteyiz. Abhazeti'de, Gürcüstan, yaşayan  çoğu hallerde  Gürcü kökenli vatandaşların öldürülmesine ve onların anavatanlarından kovulmasına neden olan Etnik  Temizleme  hareketine  kesin  olarak karşı olduğumuzu ifade etmekteyiz.''
     BM,AGİT, BDT vb.. tarafından alınan bütün kararlarda ve Abhazeti  sorunu ile ilgili olarak imzalanan 40-ı aşkın çok taraflı anlaşmada Gürcüstan'ın toprak bütünlüğüne itibar edilmesinin gerektiğini ve bütün mültecilerin ve ikametlerini değiştirmeye mecbur kalan diğer kişilerin istisnasız olarak herhangi bir önşart koymadan kendi topraklarına geri dönme hakları tanınmıştır. Fakat Abhazeti'nin monoetnik rejimi yaklaşık 10  senedir sözkonusu talepleri   gözardı etmektedir. Yerli nüfusun üçte  ikisinin katılmadığı için Abhazeti'de yapılan seçim ve referandumların  sonuçları uluslararası kuruluşlar tarafından gayrimeşru olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla, Abhazeti Cumhuriyeti'nin Anayası ve Abhaz  hükümeti tarafından kabul  edilen kanunlar da gayrikanunidir.       

APHAZETİ  SORUNUNDA RUSYA FEDERASYONU'NUN ROLÜ

    Rusya Federasyonu'nun Abhazeti sorununda ki rolü ve etkisi büyüktür. Bölgede ayrımcı hareketlerin ilerlemesi için Rusya'nın gerilimci güçleri  tarafından elverişli şartlar yaratılmıştır. Bu konu fikir ayrılığı yaratabilir, fakat siyasi ve askeri vakalar objektif olarak  değerlendirildiği zaman  Rusya'nın Gürciştan üzerine baskı  yaparak Kafkasya'yı kendisine bağlı tutmasını hedeflediği net bir  şekilde ortaya çıkacaktır.
    Rus askeri güçlerinin  Abhaz ayrımcılarının tarafında Gürcülere karşı savaşa doğrudan katılımının birçok kanıtı vardır. Eylül 1993'te Azerbaycan'dan sevkedilen Rusya Ordusunun 345. Çıkartma-Hücum Taburu tarafından Sohumi alınmıştı; Abhazetı'nin şehirleri ve köyleri Rus topçular tarafından bombalanıyordu; Rusya Hava Kuvvetlerinde görevli binbaşı V. Şipko tarafından yönetilen SU-27  uçağı düşürüldü; Ayrıca Rusya Abhaz ayrımcıların  kaynağı da olmuştur, Rus istihbarat servisleri Rusya'dan ve  dünyanın değişik ülkelerinden  Abhazeti'ye kiralık askerler getirmiştir.
    Rusya hükümeti'nin ayrımcı rejimden yana olduğu   başkenti  Moskova'da ve Rusya'nın  diğer şehirlerinde ayrımcıların temsilciliklerinin faaliyet göstermesinden de anlaşılmaktadır.
     Bütün bunlara rağmen  olayların daha da kötü yönde gelişmesini  önlemek amacıyla Gürcüstan, Abhazeti  sorununun  çözümlenmesinde Rusya'nın arabuluculuğunu   kabul etmek zorunda kalmıştır. Maalesef, beklendiği gibi, Rusya'nın BDT adına yüklendiği barışçı misyonu olumlu neticeler getirmemiştir. Buna ilişkin açıklamalar ise, Gürcüstan  hükümeti  yetkilileri tarafından birçok defa dile  getirildi.
    
ÖZET

 Gürcüstan milleti için Abhazya sorunu  bağımsız devletinin inşaatı yolunda zor bir imtihan olmuştu. Sözkonusu sorun eski Sovyet Cumhuriyetleri'nde  meydana gelen  Değişik çatışmaların çoğu  gibi, Sovyetler  Birliğinin  dağılmasının  neticesinde ortaya çıkmıştı ve dünyanın demokratik şterlemesıne karşı olan güçler tarafından kışkırtılmışır. Abhazya   sorunu Gürcüstan'da siyasi ve  psikolojik durumu yüksek oranda gerdi. Onbinlerce mülteci Gürcüstan'ın gelişmekte olan ekonomişi için bir nevi freni olmuştur.  Uluslararası kuruluşların etkin yardımları olmasaydı  Gürcüstan insani felaketiyle  yüzyüze kalabilirdi.
    Abhazya sorununun çözülmesinin  uzatılması bırçok  büyük devletin   menfaatinde olan  Kafkasya'yı da olumsuz etkilektedir.  Agresiv  ayrımcılığının  fiilen  desteklenmesi kuzey  kafkasya'da ağır  neticelere sebep olmuştu.
   Gürcüstan kendi  jeopolitik  parametreleri  nedeniyele sözkonusu  bölgede  uluslararası ilişkilerinin adil şekilde değiştirilmesinin  taraftarıdır. Abhaz sorununun  çözümü sadece  Güney Kafkasya ülkeleri için değil,  bütün bölge, Avrura ve  dünya kamuoyu için de  büyük önem  taşımaktadır. Uluslararası  kuruluşların zengin siyasi  tecrübelerinin kullanıması sözkonusu çıkmazdan kurtulma olasılığı  yarabilir. bu ise Avrupa'da ve bütün  dünyada istikrarın pekiştirilmesine ivme  kazanacaktır.  


Vakhtang Kolbaia (Gürcüstan Parlemento Başkan Yardımcısı)


Macahel Eğitim ve Kültür Vakfı 9. Piknik Şöleni
İstanbul Macahel Eğitim ve Kültür Vakfı’nın her yıl geleneksel hale getirdiği piknik şöleni 29 Haziran 2003 Pazar günü İstanbul-Çatalca-Kabakça köyünde gerçekleşti. Bu yıl 9.’su gerçekleşen piknikte her yıl olduğu gibi Maçaheliler yoğun bir ilgi gösterdiler. Sabahın ilk saatlerinde İstanbul’daki Macahelliler piknik alanına gitmek için yavaş yavaş şehri terk ediyorlar! Vakfın kiraladığı otobüslerle gitmek isteyenler ise buluşma noktalarına varıyor ve yola koyuluyorlardı. Çoşku ile heyecanla özlemle hasretle...
By: admin2

İstanbul Macahel Eğitim ve Kültür Vakfı’nın her yıl geleneksel hale getirdiği piknik şöleni 29 Haziran 2003 Pazar günü İstanbul-Çatalca-Kabakça köyünde gerçekleşti. Bu yıl 9.’su gerçekleşen piknikte her yıl olduğu gibi Maçaheliler yoğun bir ilgi gösterdiler. Sabahın ilk saatlerinde İstanbul’daki Macahelliler piknik alanına gitmek için yavaş yavaş şehri terk ediyorlar! Vakfın kiraladığı otobüslerle gitmek isteyenler ise buluşma noktalarına varıyor ve yola koyuluyorlardı. Çoşku ile heyecanla özlemle hasretle... Biliyorlardı ki şehrin bunaltıcı sıcaklığından, stresinden ve en önemlisi görüşmek isteyip de çeşitli nedenlerden dolayı göremediği akrabasını arkadaşını hatta komşusunu görebilecekti.

Saat 09:30 cıvarı artık piknik alanına gelişler bitmişti. Piknik alanına gelen hemen kahvaltı hazırlıklarını yapıyorlardı. Chveneburi.Net de bu güzel organizasyonu izliyordu. Kahvaltısını yapan kimi dinleniyor kimi ise çeşitli oyunlarla pikniğin tadını çıkarıyordu. Ne kadar güzel ve yeşil bir yer olsa da Maçaheli’nin yerini tutmadığı kesin. Macahelli biliyordu ki Maçaheli gibi doğası olan başka bir yer yoktu. Özellikle Haziran ayı sonrasında Maçaheli’e gidenlerin çok olmasına rağmen pikniğe katılım yoğun idi.

Piknikte her yıl bir sanatçı sahne alıyordu; bu yıl sahne alan bir sançtı yoktu. Akordion ile ile Maçaheli’nin o güzel oyunları özellikle gençler tarafında piknik boyunca aralıklarla oynanıyordu. Macahel Eğitim ve Kültür Vakfı başkanı Mehmet Cesur tarafında kısa bir hoş geldiniz konuşmasından sonra halk oyunlara tekrar devam edildi. Vakıf yönetim kurulu üyeleri Ahmet Altın, Meryem Güner, Ayhan Berk ve İbrahim T. Yıldız da piknikte yerlerini almışlardı. Yönetim kurulu üyelerin başkanlık ettiği vakıf yararına hediye bilet çekilişi düzenlendi. Çekişle çeşitli hediyeler dağıtıldı. Bu çekişte İstanbul-Artvin, Artvin-İstanbul otobüs biletlerin de bulunduğu hediyeler vardı. Çveneburi Kültürel Dergisi çekişe 10 adet 1 yıllık Çveneburi Kültürel Dergisi aboneliği ile katkıda bulundu. Piknikte Çveneburi Kültürel Dergisi önceki sayıları da ücretsiz Maçahelilere dağıtıldı.

Macahel Eğitim ve Kültür Vakfı başkanı Mehmet Cesur Maçaheli’deki son gelişmeler hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra hediye çekiliş için hazırlıklar tamamlandı ve çekilişe geçildi. Simge Plastik’in sahibi Durali Sarı’ya Çveneburi Kültürel Dergisi çekilişle kendisine çıktı bu aboneliğini Maçaheli’deki bir öğretim kurumuna gönderilmesi için bağışta bulundu. Çekilişler tamamlanmış aralıklarla devam eden mangal ziayfetleri için son olarak mangallar tüttürüldü; tekrar oyunlara geçildi Pikniğin sonlarına gelindiğinde yavaş yavaş isteksiz dönüşler başlamıştı bir sonraki iş günü ve şehrin sorunları onları bekliyordu. Bu güzel organizasyonu düzenledikleri için Macahel Eğitim ve Kültür Vakfı’na teşekkür ediyor devamını diliyouz.


Erdal KÜÇÜK (TSİVNARİDZE) 

 

 

 

 
Maçaheli Piknik - 2003-
Maçaheli Piknik - 2003-
Maçaheli Piknik - 2003-
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Gürcüstan’a Yönelik Artan Rus Baskıları ve Türkiye (Dostluk - Kamil Ağacan)
Gürcüstan, dokuz yıllık bağımsızlığının belki de en zor günlerini yaşamaktadır. Putin Rusya’sının eski Sovyet alanına yeniden hakim olmak için girişimlerini artırması diğer eski sovyet cumhuriyetleri gibi Gürcüstan için de, geçen süre içinde bağımsızlığının geri dönülmezliğini sağlamak için yaptıkları tüm girişimlere rağmen, bağımsızlığın kaybı endişesini artırmıştır. Kafkasya dağlarının eteğinde yerleşen Gürcüstan, bölge için kilit rol oynamaktadır. Kuzeyden Rusya, güneyden Türkiye ve Ermenistan, doğudan Azerbaycan’la komşu olan bu ülke Kafkasya’nın deniz bağlantısını tek başına sağlamaktadır. Ülkenin jeopolitik konumunu güçlendiren diğer bir faktör bölgede oluşan stratejik partnerlerin birbiriyle bağlantısını sağlıyor olmasıdır. Rusya stratejik partneri Ermenistan’la, Türkiye Azerbaycan’la doğrudan doğruya kara bağlantısından yoksundur . Bu nedenle Gürcüstan topraklarını kullanmak zorundadırlar.
By: admin2

Gürcüstan’a Yönelik Artan Rus Baskıları ve Türkiye 

Gürcüstan, dokuz yıllık bağımsızlığının belki de en zor günlerini yaşamaktadır. Putin Rusya’sının eski Sovyet alanına yeniden hakim olmak için girişimlerini artırması diğer eski sovyet cumhuriyetleri gibi Gürcüstan için de, geçen süre içinde bağımsızlığının geri dönülmezliğini sağlamak için yaptıkları tüm girişimlere rağmen, bağımsızlığın kaybı endişesini artırmıştır.
Kafkasya dağlarının eteğinde yerleşen Gürcüstan, bölge için kilit rol oynamaktadır. Kuzeyden Rusya, güneyden Türkiye ve Ermenistan, doğudan Azerbaycan’la komşu olan bu ülke Kafkasya’nın deniz bağlantısını tek başına sağlamaktadır. Ülkenin jeopolitik konumunu güçlendiren diğer bir faktör bölgede oluşan stratejik partnerlerin birbiriyle bağlantısını sağlıyor olmasıdır. Rusya stratejik partneri Ermenistan’la, Türkiye Azerbaycan’la doğrudan doğruya kara bağlantısından yoksundur . Bu nedenle Gürcüstan topraklarını kullanmak zorundadırlar.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile bölge, Hazar havzasında bulunan zengin petrol ve doğal gaz kaynakları ile gündeme gelmiştir. Azerbaycan’ın doğrudan denize çıkışının olmaması, sahip olduğu petrolün ve doğal gazın uluslar arası piyasalara çıkarılmasında güzergah sorununu gündeme getirmiştir. “Bu enerji kaynaklarını ve Avrasya anakarasından ihraç edileceği güzergahları kontrol etme çabası, hızla Soğuk Savaş sonrası siyasetin temel konularından birisi haline gelmiştir” . Güneyden İran yolu, ABD tarafından, batıdan Ermenistan yolu, Azerbaycan tarafından kabul edilmemiş, en uygun yol olarak Gürcüstan-Türkiye (Bakü-Tiflis-Ceyhan) yolu tercih edilmiştir. Batı için önemli olan, XXI. yy. için Arap, İran ve Rus bağlantısı olmayan güvenli bir Avrasya alternatifi yaratmak olunca, sözkonusu Avrasya petrollerinin uluslararası piyasalara taşınması için Rusya yolu da cazibesini kaybetmektedir . Ama 200 yıldır bölgeyi egemenliği altında tutan Rusya’nın böyle bir projeye kolaylıkla razı olacağı ihtimal dışındaydı . Nitekim söz konusu kaynakların uluslararası piyasalara taşınmasında tek güzergah olmaya çalışan Rusya’nın tutumu yüzyılın başındaki “Büyük Oyunu” anımsatan bir oyun başlatmıştır.
Gürcüstan hem erken üretim petrol boru hattı, hem de ana ihraç kemeri için kilit konumdadır. Bu konum ana ihraç kemerinin gerçekleşmesi doğrultusunda adımlar atıldıkça daha çok Rus baskısını göğüslemesine yol açacaktır.
Karadeniz de, Gürcüstan’a baskıları artıran bir diğer sebep olarak karşımıza çıkmaktadır. Rusya, I. Petro döneminden itibaren sıcak denizlere inme hedefi doğrultusunda kavuştuğu Karadeniz’den, SSCB’nin çöküşü ile neredeyse yoksun kalmıştır. SSCB’nin Karadeniz’le olan sınırını Ukrayna, Moldova ve Gürcüstan’la paylaşan Rusya denizcilik açısından en elverişsiz paya sahip olmuştur. Rusya’nın Karadeniz’le olan sahil bölümünde deniz derinliğinin uygun olmaması sadece Novorosisk limanının kullanılabilmesine olanak tanımaktadır . Ayrıca Batıya olan deniz bağlantısını da Estonya, Letonya, Litvanya ile paylaşmış olması Rusya’nın kıyı ihtiyacını şiddetlendirmektedir. Söz konusu devletler, SSCB’nin çöküşünün arkasından hızla Rusya’nın nüfuz alanından çıkıp Batı ile bütünleştiklerinden dolayı onlara baskı yapmak, Gürcüstan’a baskı yapmak kadar kolay olmamaktadır.
Gürcüstan’ın ise, Batı ile bütünleşme girişimi Rus tepkilerine yol açmakta ve baskıları artırmaktadır. Gürcüstan, Batı dünyası ile bütünleşmeyi bağımsızlığının garantisi olarak görmektedir. Bu sebeple de, amaçlarının her alanda Batı ile bütünleşmek olduğunu her fırsatta dile getirmekle birlikte, Rusya’nın şiddetle karşı çıktığı, NATO’nun doğuya genişlemesine yeşil ışık yakmaktadır. Bu amaçla Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze “2005 yılında NATO’nun kapısını çalacağını” açıkça duyurmaktadır . Şubat 1997’de NATO Genel Sekreteri Javier Solana’nın Gürcüstan’ı ziyareti sırasında NATO’dan Kafkasya’da daha aktif politika beklediklerini dile getirerek ihtiyaçlarını şu şekilde özetlemiştir: “Küçük halklar için güçlü güvenlik garantileri gerekir” . Gürcüstan, NATO ile ilişkilerini hızla geliştirmektedir. 1998’de yine NATO Genel Sekreteri Gürcüstan’ı ziyaret etmiş ve 2000 yılının Eylül ayında bu ziyaretini tekrarlamayı planlamaktadır. NATO yetkilileri de, Gürcüstan’ın bu niyetini olumlu karşılamıştır. Nitekim Nisan ayında ülkeyi ziyaret eden NATO Askeri Komite Başkanı Guido Venturoni Başkan Şevardnadze ile görüşmesinde Gürcüstan’ın her halükarda ittifaka katılabileceğini belirtmiştir . NATO üyesi ülkelerle -ABD , Türkiye ile- askeri alanda işbirliği yapan Gürcüstan, Rusya’yı tedirgin etmektedir. Buna ilaveten Batı için çok önemli olan ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası tarafından finanse edilen, beş milyar dolar değerindeki tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması projesi açısından da, hem kara hem demiryolu ağları hem de coğrafi konumu ile, Gürcüstan kilit ülke rolü oynamaktadır. Batı ile bütünleşme süreci yaşayan Gürcüstan’a Rus mesajı, “Batı yanlısı politikalarına devam etmesi durumunda bu ülke ile ilişkilerinin bozulacağı” yönünde olmuştur. Bütün bunlar, Rusya’nın Gürcüstan üzerine baskı yapmasının sebepleridir. Gürcüstan’ın Rusya’nın nüfuz alanından uzaklaşmak için yürüttüğü tüm girişimlere rağmen, Güney Kafkasya’daki jeopolitik güç oyununda başlıca aktör Moskova olmaya devam etmektedir.
Rusya’nın Baskı Araçları
Rusya’nın Gürcüstan’a yönelik zengin baskı araçları koleksiyonu mevcuttur. Bunlar sırasıyla, etnik çatışmalar, Gürcüstan’da bulunan Rusya askeri üsleri, Rusya-Gürcüstan sınırının Çeçenistan kısmındaki zafiyet, vize rejimi uygulaması ve Gürcüstan’ın Rusya karşısındaki ekonomik zafiyetidir.
1.Etnik Çatışma. Kuşku yok ki, Rusya ünlü “böl ve yönet” yöntemini en başarılı uygulamış devletlerden birisidir. Çarlık döneminde başarıyla uygulanmış bu yöntemi yüzyılın başında Sovyet Rusya da çok başarılı bir şekilde uygulamıştır. SSCB’nin çöküşünün ardından dokuz yıl gibi bir süre geçmiş olmasına rağmen, eski SSCB cumhuriyetlerinden hiçbirisi tam anlamı ile Rusya’nın nüfuz alanından çıkabilmiş değildir . Her biri etnik çatışma aracı ile bu veya diğer şekilde Rusya’ya bağlı durumdadır. Gürcüstan da bu durumdan fazlası ile nasibini almıştır. SSCB döneminde Gürcüstan, iki özerk cumhuriyeti (Abhazya Özerk Cumhuriyeti ve Acaristan Özerk Cumhuriyeti) ve bir özerk bölgeyi (Güney Osetya Özerk Bölgesi) içinde barındırmaktaydı. 1989 yılından itibaren hem Abhazya, hem de Güney Osetya ile statü sorunları başlamıştır. Her iki özerk yapı, Gürcüstan’dan ayrılarak Birlik Cumhuriyeti olmak istemiştir. Gürcüstan’ın bu isteği geri çevirmesi üzerine başlayan çatışmalar Güney Osetya ile 1992’ye, Abhazya ile 1994’e kadar sürmüştür. Her iki çatışma da, Rusya’nın araya girmesi ile durdurulmuş ve ateşkes sağlanmıştır. Her iki sorunlu bölgede de güvenliği, inisiyatifi Rusya Federasyonu’nun elinde olan barış gücü askerleri sağlamaktadır. Güney Osetya’da, barış gücü Gürcü, Oset ve Rus askerlerinden, Abhazya’da ise BM Askeri Gözlemci Misyonu (102 kişi) ve Bağımsız Devletler Topluluğu (3000 kişi) Ortak Barış Gücünden oluşmaktadır .
Osetler ikiye bölünmüş bir halktır. Kuzey Osetya (Alanya) Rusya Federasyonu içinde bir cumhuriyettir. Güney Osetya’nın Kuzeyle birleşmesini Rusya istememektedir (bugün fiilen birleşmiş olsalar da). Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki halklarla yeteri kadar sorunu vardır. Her ne kadar Osetler Rusların en sadık milleti de olsalar, birleşmiş Osetya, Ruslar tarafından istenmeyen haklar talep edebilir. Ayrıca Rusya, Gürcüstan’a karşı kullandığı önemli kozlardan birini kaybeder. Böylece, bu konu Gürcüstan’ı Rusya’ya bağlı tutan bir mesele olarak devam etmektedir.
Abhazlar, 1992-94 yılları arası süren savaşta, Gürcüstan ordusunu bozguna uğratmışlardır. Abhazya bu tarihten itibaren fiilen (de facto) bağımsız bir cumhuriyettir. Ama Gürcüstan ve Abhazya arasında statü ile ilgili görüşmeler devam etmektedir. Gürcüstan geniş haklara sahip ama Gürcüstan Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak Abhazya Cumhuriyeti’ne rıza göstermektedir. Gürcüstan Başbakanı “Biz toprak bütünlüğü içinde Abhaz halkına her türlü haklarını vermeye ve onlara yardım etmeye hazırız. Abhazya’da yaşayanların ayrı devleti olsun, ayrı anayasası olsun, ayrı amblemi olsun veya milli marşı olsun, fakat hepsi Gürcüstan’ın toprak bütünlüğü ve sınırları içinde olacaktır” demektedir. Başbakana göre, Abhazya ile Gürcüstan’ın uzlaşmasına Moskova izin vermemektedir. Ayrıca Abhaz-Gürcü savaşında, Abhazya tarafından kullanılan tankları ve uçakları Rus subaylarının kumanda ettiği Gürcüstan’da genel kanaattir. Gürcüstan Dışişleri Bakanına göre “sorunun çözülmesi için Rusya’nın desteği gerekli, Rusya olmadan bazı konular açıklığa kavuşamaz, çünkü bu olayın çıkmasının bir nedeni de Rusya’dır” .
Gürcü aydınların endişesi, Gürcüstan’da Rusya’nın çıkarabileceği etnik çatışmaların bununla sınırlı olmadığı şeklindedir. Gürcüstan’da ülke nüfusunun %8,1’ni Ermeniler oluşturmaktadır . Ermeniler ağırlıklı olarak Tiflis ve ülkenin güney illerinde yaşamaktadırlar. Gürcüstan’ın güney vilayeti Samtske-Cavaheti’de nüfusun yaklaşık %62’ni Ermeniler oluşturmaktadır. Bu rakam vilayetin terkibindeki Ahalkelek (aynı zamanda vilayet merkezidir) ve Ninotisminda rayonlarında %90’ı aşmaktadır. Gürcüstan’ın yaşadığı; Abhazya, Güney Osetya ve iç savaş döneminde, ülkede oluşmuş otorite boşluğundan yararlanan Ermeniler, bölgeye tamamen hakim olmuş durumdadır. Nitekim 9 Nisan 2000 Başkanlık seçimlerinden önce bölgeyi ziyaret eden E. Şevardnadze, bir grup Ermeni’nin yumurtalı saldırısına maruz kalmıştır . Haziran ayında bir hafta içinde bölgede iki çatışma meydana gelmiş ve Gürcüstan Ulusal Güvenlik Konseyi bölgedeki durumu incelemek için özel komisyon oluşturmuştur . Buradaki Ermeniler “Gürcüstan Federal Cumhuriyeti içinde özerklik” talep etmektedirler . Gürcüstan eğer Rusya karşısında direnirse, Rus üslerinin çıkarılmasını sağlarsa Cavaheti’de durumun karışmasına sebep olacaktır. “Ermenilerin özerklik istemelerinin arkasında kuşku yok ki, Rusya var” . İstenen özerklik Cavaheti bölgesinin gelecekte Ermenistan’a bağlanmasına yol açacaktır.
Rus Üsleri. Rusya son dönemlerde etnik çatışmaların yanında, Gürcüstan’da bulunan askeri üslerini de kullanmaya başlamıştır. Gürcüstan, SSCB’nin Birlik Cumhuriyeti iken SSCB’nin Zakavkazya Askeri Dairesi’nin (ZakVO) merkezi idi. Bu askeri daireye bağlı 19. Hava Savunma Ordusu ve 34. Hava Ordusu Gürcüstan’da yerleşiyordu. Bunun yanı sıra Sınır Koruma Askerleri, Karadeniz Donanmasının Gemileri , İç Hizmet askerleri ve doğrudan doğruya Moskova’ya bağlı ordu birimleri de bulunmaktaydı . SSCB’nin çöküşü ile bu askeri birliklerin statüsü sorun olarak ortaya çıkmıştır. Gamsahurdiya yönetimi Sovyet Ordusunu “işgalci” ordu olarak gördüğünden bir an önce Gürcüstan’dan çıkmalarını talep etmiştir.
1992’de eski Sovyet Ordusu’nun birlik cumhuriyetleri ile paylaşılması süreci yaşanmıştır. Bu çerçevede Haziran ve Ağustos ayları arasında Gürcüstan’la süren görüşmelerde Rusya yönetimi Gürcüstan’a Akhaltsike Motorize Birliği’nden 109 T-55 Tank,164 zırhlı araç ve 76 top vermiştir. Bunun yanısıra Gürcüstan, 29 Su-15 uçağı almıştır. Ama bu bölgede bulunan Rus kuvvetlerinin statüsüne ilişkin sorunu çözmemiştir. Ocak 1993’de Rusya Transkafkasya’da bulunan Rus kuvvetleri ile ilgili tebliğ yayınlamıştır. Bu tebliğ Gürcüstan’da bulunan eski Sovyet kuvvetlerini neredeyse kapsamakta ve bu kuvvetlerin Rusya’ya ait olduğunu belirtmekteydi. Bu konuda bir diğer anlaşma, Rus sınır birliklerinin Gürcüstan’da kalmasını içeren, sınır güvenliği ile ilgili 3 Şubat 1994’te imzalanmıştır.
Asıl gelişme 1995 yılında yaşanmıştır. Gürcüstan’a Rus birliklerinin konuşlandırılmasına ilişkin görüşmeler Mart’ta anlaşma metninin paraf edilmesi ile sonuçlanmıştır. Eylül 1995’te Şevardnadze bu anlaşmayı onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Söz konusu anlaşma Rusya’ya, Gürcüstan toprakları üzerinde dört askeri üs edinme hakkı vermiştir. Rusya, buna dayanarak, Vaziani’de (Tiflis’in 30 km güneyinde) 137.Askeri Üssü, Batum’da (Acarıstan’ın Başkenti) 12. Askeri Üssü, Ahalkelek’te (Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Samstke-Cavaheti vilayetinin merkezi) 62. Askeri Üssü, Gudauta’da ( Abhazya Özerk Cumhuriyeti sınırları içinde) 50. Askeri Üssü kurmuştur. Görüşmeler sırasında, Gürcüstan tarafı bu üsler için 15 yıl isterken Rusya tarafı 25 yılda ısrar etmiştir. Üstelik, sürenin bitimine 2 yıl kala taraflardan biri itiraz etmezse süre kendiliğinden 5 yıl daha uzayacaktı.Sonunda, Rusya’nın isteği doğrultusunda anlaşma imzalanmıştır . Yalnız bu anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için parlamentonun onaylaması gerekmekteydi. Ancak Gürcüstan parlamentosu anlaşmayı geri çevirmiştir. Şevardnadze, son anda anlaşmaya, Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması ve ordusunun geliştirilmesi şartıyla bu hakkın verildiğini ekleyerek anlaşmayı yürürlüğe sokmuştur.
1999 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen AGİT Zirvesi sırasında Rusya’nın bölgedeki askeri varlığının AKKA’da öngörülmüş olan sınırları aştığı gerçeğinden hareketle Gürcüstan ve Rusya arasında Gürcüstan’da bulunan Rus askeri üsleri ile ilgili anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile, Rusya tarafı, 31 Aralık’a kadar, Gürcüstan’daki askeri varlığını153 tank, 241 zırhlı araç (ACV) ve 140 top sistemine kadar indirmeği taahhüt etmiştir. Aynı zamanda 31 Aralık’a kadar Vaziani ve Gudaita askeri üslerinde bulunan askeri araçları ve Tiflis’te bulunan bakım-onarım birimlerini çıkarmayı ve 1 Temmuz 2001’e kadar da tamamen kapatmayı üslenmiştir. Batum ve Akalkelek’de bulunan üslerin geleceği ile ilgili 2000 yılı sonuna kadar, karar verilmesi gerektiği kabul edilmiştir .
Rusya anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen, bu üslerden çekilmek istememektedir. Bu üslerden çekilmenin kendisi açısından bir nüfuz kaybı olacağı kanaatindedir. Bölgedeki çıkarlarını korumakta zorlanacağının yanısıra, bu üslerin boşaltılmasının hem de çok masraflı olduğunu ileri sürmektedir. Rusya’nın iddiasına göre bu üslerin kapatılması Rusya’ya yaklaşık 6 milyara mal olacak ki, bu da Rusya’nın yıllık bütçesinin üçte birine tekabül eder . Rusya, Doğu Almanya’dan ordularını çıkarırken de benzeri taktiği uygulamış önemli ölçüde para almıştır. Rusya’nın bu isteğine yanıt ABD’den gelmiştir. Tiflis’i ziyaret eden ABD Senatörü Paul Joyal, ABD’nin Gürcüstan’dan Rus üslerinin çıkarılmasını kolaylaştırmak için 10 milyon dolar ayırmağı planladığını açıklamıştır . Bunu, daha sonra Gürcüstan’ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı’nın BDT ülkeleri Danışmanı Stephen Sestanoviç de onaylamıştır . Bu konuda Gürcüstan’a bir destek de Avrupa’dan gelmiştir. 14 Temmuz’da Viyana’da AGİT Daimi Konseyi’nin toplantısında İngiltere delegasyonunun bu konuda fon oluşturma önerisi destek görmüştür .
Ama mesele para ile bitmiyor. 25-26 Haziran 2000’de Tiflis’te yapılan görüşmelerde Rusya Vaziani üssünün kapatılmasını kabul etmiştir. Bu amaçla 1 Ağustostan itibaren üste bulunan teçhizatın çıkartılmaya başlanmasına karar verilmiştir . Ama yine bu üste bağlı bulunan askeri hava alanı sorun olarak kalıyor. Rusya, bu hava alanının üsten bağımsız olarak görüşülmesini ve çözüme kavuşturulmasını istemektedir. Bu isteğinin gerekçesi olarak ise, bu alanın her şeyden önce üssün yetkisinde değil, Rastov’da bulunan 4. hava ordusunun yetkisinde olduğunu ileri sürmektedir. Üstelik, bu hava alanı Transkafkasya’da bulunan üslerin Rusya ile bağlantısını sağlamaktadır. İki haftada bir Çalovka’dan buraya gelen uçaklar yiyecek getirmekte, asker, subay ve ailelerini geri götürmektedir . Şayet bu alan Gürcüstan’a geçerse, bu alanı Rusya kullanabilmek için para ödemek zorunda kalacak ki, bu da Rusya için istenilen durum değildir .
2001 yılında kapatılması gereken diğer üs, Abhazya’da bulunan Gudauta üssüdür. Rusya, bu üssün Abhazya ile Gürcüstan arasında bulunan barış gücü askerlerine devredilmesini istemektedir. Bu isteğini, bölgedeki barış gücünün bu üsten yararlanarak görevini başarı ile devam ettirdiğini, bu üssün kapatılması halinde barış gücünün kendisinden bekleneni gerçekleştiremeyeceğini, dolayısıyla Abhaz-Gürcü çatışmasının yeniden ateşlenebileceği iddiasına dayandırmaktadır . Bu üsle ilgili sorun oluşturan bir diğer nokta Abhazlardır. Abhaz yöneticiler, bu üssün kapatılmasına karşı olduklarını ve eğer kapatılacaksa bununla ilgili görüşmelerin Gürcüstan’la değil, Abhazya ile yapılması gerektiğini vurgulamaktadırlar. Üstelik bu üssün kapatılması halinde burada bulunan teçhizatın Abhazya ordusuna devir edilmesi gerektiği talebini de dile getirmektedirler . Gürcüstan’ın isteği ise bu üslerin 2001’e kalmadan bu yılın sonuna kadar kapatılmasıdır .
Ahalkelek ve Batum’da bulunan üsler ise sorunun bir diğer yüzüdür. Ruslar, Ahalkelek ve Batum üslerinin 2015’e kadar ve daha da uzatılabilme hakkıyla kalmasını istemektedir . Gürcüstan ise bunun İstanbul Anlaşmasının ihlali anlamına geleceğini ileri sürmektedir. İşi zorlaştıran bir diğer etken Tiflis’in bu bölgeleri fiilen denetleyememesidir. Ahalkelek’de nüfusun çoğunluğunu oluşturan Ermeniler üssün kapatılmasına karşı çıkmaktadırlar. Bu bölgeden Gürcüstan Parlamentosuna seçilmiş milletvekili Ermeni asıllı Melik Raisyan bu isteği ekonomik sebeplere dayandırmıştır. Raisyan’a göre buradaki sakinler geçimlerini, bir kısmı bu üste çalışarak, bir kısmı ise asker ve subaylara mal satarak, bu üsten sağlamaktadırlar.
Rus üsleri için nihai kararın Temmuz sonunda yapılacak görüşmelerde verileceği beklenmektedir. Şevardnadze’ye göre bu üslerin kalması Rusya ile iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesine engeldir.
Rusya Gürcüstan Sınırının Çeçenistan Kısmındaki Durum. II. Çeçen savaşının başlaması ile Rus-Gürcü ilişkilerinde gerginlik oluşturan bir konu da Rusya-Gürcüstan sınırının Çeçenistan kısmıdır. Ruslara bakılırsa Gürcüler Çeçenlere yardım etmektedirler. Rusya, Tiflis’te 1999 Aralık’tan itibaren çalışmalar yapan Çeçen Haber Merkezi olduğunu iddia etmiştir. Bu merkez Gürcüstan’daki tüm kaynakları Çeçen savaşı ile ilgili etkilemektedir. Bununla kalmamakta, iki de gazete yayınlamaktadır-“Çeçen Gerçeği” ve “Barış İçinde Kafkas”. Ayrıca Amerikan-Gürcü ortak basın holdingine ait “Eri” ve “Fortuna” adlı radyolarla kendi haberlerini yaymaktadır. Rusya’ya göre bu merkezin çalışmalarını yürüttüğü Tiflis’in merkezinde bulunan binayı Tiflis Valiliği tahsis etmiştir . Gürcüstan tarafı ise bunu sürekli yalanlamıştır. Başkan Şevardnadze’ye göre Gürcüstan’da “ hiçbir zaman Çeçen casus yuvası olmamış ve olmayacaktır”. Başkanın sözlerine göre Gürcüstan’ın Çeçenistan’la komşuluk hariç hiçbir irtibatı yoktur .
Çeçen savaşı başlayınca kadın ve çocuklar ülkeden çıkıp Gürcüstan’ın Rusya ile sınırında bulunan Panki Vadisi’nde yerleşmişlerdir. Aslında vadinin yerli halkı da Çeçenlerin bir boyu olan Kistinler’dir. Kistinler, Panki vadisine birkaç yüzyıl önce yerleşmişlerdir. Gürcü kralları dağlı baskınlarını engellemek için Kistinleri bölgeye getirmişler. Savaş başlayınca Bölgeye gelen Çeçen göçmenlerin %80’i yerli halkın evinde yaşamaktadır . Rusya bu bölgenin Gürcü yetkililer tarafından kontrol edilemediğini ileri sürerek bu bölgede 1500 silahlının olduğunu, zaman zaman da Taliban askerlerinin veya paralı Arap savaşçıların bulunduğunu ve Rusya’ya sızarak çatışmalara katıldığını iddia etmiştir . Gürcüstan tarafı ise bunu yalanlamıştır. Başkan Şevardnadze Gürcüstan yönetiminin tam anlamı ile bölgeyi kontrolü altında tuttuğunu vurgulamıştır . Rusya bu bölgede kontrolün kaybedildiğini ileri sürerek sınırda bulunan iki Gürcü köyünü –Pichvini ve Atskheti- işgal etmiş durumdadır.
Vize Rejimi ve Borçlar. Rusya bir süredir BDT içinde vize uygulamasına geçeceğini söyleyerek Gürcüstan üzerinde baskı kurmaktadır. Her ne kadar konu Çeçenistan sebebiyle sunulsa da , Rus- Gürcü ilişkilerinde, bu bir tür ekonomik baskı aracıdır. Gerçi bunu kimi Rus yetkililer açıkça ifade etmektedirler. Örneğin, Rusya Duması’nın üyesi ve BDT ile İş Komisyonu Başkan Yardımcısı Anatoli Çevoev’ye göre vize rejimi Rusya’yı önemsemeleri için gereklidir. Rusya kendini NATO’yu isteyenlere, Rus dilini yasaklayanlara göstermeli, bunları istemeyenleri ödüllendirmelidir. “Bugün bizim tarafımızdan beslenip diğer devletlere yönelmiş ülkelere, Rusya’nın, büyük devlet olduğunu ve stratejik çıkarlarına giren bölgelerde kendi şartlarını dikte etmeye muktedir olduğunu göstermesi gerekir” . Bu açıklamalar basit bir vize uygulaması değil baskı aracı olarak vize uygulamasının söz konusu olduğunu sergilemektedir. Çevoev, Gürcüstan’a ve Ukrayna’ya kızgınlığını gizlememektedir. Bu iki devleti “kirli olanlar” grubu adlandırmıştır. Bu grubun özelliği, NATO’ya üye olmak istemeleri ve Rusya’ya olan borçlarını ödememesidir. Bu açıklama, NATO’ya üye olarak, Rusya’nın nüfuz alanından çıkmaya çalışan bu devletlerin vize uygulaması ile cezalandırılmak istendiğini göstermiştir. Rus yetkiliye göre vize rejiminin, Gürcüstan’a “katı”, Abhazya, Güney Osetya gibi Rus siyasi literatüründe son dönemlerde yer alan ifade ile “tanınmamış devletlere” daha “ılımlı” uygulanması gerekir.
Rusya’da yaklaşık 700 bin Gürcü çalışmaktadır . Vize uygulaması bunların geri dönmesi anlamı taşımaktadır. Zor günler yaşayan Gürcüstan ekonomisinin 700 bin kişiyi adsorbe etmesine imkan yoktur. Ayrıca bu 700 binin büyük çoğunluğu da aile reisidir. Rusya’da çalışarak, kazandıkları paranın bir kısmını ailelerine göndererek, ülkeye sıcak para girişini sağlamaktadırlar. Vize uygulamasına geçilmesi ülkeye sıcak para girişinin engellenmesi ve işsizler ordusuna 700 bin işsizin eklenmesi demektir. Gürcüstan ekonomisinin bunu kaldırması çok zordur. Bu faktör de istenmeyen sosyal olaylara yol açacaktır.
Bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir diğer husus, Gürcüstan’ın Rusya’ya olan borçlarıdır. Gürcüstan’ın devlet kredileri de dahil Rusya’ya toplam borcu 179,27 milyon dolardır. 1997’de yapılmış anlaşma ile bunun 2000 yılından itibaren yılda 22,41 milyon olmak üzere ödenmesi karalaştırılmıştır. 2000 yılının Şubat ayında Gürcüstan bunun sadece 5,6 milyon dolarını ödemiştir . Böylece ödeme zamanı gelmiş borçlar, Rusya’nın elinde, bir diğer baskı aracıdır.

Türkiye’nin Gürcüstan’a Desteği:

SSCB’nin çöküşü ile Kafkasya, özel olarak Azerbaycan ve Orta Asya Türkiye’nin dış politikasının ana meselelerinden biri haline gelmiştir. Azerbaycan ve Orta Asya’nın Türkiye ile kara bağlantısını sağlayan en önemli ülke Gürcüstan’dır. Ayrıca Türkiye’nin gündeminde önemli yeri olan Bakü-Ceyhan ana petrol boru hattında da Gürcüstan ve Türkiye müttefiktir. Rusya, “Ankara’nın Kafkasya’daki ilk stratejik köprübaşı” Gürcüstan’ın “üç-dört yüzyıl boyunca temel jeopolitik rakibi” Türkiye ile ilişkilerinden rahatsızdır. Her ne kadar Rus basını bu ilişkinin, Gürcüstan’ın paraya duyduğu şiddetli ihtiyacın sonucu olduğunu belirtse de , altında Rusların dile getirmediği başka sebepler de vardır. Gürcüstan Türkiye’yi evrensel değerleri benimsemiş, çağcıl bir devlet olarak görürken Rusya bunun karşı kutbunda yer almaktadır. Rusya, Gürcüstan’ın toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına tehdit oluştururken Türkiye, Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını desteklemektedir .
Türkiye, Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu ve bu devletin bağımsız bir biçimde kendi ayakları üzerinde durmasını istediğini her düzeyde dile getirmiştir. Hatta Gürcüstan’ın karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarının sadece Gürcüstan’ın meselesi olmadığını Avrupa devletlerinin de bu konuda destek vermesi gerektiğinden hareketle Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Gürcüstan’a bu yılın başında yaptığı ziyaret sırasında, AGİT çerçevesinde Kafkasya İstikrar Paktı önerisinde bulunmuş, söz konusu teklif Gürcüstan Başkanı tarafından “tarihi öneri” olarak değerlendirilmiş ve desteklenmiştir. Ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Demirel, Türkiye’nin Kafkasya’da aradığının barış, dayanışma ve işbirliği olduğunun altını çizmiştir .
Türkiye Gürcüstan’a siyasi ekonomik alanda verdiği desteğin yanısıra bugün Gürcüstan’ın en fazla ihtiyaç duyduğu güvenlik alanında da desteklemektedir. NATO üyesi olmaya çalışan Gürcüstan NATO üyesi Türkiye ile ilişkilere çok önem vermektedir.Türkiye, NATO’nun Barış İçin Ortaklık Programı çerçevesinde Gürcüstan ordusunun kurulmasına yardım etmektedir. Son dört aylık zaman diliminde Gürcüstan’ı Türkiye’den askeri alanda Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, Genelkurmay Başkanlığı Lojistik Başkanı, Mali Şube Başkanı ziyaret etmiştir.
Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, 25 Mart’ta Tiflisi ziyareti sırasında, Gürcüstan’ın Türkiye için önemli partner olduğunu belirterek Gürcüstan silahlı kuvvelerinin NATO standartlarına uygun hale gelmesi için yardımlarının devam edeceğini vurgulamıştır . Türkiye Gürcüstan ordusuna 1998 yılında 5,5 milyon ABD doları, 1999 yılında 3,8 milyon ABD doları yardımda bulunmuştur. Buna ilaveten 2000 yılında Gürcüstan silahlı kuvvetlerine 4 milyon dolar ödenmesi kararlaştırılmıştır . Gürcüstan’ın yıllık bütçesinden silahlı kuvvetlerine ayrılan ödeneğin 20 milyon ABD doları değerinde olduğunu göz önünde tutarsak Türkiye’nin yardımlarının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar. Hem Genelkurmay Başkanı H. Kıvrıkoğlu, hem de diğer yetkililer Gürcüstan ordusunun NATO standartlarına uygun hale gelmesi için yardımlarının devam edeceğinin altını çizmişlerdir. Türkiye’nin yardımları başlıca olarak 11. Motorize Piyade Birliğinin NATO standartlarına uygun hale gelmesi ve NATO’nun Gürcüstan’da ofisinin açılması yönündedir.
Türkiye Gürcüstan’ın jandarma sisteminin geliştirilmesi konusunda da yardım da bulunmaktadır. Mayıs ayında Gürcüstan’ı ziyaret eden Jandarma Genel Komutanı Rasim Betir, Gürcüstan’a destek sözü vermiştir. Jandarma Genel Komutanı’nın ziyareti ile ilgili olarak İtar-Tass haber ajansının verdiği bilgiye göre Türkiye, 10 Gürcüstan İç Hizmet Ordusu’ndan 10 subayın eğitimini üstlenmiştir.Ayrıca geçen yıl da 12 Gürcü subayı eğitim için Türkiye’ye gelmiştir .

Sonuç:

Eski Sovyet alanında tek söz sahibi olmak isteyen Rusya, bu amacının gerçekleşmesi için çok önemli rol oymayan Kafkasya üzerine baskılarını yoğunlaştırmış durumdadır. Coğrafi konumu itibariyle bölge için kilit rol oynayan Gürcüstan baskıların ana hedefidir. Rusya Gürcüstan’ın Batı ile ilişkilerini geliştirmesi ve NATO’ya üye olma isteğinden rahatsızdır. Moskova’nın isteği Gürcüstan’ın kuzeyle yakın ilişkilere geri dönmesi ve Rusya –Beyaz Rusya İttifakına katılmasıdır. Nitekim BDT Zirvesinde umulmadık bir biçimde Şevardnadze bu teklifle karşılaşmıştır.Bu ise Gürcüstan açısından bağımsızlığın kaybı anlamını taşır. Böylece Gürcüstan bağımsızlık ve toprak bütünlüğü ikileminde kalmıştır.
Ülkedeki etnik çatışmaların çözülüp Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması için Rusya’nın desteği şarttır. Ancak Rusya, bunun karşılığında Gürcüstan’ın bağımsızlığından vazgeçmesini istemektedir.
Son dönemlerde artan Rus baskısı Gürcüstan’ı geleceğin ihtiyaçları ile yakın siyasi ve stratejik menfaatleri arasında denge kurmaya zorluyor.
Coğrafi konumu itibariyle Batı için çok önemli petrol ve doğal gaz boru hatları ve tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması projesinde kilit ülke rolü oynayan Gürcüstan, bölgede Batının başlıca müttefiki haline gelmiştir. Bu çerçevede en aktif rollerden birini Türkiye üslenmiştir. Gürcüstan’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü savunarak siyasi, ekonomik ve askeri desteğini artırmıştır.
Süper güçlerin davranışlarını meşru gösterecek düşünce sisteminden yoksun olan Rusya, aleni biçimde yaptığı baskılarla sadece Gürcüstan’ı değil, tüm Batıyı tedirgin etmektedir. 21.yy. için çok önemli olan Hazar havzası zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarının denetimi ile ilgili yaşanan rekabet Rusya’nın yeniden çevrelenmesi sonucunu doğurabilir. Böyle bir durumda Türkiye’nin soğuk savaş döneminde SSCB için oynadığı rolü, Rusya için Gürcüstan oynayacaktır.

Bu makale Stratejik Analiz Dergisin cilt 1, sayı 4, Ağustos 2000 sayısında yayınlanmıştır.


SAKARTVELO VE TÜRKİYE YAZILARI - Gürcüstan ve Türkiye
Dünya nın çoğu ülkesin de hiç konuşulmayan konular Türkiye de büyük problem. Türk ler de gerçekten çok ilginç insanlar. Dünya nın çoğu ülkesinde Türkler yaşıyor. Mesela Almanya da Türkiyem, Türkgücü gibi futbol takımları, Alman vatandaşı Türk lerin Türk ad ve soyadları, Yunanistan da ki Türk ler in Türk ad ve soyadları, Bulgaristan daki Türk lerin Türk ad ve soyadları ve Türk siyasi partileri var. Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Başka ülkelerden kendileri için istediklerini Türkiye de yaşayan Türk olmayan halklara çok görmelerine anlam verebilmek gerçekten çok zor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti parlamentosu nun Avrupa ile uyum yasaları çerçevesinde artık bazı hakları verdiğini görüyoruz ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının buna bazı Gürcü ler de dahil kültürel olgunluğa erişemediği anlaşılıyor.
By: admin2

Gürcüstan ve Türkiye - საქართველო და თურქეთი

Dünya nın çoğu ülkesin de hiç konuşulmayan konular Türkiye de büyük problem. Türk ler de gerçekten çok ilginç insanlar. Dünya nın çoğu ülkesinde Türkler yaşıyor. Mesela Almanya da Türkiyem, Türkgücü gibi futbol takımları, Alman vatandaşı Türk lerin Türk ad ve soyadları, Yunanistan da ki Türkler in Türk ad ve soyadları, Bulgaristan daki Türk lerin Türk ad ve soyadları ve Türk siyasi partileri var. Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Başka ülkelerden kendileri için istediklerini Türkiye de yaşayan Türk olmayan halklara çok görmelerine anlam verebilmek gerçekten çok zor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti parlamentosu nun Avrupa ile uyum yasaları çerçevesinde artık bazı hakları verdiğini görüyoruz ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının buna bazı Gürcüler de dahil  kültürel olgunluğa erişemediği anlaşılıyor.
“ Gürcü olduğumu bilmek yeter ” son günlerin popüler cümlesi. “ Gürcü olduğumu bilmeyeyim ne olacak, varsın Gürcü ismi, soyadı almak, Gürcü ce konuşmak yasak olsun, insan olduğumu bileyim yeter “ de diyenler çıkabilir. Tabii herkes bir şeyler söylüyor. Bu şekilde düşünenlere hiçbir sözümüz yok. Bizler böyle düşünmüyoruz. İsteyen istediği gibi düşünmekte serbesttir. Bizim istediklerimiz Avrupa da yaşayan Türkler in yaşadıkları ülkelerden istediklerinden farklı şeyler değil.
Çok konuşulan konulardan biri Gürcüstan’ın açlık ve sefalet içinde olduğu iddiası. Bunu söyleyenler acaba Gürcüstan’ın harika doğal güzelliği olan bir ülke olduğunu biliyorlar mı? Her tarafı yemyeşil, şehirleri planlı ve düzenli, denizi tertemiz olan bu ülkenin insanları da ister Müslüman ister Hıristiyan olsun son derece misafirperver. Açlık ve sefalet içinde de değiller. Beş milyon beş yüz bin nüfusu olan bir ülkenin ne kadarı açlık ve sefalet içinde olabilir ki? Nüfus oranına göre Türkiye çok daha fazla açlık ve sefalet içinde. Türkiye nin Dünya da ki gelişmişlik, bilim, demokrasi, ekonomi, milli gelir, eğitim, insan hakları, spor, trafik kazaları gibi konularda son sıralarda yer aldığı inkâr edilemez bir realite.
Gürcüstan’ın güvenilir olmadığı, tehlikeli olduğu, Gürcü lerin oraya gidenleri astığı, kestiği, soyduğu gibi aslı astarı olmayan ipe sapa gelmez saçma sapan iddialar da her yerde konuşuluyor. Bunları konuşanlar da Gürcüstan ı hiç bilmeyen ve görmeyenler. Kendi hayal dünyasında yarattıkları olaylara o kadar inanmışlar ki her yerde hararetli hararetli anlattıklarına ve bu iddialarını ısrarla kabul ettirmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz. Gürcüstan da büyük dostluklar ve misafirperverliklere şahit olmuş bir kardeşiniz olarak derim ki, bir yabancı için Türkiye Gürcüstan dan daha tehlikeli bir ülke. Sanırım bu konuda başka bir şey söylemeye gerek yok.
Lale li de Gürcü Nataşa ların olduğunu iddia edenler Türkiye nin her tarafındaki genelevleri ni, randevu evlerini, Türk fahişelerini ve bilumum muzır Türkü nedense göremiyorlar. Gürcüstan da yaşayan Müslüman ve Hıristiyan lar normal hayat süren namuslu insanlar. Onları görmeden önyargılı olmak İslam dininde olan hoşgörüyle bağdaşmıyor.
Müslüman olmanın Türk olmakla eşdeğer veya Gürcü olmayı inkar etmekle Müslüman olacağını sananlara da Türkiye Cumhuriyeti nde 1923 den beri yaşanan olayları, Kuran okumanın yasak olduğu, ezanın Türkçe okunduğu yılları, başörtüsü ile okumanın, çalışmanın yasak olduğunu hatırlatırım. Türk lerin de çoğunun dindar olmadığını çok iyi biliyorum. Ticaretle iştigal eden insanlar da çok iyi bilirler ki Türkiye de güvenilir, sözünü tutan, çalıştırdığı işçilere alnı kurumadan emeğinin karşılığını veren, taahhüt ettiği işleri zamanında ve kaliteli yapan, yalan söylemeyen, insanları kandırmayan çok az Türk vatandaşı var. Türkiye de ticari ahlak o kadar bozulmuş ki dolandırıcılık dürüstlüğün çok önüne geçmiş. En son yaşadığımız 17 ağustos 1999 depreminde hırsız müteahhitlerin ve kooperatif yöneticilerinin yaptığı kalitesiz, denetlenmemiş, toprak jeofizik ölçümleri yapılmamış binaların nasıl yıkıldığını, on binlerce insanın boşu boşuna nasıl öldüğünü, cahilliğin ve umursamazlığın nasıl tavana vurduğunu, bu ülkede insan hayatının hiçbir değerinin olmadığını çok iyi gördük. Kimsenin dinine, inancına karışmak gibi bir haddimiz tabi ki yok. Ancak Gürcüstan ı ve Gürcüstan da yaşayan Gürcü leri karalayanlar için Türkiye Cumhuriyeti nin ve Türk lerin Müslüman lık konusunda hiç de methedilecek tarafları olduğunu sanmıyorum.
Bizler Gürcü kültürünü Türkiye de yaşamak ve yaşatmak için kararlıyız. Gürcüstan Devleti ni ve Gürcüstan Devleti nde yaşayan Müslüman ve Hıristiyan Gürcü leri yani soydaşlarımızı İslam dininde olan hoşgörü ile seviyoruz. Bizimle beraber olanlarla birlikte çalışırız. Bizimle beraber olmayanlar, ırk değiştirenler veya değiştirmeyenler bizi ilgilendirmiyor. Dadaloğlu nun dediği gibi “ ölen ölür kalan sağlar bizimdir “           
Kargat İyavit!

Cüneyt Diasamidze - ჯუნეით დიასამიძე
01.12.2002


SAKARTVELO VE TÜRKİYE YAZILARI
“Gürcüstan’ın 3000 yıllık yazılı tarihi boyunca bitmez tükenmez istilalara maruz kaldıktan sonra hâlâ nasıl mevcudiyetini koruduğuna insanın hafsalası almıyor. Nasıl oluyor da bu kadar istilalara, işgallere, baskılara, topraklarını kendi sınırlarının içine almak isteyen komşularına, jeopolitik ve stratejik konumuna, içinde barındırdığı etnik unsurlara rağmen küçük bir ülke olan Gürcüstan bu günlere kadar gelebildi? Bunu başarabilmesi ve Dünyada kendi alfabesini kullanan on beş devletten biri olması Gürcülerin inatçı ve milliyetçi yapısından mı kaynaklanıyor? Komünizmin çöküşünden ve bağımsızlıktan sonra Rusya’nın kıskacından kurtularak devletini sağlam temeller üzerine kurabilecek mi?
By: admin2

Rüyalar Ülkesi Gürcüstan - ოცნებების გვერდი საქართველო

“Gürcüstan’ın 3000 yıllık yazılı tarihi boyunca bitmez tükenmez istilalara maruz kaldıktan sonra hâlâ nasıl mevcudiyetini koruduğuna insanın hafsalası almıyor. Nasıl oluyor da bu kadar istilalara, işgallere, baskılara, topraklarını kendi sınırlarının içine almak isteyen komşularına, jeopolitik ve stratejik konumuna, içinde barındırdığı etnik unsurlara rağmen küçük bir ülke olan Gürcüstan bu günlere kadar gelebildi? Bunu başarabilmesi ve Dünyada kendi alfabesini kullanan on beş devletten biri olması Gürcülerin inatçı ve milliyetçi yapısından mı kaynaklanıyor? Komünizmin çöküşünden ve bağımsızlıktan sonra Rusya’nın kıskacından kurtularak devletini sağlam temeller üzerine kurabilecek mi? İkisadi kalkınma, sanayileşme, kanun, nizam ve huzur ortamı, Gürcü halkının milli gelirinin artması, istihdamın artması, işsizliğin azalması için gerekli çalışmalar ne zaman başlayacak? Halkı ile barışık olmayan bir devlet olamayacağına göre Gürcüstan Devleti halkına gerekli olan sosyal dayanışma ve şevkâti  ne zaman gösterecek? Abhazeti, Osetya problemleri ile iyice bunalan ve zayıflayan Gürcüstan; güneydeki Samtske-Cvaheti, Ahalkelek, Ninotisminda şehirlerindeki özerklik ve Ermenistan’la birleşmek isteyen Ermenilere karşı topraklarının bütünlüğünü sağlayabilecek mi? Gürcüstan dağılma sürecine mi girdi ve bu süreci kayıpsız atlatabilecek mi? Amerika’ya yakınlaşmasının olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir? Türkiye Gürcüstan ile ne kadar ilgili ve Gürcüstan’ın Türkiyeli Gürcülere yönelik bir politikasi var mı?”

Otobüsümüz Hopa’ya doğru yaklaşırken aklımdan bu sorular geçiyordu. Bir taraftan da dışarıya bakıyor, denize sıfır yapılmış kenarları surlarla örülmüş yüzlerce kilometre yolu kimin hangi akla ve amaca hizmet ederek yaptığını anlamaya çalışıyordum. Kıyısı surlarla kaplı ve bir metre bile sahili olmayan denizin durumu içler acısı bir görünüm sergiliyordu. Ağustos ayında olmamıza rağmen yüzlerce kilometre uzayıp giden deniz içinde yüzen kimseye rastlamadım. Herhalde yolu denize sıfır yaparak kenarını da surlarla örenler Karadeniz’de kimsenin yüzmesini ve turistlerin gelmesini istemeyen kişiler olmalıydı. Benim düşünceme göre bir deniz ve doğa ancak bu kadar katledilebilirdi ve bu katliam başarıyla(!) yapılmıştı.

Hopa’da otobüsten indikten sonra taksiyle kısa zamanda Sarp sınır kapısına ulaştım. Sarp sınır kapısı gözüme Berlin duvarı gibi görünüyordu. Türkiye ve Gürcüstan Devletleri bu Berlin duvarını kaldırarak bizi bu zulümden acaba ne zaman kurtaracaklar? Diye düşündüm. Bütün Dünya Globalleşirken ve sınırları kaldırırken bu çağdışı uygulamanın kime ne menfaati vardı? Sınır devletleri arasında karşılıklı sınır kapılarının kalkmasının bölgenin ekonomisine olumlu katkıları yok muydu? Evet bu bizim Berlin duvarı gerçek bir zulümden, eziyetten başka bir şey değil ve 21 yüzyıla yakışmayan çağdışı bir uygulama idi. Sarp sınır kapısında pasaport işlemlerini yaptırıp 70 milyonumuzu(!) da verdikten sonra Gürcü tarafında 30 dolara malolan vize ve computer ücreti(!) ni verip Sarpi’ye geçtim. Kadim dostum Malhaz Bolkvadze arabasıyla beni bekliyordu. Malhaz Bolkvadze ve Sarpili moxti laz dostum Apo ile beraber birer çay içtikten sonra Apo ile vedalaşıp Batumi’ye doğru yola koyulduk. Burada enterasan olan Türk tarafında olmayan tertemiz deniz ve plajlarda yüzen yüzlerce insan olması. Yüz metre sahili olan denizde Batumi’ye kadar aralıklı olarak insanların yüzdüğü görülüyordu.


Batumi Limanı - ბატუმი ნავსადგური

Batumi merkeze geldiğimizde kadim dostlarım Emekli Polis müdürü Yaşar Şakaraşvili, Avukat Dimitri (Mevlüt) Davitadze, Cemal Bolkvadze, Polis memurları Lado ve Ramin değerli dostum Murat Konsalidze’nin kafeteryasında beni bekliyorlardı.


Batumi Mevlüt Beyin Bürosu - ბათუმი მევლუდის სამნართველო

Geleneksel Gürcü misafirperverliğinin en güzel örneklerini gösteren bu insanlar gerçekten çok cana yakınlar. Batumi’ye gelipte “haçapuri” yememek hiç olur mu? Hep birlikte Acaristan’ın o meşhur “haçapuri”sini afiyetle yiyoruz ve Gürcü yemeklerini yerken yemeğe apayrı bir tat veren  “kindzi” otunun o leziz lezzetini tadıyoruz. Gürcüler yemeklerine muhakkak “kindzi” otunu katıyorlar. Türkiyeli Gürcüler arasında bu “kindzi” otu yeme geleneğini sürdürenlerin olduğunu biliyorum. Bilmeyenlerin de “kindzi” otu ile “yeniden tanışmalarını” tavsiye ederim.

Yasar-Sakarasvili-İura - იაშარ-შაკარაშვილი-იურა

Cemal Bolkvadze ile Türkiyeli akrabaları ile cep telefonundan konuşuyoruz. 


Murat ve Yaşar - მურადი და იაშარი

Batumi’ye gelince, Batumi’nin o meşhur Dünyanın en büyük botanik bahçesi olan 6 bin dönümlük Batumi Botaniçiski Sad’ı gezmemek olmaz. Okaliptüs ağaçları, manolya ağaçları, Himalaya bitkileri, Japon bitkileri, Güney Asya bitkileri ve Kuzey Amerika bitkilerinin görüntüsü ve yapay Chiao gölü gerçekten muhteşemin ötesinde.


Yasin ve Cüneyt - იასინი და ჯუნეი

Batumi Üniversitesi, Tarihi tiyatro binası ve tiyatro meydanı Gürcüstan’ın büyük yazarı ve halk kahramanı İlia Cavcavadze’nin heykelinin çok yakınında. Batumi Park da denizin hemen yanında. Denizdeki geniş sahillerde ve plajlarda yüzlerce insan yüzüyor. Batumi limanının muhteşem görüntüsü de gerçekten görülmeye değer. Batumi Bulvarı ve kafeteryaların olduğu deniz kenarı, gece geç saatlere kadar cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Batumi Camii ve Kiliseler birbirlerine çok yakın. Bu mozaik farklı Dinlerdeki insanların birlikte, aynı yerde yaşadıklarını, aynı havayı teneffüs ettiklerini gösteriyor. Batumi sıcak bir şehir. Sıcaktan yanıyoruz. Ertesi gün Kadim dostum emekli polis müdürü Yaşar Şakaraşvili’nin arabasıyla Malhaz Bolkvadze ile birlikte Tbilisi’ye giderken gördüğümüz doğal güzelliklerden Yunanlıların Gürcülere neden “Geo” yani “toprak” dediğini çok iyi anlıyoruz. Gürcüler gerçekten “çevreci” ve toprağı iyi bilen ve işleyen insanlar. Gürcüstan’da oksijen fazlalığından insanın başının dönmemesi mümkün değil. Büyüklü küçüklü köylerden ve kasabalardan geçerken gördüğümüz dağlarda ve ormanlarda canlı bir yeşil renk hakim. Yer yer tepe üstlerinde yüzlerce belki de binlerce yıllık tarihi Kiliseler ve ilginç heykeller var. Samegrelo yani Lazların memleketi diğer yerlerin aksine düz ve ovadan oluşuyor.

İki tarafında düzenli ve büyük ağaçların olduğu yollardan geçiyoruz. Konakladığımız her yerde mutlaka Gürcüstan’ın meşhur “Borjomi” sini içiyoruz. Bilindiği gibi “Borjomi maden suyu” Gürcüstan’ın Dünyaca ünlü ve birincilik ödülleri olan bir maden suyu. Borjomi kentine uğramayı da ihmal etmiyoruz. Borjomi kenti de gerçekten çok güzel ve yemyeşil bir şehir. Gürcüstan Orman Bakanlığı kereste imalatı için yoğun olarak tomrukları Borjomi şehrinden dağıttığı için çok sayıda kereste atölyesi burada bulunuyor.


Borjomi - ბორჯომი

Tbilisi’ye vardığımızda bizi dostlarımız İura Tsisauri ve Malhaz Osepaşvili karşılıyor. Bu Hıristiyan dostlarımız bize Batumi’de ki konukseverliği ve misafirperverliği aratmıyorlar. Dost canlısı ve cana yakın bu insanlar Gürcüler arasında Müslüman ve Hıristiyan ayırımının olmadığının iyi örnekleri. Yaşar Şakaraşvili “bu dostlarımı görmek için sürekli Tbilisi’ye gelirim” diyor. Müslüman Malhaz ve Hıristiyan Malhaz birlikte ilginç bir görüntü sergiliyorlar ve “ikimizde Malhaz’ız” diyorlar.

Tbilisi - თბილისი

İura Tsisauri “iyi ki kapılar açıldı ve biz Gürcüstan’lı Gürcü’ler Türkiyeli Gürcü’lerin olduğunu hatırladık, sizin varlığınız bize büyük bir güç verdi ve sizin özleminizi duymak gerçekten çok zor” diyor. Birlikte canlı Gürcü müziği dinlerken derin bir sohbete dalıyoruz.


İura-Sisauri-Malhaz - იურა-სისაური-მალხაზ

Tarihi Tbilisi şehrinin güzelliğine doyamadan ayrılırken dostlarımız bize “lütfen bize kendinizi özlettirmeyiniz” diyorlar. Batumi’den ayrılıp Türk tarafına geçtiğimde otobüsle İzmit’e doğru ilerlerken yine o nahoş bakımsız manzaranın, soluk yeşilliğin, estetik ve zarafetten yoksun mimarinin ve kirli denizin göz zevkimi bozduğunu hissediyorum.

Cüneyt Diasamidze - ჯუნეით დიასამიძე
25.12.2002


Baba 1980"de öldürüldü Çveneburi"yi oğul üstlendi (BASINDAN)
1977 yılında Ahmet Özkan, Hayri Hayrioğlu ve İsveç"teki Gürcü Kültür Derneği"nden Şanver Akın, Türkiye"deki Gürcülere yönelik, çoğunluğu Türkçe, ancak Gürcü metinlerin de bulunduğu bir kültür dergisi çıkarmaya karar verirler. Dergiye bir isim bulmak için yapılan beyin fırtınasından sonra "Çveneburi"de karar kılınır. Çveneburi"nin gerçek anlamı "bizimki", "bize ait", "bizden". Ancak dergide kullanılan Çveneburi"nin anlamı farklı. Yayın kurulundan, İberya Özkan, Çveneburi isminin nereden geldiğini anlatıyor:
By: admin2

Baba 1980'de öldürüldü Çveneburi'yi oğul üstlendi

1977 yılında Ahmet Özkan, Hayri Hayrioğlu ve İsveç'teki Gürcü Kültür Derneği'nden Şanver Akın, Türkiye'deki Gürcülere yönelik, çoğunluğu Türkçe, ancak Gürcü metinlerin de bulunduğu bir kültür dergisi çıkarmaya karar verirler.

Dergiye bir isim bulmak için yapılan beyin fırtınasından sonra "Çveneburi"de karar kılınır. Çveneburi'nin gerçek anlamı "bizimki", "bize ait", "bizden". Ancak dergide kullanılan Çveneburi'nin anlamı farklı.

Yayın kurulundan, İberya Özkan, Çveneburi isminin nereden geldiğini anlatıyor:

"Gürcülere aslında 'Kartveli' denilir. Hıristiyan Gürcülerin belli bir bölümü Müslüman olduktan sonra, Osmanlılar döneminde Kartveli Müslüman kesimce reddedilmeye başlandı. Türkiye'deki Müslüman Gürcüler, hacı-hoca sınıfının diretmeleriyle kendileri için Çveneburi'yi kullanmaya başladılar."

Dergi Çveneburi ismiyle, İsveç'te hazırlanıp, basıldı. Gürcü Kültür Derneği'nin finansal desteğiyle, 1977'de Türkiye'deki okuyuculara gönderildi.

6 aylık periyodlarla yayın yapma düşüncesiyle yola çıktıklarını söylüyor İberya Özkan.

"Ancak, yedinci sayıya kadar, bazıları birleşik sayı olmak üzere, üç ayrı dergi 1980 yılına kadar yayımlandı."

12 Eylül Darbesi'nden iki buçuk ay önce Çveneburi'nin sahibi ve sorumlu müdürü Ahmet Özkan ile oğlu İberya Özkan, Bursa'da silahlı saldırıya uğruyorlar. İberya Özkan ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılıyor. Babası Ahmet Özkan olay yerinde ölüyor.

1950'den beri, kültür ile ilgili çalışmaları, bilimsel, edebi çalışmalarıyla Türkiye'de tanınmış bir sima Ahmet Özkan. Demokrat ve ilerici olarak tanınıyor.

O dönemlerde bloklaşma nedeniyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde bulunan Gürcüstan, Ermenistan, Azerbaycan'a sınırlarımız kapalı. Anti-komünizm'in Türkiye'de çok yoğun olduğu bir dönem.

Ahmet Özkan, "Gürcüstan" adlı bir kitap yazıyor. Kitap Sakartvelo'nun (Gürcüstan'ın) tarihi, edebiyatı, sanatı, folkloru ve kültürü üzerine... O zaman 5 bin basılan kitaptan bugün hiç örnek kalmamış. Ancak ikinci baskısı yakında yayımlanacak.

Bu kitap kimi çevrelerce, tepki görüyor. Türklüğe, Osmanlı'ya ve İslamiyete hakaret içerdiği ve komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla kitap toplatılıyor. Fakat bilirkişi raporu olumlu geliyor. Daha sonra tekrar ihbar ediliyor kitap. Ancak yine suç unsuru bulunamıyor.

Kitabı ihbar edenler, Cumhuriyet Halk Partisi Bursa İl Örgütü'ne üye olan Ahmet Özkan'a, bu olayların sonucunda komünist, bölücü ya da Sovyet ajanı gibi birtakım suçlamalarda bulunuyor.

"İşte tüm bu gelişmelerin Bursa'daki saldırıya ortam hazırladığını söyleyebilirim" diyor İberya Özkan.

Ahmet Özkan'ın öldürülmesi, derginin de sonu oluyor. Dergi, o döneme kadar 1500 ile 2000 arasında değişen bir tiraja sahip.

"Zarar ediyorduk ama, amacımız uğruna yayına devam etmiştik."

1980'den başlayan ve 13 yıl boyunca süren sessizliği, 1993 yılında bozmaya karar veriyorlar.

"Türkiye'de anarşi bitmişti belki ama demokratik ortam buna müsait değildi. Dergiyi tekrar çıkarmak için mali ve maddi yönden güçlü olduğumuzu hissettiğimiz ana kadar bu işi erteledik. 1993 yılında 20-30 arkadaş bir araya gelerek dergiyi yeniden yayımlama kararı aldık."

Dergiyi kaldığı yerden devam ettirmek boynumuzun borcuydu diyor, hüzünlenerek.

1993 yılında Çveneburi'nin ikinci versiyonu, 1 numaradan (ilk versiyona göre 8 numara) başlayarak yayımlanmaya başlıyor. 9-10 kişilik bir yazı kurulu oluşturuluyor. İlk sayı Bursa'da yayımlanıyor. İkinci sayıdan itibaren dergi İstanbul'a taşınıyor.

Bu sefer dergiyi 3 aylık periyotlarla yayımlıyorlar. 28. sayıya kadar 5 yıl aralıksız devam ediyor. Son bir buçuk yıl ise atılım dönemleri oluyor. Çünkü dostlardan aldıkları ilanlar dışında bir gelirleri yok. Bu para da dergiyi ancak finanse ediyor. Derginin şimdiki sahibi Osman Nuri Mercan dergiye talip oluyor. İlk olarak yayın kurulunu 3 kişiye düşürüyorlar: Osman Nuri Mercan, Mustafa Yakut ve kendisi.

Profesyonelce hazırlanmış, kapağı renkli, içeriği zengin bir dergi için başlıyorlar çalışmaya. Eksikleri, hataları gözden geçirip daha kaliteliyi aramaya girişiyorlar. Kaliteyi artırmak için daha fazla para harcayıp, kimi gazete ve dergilere ilan veriyorlar. Sonunda dergiyi bütün gazete bayilerine sokuyorlar. 22. sayıdan itibaren de 6 bin tiraja ulaşıyorlar."

Her sayı için bir milyara yakın reklam gideri yaptıklarını söyleyen İberya Özkan, "Dergi biraz biraz tanınmaya başlandı. Abone sayısı da artıyor ve dergiye sahip çıkılıyor. Bu promosyonu belli bir noktada bitireceğiz. Sonuçta 3 bin ila 4 bin arası bir tirajda tutunmayı umuyoruz" diyor.

Çveneburi arada fireler verse de bugün 20. yılını kutluyor. İberya Özkan, "Derginin 20 yıl önceki amacı neyse, şimdiki amacı da o." diye konuşuyor.

"İlk amacımız, Türkiye'deki Gürcülerin kültürlerini sürdürebilmelerini sağlamak ve Gürcü kültürünün unutulmakta olan öğelerini ortaya çıkarabilmek. Sonraki amacımız ise, Gürcü kültürünün Türkiye'ye, Türk okuyucusuna tanıtılması. Buradaki hedef kitle hem Gürcüler, hem de Gürcü olmayan halklar. Türkiye-Gürcüstan ilişkilerinin gelişmesi için kültürel köprü vazifesi yapmak istiyoruz. Türkiye'nin sorunu olmayan tek komşusu diyebileceğimiz bir ülke konumunda Gürcüstan."

Çeveneburiler'in Türkiye'ye ne zaman geldikleri konusunda tartışmalar var. 12. yüzyılda Kraliçe Tamara zamanında en geniş topraklarına ulaşan Gürcüstan daha sonraları birçok işgale uğramış. 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun işgaline uğrayan Artvin, Bütum ve Açara taraflarında yaşayan Gürcüler'in bir kısmı Müslüman oldu. İberya Özkan, "Bir kısmı baskıyla, bir kısmı da gönüllü olarak Müslüman oldu" diyor.

"Osmanlı-Rus savaşlarında Hıristiyan olan halkın bir bölümü daha fazla yıkım olmaması için Rusya'ya yaklaşırken, Müslüman olan Gürcüler de Osmanlı'ya yaklaştı. 93 Harbi (1877-1878) sırasında Ruslar genel politikaları gereği ele geçirmek istedikleri yerlerdeki halkı ya Ruslaştırmaya çalışıyordu, ya da göç ettirip yerlerine Rusları yerleştiriyordu. Gürcüstan'daki Müslüman Gürcüler, bu durumda ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Ya Osmanlı Devleti'ne göç edeceklerdi ya da vatanlarında kalıp Ruslar'la kültür mücadelesi yapacaklardı." Gürcülerin bir bölümü Osmanlı Devleti'ne göçmek zorunda kaldı. Osmanlı'nın yönlendirmeleriyle Anadolu'nun değişik yerlerine yerleştiler. Gürcülerin kültürleri ise Türk kültürüyle yoğrula yoğrula bugüne gelindi.

"Tbilisi (Tiflis), eski devirlerde bir kültür merkeziydi. Azerisi, Gürcüsü, Türkü, Ermenisi bir arada yaşıyordu burada. Bu milletlerin kültürlerine baktığımda birçok ortak öğeye rastladım. Gürcü ve Türk kültürü arasındaki etkileşimi, özellikle Artvin civarında yapılan, günümüzde kullanılamayacak durumda olsa da ayakta kalabilen manastırlar, köprüler, kiliseler, kaleler, konutlarda görebiliriz."

Artvin ve çevresinin tarihi eser bakımından Efes gibi yerler kadar önemli olduğunu anlatan Özkan, "Artvin'deki eserler, belki de diğerlerinden daha eskiye dayanan, keşfedilmemiş eserler" diyor. Mevlana Celaleddin Rumi'nin mezarındaki konik türbenin de Selçuklu eseri olarak bilinmesine rağmen, aslında Gürcü ustalar tarafından yapıldığını iddia ediyor.

Artvin'deki isimlerin yüzde 90 oranında Gürcüce ve Lazca olduğunu biliyor muydunuz diye soruyor...

"Karçhal, Şavşat, Maradit, Parhal, Maçahel, İmerhev gibi isimler hep Gürcüce. Daha birçok Gürcüce isim var. Bunların çoğu değiştiriliyor."

Gürcüstan sözcüğünün yanlış olduğunu iddia ediyor ve doğrusu "Gürcüstan" olmalı diyor. Ancak, Türk Dil Kurumu'nun kabul ettiği Gürcüstan.

İberya Özkan'a göre, Türkiye'de 2.5 milyon ile 3 milyon arasında Gürcü kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var. Karadeniz ve Marmara bölgeleri en yoğun oldukları yerler. 500 civarında Gürcü köyü var.

Türkiye'deki Gürcüler kurdukları vakıf ve derneklerle kültürlerini yaşatmaya çalışıyorlar. 10'a yakın vakıf ve dernek var. Üç dört tanesinde folklor ekibi kurulmuş durumda. Birinde de müzik grubu var. Bunların dışında yemekli toplantılar ve paneller yapılıyor. Bazen de Gürcüstan'dan folklor ekipleri getirilerek dans gösterileri organize ediliyor

Köylerde kurulmuş, irili ufaklı çok sayıda dernek var. Bunların kültürel faaliyetleri çok yoğun değil. Köylerde Gürcüce konuşuluyor. Ancak bu giderek azalıyor ve genellikle yaşlılar konuşuyor.

Gürcüler, kendi dilleriyle eğitim görmek, dillerini her yerde rahatça kullanmak istiyorlar.

"Yasal olarak dilimizi kullanmamıza engel yok ama, insanların tepkisi var. Yıllarca neredeyse yasak olan Gürcüce, Lazca, Çerkesçe gibi diller üzerinde bir baskı var. Devletin resmi bir baskısı olmasa bile, kafalarda oluşturulan bir baskı bu. Geçmiş yıllarda çocuk okulda Gürcüce konuştuğu zaman öğretmen tarafından cezalandırılıyordu.

Gürcü dili, Türkçe'nin yanında aşağılandı. Aileler genellikle otosansür uygulayarak, çocuklarına ana dillerini öğretmiyorlar."

"Türkiye'de Gürcüler, siyasi, politik bir kimlik olarak ortaya çıkmadılar. Hiçbir zaman özerklik istiyoruz, kültürel haklarımızı istiyoruz gibi söylemlerde bulunmadılar."

İberya Özkan, üniversitelerde Gürcü Dili ve Edebiyatı konularında bölümlerin oluşturulmasını gerekli buluyor.

"Ayrıca, Gürcü kültürünü öğrenmek isteyen -ister Gürcü olsun, ister Türk- herkes için Gürcü Kültür Merkezleri kurulmalı. Böylece Gürcüler, kültürlerini yaşatabileceklerdir."

Türkiye'de yaşayan Gürcüler arasında farklı dinlere mensup insanlar da var. Bin kişi oldukları tahmin ediliyor. Bunlar daha çok Katolik ve Musevi.

"Onlarla ilişkilerimiz maalesef çok sıkı değil. Şişli Bomonti'de Gürcü Katolik Kilisesi var. Gürcü papaz ölene kadar, Gürcüce ayinler yapılırdı burada. Şimdi ayinler Latince."

Çveneburiler, Katolik Gürcü Vakfı ve Gürcü Kilisesi ile irtibatını sürdürüyor, ancak bu ilişkiler cemaat boyutunda değil.

İberya Özkan, bunun üç sebebi olabileceğini düşünüyor: "Ya Çveneburiler'den çekiniyorlar, ya Gürcü kimliği ile ortaya çıkmak istemiyorlar ya da korkuyorlar. Bu nedenlerden dolayı sağlıklı ilişki kuramıyoruz diğer Gürcülerle." *

SERCAN TEZCANOĞLU
www.lazebura.com 


SAKARTVELO VE TÜRKİYE YAZILARI - Lazebura Sitesinde “Rüyalar Ülkesi Gürcüstan” Yazısına Yapılan Yorumlar
Lazeburada yayınlanan yazınızı okurken Lazlar için Moxti Lazları şeklindeki betimlemeyı neden kullandığınızı çok merak ettim. Bir taraftan Abhaziya yerine Abheziti yi kullanıyorsunuz ki bu sizin terimleri kullanırken bilinçle hareket ettiğinizi gösteriyor. Bu yüzden Moxti Laz tabirinide bilinçli kullandığınızı düşünüyorum.
By: admin2

Laz Gürcü Akrabalığı ve Moxti Laz İfadesi

Sayın Diasamidze,

Lazeburada yayınlanan yazınızı okurken Lazlar için Moxti Lazları şeklindeki betimlemeyı neden kullandığınızı çok merak ettim. Bir taraftan Abhaziya yerine Abheziti yi kullanıyorsunuz ki bu sizin terimleri kullanırken bilinçle hareket ettiğinizi gösteriyor. Bu yüzden Moxti Laz tabirinide bilinçli kullandığınızı düşünüyorum.

Bildiğiniz gibi veya bilmeniz gerektiği gibi, bilmiyorsanız öğrenmeniz gereken şey; Moxti Laz tabirnin (Asimile olmamış, Lazca konuşan Lazları) bir tür hafife alma ile alay arası bir karışimın ürünüdür. Lazlar kendilerine hiçbir şekilde Moxti şeklinde adlandırmazlar. Bu tabir son yılların ürünüdür. Moxti bildiğiniz gibi Lazcada ‘gel’ anlamına gelir. Yani ‘moxti Laz’ demek gel Lazları anlamına gelirki bunun ciddi ve izi niyetle hiçbir baülantısının olamayacağını pekala azcık akıllı insanın ayırt edebileceği bir durumdur.

Bir kaç yerdede benzer tabiri kullanıldığını gördüm. Bu zatlar eğer Lazca konuşan Lazları Lzca konuşmayanlardan ayırmak istediklerinde moxti deyil ‘’Gerçek Lazla’ veya ‘Lazca konuşan Lazla’’ ve Lazca konuşmayan Lazlar ‘ şeklinde bir ayırım yapmaları en isabetli olanıdır. ’’Moxti Lazları’tabirini Laz fıkraları gibi bir aşağlama ve utandırma taktiği olduğunu ve temelde asimilasyoncu ruhun bir icadı olduğu açıktır. Bunu göremiyorsanız görün lütfen.
Bu konuda hassasiyetsizlik sizleride bizim gözümüzde ’’asimilasyoncu kervana’’ dahil edecektir.
Lazca konuşan Lazlar gerçek Lazlardır.
Neden gerçek olanın adı değiştirilmeye çalışılıyor ?
Bunu anlamak kolay ama ben yine retorik olarak ‘’’ anlamak zor’ diyeyim.

Sagılarımla

Gubaz

-------------


Gamarjoba;

Sayın Gubaz;

Lazebura Forumda yazdığınız yazıyı arkadaşlarım haber verdiler ve bu vesile ile düşüncelerimi yazmaya çalışacağım.

Öncelikle söylemeliyim ki benim Lazlar hakkında kötü bir söz söylemem imkansızdır. Beni tanıyanlar da çok iyi bilirler ki Lazlara kötü söz söyleyen önce beni karşısında bulur. Siz ne kadar Laz iseniz bende sizler kadar Lazım. Bunu gururla söylediğimden emin olunuz. Sırasıyla sayayım. Anneannem, dedem, annem, teyzem, babaannem ve eşim Laz’dır. Yani sizin ifadenizle “Lazca konuşan Laz”dır. Bütün akrabalarım Gürcülerden ve Lazlardan oluşmaktadır. Laz akrabalarımın tamamı Lazca’yı çok iyi bilirler ve sürekli Lazca konuşurlar.

Lazların içinde büyüdüm ve yıllarca Laz dedem ile beraber onun işyerinde onunla birlikte çalıştım. Okul zamanları boş vakitlerimde onun yanından ayrılmıyor ve ona hep yardım ediyordum. Her hafta sonu iki gün Laz köyünde, Laz akrabalarımla birlikteyim. Kendi köyüm olan Gürcü köyü ve Laz köyü yan yana ve akraba iki köydür.

Lazların en sevdiğim insanlar olduğunu; evimde, işyerinde ve arabada sürekli Gürcüce müzik ile beraber Lazca müzik dinlediğimi ve Lazca müzik kasetlerini Laz akrabalarıma, Laz arkadaşlarıma ve Gürcü akraba ile dostlarıma dağıttığımı söylemeliyim. Lazların Lazca konuşmalarından, Birol Topaloğlu’nun, Ayhan Alptekin’in, Kazım Koyuncu’nun, Efkan Şeşen’in, Hülya Polat’ın söylediği Lazca Türkülerden büyük keyif alıyorum.

Gürcüler ile Lazların kardeş ve akraba millet olduğunu ve bu kardeşliği hiçbir gücün bozamayacağını düşünmüyorum çünkü iyi biliyorum. Gürcüler ile Lazların arasında gereksiz polamiklerin olmasına sebep olmanın doğru bir yol olmadığına inanıyorum. Bana göre Gürcüler ve Lazlar en yakın akraba iki millettir. Sn. Selma Koçiva’nın dediği gibi “Gürcüler ve Lazlar yüksek sesle konuşmayı öğrenmeli”

Gürcü ve Laz dostluğunu zedeleyecek sözlerden hassasiyetle kaçınılması konusunu önemle vurgulamak istiyorum. Gürcü ve Laz dostluğunun bozulması yönünde sarf edilecek sözlerin pratikte hiçbir değerinin olacağını sanmıyorum. Bilindiği gibi Gürcüler ve Lazlar genellikle ve yoğun olarak birbirlerinden kız alıp verdikleri için Gürcüler ve Lazlar iç içe girmiş en yakın akraba durumundadırlar. Gürcüler ve Lazların dostluğu için gösterilecek olan gayretler bizlere güç verecektir.

“Moxti Laz” nitelendirmesini Lazlar’a ben yapmış değilim ve bu nitelemeyi bahsettiğiniz yazıda “bilinçli ve Lazlar’ı karalamak için” yapmadım. Karalamak için yapamam çünkü kendimi de karalamış, dolayısı ile atalarıma ihanet etmiş olurum. Bizim Laz köyündeki Lazlar ve hatta tanıdığım bütün Lazlar ki bunların sayıları çok fazladır kendilerine “Moxti Laz “ diyorlar. Bu ifade bizzat onların ifadesidir. Ben sizin neden “Moxti Laz” ifadesinden alınmış olduğunuzu inanın anlamış değilim. Sizden başka “Moxti Laz” ifadesinden alınan ve rahatsız olan Laz var mı onu da hiç bilmiyorum. Çünkü bu güne kadar hiç rastlamadım.

“Moxti Laz” nitelendirmesi doğru bir nitelendirme midir, bilimsel bir değeri var mıdır, Lazların aleyhine anlam ifade eden manası var mıdır? Sorularına cevap vermesi gerekenler Laz bilim adamları ve Laz aydınlarıdır. Bilindiği gibi Osmanlı döneminde önce Batum daha sonra da Rize Lazistan Sancağı olduğu için bu bölgeye Lazistan deniyordu. Bu sebeple günümüzde de Doğu Karadeniz Bölgesinde yaşayan insanların tümüne Laz denmektedir. Hepimiz biliyoruz ki Laz ırkından olmayanlara Laz denilmesi yanlıştır. Ancak bu kimlik Doğu Karadeniz Bölgesinde yılların birikimi sonucu oluşmuş ve değiştirilmesi imkânsız hâle gelmiştir. Herhalde Rize’nin Pazar ilçesinden Artvin’in Sarp köyüne kadar olan bölgede yaşayan Laz’ca konuşan Lazlar bu durumdan epeyce ne rahatsız olmuş olacaklar ki kendilerini onlardan ayırmak için kendilerine “Moxti Laz” demişler. Aynı Moxti Laz nitelendirmesi Düzce, Sakarya ve Kocaeli de yaşayan Lazlar arasında da yapıldığı görülüyor.

“Moxti Laz” nitelendirmesinin Lazlar arasında kullanılmasının ve Lazlara Moxti Laz  ifadesi ile hitap edilmesinin doğru olup olmadığını anlatan yazıları bu olayı bilen Laz dostlarımız yazarlarsa öğrenmiş oluruz. Ayrıca eğer bu ifade yanlış bir ifade ise Lazebura Sitesinin Sayın Webmasteri bahsi geçen yazıdaki bütün “Moxti Laz”  kelimelerini “Laz” olarak değiştirirse gerçekten çok memnun olurum.

2500 yıllık tarihi olan Lazların hiçbir zaman asimle olacaklarını zannetmiyorum. Ancak Laz tarihini okuduğumuz zaman görüyoruz ki Lazlar Gürcülerle beraber yaşadıkları zaman asimle olmamışlar, Rumlarla beraber yaşayan Lazlar Rum kültürü içinde yok olup gitmişlerdir. Bunun göz ardı edilmemesi gereken önemli bir veri olduğunu, Gürcüler ve Lazların iki kardeş millet olduğunu düşünüyorum. Gürcüler ve Lazlar birlikte ve dost olduklarında her zaman daha güçlü olacaklardır. Bu bağlamda Gürcüler ve Lazlar dosttur ve dost kalmalıdırlar. Zaten bu iki kardeş millet Gürcüstan’da binlerce yıldır birlikte ve dostça yaşıyorlar ve Gürcüstan Gürcülerin ve Lazların vatanıdır.

Lazların Gürcü yani Kartvel ırkından olduklarının söylenmesi Lazları rahatsız ettiği ve bu durumun gereksiz polamiklere yol açarak iki kardeş millet arasında dostluğu zedelediği görüldüğünden, söylenmesi gereken “Lazların Gürcü olduğu” değil “Lazların ve Gürcülerin  kardeş iki millet olduğu”dur. Lazların Kartvel olup olmadığını bilim adamları, bilimsel ve akademik araştırmaları ile ortaya koysunlar ve bizleri aydınlatsınlar. Bunun dışında bu konunun konuşulması ve sürekli gündemde tutulması gereksizdir.

Kargat İyavit!

Cüneyt Diasamidze - ჯუნეით დიასამიძე
02.01.2003


SAKARTVELO VE TÜRKİYE YAZILARI - Türkiye’li Gürcüler ve Chveneburi internet Sitesi
By: mimino

Türkiye’li Gürcüler ve Chveneburi internet sitesi - თურქეთელი ქართველები და ჩვენებური საითი

a) Düşünceler

Bütün insanların atasının, ilk insanın ve ilk Peygamberin Hazret-i Adem olduğunu hepimiz biliyoruz. Zaman içerisinde insanlar çoğaldı ve Allah (cc) istedi ve ırklar oluştu.Allah (cc)  Kuran-ı Kerim de mealen “sizleri kabile kabile yarattık ki birbirinizi tanıyasınız diye” ayeti niçin ırkların oluştuğunu açıklıyor. Peygamber efendimiz Hazret-i Muhammed (a.s.m) “Arap’ın Acem’den, Acem’in Arap’tan hiçbir üstünlüğü yoktur” hadis-i şerifin den de üstün ve ayrıcalıklı bir ırk olmadığını anlıyoruz. Demek ki ırk olayı var ama  üstün ırk yok.Dünya tarihi boyunca insanlar  hiçbir dönemde “bizler hepimiz Ademoğlu’yuz, hepimiz eşitiz, Dünya’nın nimetlerini adaletli ve hakça paylaşmalıyız” demediler. Dünyayı yönetmeyi isteyen ve efendisi olmak isteyen devletler oldu, çeşitli devletleri sömürgeleştirmek, çeşitli ırkları mankurt ve köle yapmak isteyen ve yapan devletler oldu. Savaşlar her zaman çıkar çatışmaları yüzünden çıktı. Büyük balık genellikle küçük balığı yuttu. Savaşlar birbirini takip etti. Her millet kendini bir diğerinden veya diğerlerinden korumak için önlemler almaya çalıştı.

Allah (cc) bizi Gürcü olarak yarattı. Gürcü olmak veya olmamak bizim elimizde olan bir irade değildi. Allah’ın (cc) verdiği Gürcü kimliğine sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Bence ırk olayı övünülecek bir değer değil ancak sahip çıkılması gereken bir olgudur. Allah’ın yarattığı diğer ırklarda olduğu gibi Gürcü ırkının da diğer ırklardan herhangi bir üstünlüğü veya eksikliği yoktur. Her insan önce kendi ailesini sevdiği ve koruduğu gibi, her baba önce kendi çocuğunu sevdiği ve koruduğu gibi, her ağabey önce kendi kardeşini sevdiği ve koruduğu gibi, her millet de kendi soydaşını sever ve korur. Irk kavramı kafatasçı, şovenist anlayışla değil kardeşlerin önce birbirini sevmesi ve koruması şeklinde algılanmalıdır. Mensup olduğum Gürcü ırkından gurur duyuyorum. Çünkü yalnız değilim ve milyonlarca Gürcü soydaşımın olduğunu biliyorum. İşte biz de bu sebeple buradayız, bu sitedeyiz.

Birbirimizi tanımak, anlamak için, dayanışma için, kültürümüzü ileriki yıllara idame ettirmek için buradayız. Anavatanımız Gürcüstan hakkında bilgi sahibi olmak için, gelişmeleri yakından takip etmek için, Gürcüstan’daki soydaşlarımızla iletişimi sağlamak için Gürcüstan’ın iktisadi, sanayi ve kültürel gelişimine katkıda bulunmak için buradayız. Vatanımız Türkiye’nin problemleri hakkında fikir alışverişinde bulunmak için, Türkiye’nin iktisadi, sanayi ve kültürel gelişmesine katkıda bulunmak için, Anavatanımız Gürcüstan ile vatanımız Türkiye arasında köprü vazifesini ifa etmek için buradayız. Ayrımcılık için değil bütünlük için buradayız.

Meşhur 93 harbi (1877-1878 ) olarak bilinen Osmanlı Rus savaşından sonra Anadolu’nun çeşitli şehirlerine gelen ve yüzyıllardır özelikle Artvin ve çevresinde yaşayan Gürcü’lerin torunları olarak Türkiye’de yaşıyoruz. Ne mutlu ki bize Gürcü’ler Türkiye Cumhuriyet inin sadık birer vatandaşları oldular. Bu ülkenin kurtulmasında ve gelişmesinde önemli katkılar sağladılar. Ben bu güne kadar hiçbir tane Türkiye için kötü düşünen ve Türkiye düşmanı Türkiyeli Gürcü’ye rastlamadım. Aynı paralellikte yeni bağımsızlığını kazanmış olan Anavatanımız Gürcüstan Devleti de Türkiye’nin tek problemsiz sınır komşusu. Türkiye Cumhuriyeti nde Dünya varoldukça önemli bir Gürcü nüfus her zaman varolacak ve Türkiye Gürcü’lerin vatanıdır. Bölücülük ve bozgunculuk Türkiyeli Gürcüler için söz konusu değildir ve bu düşüncenin Gürcüler arasında hayat bulması söz konusu değildir.

1) Ben vatan sevgisinin ve devlete olan bağlılığın tabulaştırılmış öğretilerle, kanunlarla ve askeri metotlarla değil, ikna etme yöntemi ile sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Geçerli ve kalıcı olan bu yöntemdir.
2) Ben Gürcüstan'ın Anavatanımız olduğunu, Türkiye'nin de Vatanımız olduğunu düşünüyorum.
3) Türkiye’de düşünme ve konuşma hürriyetinin ve Türk demokrasisinin Dünya normlarıyla aynı olması gerektiğini, tabulardan bir an evvel kurtulması gerektiğini, “halka rağmen halk için” politikalarından vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum.
4) Biz Gürcü’lerin de içinde bulunduğu Türk halkının refah seviyesinin artması, milli gelirin Avrupa standartlarına çıkması, sosyal adaletin ve yapının sağlanması; halkın devletinin kölesi değil, Türk Devleti’nin halkının hizmetkarı olması gerektiğini düşünüyorum.
5) Dünya nın Türkiye’yi geri kalmış ve çağdışı yönetilen bir Devlet olarak değil de Dünyanın kabul ettiği normlara uygun, serbestiyetçi ve hürriyetçi çağdaş ve saygın bir Devlet olarak görmesini, bu yöndeki kanunların vakit geçirilmeden çıkartılarak uygulanması gerektiğini düşünüyorum.
6) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kendilerini bu memleketin gerçek sahipleri ve efendileri zanneden bazı güç odaklarının tek ırk insan, tek tip insan, robotlaştırılmış insan, düşünmeyen, konuşmayan, araştırmayan insan, verilen resmi tarih ve öğretileri kayıtsız şartsız kabul eden ve inanan insan tipi yaratmak istediğini, ancak bu istenenin insanoğlunun yaratılış gayesindeki şifreye uygun olmadığı için bünyenin kabul etmediğini bu yüzdende ülkemizde gerekli konsensüsün oluşmadığını düşünüyorum.
7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Türkçü, Türk düşmanı, ilerici, gerici, irticacı, vs tanımlamaların yapılmasının en büyük bölücülük ve ayırımcılık olduğunu ve bu ayırımcılığın yapılmasının ülkemizdeki birliğe ve beraberliğe verdiği tahribatın çok büyük olduğunu düşünüyorum.
8) Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan biz gürcüler için "Türkiye vatandaşı Gürcü'ler" tanımlamasının yapılmasının gerektiğini ve "Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" anlayışından vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum.
9) Osmanlı’nın engin hoşgörüsünün yeniden canlandırılmasını, Türkiye’de yaşayanların hepsinin Türk olarak kabul edilmesinden ve Türkiye’deki ırkların bir potada eritilmek istenmesinden vazgeçilmesini, bu ırklara saygı ve sevgi çerçevesinde yaklaşılarak bu durumun bir zenginlik olarak algılanmasını ve sovenist politikalardan vazgeçilmesini, kafatasçılık ve sovenist ırkçılık yaparak, ırklar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekmeye çalışanlarla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Misal olarak Almanya’da yaşayan Alman vatandaşı Türk’lerin Türklüklerinden vazgeçmesini istemeyen ve hoş görmeyen Türkiye Devleti ve Türk halkı Türkiyeli Gürcü’lerin Gürcülüklerinden vazgeçerek Türk olması gerektiğini iddia etmemeli, eğer iddia ediyorsa bunun bir çifte standart olduğunu düşünüyorum.
10) Türkiye vatandaşı bazı şovenist ırkçıların Dünyanın ekseriyetinin Türk olduğunu iddia ettiği gibi Acaristan’da yaşayan Gürcü’lerin, Acaristan’dan gelmiş olan biz Gürcü’lerin, hatta Türkiye’de yaşayan bütün Gürcü’lerin Türk olduğu iddiasından vazgeçmeli diye düşünüyorum. Çünkü bir kitap yazmakla kendilerinin Gürcü olduğunu bilen bu insanların bu kanaatlerini, Acaristan'ın tarihini ve kronolojk yapısını değiştirmek mümkün olmadığı gibi değişeceğini sanmak ta büyük bir saflıktan ve gafletten başka bir şey değildir. Acaristan’daki bütün Gürcü’lerin kanaatleri ve temayülleri Gürcü oldukları kendi dillerindeki ifadeye göre Kartvel oldukları şeklindedir. Ben bunu Acaristan’a giderek gördüğüm için ve Acaristan’lı dostlarımın ifadelerinden de çok iyi biliyorum.
11) Dünyanın her yerinde Türk’lerin Türk isim ve soyadı kullanmaları ile Türkçe basın ve yayın organlarının da serbest olduğu gibi Türkiye’de de Gürcü isim ve soyadlar ın ve Gürcüce basın ve yayın organlarının serbest olması gerektiğini düşünüyorum.
12) Bizler Türkiye’de yaşayan çeşitli ırklara mensup bütün Türk vatandaşlarının birbirimize ve birbirimizin düşüncelerine, inançlarına, ideolojik görüşlerine, zevklerine, yaşayışlarına velhasıl bilumum bütün değerlerine saygı göstermeyi öğrenmemiz gerekiyor. İlla herkes aynı olacak, aynı şeyi düşünecek yani tek tip olacak diye tabulaştırılmış düşüncelere insanların köle olmasında ısrar etmenin ve bu ısrarların devamında insanları mağdur etmenin, tecrit etmenin, ispiyon etmenin, 2. sınıf insan ilan etmenin, Ülkeden kovmanın 21. yüzyılda  hiç yeri yok diye düşünüyorum.
13) Beyinleri ve düşünceleri kontrol etmenin, düşünceyi engellemenin mümkün olmadığına göre düşünceyi yasaklamanın reel anlamda hiçbir geçerliliği ve hükmü yoktur.

b)Türkiyeli Gürcülerin ödediği diyetler

21. yüzyıla yakışan ve saygın bir geçmişi olan Türk Devletine yakışan, hürriyetçi ve Dünya demokrasi normlarına uygun demokrasi ile yönetilen Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Türkiye’de Türk olmadan yaşamanın muhakkak bedelleri, ödenmesi gereken diyetleri var. Kendi ülkemizde yaşıyor olsaydık zaten şu an konuştuğumuz tartıştığımız bu konuları hiç tartışmamış ve konuşmamış olacaktık. Kaderin bir cilvesi olarak yaşadığımız bu ülkede bu konuları konuşmamızın sebebi ve "neden Gürcüstan bizim ana vatanımız ve Türkiye bizim ana vatanımız mı?" Sorularının sebebi de ödediğimiz diyetlerden biridir.

Gürcü kimliğini ifade etmenin bazı çevreler tarafından yadırganması, Gürcü isim ve soyadlarının kullanılamaması, Osmanlı’yı ve Türkiye’yi eleştirmenin mensup olduğumuz kimlikten dolayı Osmanlı ve Türk düşmanı olarak algılanması yine ödediğimiz diyetlerdendir.

Yakın tarihte Sakartvelo’dan göç ederek Türkiye’ye yerleşen Gürcü’lerle bugünkü Türkiye sınırları içinde yüzyıllardır yaşayan Türkiyeli Gürcü’ler yukarıda bahsettiğim diyetleri ödeyerek Türkiye’de yaşamaya devam edecekler. Türk ırkçılığı yapan şovenistler içinde, kendilerince buldukları boş ve mesnetsiz bahanelerle Gürcü düşmanlığı yapanlar ve Gürcü'lere yönelik kin ve düşmanlık tohumları ekmeye çalışanlar muhakkak her zaman olacak ama Türkiye’de muhakkak önemli bir Gürcü nüfusu da her zaman olacak.

c) Doğrular ve yanlışlar

Mademki Türkiye’de yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz. Türkiye’de bizim vatanımız. Türkiyeli Gürcü’ler için doğru olan nedir, yanlış olan nedir? Türkiyeli Gürcü’ler arasında sıkça konuşulan ve tartışılan konular nelerdir? Türkiyeli Gürcü’ler niçin Türkiye’yi vatan olarak seçmişlerdir?

Ülkemizde yukarıda saydığım bütün olumsuzluklar halen devam ederken, bu olumsuzlukların menfi etkilerini hep beraber yaşamaktayız. Bu menfi etkiler nelerdir? Tabi ki Türkiye’de yaşayan herkesin Türk kabul edilmesi, Türk halkının tek tip insan olmasının istenmesi, çeşitli tabular ve bu tabuların Dünyada kabul görmeyen kanunlarla korunması ve mağdur olan Türk halkı. Tabi bunlar derin konular ve ileride inşallah bu derin konuların hepsine temas edeceğiz. Konuşulması, tartışılması gereken çok konu var.

Sitedeki bu güne kadarki yazılardan anlaşılacağı üzere bu sitenin kurucuları ve genel olarak müdavimleri arasında Tiflis ajanı, Hıristiyan misyoner, Türk düşmanı, bölücü, Bolşevik, provokatif unsurlar vs. yok. Türkiye’yi seven ve gelişmesini isteyen; Gürcü kültürüne hizmet etmeyi amaçlayan ve Türkiye ve Gürcüstan arasında köprü vazifesini ifa etmeye çalışan anonim bir site. Tabi bunları yaparken gerekirse Türkiye de eleştirilecek, Gürcüstan da eleştirilecek. Türkiye yi eleştirmek nasıl Türkiye düşmanlığı değilse Gürcüstan’ı eleştirmek de Gürcüstan düşmanlığı değildir.

Yazılarını yazarak görüşlerini bildirenler içinde farklı fikirleri, düşünceleri ve ideolojileri olan insanlarda muhakkak olacaktır. Bu yazılar sadece yazarını bağlar.

Bu bağlamda kendi adıma konuşuyorum bana göre isteyen Türkiye’yi ana vatanı görebilir, isteyen Gürcüstan’ı ana vatanı olarak görebilir, isteyen her ikisini de ana vatanı olarak görebilir. Bunda hiçbir mahsur olmadığı gibi gayet de normaldir. Bana göre Dünyadaki ve Türkiye’deki bütün Gürcü’ler Sakartvelo’dan gitmiştir ve asıl Ata yurdumuz ve Ana vatanımız Sakartvelo’dur. Tıpkı Yunanistan’daki Türk’lerin veya Gürcüstan’daki bazı Türklerin ata yurdunun ve Anavatanının Türkiye olduğu gibi. Artvin de yüzyıllardır yaşayan Gürcü’lerde Sakartvelo’dan göç etmiş Gürcü’lerdir.

Artvin’in tarihini de iyi incelemek gerektiğini düşünüyorum. Artvin kelimesi de zaten Gürcü’ce den gelen bir kelimedir. İleriki yıllarda Sakartvelo’ya geri dönen Gürcü’lerde olacağı gibi Sakartvelo’dan da Türkiye’ye göç edecek olan Gürcü’ler muhakkak olacaktır. 

Çeşitli etnik unsurun yaşadığı Gürcüstan kötü yönetilmesinden ve kötü yönetilmeye devam edilmesinden dolayı günümüzdeki durumu istenen, arzu edilen seviyede değildir. Şu andaki Gürcüstan Devlet adamları ve yetkilileri muhakkak ki Gürcüstan’ın durumunu düzeltmeye çalışıyorlar ama dış unsurların etkisi Gürcüstan’ın gelişmesine engel oluyor. Bu sebepten dolayıdır ki Gürcüstan yüzyıllardır göç vermektedir.

Gürcüstan’dan başka ülkelere göç ederek yerleşen Gürcü’ler gibi bizim dedelerimiz de İslam Dininin etkisi ve Türkiye’nin en yakın komşu ülke olması sebebiyle Türkiye’ye gelip yerleştiler. Bizlerde bu sebeple Türkiye’de yaşıyoruz. Bu bağlamda Türkiye Devleti Türkiyeli Gürcü’lerinde vatanıdır, kıyamete kadar Türkiye’de yaşayacaklardır. Bu gerçeği inkar etmenin ve suyu tersine akıtmaya çalışmanın hiçbir anlamı yoktur.

Doğru olan, güzel olan, haysiyetli ve onurlu olan Türkiye’de yaşayan Gürcü’lerin kimliklerini, dillerini ve kültürlerini idame ederek yaşamalarıdır, Gürcü isimlerini ve soyadlarını kullanmalarıdır, Türkiye’nin gelişmesine katkıda bulunmalarıdır.

Yanlış olan ise Türklüğü İslam Dininle eşdeğer olarak algılamaktır. Türk olmak başka bir şeydir, İslam Dininden olmak başka bir şeydir. “Acem’in Arap’tan, Arap’ın Acem’den hiçbir üstünlüğü yoktur” hadis-i şerif inden de anlaşılacağı gibi Türk ırkı da Dünyadaki  diğer ırklardan hiçbir farkı olmayan, hataları ve sevapları olan beşeri bir ırktır. Bu ırka bir din gibi bağlanmanın ve yüceltmenin İslam Dininde de hiçbir yeri yoktur. Tarihte Türk’lerin İslam dinine yaptığı büyük hizmetleri, yetiştirdiği büyük alimleri de tabi ki göz ardı etmek ve inkar etmek de mümkün değildir. Bu bağlamda Gürcü’yüm demenin İslam dininde hiçbir mahsurunun olmadığı gibi, Türk ismi almak yerine Müslüman Arap ismi ile beraber anlamı güzel olan Gürcü ismi de almanın bir mahsuru yoktur. Türkiye kusursuz bir ülke değildir. 1923 de kurulduğu günden günümüze kadar yaptıkları vardır, yapamadıkları vardır, hataları vardır, sevapları vardır. Bu gün yine Türk Devleti’nin yine büyük problemleri vardır. İnsan haklarında ve düşünme hürriyetinde ihlaller vardır. İktisadi gelişmeyi ve sanayileşmeyi başaramamıştır. Haksızlıklar, yolsuzluklar, vurgunlar, talanlar vardır. Basiretsiz yöneticilerin hataları vardır. Fakirlik, yoksulluk, açlık, işsizlik vardır. Devletin sağlık sistemi ve sosyal yapısı çökmüştür, hatta hiç olmamıştır. Eğitim sistemi çağdışıdır. Ahlak, ticari ahlak ve dürüstlük büyük erozyona uğramıştır. Kalitesizlik ve dolandırıcılık Türk Halkı’nın hayatının bir parçası haline gelmiştir ve Türk Halkı kandırılmakta ve kazıklandırılmaktadır. Büyük çevre katliamları vardır, doğa ve denizler kirletilmiştir. Milli gelir 2000 doların altına düşmüştür ve milli gelir dağılımı bazında Türkiye Dünyanın en adaletsiz Ülkesidir. Enflasyon, hayat pahalılığı ve kırizler artık dayanılmaz boyutlardadır. Ticari hayat zayıflamış, esnaf ve Tüccar iflas etmiştir. Türk halkına biçilen elbise artık parçalanmıştır. Halkından kopan ve halkına gerekli sosyal dayanışmayı başaramayan Devletlerin yaşayabilmeleri mümkün değildir. “Halka rağmen halk için” politikalarının sonları her zaman hüsranla bitmiştir. Her Türk vatandaşı gibi bizlerde Türkiye’yi eleştireceğiz. Bu bağlamda Türkiye’yi ve Türkleri eleştirmek Türk düşmanlığı yapmak değildir.

Yine yanlış olan ırkçı, kafatasçı ve Şovenist milliyetçiliktir. Türk şovenist milliyetçilik ne kadar yanlış ve mahsurluysa Gürcü Şovenist milliyetçilikte aynı şekilde mahsurludur.  Şovenist milliyetçilik insanların birbirini sevmesini ve saymasını önleyen ve insanları birbirine düşman eden en  büyük canavarlıktır. Anarşizmin en etkili unsurlarından biridir. İnsanların beyinlerini bloke ederek onları köleleştiren bir uyuşturucudur. Semavi dinlerin hepsinin de reddettiği, milletler arasındaki kardeşliği öldüren bir zehirdir. Türkiye’de Türk ırkçılığı yapanların aslında bu söylemlerinde hiçbir samimiyetlerinin olmadığını ve büyük meseleleri olan Türk insanının problemlerini çözmek için çalışmak yerine kendi şahsi menfaatleri için çalıştıklarını hepimiz biliyoruz. Radikalizmin aşırılığın ve uç noktalardaki ideolojilerin hangi söylemi, hangi doktrini, hangi inancı anlatırsa anlatsın sadece ve sadece provokatörlere yaradığı Dünyanın ekseriyetteki bilim adamlarının ortak görüşüdür. Bu bağlamda şovanist Türk milliyetçiliğini körükleyenler aslında Türkiye’yi seven vatanseverler değildir.

Yine yanlış olan Osmanlı Devletinin kusursuz bir devlet olduğunun sanılmasıdır. Osmanlı Devletinin bazı bölümlerinin eleştirilmesi karşısında bu eleştiriyi yapanların Osmanlı Düşmanı ilan edilmesidir. Dünya tarihinde varolmuş herhangi bir devletin kusursuz olduğunu kabul etmek ve inanmak mantık dışı olduğu gibi eşyanın da tabiatına aykırıdır. Devletlerin güçlü oldukları veya olmadıkları, iyi yönetildikleri veya yönetilemedikleri yıllar vardır. Türkiye’deki diğer halklar gibi Gürcü halkının da Osmanlı’nın yetiştirdiği büyük padişahlar, devlet ve bilim adamlarına sempati duyması, Osmanlı’nın yükselme devrindeki Dünya konjöktörüne geçmiş adaletli yönetimine hayran olması ve İslam’a yaptığı hizmetlerden dolayı sevmesi gayet normaldir. Ancak bu demek değildir ki Osmanlı’nın hataları yok, günahları yok ve eleştirilemez. Osmanlı’nın biz Gürcü’ler  açısından olumlu bir tek yanı Gürcü’lerin Müslüman olmalarına yaptıkları katkılardır. Bunun dışında Osmanlı yönetiminde geçen yüzyıllar Gürcü’ler için ızdıraplar ve acılarla doludur. Osmanlı ve Rus’ların Kafkasya’ya  hakim olma isteği ve hırsı yüzünden binlerce Gürcü bitmek tükenmeyen savaşlarda ölmüştür. Osmanlı güçlü iken girdiği Kafkasya topraklarını zayıf dönemlerinde koruyamamış, terketmesini bilememiş, bitmeyen savaşlar bölge halkını bıktırmış, Gürcü anne ve babaların Osmanlı Ordusuna Ruslar’la savaşmaları için verdikleri çocukları geri dönmemiştir. İşte bu yüzdendir ki, yüzyıllarca bitmeyen savaşlar, ızdıraplar ve acılar sebebiyledir ki 1878 den sonra Gürcüler’in çoğu vatanlarını terk ederek Türkiye’nin  çeşitli bölgelerine göç etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı övülmesi gereken yerlerde övülmeli, eleştirilmesi gereken yerlerde ise eleştirilmelidir. Bu bağlamda Osmanlı’yı eleştirmek Osmanlı düşmanlığı yapmak değildir.

Cüneyt Diasamidze - ჯუნეით დიასამიძე
01.12.2002


SAKARTVELO VE TÜRKİYE YAZILARI -Türkiye’li Gürcüler
By: admin2

Türkiye’li Gürcüler - თურქეთელი ქართველები

Bizler Türkiye de yaşayan Gürcüler 93 harbi olarak bilinen 1877-1878  Osmanlı Rus savaşı sonrası Rusların topraklarımızı işgal etmeleri ve soydaşlarımızı katletmekle tehdit etmeleri sonucunda Türkiye ye zor şartlar altında gelen dedelerimizin torunları olarak Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz. Dedelerimiz genellikle topluca ve köy olarak geldiler. Benim yaşadığım yer olan Kocaeli vilayetinin İzmit, Gölcük, Karamürsel, Gebze ve Kandıra İlçelerinde çok sayıda Batum dan gelen Gürcü köyü var. Bu köylerde Gürcü dili konuşulur.

Türkiye Cumhuriyeti nin asimilasyon politikaları sonucu Gürcü dili dededen toruna genellikle intikal etmiyor. Bu şekilde devam ettiği takdirde yeni nesil Gürcülerin gürcüce bilenlerinin sayısı çok az olacak. Türkiye Cumhuriyeti nin ülkede yaşayan halklara karşı katı tutumu yaklaşık 110 yıldan beri Türkiye de yaşayan Gürcü halkında çok derin ve ağır tahribat yapmıştır. Bu ülkenin medyası, televizyonu ne söylerse söylesin hiç birinin gerçekler karşısında ehemmiyeti yok. Türk ayrı bir ırktır Gürcü ayrı bir ırk. Bütün Gürcü kardeşlerime kesin olarak söylüyorum ki buna emin olsunlar herhangi bir şüpheye düşmesinler. Bizim dedelerimiz 110 seneden itibaren bu güne kadar çeşitli zamanlarda geldiler Gürcü köyleri kurdular ve Gürcüce konuştular. Batum un Türk sınırına yakın olan bölgesi ve Artvin Gürcüleri Müslümanlığı kabul ettiği için biz Gürcüler Türkiye Cumhuriyeti ile ve Türklerle çok kolay uyum sağladık ve bu vatanın kurtulmasında, kurulmasında ve gelişmesinde önemli katkılar sağladık. Ama bu arada üzülerek ifade etmek gerekirse kimliğimizden ve dilimizden olduk. Kesin olarak söylüyorum ki bizler Türk kimliğini kabul edemeyiz, mensubu olmadığımız bir ırktan olduğumuzu kabul edecek kadar onursuz değiliz. Türkiye Cumhuriyeti ni korumak için savaşırız gerekirse ölürüz ama kendi kimliğimizi ve dilimizi korumak isteriz. Asimilasyonu kabul etmiyoruz.

Biz Türkiye Gürcü lerinin kurdukları ve kuracakları dernekler, vakıflarla; bilgisayar ve internet teknolojisiyle Gürcü kültürünü sonsuza kadar yaşatmak için çok çalışmamız gerekiyor. Burada yazarların yazılarından okuduklarımdan anlaşılıyor ki bazı arkadaşlarımız Türkiye medyasından bazı art niyetli ve cahil kişilerin söylediklerinden etkilenerek onlara cevap vermekle meşgul oluyorlar. Bana göre bunları fazla ciddiye almamak gerek. Tarihi ve gerçekleri hiç bir kimse değiştiremez. Bizim kaybedecek hiç vaktimiz yok. Türkiye Gürcüleri Gürcüce konuşmalı, Gürcü kültürünü yaşamalı, gürcüce müzik dinlemeli, birbirleriyle tanışmalı, dayanışma içinde olmalı, Gürcüstan ile bağlarını kuvvetlendirmeli. Gürcü eğer onurluca yaşamak istiyorsa bunları yapmalı.

Gürcüstan Devleti ve Batum şehri çok uzak değil. Bütün Gürcü lerin Gürcüstan a sık sık gitmeleri gerekiyor. Dedelerinin geldiği toprakları görenler ve o havayı soluyanlar gitmeden evvelki bazı yanlış düşünceleri varsa bunları üzerlerinden attıklarını göreceklerdir.

Ben yeni Batum dan döndüm. Dünyanın en sempatik, sevimli ve mütevazi insanlarıyla beraber yaşadım. Kendi memleketimi ve helvaçavli kasabasının ilerisinde çoruh nehrinin hemen kıyısındaki ismi maraditi olan köyümü, akrabalarımı gördüm. Batum un harika doğa güzelliğini, o eşsiz denizini seyrettim. Herkesin Gürcüce konuştuğu bir yerde yaşamanın hazzını tattım. O sevimli Gürcüce yi dinledim. Batum daki soydaşlarımızın "Cenabı Allah bize böyle bir yeri hediye ettiği için ne kadar şükretsek azdır" diye söylediklerini duydum.

Batum da ki kardeşlerimiz bütün fiziksel özellikleriyle Türkiye deki Gürcülere çok benziyor.Türkiye yi çok iyi biliyor. Türkiye deki akrabaları ile irtibat halinde olanlar çok var. Türkiye deki Gürcüleri de çok seviyor.

Türkiye’deki Gürcü ler Gürcüstan ı ne kadar biliyor?

Türkiye de beş milyon Gürcü yaşadığı söyleniyor. Türkiye deki Gürcülerin Gürcüstan daki Gürcü ler ile fiziksel görünüşlerinin aynı olduğu ve Gürcü ırkının bütün karakteristlik özelliklerini taşıdıkları hemen göze çarpıyor. Köylerde yaşayan ve köyleri ile irtibatları devam edenlerin büyük çoğunluğu Gürcü dilini biliyor ve konuşuyor. Türkçe nin etkisi konuşulan Gürcü cede % 15 oranında.

Türkiye Cumhuriyeti dünya normlarındaki demokrasiye bir türlü geçemedi. Düşünen, okuyan, tartışan, konuşan insanı oluşturamadı. Kanunlar kültürlerin yaşamasına izin vermedi ve yaşayan halkları yok saydı. Ekonominin sürekli kötü olmasından dolayı insanlar geçim, işsizlik, yüksek enflasyon gibi problemlerle uğraştı ve bunun sonucu olarak sosyal, kültürel etkinliklerde ve cemiyetlerde yer alamadı, bunları oluşturamadı, yaşayamadı.

Türkiye de yaşayan bütün halklar gibi Gürcü halkı da bunlardan etkilendi. Türkiye deki yaşamın şartlarına kendini kaptıran Gürcü ler kültürlerini, dillerini kaybetme ve asimile olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. SSCB döneminde hiçte uzak olmayan ata yurdu Gürcüstan kapısının kapalı ve irtibatın kesik olması; Türkiye deki Gürcülerin Gürcüstan dan uzaklaşmasına, unutmasına, ilgisiz kalmasına ve Gürcüstan ı tanıyamamasına yol açmıştır. Gürcüstan halkının büyük çoğunluğunun hıristiyan olması Türkiye deki Gürcü lerin Gürcüstan a ilgi göstermemesinin en büyük sebebi ancak Gürcüstan Devleti nin de Gürcüstan dışında yaşayan Gürcü lere yönelik bir politikasının olmaması da başka önemli bir sebeptir.

Türkiye ye Gürcüler Gürcüstan ın Acaristan bölgesinden geldiler. Büyük çoğunluk ise gelmedi. Acaristan da dedelerimizin bıraktığı yerlerde aynı şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Doğal olarak onlar bizim insanlarımız, akrabalarımız ve soydaşlarımız. Onları yok saymak ve unutmak doğru değil.

Gürcüstan ın üzerine oynanan oyunlar

Üç bin yıldan fazla geçmişi olan Gürcüstan stratejik değeri yüksek olduğundan dolayı sürekli yabancı ülkelerin saldırılarına ve istilalarına maruz kalmış ancak günümüze kadar varlığını sürdürme başarısını göstermiştir. Gürcüstan da yaşayan dört milyon Gürcü den başka Türkiye, Rusya, Amerika, İsveç ve çeşitli ülkelerde çok sayıda Gürcü vardır. Gürcüstan devleti yaşayan halklara karşı son derece saygılıdır. Her ırkın kendine özgü soyadları vardır ve kültürel haklara sahiptirler.

Rus bolşevik ihtilalinden evvel Kafkasya ve Orta Asya daki bütün milletler gibi uzun yıllar Gürcüstan da Rus Çarlığı na bağlı bir devlet olarak yaşadı. Rusların tarih boyunca emperyalist ve sömürgeci bir devlet olması, çevresindeki bütün ülkeleri nüfusları altına almak, sömürmek ve mankurt haline getirmek istemesinin doğal bir sonucuydu bu. 1917 Rus bolşevik ihtilalinden sonra Rusların kendi iç karışıklıklarıyla uğraşması ile 26 mayıs 1918 de Gürcüstan bağımsızlığını ilan etti. SSCB nin kurulması ile 1936 da Gürcüstan SSCB nin içine girdi ve Gürcüstan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Toplam 15 devlet ile birlikte elli beş sene Rusya nın etkisinde yönetildi. Gürcü halkı Komünizm rejimi ile refah seviyesi olarak şimdikinden çok daha iyi yaşadı ancak tam bağımsız olmamanın bedeli vardı. Ruslar diğer devletlerde olduğu gibi Gürcüstan a da gerektiğinde kullanmak üzere azınlıklar yerleştirdi.

SSCB nin dağılması beklenen bir sonuçtu. Rusya nın o kadar devleti bir arada tutabilmesi, ekonomisini batmaktan kurtarabilmesi ve diğer devletlerin doğal kaynaklarını Moskova ya aktarmaya devam edebilmesi mümkün değildi. 9 nisan 1991 de Gürcüstan yeniden Bağımsız bir devlet olarak Dünyadaki yerini aldı. Ancak Ruslar kurmuş oldukları fabrikaların hepsini kapatarak Rusya ya taşıdı. Gürcüstan sanayisi olmayan ve büyük ekonomik meseleleri olan bir devlet haline geldi.

SSCB dağıldıktan sonra Rusya yeni bir atak yaparak Bağımsız Devletler Topluluğu nu kurdu. Yüzyıllarca hakim olduğu yerleri kaybetmek ve başka güçlerle paylaşmak istemiyordu. Bütün SSCB devletlerinin sanayilerinin ve ekonomilerinin Rusya ile entegre durumunda olması ile Dünya ya açılan kapılarının Rusya olması Rusya nın işini kolaylaştırdı ve bu devletleri BDT nin içine almayı başardı. Girmek istemeyenleri de daha evvel yerleştirdiği azınlıkları kışkırtarak zor durumda bıraktı.

SSCB devletlerinin içindeki en stratejik noktadaki Gürcüstan BDT ye girmek istemedi. Orta Asya daki devletlerin Rusya ya çok ucuza satmak zorunda oldukları başta petrol olmak üzere bütün doğal kaynakları Gürcüstan üzerinden bütün Dünya ya satabilmeleri ve bununla beraber Gürcüstan ın, bağımsızlığını kaybetme endişesinden kurtulabilmesi, Dünya ya açılabilmesi, ekonomisini düzeltebilmesi, halkın refah seviyesini arttırabilmesi için tek yol buydu. Ancak bu olayın gerçekleşmesi halinde Rusya çok ucuza aldığı doğal kaynakları Dünya ya pahalı satamayacak ve ekonomisinin batması kaçınılmaz olacaktı.

Gürcüstan nın BDT ye girmek istememesine Rusya nın izin vermesi mümkün değildi. Abhazya, Osetya ve Ermeni leri kışkırtmakta gecikmedi. Abhazya savaşı sonrası Gürcüstan BDT ye girmek zorunda kaldı. Ancak Abhazya da yaşayan %15 Abhaz ın Gürcüstan devletine direnemeyeceği ve savaşanların Rus askerleri olduğu açıkça görülmektedir. 

Türkiye de Gürcüstan Abhazya savaşı büyük yankı bulmuş, müslüman Abhazların hıristiyan Gürcülerle savaştığı yalanı ile Türk halkı kandırılmıştır. Oysa bu savaşın Rus ların bir oyunu olduğu, Gürcüstan ve Türkiye ye zarar verdiği, Rusların işine yaradığı ve savaşan Gürcülerin içinde müslüman Gürcü akrabalarımızın olduğu, Abhaz ların da müslüman olup olmadığının belli olmadığı ayrıca bu gün Abhazya olarak bilinen bölgenin Gürcüstan ın yüzyıllarca organik bir parçası olduğu gerçeği göz ardı edilmiştir.

Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının gerçekleşmesi Ruslar ın işine gelmiyor. Bu ve başka projeleri engellemek için elinden geleni yaparak bütün kozlarını oynuyor. Bu devletleri, daha evvel yerleştirdiği başta Rus lar ve Ermeniler olmak üzere bütün azınlıkları gerektiğinde kışkırtarak karıştırıyor, askeri üslerini kullanarak korkutuyor, borçlandırıyor, yabancı sermayenin girmesini engelleyerek gelişmesini önlüyor.

Gürcüstan Devleti bu gün devlerin gayri ahlaki emellerine karşı bağımsızlığını koruma ve varolma mücadelesi veriyor. Ekonomisinin bozuk olması ve bunun sonucu olarak insanlarının yoksul duruma düşmelerinin sebebi stratejik konumda olmasından kaynaklanıyor. Rusya tarafından kullanılan Abhaz lar, Oset ler ve Ermeni ler sürekli karışıklık çıkartıyor.
 
Ancak Gürcüstan Devletinin üç bin seneden fazla aynı bölgede var olmayı başarabildiği realitesi de unutulmamalı. Türkiye Gürcüleri olarak Gürcüstan Devleti nin bu zor dönemi atlatacağını, ekonomisini süratle düzelterek gelişmiş güçlü bir sanayi devleti olacağını çok iyi biliyoruz. Dünya nın çeşitli ülkelerinde yaşayan Gürcü lerin ve biz Türkiye Gürcü lerinin gönlü ve kalbi Gürcüstan ile beraberdir. 

Cüneyt Diasamidze - ჯუნეით დიასამიძე
24.08.2002


SAKARTVELO VE TÜRKİYE YAZILARI - Sakartvelo’nun Talihsizliği
By: admin2

Sakartvelo’nun Talihsizliği - საქართველოს მძიმე ხვედრი

3000 senelik yazılı tarihi olan Sakartvelo Devleti, tarih boyunca sürekli topraklarına göz diken düşmanların saldırılarına maruz kaldı. Günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başardı ancak yüzyıllar boyunca sürekli göç veren bir ülke oldu. Göç halen devam etmekte ve bunun sonucu olarak bu gün Dünya nın çeşitli yerlerinde ve Türkiye de Gürcüler yaşamaktadır.
Bu yaşanan ve yaşanmakta olan göç olayının bütün sorumluluğunu ve suçunu Sakartvelo Devletine yüklemek büyük haksızlık ve insafsızlık olur. Rusya nın tarihin bütün dönemlerinde Sakartvelo'ya müdahale etmediği düşünülebilir mi? Sakartvelo nun talihsizliği emperyalist ve sömürgeci Rusya nın çok yakınında olmasıdır.

Devlet yapılarını ve mantalitelerini emperyalizm ve sömürgecilik üzerine kuran Amerika, Rusya, İngiltere, Çin Devlet leri geçmişte olduğu gibi günümüzde de aynı politikalarına devam etmektedir. Dünyadaki gelişen olayları iyi tahlil etmek için bu devletlerin hangisinin menfaatinin olduğuna bakmak iyi bir yoldur. Bu devletler ister monarşi ister diktatörlük, ister Komünizm veya Sosyalizm, ister Demokrasi ile yönetiliyor olsalar bile politikalarında ve emellerinde değişiklik olmaz.

Uzun uzadıya yukarıda bahsedilen devletlerin tarih boyunca neler yaptıklarını anlatmaya gerek yok ancak büyük Türk şairi Mehmet Akif Ersoy “ Tarih tekerrürden ibarettir “ demiştir. Bu bağlamda Ata yurdumuz Sakartvelo Devleti'nde ve yaşadığımız Türkiye Devleti nde geçmişte ve günümüzde ki yaşanmış olan olayları geniş bir perspektifte değerlendirmek gerekir.

Çok uluslu Rus Çarlığı tarih boyunca etrafındaki milletlerin, hanlıkların ve devletlerin hep kendisine bağlı olmasını sağladı. 1917 Rus Bolşevik ayaklanması ve Rus Çarlığı'nın yıkılması ile diğerleri ile birlikte Ata yurdumuz Sakartvelo Devleti de 26 mayıs 1918 yılında bağımsızlığını ilan etti. Kısa sürede toparlanan Kızıl Rusya etrafındaki Rus Çarlığına bağlı olan bütün devletleri baskı ve kuvvet kullanarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti çatısı altında toplamayı başardı. 1936 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni oluşturan 15 devletten biri de Gürcüstan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti idi. Dağılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin ardından 9 Nisan 1991 yılında Gürcüstan bağımsızlığını ilan etti.

Görüldüğü gibi Ruslar'a bağlı olarak yaşamak ve komünizm ile yönetilmek Gürcüstan'ın istediği bir olgu değildi. Kabul etmek gerekir ki Komünizm ve Sosyalizm Doktrini 19. yüzyılın ikinci yarısına ve 20. yüzyıla damgasını vurmuştur.

Komünizm doktrininin fikir babası Karl Marks Mayıs 1818'de Trier kentinde (Prusya Renanyası) doğmuştur. Babası, 1824 yılında protestanlığı kabul etmiş bir Yahudi avukattır. Ailesi zengin ve kültürlü idi, ama devrimci değildi. Trier'deki gimnazyumdan mezun olduktan sonra Marks, önce Bonn'da üniversiteye girdi, daha sonra Berlin Üniversitesine geçerek, hukuk öğrenimi gördü, tarih ve felsefeye daha çok ağırlık verdi. Üniversite öğren